Perşembe, Mayıs 29, 2008

MEHMET DEMİRKOL SONUNA KADAR HAKLI!


Mehmet Demirkol "Millet bu maçı izledi" başlıklı yazısında halkımızın, 3 büyük diye önümüze sunulan takımların yanı sıra Anadolu kulüplerinin de izlendiği konusunu işlemiş son yazısında:

"Muhabirinden patronuna kadar. O şehirler de suçlu. Güçlü bir yerel medya kuramadıkları için. Ankara'nın 100 bin satan, İstanbul'da da okunan bir gazetesi neden yok? Ankara merkezli güçlü bir özel televizyon ya da. Bursa'da 30 bin satan gazete varken, Kayseri'de neden yok?"

Bursa'da oynanan Kayserispor-Gençlerbirliği Fortis Türkiye Kupası'nı örnek olarak göstermiş, bunun sorumlusunun da medya olduğunun altını çizerken, kulüp ve o kentin sanayici, işadamları ve medyasına da gönderme yapmış!

Demirkol sonuna kadar haklı!

İstanbul'u bu ülkede zorlayacak şehirlerin başında da Bursa geliyor! Bursa'nın son sayımlara göre nüfusu 2,5 milyona dayanmış durumda! Taraftar potansiyeli, değil Türkiye'de dünyada bile birçok takımı kıskandıracak düzeyde. (Başarısızlıklara rağmen) tribünler her maç neredeyse tıka basa!

Peki ya Bursa gerçek anlamda böyle bir potansiyele sahip mi?

Evet, gerek yerel medyası, (Demirkol 30 bin satıyor demiş) ama en çok satan gazete Olay'ın tirajı, ortalama 10-15 bin civarında, Bursa Hakimiyet 5 ila 6 bin tiraj arasında değişiyor. Yeni piyasaya çıkan gazeteler Bursa Meydan, Avrupa, Kent ve yılların gazetesi Bursa Haber 1000'i aştıkları zaman bayram yapıyor(!)

Bursa, en büyük sorununu gittikçe yakınlaşan İstanbul'un arka bahçesi olmaktan kurtulamamakla yaşıyor. 7 tepeli dev değirmenin gölgesi, gerek sporda, gerekse sosyal ve kültürel alanda (sözde kalan) yeşil Bursa'nın karabasan misali üzerine çullanmış durumda!

"Taşra" olmaktan öteye geçemeyen 2,5 milyonluk bir köy olmaktan kurtulamayan Osmanlı'nın ilk başkenti olan Bursa'da, sanayi ve tarım arasında sıkışmış kalmış halkı bir yana, işadamları da bu potansiyelinin farkında değil.

Sporda olsun, sanatta olsun, sayısız yetenek çıkartan, ulusal ekonomiye katkısıyla Türkiye'nin atar damarı konumundaki Bursa, ne kendine gereken önemi verebiliyor, ne de Ankara'dan hak ettiği ilgiyi bulabiliyor!

Uludağ'ın eteklerinde kurulu Bursa'da yaşayanlar kısır çekişme içindeki siyasetin girdabında debelenmekten öteye geçemiyor yıllardır. Dün böyleydi, bugün durum farklı değil! Mehmet Demirkol'un haklı olduğu bir nokta da bunun sorumlusunun o kentin ileri gelenleri… (yoksa ileri gelemeyenleri mi demek lazım(!)

Kentin gelişimi için değil de hep göstermelik işler yapılmış. Bursaspor'un düştüğü durum bunun en somut örneği!

***

Önümüzdeki aylarda, İngiltere Kraliçesi (bilmem kaçıncı) Elizabet Türkiye ziyaretinde Bursa'ya da gelecek(miş)

BTSO (Bursa Ticaret ve Sanayi Odası) ki, Türkiye'ni en güçlü ticari sivil toplum örgütlerinden biridir!

BŞ Belediyesi ile birlikte tarihi Kapalı Çarşı'nın restorasyonunu üstlenmiş!

Neden biliyor musunuz?

Kraliçe hazretleri kapalı çarşıyı gezecekmiş, geldiğinde güzel bir şeyler görsün diye!

Dumura uğramamak elde değil!

Kendi halkı için değil de başkalarına şirin görünmek uğruna çaba gösteren sistemler, sistemsizlik denizinde boğulmaya mahkûmdurlar!

Tıpkı, halkı adına değil de AB istediği için yasalar çıkaran ve bunları bile uygulamayı beceremeyen siyasetçiler gibi!


Kaynak: http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=10809

Çarşamba, Mart 26, 2008

SIKI TUTUN, BIRAKMAYIN LAİKLİK ELDEN GİDİYOR (!)

Toplumsal paranoya haline gelen "laiklik elden gidiyor, yerine şeriat düzeni gelecek! Tehdidi ne kadar gerçekçi?" sorusuna kimse yanıt veremiyor! Özgürlük kendisi için söz konusu olduğunda her birey, her görüş, her kavram aslan kesiliveriyor da, söz konusu başkasının özgürlüğü olduğunda üç maymuna dönüveriyor hemencecik! Özgürlük!

İçinden geleni söyleyebilme, düşünce özgürlüğü, 'Kral Çıplaaak!" diye haykırabilme, baş örtüsü takabilme, mayo, bikini giyebilme, mini etekle salınabilme, erkeklerin kulak, kadınların göbek deldirebilme, balık ekmek, kokoreç, bol soğanlı ekmek içi köfte yiyebilme özgürlüğü!

Ekonomik ya da duygusal özgürlük(!)

Kendi rahatımız bozulmasın isterken, başkasının rahatını düşünmüyoruz bile!

Bilinen iddia o ki, başörtülü sayısı arttı!

Ateist bir arkadaşımın tezi ise tam tersi:

"Türbanlı sayısının arttığı falan yok, sadece AKP sayesinde türbanlılar bunca yıldır kapandıkları evlerinden daha sık ayrılıp toplum içine çıkmaya başladı. Bunda AKP'li türbanlıların ekonomik yönden kalkındıkları da göz ardı edilmemeli!"

Zaten istatistikler de farklı bir şey demiyor!

Fakat, Hürriyet Gazetesi'nde pazar günü Erkan Çelebi imzalı yer alan bir araştırma çok daha başka bir noktayı gündeme taşıdı.

"Bira pazarında 'tat' yarışı kızıştı kişi başı tüketim 11.5 litreye çıktı!" başlıklı incelemesinde bira tüketiminde ciddi bir artışın söz konusu olduğunu kaleme almış!

Bu ne yaman çelişki böyle… Memleket hani şeriata doğru meylediyordu? Bu bira tüketenler de kim acaba?

Çelebi şöyle devam etmiş makalesine:

"YILDA 850 milyon litre biranın tüketildiği 2 milyar dolarlık pazarda, Efes Pilsen ve Tuborg, Miller, Beck's, Foster's, Carlsberg ve Skol gibi Türkiye'de üretim yapan firmaların yanı sıra Budweiser, Heineken, Corona, König, Tiger gibi ithal ürünlerle marka sayısı 50'ye ulaştı. Kişi başı tüketim 9 litreden 11.5 litreye çıktı"

Bu ne şimdi?

Yoksa millet alkolik mi oldu?

Laiklik elden gidiyorken bari kafayı bulup da, ondan sonra sarık sarar, cübbeyi de ekledikten sonra çember sakal bırakıp hidayete ermeyi mi planlıyor halkımız(!) ne dersiniz!

Ne laikliğin elden gittiği var, ne de millet alkolik oldu…

Türkiye öyle bir ülke ki, halkımız öyle şahsına münhasır ki… Dininden de vazgeçmez, çilingir sofrasından da…

Aynı güne rastlayan bir önceki kurban bayramı ile yılbaşı gecesinden olduğu gibi, sabah bayram namazını kılanlar, akşam yılbaşını kutlamadı mı bu ülkede?

Irak'tan gelen son görüntülerde ABD askerlerinin camileri bombaladıkları görüntüler sadece kendini Müslüman sananların yüreğini cızlatmadı! Karikatür krizine tepki koyan sadece dinciler değildi elbet!

Bu ülke kültürü çok özel!

Burası Anadolu…

Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli, Veysel Karani, Emir Sultan, Süleyman Çelebi, Nasrettin Hoca, Neyzen Tevfik, Mehmet Akif, Orhan Veli, Cahit Sıtkı, Nazım Hikmet, Aziz Nesin harmanı var hamurumuzda!

Tuzu mu az, yoksa fazla mı, çok kavrulduk nedir?

Bir gariplik var bu topraklarda yaşayan bu halkta!

Salt bugüne özel bir davranış değil oysa…

Hürriyet Gazetesi'nde pazar günü çıkan sayısı aslında birçok soruya karşılık gelebilecek yorum, yazı ve inceleme metinleriyle doluydu. Bira tüketiminin arttığını yansıtan haber gibi, Soner Yalçın'ın kaleme aldığı "AKP davasına yabancılar niye bu kadar tepkili?" başlıklı değerlendirmesinde okurlarını yıllar öncesine götürüyor ve çok ilginç ipuçları verirken, ortak noktaları gözler önüne seriyor!

Yalçın'ın makalesinden birkaç satır başı:

"Gruplara, yakın oldukları ülkenin adını veren diplomatlar, kamuoyuna yönelik açıklamalarda bu partilere ne isim veriyordu biliyor musunuz:

'Reform Partisi', "Yenilikçi Parti", 'Muhafazakár Parti' vs...

'Muhafazakár-Demokrat Parti' henüz 'icat' edilmemişti anlaşılan! Neyse…

"Osmanlı'daki hizip çatışmaları Paris-Londra'nın sürekli gündemindeydi. Kendilerine bağlı hizipleri öven haberler yaptırıyorlardı. Bütün amaçları, ne reformdu ne de hürriyet! Tek çıkarları vardı; kendi siyasal nüfuzlarını artırmak.

Ve işin ucunda ise hep para vardı."

Soner Yalçın, yazısının sonlarına doğru da günümüzle bağlantıyı şu satırlarla kurmuş:

"Ve bugün de ülkeler arasındaki nüfuz kavgaları hâlâ "reform" maskesi altında sürmektedir!

Batılılar, Türkiye'deki gerici partileri bile bugün "ilerici", "reformcu" diye göstermektedir! Kendi diplomatik yazışmalarında ne diye isim verdiklerini siz tahmin edin. Dün Süveyş Kanalı için çatışan güçler, bugün Kuzey Irak petrolleri için entrikalar çevirmektedir. Onların stratejisine göre siz 'reformcusunuz' ya da 'tutucusunuz'!

Görünen manzara acıdır; Batılılar için önemli olan çıkarlarıdır.

Gerisi hikâyedir. Ben demiyorum.

Tarih öyle diyor."

Evet, Soner Yalçın sadece aktarıyor, biz de okuyoruz…

Birileri, 50'şer, 100'er yıllık senaryolar yazıp bunları sahne sahne, plan plan çekip vizyona sokuyor!

Esas oğlan hep onlar, figüranlık ve kötü adam olmak Ortadoğu insanına ve bize düşüyor!

Ne zamana kadar?

Kendi senaryomuzu yazana, yazdığımız asırlık senaryolarda kendi insanımıza başrol verene kadar!

http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=10472

Pazartesi, Mart 17, 2008

Cehenemdeki Türkler!

Usta zebanini cehenneme atanan çaylak zebaniyi, gezdirip ateş kuyuları hakkında bilgi veriyormuş! "Bak" demiş, önündeki fokur fokur kaynayan kuyuyu göstererek. "Burası Amerikalıların cezalarını çektiği kuyu… Başında bir görevli, kuyudan çıkmaya çalışan Sam amcanın yeğenlerini elindeki değnek ile kaktırıp kuyuya itiyor. İyi belle, sen de bu işi yapacaksın" demiş…

Geze geze, sırasıyla, Alman, İngiliz, Fransız, İspanyol, Japon, Eskimo, Arap, Rus, Yunan, Sırp, derken bütün milletlerin yandığı kuyuları incelemişler ve hepinsin başında da bir görevli zebani aynı işi yapıyormuş. Fokurdayan kuyudan çıkmaya çalışanları tekrar kuyunun dibine bastırıyormuş!

Fakat, kuyulardan birinin başında her hangi bir görevli zebani olmamasına rağmen, usta zebani yorum yapmadan diğer kuyulara geçince çaylak zebani kendisinin o kuyuda görevlendirileceğini düşünerek "Bu kuyuda neden kimse yok?" diye sormuş.

Deneyimli baş zebani, bilge ve umursamaz bir tavırla, "Ha o kuyu mu, önemli değil canım!" diye kestirip atmış. Çaylak zebaninin meraklandığını anlayınca da alaylı bir gülümsemeyle hemen eklemiş:

"O kuyuda Türkler yanıyor"

"İyi de neden görevli yok!"

"Yahu neden olacak. Dışarı çıkmaya çalışan oldu mu, alttaki bir başka Türk, yukarı çıkmaya çalışanı hemen ayağından yakalayıp dibe çekiyor. Türkler bizim işimizi kolaylaştırıyor. O nedenle biz de o kuyuda duracak elemanlarımızı başka yerlerde istihdam ediyoruz"

***

Bu fıkrayı daha önce de burada yazmıştım. Her halde bizi bu fıkrada geçen olay kadar hiçbir şey bu kadar güzel özetleyemez(!)

Tarih boyunca kurduğu tüm devletleri içten yıkan ve kendi kendine zarar verebilen, halkına ıstırap yaşatan bir başka ulus var mıdır yer kürede, bilinmez!

Son yaşanan olaylar bu fıkrayı teyit edecek nitelikte. Önce başbakan Erdoğan ve saz arkadaşları(!), göreve geldikleri günden bu yana hal ve tavırlarıyla, arı kovanına çomak sokmaları, onların açığını arayan, saldırmak için fırsat kollayan bir takım iç ve dış odaklar, hükümetin onlara verdikleri fırsatlar!

"Evet biz takıyye yapıyoruz, amacımız aslında başka!" dedirtecek cinsten! En baba AKP savunucusunun bile aklını karıştıracak, midesini bulandıracak düzeye geldi. Ve bir muhtıra, hatta bir darbeden bile daha sarsıcı etkiler yaratacak AKP hakkındaki kapatma davası gündeme bomba gibi düşerken, ortalık da toz duman oldu. Bu durumdan yararlanan Diyarbakır Belediye başkanı, "fırsat bu fırsat!" diyerek Kürdistan bayrağı önünde basın açıklaması yapabiliyor. Hazır ortalık karışık ya(!) şu Türklerin ayağından biraz da biz çekelim niyetinde sanki. Farkında değil ki Türklerle aynı kuyunun içinde yanıyor hınzır(!)

***

Ekranlarda konuyu değerlendiren hemen herkes aynı fikirde... Kapatma çözüm değil. Mitoz bölünme misali, parçalandıkça çoğalan hücreler gibi, partiler de kapatıldıkça her seferinde daha da güçlenerek geliyorlar.

Can Dündar da benzer noktaya değinmiş:

"Son dava, siyaseten AKP'ye arayıp bulamayacağı bir hayat öpücüğü sunmuştur" diyen üstat,

bu davanın, AKP'ye yeniden "demokrasinin mağduru" payesi ve yerel seçimler için "e-muhtıra"nın sağladığına benzer bir seçim malzemesi bahşettiği düşüncesinde... Birçok kalemşör ve aklı selim insan da aynı kanıda!

Haksız da sayılmaz. Bir arkadaşım bunun AKP ile birlikte danışıklı yapıldığı görüşünde. Maksadın da hem AKP'yi mazlum duruma düşürmek, hem de yaklaşan ve önüne geçilemeyecek olan ekonomik krize kılıf hazırlamak!

Dolar aldı başını gidiyor, borsa tepe taklak… Birileri kına yakıyor mudur bilinmez ama eloğlu bizimle dalga geçer gibi açıklamalar yapmaya başladı bile…

İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt, dava için, "Savcılar her ülkede tuhaf işler yaparlar ama (Türkiye'deki) bu durum astronomik derecede tuhaf" yorumunu yaparken, ABD'den, AB'nin tüm ayrık otlarına kadar(!) her kesimden demokrasiye atıfta bulunan açıklamalar gelmekte.

Olan ise filler ve çimen misali, tepişen fillerin altında kalan çimenlere, yani sokaktaki halka oluyor.

Piyasalar berbat, herkes ağlanmakta, şikâyetler diz boyu… Parasızlık ve kötü gidişat halkı bezdirmiş durumda. AKP'yi zirveye taşıyan en önemli ayrıntı belediyelerin yaptığı hizmetlerdi. Recep Tayyip Erdoğan'ı da İstanbul'da ki Belediye Başkanlığı sırasında yaptıkları zirveye taşımadı mı?

Lakin, halkın dayanacak pek de gücü kalmadı. Herkes somurtuyor, herkesin canı sıkkın umutlar tükenirken yerel seçimler öncesi ortaya çıkan bu tablo ne muhalefete, ne de iktidara olumlu şeyler vaat etmiyor!

http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=10414

Çarşamba, Mart 05, 2008

Bursa Meydan'a çıktı(!)

Bursa'daki medyanın ve sivil toplum kuruluşlarının "meydan muharebesi" 1 Mart itibariyle sonuçlandı.Olay Medya, gerekse Olay'ın desteğiyle haklı olarak kışkıran(!) sivil toplum kuruluşları 'Kent Meydanı'nın yapılmaması için verdiği mücadele işe yaramadı. "Ve Kent Meydanı mahşeri bir kalabalık ile hizmete girdi(!)"

Birçok vedaların yaşandığı, insanların birbirine kavuştuğu, yazarınızın da soğuk bir Mart gecesinde askere uğurlandığı, nice umutlara yelken açıp, hayal kırıklıklarıyla döndüğü Bursa Santral Garajı'nın bulunduğu yerde artık Kent Meydanı etiketiyle devasa bir yapı yükseliyor!

Bu saatten sonra;

-Bursa'nın böyle bir meydana ihtiyacı yoktu…

-Çirkin bir yapı oldu…

-Bursa'nın siluetini bozdu…

-Bu meydan değil alış veriş merkezi…

…gibi benzer açıklamalar anlamını yitirdi.

O bölgenin eski halini unutmayanlar bugünkü yapıya hayranlıkla bakabiliyor!

Şöyle ya da böyle, kentin göbeğine böyle bir yapı konduruldu. Milyarlar harcanarak gerçekleşen ve BŞ Belediyesi'nin Kentsel Dönüşüm Projesi'nin bir parçası olarak önümüze sunduğu Kent Meydanı'ndan da zevk almak, ondan yararlanmanın çarelerine bakmak gerektiği kanısındayım!

Beğenmesek de Bursa'nın dokusuna pek de uymayan yapıyı söküp atmak, yıkmak olanaksız olduğuna göre…

Zaten Bursa halkı da, Recep İvedik'e koşar gibi akın etti meydanın cumartesi günkü açılışına ve söz konusu durumdan zevk almaya başladı bile(!)

Yalnız açılış biraz aceleye geldi gibi; zira geceden alelacele yapıştırılan parkeler yoğun kalabalığın basıncına dayanamayınca sapır sapır döküldü(!)

Mademki Bursa'ya ihtiyacından da öte bir yapı kazandırıldı, esas eleştiriyi de şimdi getirmek gerek!

"Görmemişin meydanı olmuş!" misali, gece ışıklandırması o ne öyle? Meydan ışıklandırması değil mübarek sanki cezaevi avlusu aydınlatması(!) Gözü öylesine kamaştırıyor ki, uzunları yakmış yüzlerce araç yan yana dizilmiş gibi, ikinciye bakarken gözlerinizi kısmak zorunda kalıyorsunuz!

Meydan yetkilileri bahara kadar buna bir çözüm bulurlar her halde!

BŞ Belediyesi Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamında çevre düzenlemesini de genişletip, hızla hayata geçirirse belki o zaman Bursa gerçek anlamda bir meydana kavuşabilir…

Yoksa bu haliyle, meydandan çok hâlâ ihtiyaç duyulmayan bir Alış-Veriş Merkezi görünümünde!

Esas merak konusu olan konu ise Bursa'nın en güçlü medyasına sahip Olay kanadının bundan sonra ki tavrı! Üç maymunculuk oynayamaya devam eden Olay Medya, tüm çabalarına rağmen kentin göbeğine ve en değerli yerine yapılan Kent Meydanı'na daha ne kadar kayıtsız kalabilecek?

http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=10330

Cumartesi, Şubat 23, 2008

SIRP PİŞKİNLİĞİ

Halamın oğlunun düğünü için balkanlardayız… Yıl, 1981… Yer, eski Yugoslavya'nın en geri kalmış bölgelerinden biri, Makedonya'nın başkenti Üsküp… Türkiye'de 12 Eylül'ün izleri tazeliğini koruyor.

Rastlantı bu ya, Kenan Evren Devlet Başkanı statüsüyle Yugoslavya'yı ziyarete geliyor. Yugoslavya Devlet Televizyonu da Türkiye'yi anlatan bir program yayınlıyor. Türkiye'nin güzellikleri, doğal ve tarihi özelliklerinden övgüyle söz ediliyor. Programın sonunda da anlatıcı şöyle bir yorum yapmaktan geri kalmıyor:

"Ne yazık ki böyle bir ülke Türklerin elinde!"

Belgrat caddelerinde Sırplarla röportaj yapılıyor. 50-60 yaşlarında bir ihtiyar delikanlı Sırpların ruh halini özetliyor:

"Türkler bizi 500 yıl sömürdü. Bunu unutmadık, acısı hâlâ yüreğimizde, unutmayacağız!"

15 Haziran 1389 Kosova meydan muharebesinde yaşanan yenilginin hazımsızlığı günümüze kadar taşınıyor. Diktatör Slobodan Miloşevic, 1998'de başlattığı katliam öncesi, "Kosova'nın intikamını almanın zamanı geldi" şeklinde bir konuşma yapacak ve bu süreç binlerce masumun hayatına mâl olacaktı.

***

Sırplar, binlerce yıl önce Balkanların hâkim halklarından İlirlerin ırgatı ve sezonluk işçileriydi… Beraberinde taşıdıkları orak benzeri aletin adına "sırp" dedikleri için bu adla anılan Rus boylarından Slav kökenli bu insanlar zamanla balkanlara yerleşip kök saldı.

İlir halkı Shqiptarlar, yani Arnavutlarla sürekli sorun yaşadı. Çatıştılar, birbirlerini kırdılar. Osmanlı döneminde Müslümanlığı seçen Arnavutların idarede etkin hale gelmesi, Sırplarla olan düşmanlığı pekiştirdi.

***

1981'den günümüze öyle şeyler oldu ki, ne Yugoslavya kaldı ortada ne de eski Balkan haritası.

Slovenya'nın ateşlediği Yugoslavya'nın parçalanma sürecinde en büyük trajediyi Boşnak ve Arnavutlar yaşadı.

Bu iki halkın tek ortak noktası, Müslüman olması ve Osmanlı'yla tarihi bağlıarı…

Avrupa'nın göbeğinde önce Boşnaklar katliama maruz kaldı… Derken Kosova, Arnavutlar…

Hırvatistan ve Makedonya da ayrıldı… Bosna devletini kanla kurdu…

Sırpların öz be öz kardeşi, dindaşı, ırkdaşı Karadağ güle oynaya bağımsızlığını ilan ederken Sırplar nedense "gık" demedi.

Söz konusu olan Kosova için yıllardır diretip duruyorlar(dı).

Sanki Arnavutları kesen, diri diri toplu mezarlara gömen kendileri değilmiş gibi.

(İşin ilginci Kosova'yı tanıyan ülkelerinden hiç bir lider de dünyaya seslenip, Sırpların pişkinliklerini yüzüne vurmuyor)

Binlerce yıl öncenin cengâverleri, savaşçı halk, Osmanlı'nın vurucu ve yıkıcı gücü Arnavutların torunları, yaşadıkları ıstırabın karşılığı olarak Sam Amca'nın desteği ile devlet olabildiler.

Artık dünyada iki tane Arnavut devleti var: Albania (Arnavutluk) ve Kosova...

Ekranlara yansıyan görüntülerde, iki ABD bayrağına karşılık bir Arnavutluk bayrağı gözlerden kaçmıyordu, coşkulu kutlamalar sırasında. Sırpların Rusya'sı varsa, Arnavutların da ABD'si(!)

Kosovalı Arnavutlar mutluluk sarhoşu, Sırplar öfkeli, aralarında Türkiye'nin de yer aldığı başta ABD olmak üzere büyük elçiliklere saldırıp, izole olmayı pekiştiriyorlar.

Kosova'yı tanıyan tanıyana…

Stratejik güç kendini hissettiriyor, Rusya'nın desteği Sırpların işine yaramıyor…

Fuat Kozluklu'nun sunduğu Kanal24'ün Medoratör programına katılan üst düzey bir Sırp yetkili yaşananların Sırbistan'ı AB'den uzaklaştırdığını itiraff ediyor fakat nafile, faşist sırplar elçilikleri yakmaya devam ediyor!

BM'yi olayları konmaya davet etse de Sam amca gene başrolde, bir yeri yıkarken, öte yeri sözüm ona inşa ediyor.

Petrol ya da altın ve gümüş madenleri söz konusu olmasaydı Kosova ya da Kuzey Irak umurunda olur muydu, ne dersiniz? Yoksa yapılanlar sadece Rusya ve Çin'e karşı bir güç gösterisi mi?


http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=10247

Pazartesi, Şubat 18, 2008

ÇAĞATAY YOLDA, YA SKYTÜRK!

Gece Sky Türk kananlı izleyiniz var mı bilmem ama bu tuhaf isimli sözüm ona haber kanalı, saatler 24'ü gösterdiğinde bir acayip oluyor. Sanki kanalın idaresi, yayını bilinmez(!) güçlerin kontrolüne geçiyor ve bir yayın komedisidir gidiyor ki, sormayın…

Geceleri uyuma sorunu yaşayanlardanım ben de… Bazen de iyi oluyor hani, normal saatlerinde yakalayamadığım programları, gece tekrarlarında izleyebiliyorum.

Favori kanallarım da, NTV, CNNTurk, CNBC-E, Kanal24… Belge ve belgesel ağırlıklı, bazen de söyleşi programlar oldu mu yayında, kitleniveriyorum bu kanallardan birine veya dünya sinemasından çarpıcı örneklere…

Neyse, bazen de basketbol maçları ve Nihat Genç'in söyleşileri için Sky Türk'ü de tercih ediyorum.

Geçenlerde Nihat Genç'i dinliyorum Sky'da…

Gene coşturuyordu (!) üstat, bir hükümete, bir muhalefete, bir medyaya, bir AB ve ABD'ye verip veriştiriyordu!

Sonra derken, yayın kesildi ve araya bir tanıtım girdi. "Çağatay Yolda" az sonra…

Tanıtımdan sonra program kalındığı yerden devam edilecek diye sanıyorudm ki, yayına "az sonra" duyurusuyla Çağatay Yolda başladı.

"Her halde Nihat Genç'in programının bandıyla alakalı bir sorun ortaya çıkmıştır, o nedenle yarım kestiler!" diye düşündüm o anda ve başka kanallarda şansımı denemek üzere, kanallar arası yolculuğuma başladım(!)

Birkaç gün sonra Efes Pilsen'in İtalya'da oynadığı bir maçı izliyordum Sky Türk'te ... (Yine gece ve tekrarında tabi…) Bir hayli çekişmeli ve heyecanlı geçen maçın son saniyelerinde eşitlik bozulmadı. Maç 5 dakikalık uzatmaya gitti.

Bu boşluktan istifade araya tekrar bir tanıtım girdi ve gene "Çağatay Yolda… Az sonra" anonsu duyuldu.

Ben ve o saatte (kaç kişi vardı o maçı izleyen bilmiyorum ama) ekranda maçın uzatma dakikalarının başlamasını aval aval beklerken, az sonra başlaması gereken Çağatay Yolda, üstelik geçen geceki tekrarıyla yayına verildi…

Yine masumane bir düşünceyle, programın bandıyla ilgili sorun olma ihtimalini pijama cebime koyup(!) başka kanallardan maçın skorunu öğrenme yoluna gittim. Nitekim Efes uzatmada rakibini yenmeyi başarmış.

Geçen akşam yine uykusuz bir gecenin ortalarında, Nihat Gençli programı denk getirdim. Aklımda bir önceki "Çağatay Yolda"lı kesintiler de gelmedi değil. Nihat Genç her zamanki performansında konuyu tartışırken, Çağatay Yolda tanıtımı zınnkkk diye araya girmez mi!

Ben elimde kumanda dumur vaziyette olacakları beklerken, Çağatay Yolda'nın aynı tekrarı yayına verilince, "pes" demekten kendimi alamadım!

Pes ki, ne pes!

Yayın kalitesi, izleyiciye saygı, sorumluluk, samimiyet, ciddiyet, karizma, bir anda yerlere serildi Sky Türk'ün…

Ciddiye alınmayacak bir kanal olduğunu belki biliyorsunuzdur, amma ve lakin Türkiye'nin büyük bir bölümüne üstelik haber kanalı iddiasıyla yola çıkıyorsanız, Çağatay'ı yolda bırakacaksınız(!) Gecenin bilmem hangi saatinde, "bu saatte bizi kimse izlemiyordur!" düşüncesine sahipseniz, program yapmak için bütçeniz de yoksa o zaman dükkânı kapatacaksınız.

Birileri sizi izliyordur mutlaka ve o izleyen, eli kalem tutan biri olabilir mesela(!) belli mi olur; benden söylemesi ;-)

http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=10225

Perşembe, Şubat 14, 2008

TAKİYYE DÜŞTÜ KEL GÖRÜNDÜ...

Gece tekrarında izledim Neden programını NTV'de… Aynı saatlerde Kanal 24'de ise "Gelecek 50 Yıl" adlı belgesel ekrandaydı. Yatağa uzanmışım, bir Neden'e, bir de Gelecek 50 Yıl'a bakıp durdum…

Eloğlu 50 yıl sonra ne gibi teknolojik gelişmeler olabileceğini, sinemasal bir kurgu tadında, bilim adamlarının açıklamalarıyla öyle enfes bir belgesel hazırlamış ki, imrenmemek elde değil.

Biz ise nedenler ve niçinler girdabında türban batağına saplanmış, çırpınıp duruyoruz. 2008'de geçmiş 50 Yıl'a dönmenin çabası içerisindeyiz.

Can Dündar Nevzat Yalçıntaş hocanın karşısına gazeteciler Mehmet Altan, Gülay Göktürk, Şükran Soner ve Cüneyt Ülsever'i koymuş bataklığa gömülü konuyu anlamaya, sözüm ona anlatmaya çalıştı.

Bir deli, bin aklı durumu hâsıl olmuş da kuyudaki taşı çıkarmaya çalışıyor sanki(!) Gülay Göktürk çağdaşlık adına her alanda insanların giyim kuşam özgürlüğü bulunması gerektiğinin altını çizerken, Şükran Soner, Başbakan Erdoğan'ın "Başörtü siyasi simge olsa ne olur!" şeklindeki açıklamasının aslında AKP'nin takıyye yaptığının kanıtı olduğunu ifade etti. Soner, "Siyasal simge olunca kan çıkıyor. Siyasal simgenin kan çıkmamasının tek ölçüsü o siyasal simgenin toplumun genelinde kabul görmesidir" diye ekledi.

Yalçıntaş hoca, eski AKP'li olması münasebetiyle (kendine göre) haklı olarak sayın başkan Tayyip Erdoğan'ı savunma ve türbanı kollama görevini üstlendi. Yıllar önce, eski Sovyet döneminde başından geçen bir olayı anımsatarak, Sosyalist Rusya'da bile türbana göz yumulduğunu sözlerine ekledi.

O gece Kanal24'te iki bölüm halinde arka arkaya yayınlanan 'Gelecek 50 Yıl' belgeselinde uçan arabalar, tek merkezden kontrollü bilgisayar donanımlı kentler, el değmeden yapılan ameliyatlar, uzaya çekilen inanılmaz asansörler gösterilirken, NTV'de türban tartışması gündemimizdeki kronikleşen trajediyi kanıtlamaya devam ediyordu.

Derken, başından beri AKP'ye toz kondurmayan, son zamanlarda da, tabiri caizse Başbakanla Papaz olan(!) Ertuğrul Özkök telefonla bağlandı. Özkök son gelişmelerin ardından yaşadığı hayal kırıklığını itiraf etti ve "Bir aldatılmış duygusu yaşamıyor da değilim. Cumhurbaşkanlığı meselesinde ciddi bir aldatılmışlık duygusu yaşadım" diye duygularını dile getirdi.

Cüneyt Ülsever ise meslektaşı ve genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkük'e gönderme yapmaktan da geri kalmayarak, "Başbakanın tavrını Ertuğrul Özkök'ün yadırgamasını ben yadırgadım. Çünkü başbakan zaten böyle bir insan... Başbakan ruhu itibariyle demokrasiden nasibini almamış, iyi bir lider, iyi bir atılımcı ama düşünce haritası içinde demokrasi, hoşgörü, karşılıklı anlaşma kavramları yok" diye karşılık verdi.

'Geçmiş 50 Yıl'da kalması gereken bir tartışmayı bugün alevlendirmek tek bir şeye yarıyor: AKP 'yi mazlum duruma düşürmeye! Arkasına aldığı %47'lik seçmen desteği ile başındaki takkeyi attı, takıyyesi de apaçık ortaya çıktı başbakanın. Artık malum medyanın desteğine de ihtiyaç duymuyor olabilir.

Lakin bu halkın hâlâ huzura, refaha ihtiyacı var! Ekonomi hâlâ rayında değil… Esnaf da, iş adamı da, işçi de, memur ve emekli de gidişattan muzdarip!

Çözülmesi gereken sorunlar boy boy, sıra sıra dizilmiş beklerken AKP'nin gündemi türbanla bulandırma çabası ve bunda ısrar etmesi, sözüm ona AKP karşıtlarının da buna çanak tutup yangına körükle gitmesi akıllarda asılı kalan soru işaretlerine birer çentik daha atıyor!

"Neden?" sorusu gene yanıtsız, Mehmet Altan programda son sözü söylerken, gerçeklerin altını kalın harflerle çiziyor: "Hepimiz sabah akşam bunu konuşmaya başlıyoruz ama yanımızda Davutpaşa patlıyor, 12 milyon insanımız 1 dolarla yatıp kalkıyor, 600 bin kişi aç yatıyor, halen nüfusun yüzde 25'i köylerde. Ama biz Ankara'ya endeksli bir medya ve anlayış içinde hayat tüketiyoruz. Onun için de Türkiye işte ne AB üyesi olabiliyor, ne istediğimiz noktaya gelebiliyor!"

***

Bu arada türban konusunda naçizane bir öneri de ben sunmak istiyorum:

-Şimdi sorun türbanlı öğrencilerin üniversitelere girmesi değil mi?

-E, bunu çözmek o kadar zor değil ki(!)

-Türbanlılar için ayrı bir üniversite kurulsun, olsun bitsin!

-Zaten bölündükleri kadar bölündüler, dışlandıkları kadar dışlandılar! Oldu olacak, tüm türbanlı kızları tek bir üniversiteye, (fakülte de olabilir) toplasınlar. Orada türbanlı öğrencilere türbanlı öğretmenler, hukuk, tıp, güzel sanatlar, muhasebe, pazarlama ve hangi alanda talep olursa o alanda ders versinler, derim. -Tıp okuyan bir türbanlı öğrenci, türbanlı bir kadavra üzerinde çalışsın(!) türbanlı hastalara baksın. Türbanlı bir hukuk öğrencisi de sadece ve sadece türbanlı müvekkilleri üzerine odaklansın!

-Mezun olduktan sonraki durumları mı?

-Yahu türbana dolanmış dünyalarında da eminim ki kendilerine göre iş ve müşteri bulmakta zorluk çekmeyeceklerdir(!)

Sadece minik bir öneri. Böylece türbanlılar da rahat eder, onlardan rahatsız olan türbansızlar da(!)


http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=10193

Cumartesi, Şubat 09, 2008

Baykal anlamaz o işlerden(!)

Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin geçen Aralık ayında organize ettiği Uluslararası İpek Yolu Film Festivali sırasında biz de İnSanat Sinema Derneği olarak filmlerin gösterildiği Tayyare Kültür Merkezi'nde bir stant kurmuştuk. Maksat derneğimizin tanıtımını yapmak tabi…

Bir ara, genç yönetmem Çağan Irmak standın önünde belirip yarı telaşlı, elini ağzına götürüp bir şeyler mırıldandı bize doğru, elindeki sigarayı da görünce ateş istiyor sanıp, "Biriniz Çağan ağabeyinize ateş verin" deme gafletinde bulundum(!)

Çağan Irmak kardeşimiz salona doğru yönlenmişti ki, birden dönüp sert bir ifadeyle "Bi kere ben sizin ağabeyiniz değilim; tamam mı!" diye karşılık verdi.

Meğerse ateş değil, bulunduğumuz yerde sigara içilip içilemeyeceğini soruyormuş, sevgili Çağan!

Son filmi Ulak'ı izledim hafta içerisinde… O telaşının ve sinirliliğinin nedenini de şimdi daha iyi anlıyorum. Tüm gerginliği o filmin kusursuz olabilmesi içinmiş meğerse!

Çağan gerçekten de çok iyi bir iş çıkarmış, lakin gişedeki durumu Babam ve Oğlum filminin gerisinde kalacak gibi görünmekte...

Bence Ulak, bir öncekine nazaran sinematografik olarak çok ama çok başarılı bir çalışma... Çok iyi bir yönetmen olduğunu her haliyle hissettiriyor. Gerek kurgusal anlamda, gerekse görsel ve işitsel zenginliğiyle harika bir masal çekmiş! (Oyunculuklar da başarılı, fakat 'Babam ve Oğlum'un çekirdek oyuncu kadrosuyla çalışmasaydı) İşte bu durum herkesi o eski filmdeki beklentiye sürükledi. Salya sümük ağlamayı umanlar da hayal kırıklığına uğradı.

Fısıltı gazetesi, kulaktan kulağa yapılan söylenceler, dost sohbetlerinde 'Babam ve Oğlum'a düzülen methiyeler için gerçek bir 'ulak'a ihtiyaç var(!)

Peki, "bu film Babam ve Oğlum'un neden gerisinde kalır?"sorusuna birçok yanıt vermek olası. Lakin benim düşüncem de şu:

"Bu millet sinemadan filan anlamaz. Ya ağlatacaksın, ya da çatlatana kadar güldüreceksin!"

Sinema yapmaya kalkanların durumu aşikâr!

'Babam ve Oğlum'un rüzgârı gişede 'Ulak'ı da mahcup etmez, zira bu sinema izleyicisinin kalitesini değiştirmez!

Vizontele vizyona girdiği yıl, çok ama çok daha başarılı bir film, salon bile bulamamıştı. Semih Kaplanoğlu'nun 'Herkes Kendi Evinde' filminin esamesi bile okunmamıştı. O filmde Erol Keskin'in muhteşem oyunculuğu, Tolga Çevik'in oyunculuk pırıltılarına kimse tanık olamamıştı. Millet deli danalar gibi(!) Vizontele'ye koşmuştu.

Bu noktada şunu kimse yanlış anlamasın! Vizontele'ye bir lafım yok... Ömer Faruk Sorak faktörü o filmin kalitesini kanıtlamaya yetiyor. Ama 'Herkes Kendi Evinde' daha iyi bir çalışmaydı ve keşke Vizontele'ye koşanların ¼'ü o filme de gideydi.

Gitmedi. O film gibi güme giden proje o kadar çok ki… Hangi birini saysak!

Rıza…

Beş Vakit…

Kader…

Uzak…

Tabutta Röveşata…

Ya 'Hacıvat-Karagöz Neden Öldürüldü'ye ne demeli?

Vesselam bu millet sinemadan falan anlamaz!

***

Yazının başlığıyla şimdiye kadar anlattıklarımın bir alakası yok değil mi?

Durun, hemen acele etmeyin, devamını okumayı deneyin bir de ;-)

Başbakan Erdoğan, Baykal'a "Sen ne anlarsın o işlerden" diye karşılık verince bu milletin de sinemadan anlamadığı aklıma düştü hemen!

Gerçi sayın Deniz Baykal'ın siyasetten de anlayıp anlamadığı tartışılar, ancak Bay Başbakanın Baykal'ın anlamadığını iddia ettiği konudan ne kadar anladığı ayrı bir tez(!) konusu…

Sinema konulu bir yazı ilgi görmeyebilir düşüncesiyle manşete böyle bir konuyu çektim!

Yani bir anlamda reyting kaygısı(!)

Şaka tabi… Ama sinema yapan bazı yönetmen ve yapımcılarımız (belki de haklılar) bu milletin hisleriyle, duygularıyla oynamayı seviyor. Bu konulara odaklanıp gişe yapmayı umuyor. O nedenle bu komedi furyası… Bir de korku kabusu var ki sinemamızda, trajedi olarak önümüzde duruyor!

Konumuz sinema; bu milletin iyi ve kaliteli filmden anlamadığı bu kadar belirginken, benim de sinema yapmaya çalıştığımı anımsatmakta yarar var!

Bir yıldır kaynak bulmak için yırtındığım projemi gerçekleştirme yolunda İstanbul ve Bursa'da tüm kapılar birer birer yüzüme kapandı. (Son çare sıfır bütçeyle çekmek)

Projem taraftar olma psikolojisini irdelemekte. Yani ne komedi, ne de ağlatmak gibi bir iddiası var!

"O nedenle sinemadan anlamayan bu milletin filmi görmeye gider mi?" sorusunu yanıtım belli.

Benim bir derdim var ve bunu filme aktarmak istiyorum. Tıpkı Çağan gibi, Zeki Demirkubuz, N. Bilge Ceylan, Reha Erdem, Ahmet Uluçay, Ezel Akay gibi, Semih Kaplanoğlu gibi...

Bu millet filmi izlemeye gelir mi, gelmez mi? Kendileri bilir, sinemadan anlayan gelir, anlamayan, anca gider(!)

http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=10123

Perşembe, Ocak 24, 2008

Yuhtube!

Tövbe tövbe…Yahu bu ne mantıktır böyle! Dünyada bizim kadar kendi kendini el âleme güldüren bir başka millet var mıdır? Youtube sitesini, üstelik mahkeme kararı ile kapatmışlar. Vah vah, Youtube yönetimi kahrından yıkılmıştır, var ya(!)

Kaş yapayım derken göz çıkarmak mı desem, vurayım derken öldürmek mi desem, vallahi bu duruma uygun bir atasözü denk getiremiyorum bir türlü!

-Youtube'a erişim engellemesi kime yapılıyor?

- Bu memleketin insanına?

- Peki ya dünyanın bir başka yerinden isteyen o malum videoyu izleyebiliyor mu?

- Eveeeettt!

- Eeee, madem o video hala o sitede veya başka sitelerde de gösterilmeye devam ediyor da, koskoca siteyi Türkiye'den erişimi yasaklasan ne olur, yasaklamasan ne olur!

Bir de o videoyu koyanlar, "Ulen bu Türkler amma kızdı ha. Dur şunları gocundurmak için biraz daha yarasını kaşıyalım(!) diyerek daha başka aslı astarı olmayan videolar hazırlarsa ve onları tüm görüntü paylaşım sitelerine koyarsa ne etçeniz? Dünyadaki tüm siteleri mi yasakliceniz?

A benim aklı evvel (!) hukuçu, parlamenter, üst düzey yönetici ve bürokratım?

-Amacınız nedir?

-Korumak mı?

-Korkutmak mı?

-Dünya aleme bizi rezil etmek mi?

En son İran kendi halkını korumak için ülke genelinde batılı sitelere erişimi engellemek adına böyle uygulama yapmıştı.

Ama anlaşıldı ki, o sitelere erişmek isteyen bir yolunu buluyor! Yasaklamak, engellemek çözüm değil, kendinizi rezil etmekten gayri bir işe yaramamakta yapılanlar!

Mustafa Kemal için kim ne derse desin, önemli olan bizim bakışımız. Biz onun ne denli büyük bir insan olduğunu biliyoruz zaten. Tuna Kiremitçi konuyla ilgili Vatan Gazetesi'nde kaleme aldığı yazısında dediği gibi, "Gücü yeter mi Atatürk'ün gönlümüzdeki yerini zedelemeye? Bu kadar kolay mı Atatürk'e zarar vermek?"

Öyle tabi…

Ne idüğü belirsiz biri(leri)nin yaptığına kızıp, yorganı yakmak komik duruma düşmekten başka bir işe yaramadı.

Eloğluna yumuşak karnımızı gösterip sürekli bizi sinirlendirmesine fırsat veriyoruz. Ermeni meselesinin de böyle bir şey olduğunu düşünüyorum bazen!

Bir şeyi çok ciddiye almak, o yapılan işe önem ve değer biçmek demek değil midir?

O videoyu Youtube'a koyan şahsı bir düşünsenize! Koskoca Türkiye Cumhuriyeti kanunu, dandik bir video için, kendi halkını cezalandırıyor!

"Vay beee, ne yapmışım ben böyle(!)" diye düşünmesine ve daha çok azmasına neden olmaz mı?

O zaman ne işe yaradı bu yasak, ne için o mahkeme kararı?

***

Yapılacak tek şey görmemezlikten gelmek?

Nasıl mı?

Amerikalılar gibi?

Geçen ay ne vardı gündemde?

Siular'ın (Kızılderililer) ABD'den ayrılacakları ve bilmem kaç milyon hektarlık araziyi geri almak istediği yansıdı kamuoyuna?

Peki bunu hangi Amerikalı ciddiye aldı?

Kaç ABD vatandaşı ya da bürokrat, çıkıp da "bu ülke bölünmez, bir avuç toprak bile vermeyiz!" şeklinde açıklama yaptı?

Duydunuz, gördünüz, okudunuz mu?

Kaldı ki ABD'nin sabıkası o kadar kabarık olduğu halde, hiç de gocunmadılar nedense(!)

Bırakın kim ne video koyarsa koysun, kim ne derse desin!

Önemli olan bizim duruş ve davranışımız, kendimize olan güvenimiz!

Youtube bir bataklıksa, oradaki tek sinekle uğraşılmaz.

Bataklıktan yararlanmanın yollarını bulmak gerek!


http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=10024

Cuma, Ocak 04, 2008

KIZILDERİLİLER'İ KİM KIŞKIRTIYOR?


Bir kaç gündür gerek yazılı, gerek, görsel, gerekse internet medyasında yarı şaka, yarı ciddi, ABD'li Kızılderililerin ayrılık türküleri yansıyor. Kimi için gerçekten eğlenceli haberler bunlar.
Muhtemelen Amerikalılar için de benzer duygular ifade etmekten öteye geçmiyordur!
Oysa Kızılderililerin talepleri bizim başımızı ağrıtan Kürtler ve Ermenilerin taleplerinden aşağı kalır tarafı yok.
Evet, ABD birleşik bir devlet! Fakat bu birleşik devletler içinde Kızılderililerin ne yıldızı var ne de bayrakları!
Bırakın bunları, tamamen yok sayılmış kovboy filmlerindeki kötü imajlarının dışında ABD kültüründe neredeyse kazınıp, silinmişler!
Oysa şimdi beyaz adama karşı bir uyanış içinde yeni dünyanın yerlileri ve haklarını talep ediyorlar! Gelen son haberlere göre, 150 yıl önce atalarının ABD ile imzaladığı anlaşmaları feshettiklerini açıklayan Lakota kabilesi (Siyular), ABD hükümetinden toprak talebinde bulunduğu öğrenildi.
Oturan Boğa ve Çılgın At gibi büyük kabile şeflerinin mensup olduğu Lakota kabilesinin temsilcisi Russel Means, AFP'ye Güney Dakota'dan telefonla yaptığı açıklamada, "ABD'den yaklaşık 24,3 milyon hektar toprağın mülkiyetini almak için talepte bulunduk" diye konuşmuş!
Ee boru değil(!) 24,3 milyon hektar! Kürtler veya Ermenilerin böyle bir talepleri olsaydı, kim bilir ne olurdu, kaç masum daha katledilirdi.
Oysa Beyaz adam Kızılderilileri kandırırken, katledilenleri ise anımsatmaya gerek bile yok! İşte şimdi ABD'ye yüklenmenin tam sırası!
ABD karşıtı kim varsa ister alenen, ister el altından Siyuları silahlandırmalı, kışkırtıp ayrılıkçı bir terör örgütü kurdurmalı! Adı da SKÖ (Siyu Kurtuluş Örgütü) olmalı(!) 
Çünkü hakları var. Bu haklarını alabilmeleri için de örgütlenmeleri gerekmez mi, ne dersiniz? Bence en büyük görev bizim gizli servisimize düşüyor ve hemen birilerini gönderip, (ne de olsa Kızılderililer de Türk(!) zaman kaybetmeden haklarını almaları konusunda onları örgütlemesi gerekiyor.
Apaçık değil, çaktırmadan(!) yapsın. Mesela birkaç Kızılderili canlı bomba eylem yapabilir öncelikli olarak. Turistik bölgeler Havayi, Florida Ni York gibi yerlerde eylemler ses getirebilir.
Ve tabii ki önce kendi halkına katliamlar yapabilir, sonra da bunların suçunu Amerikan ordusuna atabilirler(!) (Zaten Coni'nin sabıkası da kabarık(!)
Olanaksız ve gerçekleşmesini hiçbir zaman arzulamayacağımız bu yazılanları okurken tebessüm ettiğinizi görebiliyorum! Oysa yazıyı kaleme alırken Diyarbakır'dan gelen patlama haberi, tebessümleri kursaklarda bırakacak kadar gerçekti. Ne kadar trajik değil mi?
Bir yanda gerçek anlamda soykırıma uğramış Siyular, öte yanda, ülkenin en ünlü yönetmeni, müzisyeni, sporcusu, politikacısı ve hatta mafyası dahi olabilen Kürtlerin düştüğü durum!
Siz hiç ünlü bir Kızılderili gördünüz, duydunuz mu star olmuş?
Ya da bir yerli bir politikacı var mı ABD parlamentosunda?
Hiçbir ABD'li Kızılderili ile kardeş değil, olamaz da! Beyaz adam Avrupa'dan gelmiş, yerliler ise zaten YERLİ!
Fakat Anadolu'da yaşayan tüm halklar kardeştir, on binlerce yıldır!
Peki kardeşin kardeşe yaptığı nedir Allah aşkına!
Gelin o zaman hep beraber acı çeken, haklarını dahi arayamayan Siyu halkı için dua edelim: Allah onlara sabır, bizimkilere de akıl fikir versin!

https://twitter.com/inSanatDernegi

Çarşamba, Ocak 02, 2008

ŞAŞI BAK ŞAŞIR! (2)

Şaşı bakmaya var mısınız? Hadi gelin o zaman hep beraber şaşı bakıp şaşalım bir kez daha… Memlekette tas da aynı, hamam da vesselam…DTP Van Milletvekili Özdal Üçer, Ağrı parti binasında Kürtçe yaptığı konuşmadan sonra, Türkçe açıklama isteyen gazetecilere, "Kürtçe bilen tercüman edinmelerini" önerdi, herkes (yazarınız da dâhil) şaşı bakıp şaşırdı.

Oysa, DTP'nin ateşe benzin dökme ısrarlarından vazgeçmediği aşikarken, yaptıklarının kini büyütmekten öte işe yaramadığını kimse tartışmıyor nedense.

Şaşı bak şaşır!

Başbakan Erdoğan bayram namazına müteakiben ana yolun tam da göbeğinde basın toplantısı düzenlemiş; trafiği engellediğini anlayamamasına da şaşırdık cümbür cemaat…

Ve Başbakanımız için 15 dakika geç başlatılan cuma namazına şaşırsak mı, ne etsek bilemiyorum!

(Bu ülke Başbakan eşleri için daha önce geç başlatılan futbol maçı görmüştü de, cuma namazına ilk defa rastlandı )

Şaşı bak şaşır!

Feldkamp hasta olduğu bahanesiyle maçlara çıkmadı iki haftadır. Medya şaşkın, sanki ak saçlı Alman'ın ilk icraatıymış gibi…

Şaşı bak şaşır!

Sivasspor ilk yarıyı Süper Lig'de lider kapattı. Yeditepeli medyanın gözü 3 renkten başka bir şey görmezken, Anadolu şaşkın, İstanbul 'dan yükselen nağmelerin tınısı ne kadar da tanıdık(!)

Şaşı bak şaşır!

Ali Kırca 70 bin dolar aylıkla Show yapıyor, gene şaşkınız ne hikmetse…

Şaşı bak şaşır!

Fazıl Say'ın söyledikleri ise ayrı bir şaşkınlık vesilesi.

Say'a karşılık veren bakan ve müsteşarların tepkileri ise şaşkınlık sınırlarımızı zorluyor.

Haydi hep beraber: Şaşı bak şaşır!

Bak şu işe; meğerse Sarkozy'nin kökleri Osmanlı'ya dayanıyormuş… Dedesigil ve amcagil Galatasaray Lisesi mezunuymuş, vay be… Besle kargayı, torunu oysun gözünü(!)

Şaşmamak elde değil…

Şaşı bak şaşır!

Her kurban bayramı bildik manzaralar gene şaşkınlık yaratıyor, kaçan boğalar, kovalayan andavallar… Her yer mezbaha, kan-revan, pislik şaşkınlıkla karışık tiksinti… Batsın geleneğiniz dememek için direnirken birileri çıkıp biraz da sesli "Kurban Bayramı yasaklansın" diye mırıldanınca kıyamet kopmuyor!

Şaşı bak şaşır!

Cumhurbaşkanı Gül bu defa Cengiz Çandar, Mehmet Barlas, Nazlı Ilıcak ve Ali Bayramoğlu'nu köşke davet etmiş. Medya bir kez daha afallamış vaziyette. Çandar-Barlas ikilisi her devrin adamı değilmiş de, rüzgâra göre dönen, iktidarlarla ilk kez dans ediyorlarmış gibi şeşi beş herkes(!)

Şaşı bak şaşır!

Şaşkınlık yaratan son gelişmelerden biri de İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin uygulamasıyla kamuoyuna yansıdı.

BŞ Belediyesi, Kamu İhale Kurumu'nun internet sitesinden "Sanatçı ve teknik eleman personel hizmeti alınacaktır" diye ihale duyurusu yapmış. İhaleyle tiyatro sanatçısı almayı planlayan BŞ Belediyesi'nin bu uygulamasına Can Dündar da çok şaşırmış.

Son derece hiciv dolu yazısında "Kaç tane sanatçımız var?" diye soruyor üstat, aklıma işsiz meslektaşlarımız geliyor, derken olmayan bir takım hakları…

Şaşı bakıp şaşırma sırası bende gene…

Nasıl oluyor da gazeteciler, her dalda ahkâm keserken söz konusu kendi hakları olunca, maymuna dönüyorlar…

Başbakan bile dalga geçiyor medya ile bu kez kimse şaşırmıyor!

Hayret yani, şaşı bak şaşırma!

http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=9856

BAŞIMIZDAKİ BİTLER, PAÇAMIZDAKİ İTLER!

Fazıl Say'ın Alman medyasından saldığı bombalar peş peşe patlarken, Silahlı Kuvvetler sahici bombalarla Kuzey Irak'taki kampları yerle bir etti bile. Can Dündar'ın programında ilk Kültür Bakanı Talat Halman ile son bakan Ertuğrul Günay, yazar Adalet Ağaoğlu bir bölümde, baba Ahmet Say ise ayrı bir koltukta oğlunu haklı çıkarmak veya savunmak için ekran karşısına kurulmuştu.

Daha sonra tartışmaya İskender Pala da eklendi.

Kuzey Irak'a karadan askerlerimiz girerken Can Dündar "Neden?" diye soruyordu, "Fazıl Say neden böyle bir tepki gösterdi?"

Son Kültür bakanı Günay'ın ortamı yumuşatmak için çabaladığı görüldü. Say'ı aradığını ve daha sonra da konuştuğunu vurguladı. Talat Halman kendi bakanlık dönemini anlatırken Fazıl'ı çocukluk yıllarından tanıdığını anımsattı.

Baba Say ise oğlunu savunmanın gururu ile konuyu irdeledi. Sıra Adalet Ağaoğlu'na geldiğinde usta yazar, Fazıl Say'ın açıklamalarından bir bölüm okudu ve tam da taşı gediğine koyup gecenin en önemli sorusunu yöneltecekken, telefona esas oğlan bağlandı(!)

Adalet Ağaoğlu Dündar'ın uyarısıyla beklemeye koyuldu. Fazıl gerçekleri bir kez de kendi ağzından anlatırken anlaşıldı ki, bir takım çeviri hataları olayın yanlış algılanmasına vesile olmuş.

İyi de hangi açıklama yanlış çevrilmişti, anlaşılamadı. Say, AB tarafından 2008 Avrupa kültürler arası diyalog yılı ilan edildiğini ve seçilen 7 büyükelçi arasında kendisinin de bulunduğunu açıkladı.

Gurur verici bir olay.

İşte bu noktada, "Kültürler arası diyalog büyük elçisi seçilen bir sanatçının ağzından çıkanı kulağının duyması gerekmiyor mu?" sorusu akıllarda asılı kaldı! Ertuğrul Günay'ın da vurguladığı gibi elbette sanatçı muhalif olmalı, eleştirmeli de…

Ama işine geldiği gibi değil, objektif olarak. Amcası bildiği Metin Altıok oratoryosu sansür edildiği veya Cumhurbaşkanı davet etmediği zaman isyan etmemeliydi. Keza, uzanamadığı ciğere 'mundar' diyen kedi misali, köşke katılan birçok değerli sanatçıyı top yekûn "ıvır-zıvır" sepetine doldurma gafleti Fazıl Say'ın hanesindeki eksilerden sadece biriydi!

Eminim Adalet Ağaoğlu da, sözü telefonla kesilmeseydi buna benzer şeyler diyecekti ki, ardından da Erkan Mumcu telefona bağlandı. Ağaoğlu daha sonra konuyu toparlayıp, sadece 'Biz yüzde 30, onlar yüzde 70, bizi dışlıyorlar' konusunun altını çizerek rahatsızlığını dile getirdi.

***

Bu ülke deve misali değil mi, neremiz doğru ki müzik alanında işler yolunda gitsin! Maksat, yiğidi öldürürken hakkını yememek!

Ve ne yazık ki Fazıl Say kardeşimiz sadece canı yanınca ciyaklayan çocuk konumuna düştü. Lakin bu ülkenin tartışma raflarında bekletilen çok daha önemli sorunlar var…

-İşsizlik gibi mesela…

-Henüz netleşemeyen düşünce özgürlüğü de işin cabası…

-Sağlık sorunları çözüldü mü dersiniz?

-Eğitim sorunu sere serpe önümüzde duruyor, tek sorun müzik dersleri olsa ne âlâ!

-Çalışanların bir takım hakları ne âlemde?

-Bir de medya çalışanların durumu var ki…

Geçen haftalarda Başbakan Erdoğan'ın medya çalışanlarının haklarıyla ilgili açıklamalarına kaç baba kalemşör, televizyoncu ya da köşe sahibi karşılık verdi. Medya mensuplarının gasp edilen hakları kaçını ilgilendiriyor acaba?

Show TV'ye 70 bin dolar aylık maaşla transfer yaptığı konuşulan Ali Kırca siyaset meydanında hiç tartıştı mı, yanında çalıştırdığı elemanlarının durumunu. Ya Can Dündar "Neden?" diye sorup grev hakkı bulunmayan meslektaşlarına destek vermeyi düşündü mü, programında tartıştı mı?

Hadi Fazıl Say'ı bu konu bağlamaz, Mehmet Ali Birand, Soner Yalçın-Cüneyt Özdemir, Fehmi Koru, Taha Akyol, Mehmet Barlas, Ahmet Hakan, Ruhat Mengi, Nazlı Ilıcak ya da Uğur Dündar sordu mu hiç, duydunuz, gördünüz veya okudunuz mu, konu ettiler mi işsiz meslektaşlarının ne halde olduğunu, sorgulayıp, "Grev bizim hakkımız söke söke alırız!" demeyi, diyebilmeyi akıllarından geçirdiler mi?

Evet, mum dibine ışık vermezmiş!

Türk Silahlı Kuvvetleri Kuzey Irak'tayken, söküğünü dikemeyen terzi misali, bir yanda kendi hakkını arayamayan bir medya, öte yandan Fazıl Say'ın kuyuya attığı taşı konuşuyor, tartışıyoruz!

Gündem bombardımanı bombaları patlıyor, anlık değişiyor gündem, dün Başbakanın medya hakları, 5 yıl erken emeklilik hakkının iptali konusunda yaptığı açıklamalar güme gitti, dün Fazıl Say, bugün Kuzey Irak konuşuluyor.

Yarın?

Yarın, Allah kerim, gündemi sarsacak, titretecek bombalar cepte bekliyor ne de olsa, hazır 70 bin dolara transfer patlatan alan Kırca gibi ankırmenlerimiz, 125 bin YTL maaş alan Ulusal Takım teknik patronlarımız da mevcutken…

Bu ülkenin başı bitten, paçası itten kurtulmaz!

http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=9835

KİM TUTAR SENİ FAZIL (!)

"Orta çağ karanlığına teslim olmayacağız" demiş ünlü ve pek de besteci ve ayriyeten piyanist Fazıl Say! Teslim olmayacak, peki ne yapacak Say kardeşimiz?Ülkeden kaçacak, gidip başka diyarlarda piyanosunu tıngırdatacak! O gidince düzelecek her şey ya!

"Eyvahhhh!" diye paçaları tutuşacak birilerinin "Fazıl giderse biter bu ülke… Cahil kalacak. Ne etçez gari(!) Tühhh!"

Hey gidinin Fazıl Say'ı hey!

Sen ne diyon, ne ediyon kardeş?

Bu ülke kimleri hacamat etmedi mapus damlarında, kimler uçup gitmedi başka diyarlara; sen kim olun kı?

Gitsen n'oluuur, gitmesen n'olur?

Batar mı bu ülke?

Hıı, batsaydı, bunca hortumlamalar, bunca soygun ve talandan sonra batmaz mıydı? Sahi memleket hortumlanırken, soyulup soğana çevrilirken, halkın %90'ı krizlerle inim inim inlerken Türkiye'de miydi Fazıl?

Buradayken ya da her neredeyken; piyanosundan hiç acı nağmeler, dilinden serzenişler duyulmuş muydu?

Birden patladı Say nedense… (Biri fitilini mi ateşledi nedir(!) Öyle bir patlama ki, gören de bir şey var sanacak(!)

Aklı sıra kaçacak, kaçıp kendi paçasını kurtaracak. Tabi, vardır böyle bir hakkı, gider de gelir de...

Kim tutar ki Fazıl'ı?

Gider, kendini kurtarır da, ya kalanlar ne olur?

Kaçıp gitmek kolaydır da, zor olan mücadele etmektir. Ya piyanonun veya klavyenin tuşlarına basarak, belki de deklanşöre dokunarak, vizörden bakıp film yaparak verilir asıl mücadele. Orta "Çağ karanlığına karşı ışık yakmak gerek değerli Fazıl kardeş!"

Kolayı değil de zor olanı yapmak zor!

"Sabah 5'te kalkıyor. Bazen bir havaalanının tuvaletinde traş oluyor, yüzünü kolonyalı mendille siliyor, uçakta kahvaltı yapıyor" diye anlatmış Can Dündar bir yazısında.

Kimi de Türkiye'nin çağdaş yüzü olarak gösteriyor onu. Çağdaşlık ne demekse… Tek dişi kalmış canavara bakıp bakıp gülsek mi ağlasak mı?

Ne yapsak acep, ne etsek!

http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=9816

ARTIK KİTAPSIZ DEĞİLİM(!)

2 Eylül 2003'te, Avrupa Basketbol Şampiyonası'nı izlemek üzere Basketbol Milli Takımı'nı taşıyan uçakla İsveç'e giderken, aynı uçakla Türkiye'ye dönmeyeceğimi biliyordum…

Milli, takım hüsran zincirinin ilk halkasını boynuna dolayıp geri dönerken ben 20 ay kaldım!

10 ay (bir haftası mülteci kampı olmak üzere) bizzat mültecilerin arasında, bir mülteci gibi yaşadım.

Oradaki yabancıları, Vikinglerin torunları İsveçlileri, ötekilere bakışını; özetle, bize medeniyet diye yutturulan düzenlerini, Avrupa'nın gerçek yüzünü gözlemle fırsatım oldu!

Her insan yaşadığı çağın tanıdığıdır, biz eli kalem tutan, kameraya hükmedebilen insanların tanıklığının çok daha önemli olduğunu düşünüyorum.

Beni bu projeyi gerçekleştirmeye iten en önemli etken işte bu dürtü oldu. Tanık olduklarımı kayıt adlına almak ve geleceğe birer kanıt olarak bırakmak…

İlk olarak belgesel niteliğine yakın deneysel bir çalışmayla gözlemlerimi film yapmak için kolları sıvadım, Gölge Adamlar ortaya çıktı. Zor koşullarda hazırlanan amatör bir çalışmaydı. Süresi 60 dakika ve arada bir İzTV'de gösteriliyor…

Benzeri olmadığını düşündüğüm bir projeydi bu, iki aşamalı…

İlk defa bir gazeteci, mültecilerin arasına girip onlarla birlikte, bir mülteci gibi yaşıyacak ve ardından da bir belgesel ve bir kitap yazacaktı;, daha önce deneyen var mıydı; bilinmez…

Aşamanın diğer bölümüyse yaşadıklarımı, gözlemlerimi kitapta toplamaktı.

Belgesele sığdıramadıklarımı, klavye tuşlarının aracılığıyla yazıya dökmeye çalıştım.

Belgeseli tamamladıktan hemen sonra, 15 Nisan 2005'de yurda dönüş yaptım, ancak kitabı 19 Mart 2006'da başlayabildim.

İşsiz bir medya mensubu olduğum için geçim derdi burada da peşimi bırakmamıştı doğal olarak. Tüm zorluklara karşın 4 Temmuz 2006'da kitaba son noktayı koyarken asıl zorlu süreci yayıncı bulmakta yaşayacağımı henüz bilmiyordum…

Kaç yayıncıya telefon ettim, kaç yayıncıya mail attım, kaçı yanıt verme zahmetinde bile bulunmadı, sayamadım…

Araya birilerini, bir tanıdık, bir dost koymadan olmayacaktı bu iş(!)

Değerli gazeteci ağabeyim Nazım Alpman aracılığı ile Ozan Yayıncılık'a ulaştım, bağlantıya geçtikten sonra Kitabın basım süreci de başlamış oldu.

Ozan Yayıncılık'tan Mustafa Demir ile ilk görüşmemizde Gölge Adamlar belgeselinin DVD'sini de kitabın arasına eklemeyi düşünüyorduk, lakin o gerçekleşmedi.

Çalışmam dün itibariyle kitapçılarda ve internet ortamında piyasaya çıktı.

'Artık kitapsız değilim!' derken bunu kastettim…

Benim bir kitabım var dostlar!

Adı da, "Avrupa'da Mülteci Olmak / Karanlıktaki Gölge"

Hep onlar gelip güneydoğumuzu, Karadeniz, Akdeniz ve İstanbul'un dehlizlerini gezip gözlemlerini işlerine geldiği gibi yazacak değiller ya(!) Bu kez de ben onların arasına girdim. Ve üstelik hepsi mülteci sanıyordu, oysa ben hala gazeteci ve üstelik yönetmendim de…

Ve ayrıca işime geldiği gibi değil, ne gördüysem, ne anladıysam, gerçekleri kurgulamaya çalıştım.

"Ve eğer mülteciyse söz konusu olan, insan bile değil, salt bir gölge, ışık varsa onlar da var, eğer karanlıksa ortam, ışığın yanmasını veya güneşin doğmasını beklemek zorunda, ışık yoksa gölge de yok; karanlıkta kalan gölge, gölge olmaktan çıkıyor çünkü. Mülteciler de var olduğunu kanıtlamaya çalışan karanlıktaki gölgeler gibi!"

Bu kitabı almak için bir neden arayanlara, şu yanıtı verebilirim sadece: "Bu kitapta gerçekler var… Avrupa, Avrupalı, gurbetçilerimiz sahip olduğumuz ama değerini bilemediğimiz güzelliklerimizin, değerlerimizin yeniden anımsaması var!

Ben yazdım diye değil vallahi(!) meraklısına, okumak isteyene, öneriyorum…

El cağızlarımla kaleme aldım(!)

Afiyetle okuyun…

http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=9636

Perşembe, Ekim 18, 2007

Kariyerini sıfırlayan adam!

Bir film adı gibi değil mi? Ya da kitap bile olur aslında…
Nasıl olsa elde ettiği başarılarının ardından adına kitap yazılmış kaç futbol insanımız var ki…
Söz konusu olan Fatih Terim elbet…
Adanalıydı, hırçın, yenilikçi, inatçı, küfürbaz, sert ve başarı için her şeyi yapmaya hazırdı… Devrimciydi de… Bir takım özelliklerinden ötürü futbolun Atatürk’ü olduğunu iddia edenler bile çıkmıştı…
Başarı için her şeyi yapmaya hazırken çok şey yaptı; önce Milli Takım‘da, sonra da Galatasaray’da, inanılmazları başardı…
Sonra…
Sonra Avrupalara gitti, doymadan geri gelse de, farklı açılardan doymuş izlenimi verdi. “Terim değişti!” diyenlere, “değişmedim geliştim!” anlamına gelen tepkiler koydu. (Yoksa bunu diyen RT Erdoğan mıydı(!)
Zirvede bıraktığı Galatasaray’a tekrar geldiğinde, giderken bıraktığı sistem üzerine bir şeyler katan Lucesku’nun yaptıklarını yıkıp sıfırdan yeni bir sistem kurmaya çalıştı. Bunun için önce Galatasaray’ı borç batağına, ardından da başkanını hasta yatağına mahkûm etti. Sarı kırmızılı takımı aldığı yere, dibe bırakıp gitti…
Avrupa takımlarının kendisini transfer etmek için sıraya girdiği yazıldı… Milli Takım dâhil Türkiye’de hiçbir takımı asla çalıştırmayacağını canlı yayınlarda, özel söyleşilerde defalarca deklare etti…
O sırada görevde olan Milli Takımlar Teknik patronu Ersun Yanal ise iyi futbol oynattığı, yeni bir sistem oturtmak için didindiği dönemde Star TV Spor Müdürü Serhat Ulueren’in bayraktarlığını yaptığı bir karalama kampanyasının ortasında buluverdi kendisini… Ulueren öyle acımasızıca saldırıyordu ki Yanal’a, Terim bir kez olsun genç meslektaşını destekleyen konuşma yapma gereği hissetmemesi kimsenin dikkatini çekmedi.
Star TV Spor Müdürü, eski televoleci Serhat Ulueren’in yaptıklarının Terim’e Milli Takım kapılarını tekrardan açarken Türk futbolu yaşananlardan ötürü Almanya’da yapılan Dünya Kupası’na katılma şansını kaybedecekti...
Türkiye’de çalışmayacağını ısrarla belirten Fatih Terim “İstemem yan cebime koy!” dercesine, kamuoyunun baskısını öne sürerek istifaya zorlanan Ersun Yanal’ın yarım bırakmak zorunda kaldığı göreve (milli gurur bu olsa gerek) 125 bin YTL aylıkla soyunmaktan geri kalmadı.
‘Helal hoş olsun! Türk futbol tarihinin en başarılı teknik adamına bu para az bile’ olabilir kimine göre!
Bundan sonrası herkesin bildiği olaylar. İsviçre maçındaki rezillikler, Macaristan maçından sonra yaşananlar, Bosna, Malta, Moldova ve son Yunanistan maçında ortaya konan performans Terim’in Galatasaray’dan sonra Milli Takım’ı da, ilk göreve geldiği dönemdeki seviyeye, zirveden sıradanlığa getirdiğini dünya âleme kanıtladı!
Şu atasözünü çok severim: Zirveye çıkan merdivenleri tırmanırken o sırada inmekte olanlara iyi bak ve selam vermeyi ihmal etme… Çünkü inerken o verdiğin selamlara çok ihtiyacın olacak”
Fatih Terim Türk futbolunda zirveyi de gördü, dibi de…
Deneyimli hoca hayatında ilk defa istifaya davet edildiğini söylerken şaşkın; "Bu sesleri yoğun bir şekilde duymadım. Bazıları alışkın olabilir ama ben değilim” diye konuşmuş Yunanistan maçının ardından ardından.
Haklı tabi… Çünkü kimse ona Serhat Ulueren’in Yanal’a yaptığı gibi yapmadı.
Tek bir kişi eleştirmişti kendisini: Hıncal Uluç
Uluç eleştirirken, o takımını ve kendisini motive etmek içim bunu çok iyi kullandı. Hıncal Uluç bir daha asla Terim’i o zaman eleştirdiği biçemde eleştirmedi. (Kim bilir belki de Fatih hocaya aynı fırsatı bir daha vermek istemedi(!)
Terim öyle bir noktaya oturtuldu ki “eleştirilemez, suçlanamaz, hakkında iddialar yapılamaz, maazallah günaha girilir, o bir imparator, yoksa futbol evliyası mı ne!” haline geldi. Ardından da en ufak eleştiride Adanalı kişiliği ile karşılık vermekten geri kalmadı. Muhabirleri fırçaladı, gazete ve gazetecilere gözdağı verdi…
Son dönemlerde kızı ve Emre hakkındaki iddialarınbile kendisini yıpratmak için kasıtlı şekilde çıkarıldığı izlenimi oluşturulmaya çalışıldı (Oysa Terim’in kızı ile Emre’nin olası bir izdivacından daha doğal ne olabilir ki)
Sanki bu suçmuş gibi yalanlandı hem Emre, hem de Terim tarafından.
(Kanal 1’i izleyemediğim için) o kanalda çalışan bir arkadaşıma sordum geçenlerde… Müdür Ulueren, transfer olduğu yeni platformunda Ersun Yenal’a saldırdığı gibi, Terim’in başarısızlıkları karşısında acımasız ve insafsız eleştiriler yapabiliyor muydu?
Ulueren Terim’i de eleştiriyormuş, lakin Ersun hocaya yaptıklarının yanında sinek vızıltısı kalıyormuş canlı yayınlarda söyledikleri...
Gönül isterdi ki Terim, Denizli, Yanal, Vural, Karaman, Çalımbay ve tüm öteki değerler bir araya gelip ortak bir platformu oluştursun ve futbolumuzun kalkınması, gelişmesi için projeler geliştirsin. Kimseyi kıskanmadan, çekiştirip kuyusunu kazmadan...
Artık olan oldu yaşanan yaşandı… Tüm olanlardan sonra en büyük zararı Türk futbolunun gördüğü aşikâr değil mi?
Kaçan bir Dünya Kupası ve yitirilmekte olan bir Avrupa Şampiyonası finalleri…
Evet bir ihtimal daha var…
Bu futbolcular Norveç’i deplasmanda yenebilecek birikim ve yetenekte…
Ama inandırıcılığını yitirmiş kariyerini sıfırlamış bir teknik adamla böyle bir mucize gerçekleşir mi, asıl mesele bu!
Fatih Terim’in bugüne kadar yaptıklarına bakılırsa böyle bir mucizenin olma ihtimalinin hiçbir zaman yok olmadığını da söylemekte yarar var!
Ne de olsa çıkmayan candan umut kesilmez, dibe vurmuş kariyeri zirveye taşımak için tek atımlık barutu hedefe vurmak Terim için zor olsa da olanaksız değil!
Yeter ki başkalarına değil de kendisine bakmayı öğrensin ve kibrini arka cebine sokup her yaşta, her durumda ders alınabileceğini anlasın!
Geç de olsa belki Norveç maçı öncesi bu işe yarayabilir!

TERİM'İN ÜSTÜNDE 'AH' MI VAR?

"Avrupa Şampiyonası finallerine gitmemek için çok uğraşıyoruz" diye yazdı Rıdvan Dilmen! Mehmet Demirkol ise resmen dalgasını geçmiş Terim'le; Milli Takım'ın kazanabilmesi için "İlla (hakem) Dougal, illa (kaleci) Nikopolidis, illa (kaleci) Mhyre mi lazım?" diye yorum yaptı hem köşesinde hem de TRT1'deki programında. Hey gidinin Fatih Sultan Terim'i hey!
Milli Takımlardaki ilk mesaisini anımsıyorum da… Ve ardından da Galatasaray'da yaşattığı heyecan, başarılar!
Efsane olacaktı ki…
(Hep söylerim bir şeyi tadında ve en lezzetli yerinde bırakmak lazım… İster yemek olsun, ister kariyer…)
Milan'dan kovulması, ardından zirvede bıraktığı Galatasaray'daki kariyerini sıfırlaması…
Eski televoleci, yeni spor koordinatörü Serhat Ulueren'in müthiş kampanyası ve oluşturduğu kamuoyu sonucu Ersun Yanal'ın kovulmasına seyirci kalıp (acaba katkı sağladı mı diye aklımdan da geçmiyor da değil hani) "İstemem yan cebime koy" misali Milli Takım'a tekrar (tek seçici mi desem, patron mu, yoksa diktatör mü?) gelmesi sonucu yaşananlar herkesi hayretler içinde bırakmaya yetiyor!
İsviçre maçında olanlar oldu da, ardından yaşananlar Terim'in genel kariyerini de sıfırlayacak gibi görünüyor…
Bosna, Malta ve son Moldova maçlarındaki tercihleri bunu gösteriyor. (Özel maçları saymıyorum bile)
Çarşamba gecesi belki Yunanistan'ı bir kez daha yeneceğiz. Belki Milli takım Avrupa Şampiyonası Finalleri'ne katılacak. Lakin bundan sonra ne olursa olsun Terim'e duyulan güven asla eskisi gibi olmayacak.
Terim eski Terim değil, belli ki üstünde birilerinin 'ahı' var(!)
Ben diyeyim Ersun Yanal, siz deyin Şenol Güneş'in ahı… Kim bilir belki de bugüne kadar harcadığı, ekmeğiyle oynadığı futbolcular… Ya da hak etmediği yönünde ortak kanı olan 125 bin liralık aylık maaşı da olabilir.
Halkımızın çoğunluğunun asgari ücretle geçinmek zorunda kaldığını göz önünde bulundurursak, her yenilgi sonrası, ya da kaybedilen puanların ardından gariban halkımızın "haram zıkkım olsun o paralar!" demeye hakkı var mı diye soracak olursanız,"yorum yok" derim!
Oysa Fatih Terim yaptıklarıyla futbolumuzda etki yaratmaya devam ediyor!
Eskiden olumlu etki ederdi, şimdi olumsuz!
Birileri Terim'e o takımın sadece teknik direktörü olduğunu anımsatmalı. Kazandığında alkışlamak kadar, başarısızlıkta eleştirmenin de olağan bir sonuç olduğu yeni baştan öğretilmeli...
Çünkü Fatih hoca kendisini eleştirenlere düşman muamelesi yapmaya devam ediyor!
Malta maçından sonra olanlar bunun en önemli kanıtı ve hakem katkısıyla kazanılmış Macaristan maçından sonra olanlar da!
Şimdi Terim Yunanistan maçından çok, o maçın ardına bileniyor olmalı. "Ben ders almam, veririm!" sözündeki gurur ve böbür bunun böyle olacağını kanıtlıyor!
Peki, Yunanistan maçı kazanılamazsa ne olacak?
Kazanılmazsa Fatih Sultan Terim devri bir daha açılmamak üzere kapanacak!
İnşallah olmaz, inşallah kazanılır o maç!
İnşallah Terim insanüstü olmadığının farkına varır ve ders almanın da erdem olduğunu tekrar anımsar!
Çünkü Türk futbolu ne kendisinden ibaret, ne de kadroya çağırdığı futbolculardan!
http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=9395

Salı, Ekim 09, 2007

Sinir dışı operasyon!

Televizyon spor programları yayındaydı acı haber ilk geldiğinde. Onlar taziyelerini belirtti de eğlence programlarının “çalsın sazlar oynasın kızlar” havasından sıyrılamaması eleştiriliyor!

Muhalefet hükümete yükleniyor! “terörün önü kesilmedi!” diye. (Sanki önceki hükümetler terörü durdurmuştu da bunlar yeniden hortlatmış gibi(!)

MHP Genel başbuğusu henüz kan kurumamışken çıkıp açıklama yapıyor ve “Gerek duyulması halinde, yapılacak sıcak takibin sınır ötesini de kapsayacak şekilde ve izin almaksızın icra edilmesi artık meşru hale gelmiş bulunmaktadır” diyebiliyor!

Sanki önceden yapılmış sınır dışı operasyonlardan sonuç alınmış da “hadi bir daha yapalım da şu illetten kurtulalım artık!” derken birileri bıyıklarını burmaya devam ediyor!

http://www.cyberprotest.org/ adlı internet sitesi Leyla Zana ile Aysel Tuğluk’un resmi(!) web sitelerini ele geçirerek karşı saldırıya geçtiklerini dünya eleme duyuruyor...

Başbakan Erdoğan "Önümüzdeki ay, Amerika'da Sayın Başkan'la bu konuları konuşacağız" gibi, iplerin elinde olmadığını, (itiraf eden) bir açıklama yapma gereği duyuyor.

Sanki bıyığını buran, burduğu bıyığının altından kıs kıs gülen Sam Amca değilmiş gibi...

Çok yerinde bir saptama. Son saldırının faşizan duyguların, şovenist ruhların kışkırmasına öyle olanak tanıyor ki…

Devlet Bahçeli beylik açıklamasını o nedenle yapıyor, daha birkaç yıl önce Irak için teskereye karşı bayrak açan Deniz Baykal bile neredeyse sınır dışı operasyona sıcak bakacak hale gelmiş.

Herkes kışkırmış…

Can Dündar köşesinde konuyu irdelerken yaşadığı acıyı “Pazar akşamı Şırnak'ta çatışma haberini alınca geçirdiğimiz dakikalar bile, bu kanlı tezgâhta yakınlarını yitirenlerin neler hissettiklerini çok daha iyi anlamamıza yetti. Önce yoğun bir kaygı... Giderek tarifsiz bir keder...
Ardından çaresiz bir öfke...” şeklinde değerlendiriyor.

Milliyet.com.tr, Namık Durukan imzalı “PKK sınır ötesi için kışkırtıyor” başlıklı bir değerlendirme yayınlıyor.

Durukan, “Türkiye'nin terörün en yakıcı sonuçlarının yaşandığı 1990'lı yıllara döndüğü izlenimi veriyor” diye başlamış yazmaya.

(1986-87’de askerliğini jandarma komando olarak yapmış biri olarak 90 öncelerini de iyi biliyorum. İlk ölüm haberleri gelmeye başladığında, masum bebeler, nineler mezralarda katledildiğinde dönemin başbakanının “birkaç çapulcu” diye nitelediği teröristlerin 24 yılda 36 bin küsur cana bedel olduğunu tekrar anımsatmaya gerek var mı bilmem!)

Bugüne kadar kaç operasyon yapıldı sınır dışına sayanınız var mı?

Peki ne oldu?

Hani her operasyondan sonra “kökü kurutulmuştu!”

Geçen senelerde üst düzey askeri bir yetkilinin açıklamalarını anımsıyorum: “Edinilen istihbarat bilgilerine göre çok sayıda terörist sınırı geçmiş ve eylem hazırlığı içinde!”

Nasıl yani?

Ya da soruyu şu şekilde sormak daha doğru olur?

-Yahu o teröristler nasıl olur da bizim sınırı geçer? Hadi 10-15 yıl önce geçebiliyordu da, bugün bu teknolojik zenginlik ve teçhizata rağmen neden önlem alınmaz? Hadi sınırı geçti diyelim… Nasıl olur da benim sınırlarımın içinde böyle bir saldırı yapılır ve ulusal güvenlikten sorumlu olanlar buna çözüm bulamaz?

Nasıl olur? Nasıl sinek uçar, kuş konar ve masum fidanlar yıkılır, yuvalar yakılır, ana yürekleri dağılır!

NASIL?

Can Dündar, “Ben de sorunun sınır ötesinde değil, içeride olduğuna inanıyorum; ama bunu söylemek, günbegün yaşanan acılara çare olmuyor” diye yazmış. Sonuna kadar katılıyorum. Ortada kendi sınırlarını koruyamayan bir sistem mevcut!

Ve sınır dışı operasyon yapılmaya zorlanıyor Türkiye...

Sınır dışı mı sinir dışı mı belli değil!

Belli olan tek gerçek var, o da sınır dışından önce sınır içinin güven altına alınması!

Yoksa değil 25 de, 50 de, 100 yıl da de geçse bu kanın duracağı yok!

Sanki durmasını isteyen de yok gibi geliyor...

Başbakan Sam Amca’dan medet umuyor.

Üstat Melih Aşık’ın dediği gibi, “Bush’un umurundaydı sanki!”

http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=9361

Cuma, Eylül 28, 2007

Şaşı Bak Şaşır!

Medyada Türüt tartışılıyor… Yaptığı şarkı ve birkaç densizin üzerine ektiği klibe en baba kalemler ahkâm kesmekten geri durmuyor! Bir şaşkınlık ki sormayın gitsin… Resmen, "Şaşı bak şaşır!" vaziyeti…
Oysa;
Neler oluyor bu memlekette de kimse "Türüt"ün hacetine kadar şaşırmıyor?
Antalya'da 12 yaşındaki kıza 60 kişi tecavüz etmiş!
Şaşı bak şaşır!
Tecavüze karışanlar arasında kimler yok ki!
12 yaşındaki kızla uçkur çözen kokoreççi, bisiklet tamircisi, fırıncı, kaportacı olarak çalışan yurdum insanı saptanmış.
Ama Türüt kadar ilgi görmüyor mevzu!
Şaşı bak şaşır!
Ankara'da yerli Hanibal öldürdüğü arkadaş ve hasımlarını nasıl da yediği yansıyor medyaya!
Türüt gene daha popüler!
Şaşı bak şaşır!
Bursa'da genç bir kadın 3 aylık bebeğinin gözü önünde delik deşik edilmiş. Katili komşusu çıkıyor! Birkaç ay önce yine Bursa'da komşusu tarafından katledilen kadın ve çocukları yansımıştı gazete, TV ve sanal ortamlara!
Bursa'dan yola çıkan iki cani, yol boyunca (Adana'ya kadar) kaç kişiyi pompalı tüfekle öldürmüştü geçen bayram öncesi anımsayanınız var mı?
Lakin Türüt kadar tartışılmamıştı!
Şaşı bak şaşır!
Beşiktaşlı taraftarlar birbirini deldi, kurşunladı bu ülkede...
Şaşı bakıp şaşırmamak elde değil!
Emre Belezoğlu kol boyunu cümle âleme gösterirken bile "Türüt"ün gölgesinde kalacağını düşünmemiştir(!)
Şaşı bakıp şaşırsak mı acep!
En son cinnet haberi İstanbul Kartal'dan geldi! "Askerden yeni dönen 23 yaşındaki M. Ünver, 15 yaşındaki kız kardeşini yaraladıktan sonra annesi Y. Ünver'i sokak ortasında bıçaklayarak öldürdü"
Gel de şaşı bakıp şaşırma!
Medya söz birliği etmiş gibi "Türüt" densizliğini tartışıyor... Sanki memlekette bir tane Ogün, bir tane Fatih ve Yasin varmış gibi…
Onlara kurban olacak Hrantlar da korumasız olmaya devam edecek görünüyor.
Bu cinayetlere "Şaşı bak şaşır!" olmak için ille de siyasi bir etiketi mi gerek?
Yiten can, can değil mi?
Katilin eylemi?
Hayret yani;
Şaşı bak şaşır!
Ek। Son gelen bilgiye göre Hrantçılar, Türürt'e karşılık vermek amacıyla atağa kalkıp "karşı klip" yayınlamış! Hade bagalım gel de Şaşı bak şaşırma!

http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=9233

Pazartesi, Eylül 10, 2007

Kimi eşek keser, kimi de…

Uganda doğumlu İngiliz asıllı Simon Kuper ne de güzel yazmış; "Futbol asla sadece futbol değildir" Sanki Türkiye'de yaşananları vurgulamak istemiş üstat!

Bizde de futbol dışında her şey tartışılıp konuşuluyor. Şike, şiddet, hakem kararları, federasyon, kan, ölüm, eşek...

Geçen pazar günü Hürriyet Gazetesi Pazar ekinde "Âlemde isimleri, karakolda resimleri var: Texas" başlıklı Bursaspor taraftar liderleriyle yapılmış bir röportaj yayınlandı.

Bir Bursasporlu ve Bursaspor taraftarını konu eden bir film yapmanın hazırlıklarında olan bir sinema yönetmeni olarak konu beni yakından ilgilendiriyor.

Muhabir 'Şermin TERZİ'nin o röportajı yaptığı gün ben de oradaydım. (Bursaspor Taraftarlar Derneği ile başkanı olduğum İnSanat Sinema Derneği aynı binada) coşkulu tezahüratları duyup oraya gittiğimde söyleşi bitmiş fotoğraflar çekiliyordu.

Üzerine yeşil beyazlı Teksas taraftar tişörtü giymiş bir kadın gazetecinin, kışkırtıcı sorularıyla patlamaya hazır bir fitilin ateşlendiği her haliyle belliydi.

Gazı alan yeşil beyazlı taraftarlar, geçmişte kalmış birçok olayı bir bir anlatmış, efsane haline gelmiş, yıllar önce Aydın'da yaşanan eşek kesme olayı bile inanılmaz şekilde abartılmış.

Bursaspor taraftarının yaşadıklarını, benim yazdığım, arkadaşım Zafer Yılmaz'ın da senaryolaştırdığı bir uzun metraj film haline getirmeye çalışıyoruz. Geçmişte yaşananlar da var filmde elbet! (Eşek kesme olayına tanıklık eden en az on kişiden dinledim hepsi de farklı farklı anlattı) Lakin son 5 yıldır çağdaşlaşma yolunda ciddi mesafeler kat eden, kendini yenileyen, etkili tribün desteğinin nasıl olacağını taraflı tarafsız herkese gösteren Bursaspor taraftarı o röportajla birlikte çirkin maskenin içine sokulmaya çalışıldı bir kez daha.

Televizyon programlarında, başta Hıncal Uluç olmak üzere, Ahmet Çakar ve öteki futbol yorumcuları bunu fırsat bilip Bursa taraftarına yüklendi, de yüklendi...

Bursaspor taraftarının günahı çok, evet… Geçmişte yaptıkları yanlışların cezasını fazlasıyla çektiler, hâlâ da çekmekteler.

Bursa'da uzun yıllar spor gazeteciliği ve yazarlık yaptım, uzun yıllar Bursaspor'u ve taraftarını gözlemledim. Yaşanan olaylar bugüne kadar, İstanbul, İzmir, Diyarbakır, Antalya ya da Trabzon'dan farklı değil(di)...

Trabzonlu bir arkadaşım anlatmıştı başından geçen bir tribün olayını. Kendilerine müdahale etmeye çalışan bir polisi Avni Aker tribünlerinden aşağı yuvarladıklarını gururla itiraf ederken, "O nedenle polis bize müdahale edemez, korkar" diyor, sanki sıradan bir olayı aktarıyordu…

İstanbul'da izlediğim her maçta yaşanan taşlama, talan ve saldırma olayları bu ülkenin hangi stadında olmuyor ki! (keşke olmasa)

Mesela Bursa'da adam öldürülmüyor bıçaklanarak... Hele tabancayla maç yüzünden insan hayatına kastedildiği duyulmuş ve görülmüş değil…

Allah aşkına Beşiktaş tribününde yaşanan bu kaçıncı olay sayanınız var mı? Ya Fenerbahçe'de (onca başarıya rağmen) her maçta kendi aralarında neden bıçakla saldırır birbirine sarı lacivertliler?

Lakin bu Bursa başarıya hasret ve buna rağmen her maçta tribünler doluyor...

Bursaspor taraftarı, ağır tahrik altında bir zamanlar eşek kesmiştir mutlaka…

Eminim ki Beşiktaş taraftarı da ağır tahrik altında(!) kendi arkadaşlarını tribünde kesip, kurşunluyordur!

Acı olan nokta, İstanbul'da İstanbul medyası gözü önünde yaşanan bu cinayetlere üç maymun misali "seyirci" kalırken, söz konusu Bursa ve Bursaspor ya da Anadolu'nun her hangi bir takımı olduğunda gözlerini "fol taşı" gibi açıp yaygarayı patlatabiliyor!

Keşke eşeklere de, insanlara da kimse dokunmasa... Belki İstanbul medyası "at gözlüklerini" bir kenara attığında bazı şeyler düzelecek ama biz görür müyüz bilemem!

NOT: Bursa İl Spor Güvenlik Kurulu ve Emniyet Müdürlüğü, tribün liderlerinin Hürriyet Gazetesi'ne yaptığı açıklamalarda "taraftarı tahrik edici ve taraftarlar arası husumete ve suça teşvik" olduğu gerekçesiyle, 39 bin 486 YTL idari para cezası ve 6 ay Bursaspor müsabakalarından men cezasına çarptırarak, tarihi bir karar imza attığını anımsatmakta yarar var!

http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=9163

Cumartesi, Temmuz 28, 2007

Organize işler bunlar!

Hulki Cevizoğlu’nun seçimlerin hemen ardından yapacağı ilk programı merakla bekliyor,
hafta içerisinde, Livaneli’nin “şok” iddialarla dolu yazısının tartışılacağını ve Baykal’ın durumunun masaya yatırılacağını umuyordum...

Cevizoğlu daha farklı bir formatla ekran karşısına çıktı; hem kendisi, hem de gündemle ilgili konulara satır aralarında değindi.

Ceviz Kabuğu programına telefonla bağlanan yazar Cengiz Özakıncı, 1995’te Genelkurmay’ın yaptığı araştırma ve anketlerde bugünkü siyasal gelişmeleri gördüğünü söylemesi belki de programın en çarpıcı anıydı.

Özakıncı’nın savına göre Genelkurmay, AKP’nin bu duruma geleceğini 12 yıl önceden kestirmişti.

Akıllarda asılı kalan “Kestirmişti de neden buna engel olamadı?” sorusuna yanıt veren olmadı.

Cengiz Özakıncı sadece, “Genelkurmay 8 yıllık eğitimi getirterek, AKP’nin %60, %70 oy almasına engel olmuştur” gibi komik bir görüşü savunarak zihinleri karıştırdı.

***

Seçim günü Bursa’da (Merkez Osmangazi İlçesine bağlı) bir okulun sandık başında görevliydim. DSP’de aktif olan bir yakınımın CHP adına beni de kaydettirdiğini seçimden bir gece önce geç saatlerde haber aldım. Oysa AKP kendi görevlilerini hafta içinde toplamış ve sandıkta neler yapacakların anlatmıştı.

Sabah 07:30’dan, 19:30’a kadar öteki memur ve partili arkadaşlarla beraber 12 saat okulda görev yaptık...

Bu süreç içerisinde sandığımızı sadece AKP’li parti yetkilileri ziyaret etti, sadece AKP, görevlilerin “görev başında” olup olmadığını denetledi ve sadece AKP içecek ve yiyecek ihtiyacını giderdi!

Benim gibi üvey evlat muamelesi gören CHP’nin sandık başı görevlileri ise 12 saatlik süreci AKP’li parti yetkililerinin insafında geçirdi.

Allahtan AKP’li yetkililer insaflıydı da, aç-susuz kalmaktan kurtulduk(!)

***


“Küçücük bir ilçede seçim görevlilerini bile organize edemeyen bir parti, ülkeyi nasıl organize edecekti?” sorusu beynime kazındı durdu.

Nitekim seçim günü yaşadıklarımla ve açılan her zarfta, AKP’ye çıkan her oy beynime işlenen soruya yanıt oldu.

Görev yaptığım sandıkta AKP’ye 127, CHP’ye 47 oy çıkması nedense hiç şaşırtmadı beni.

***

Seçim ertesi, CHP yetkililerinin ekranlara çıkıp hezimetin faturasını halka kesme çabası ise onları düştükleri aciz içinden kurtaramadı.

Atı alan açık ara sandığı aşmıştı bile. Kabul etsek de etmesek de ortada muhalefet adına, tek kelimeyle bir “hezimet” söz konusuydu.

Hezimetin de tek sorumlusu olabilir!

Eğer bu bir takımsa söz konusu olan, şampiyon olamadıysa bu takım, fatura teknik direktöre kesilir; eğer çekilen bir filmse ve gişe yapmadıysa film, yönetmendir başarısız olan.

Bu dünyanın her yerinde böyledir de, nedense Türkiye’de değil!

22 Temmuz seçimlerinde CHP’yi bu duruma düşürenin Deniz Baykal’dan başkası olduğunu düşünmek zavallılıktan öte nedir ki?

Nasıl ki AKP’nin başarısında en önemli pay Erdoğan’ınsa, CHP’nin başarısızlığında da suç Deniz Baykal’ın, bakkal Ahmet efendinin değil elbet!

Seçim öncesi oy vermek için CHP’yi düşünün hangi seçmenle konuştuysam söz birliği etmiş gibi aynı açıklamada birleşti: Baykal’a rağmen CHP

Demek, sandığa gittiklerinde birçoğu karar değiştirmiş ki, Baykal’a rağmen ancak bu kadar oy çıktı CHP’ye...

***

Hulki Cevizoğlu da programında, 11 bin 500 oy almasına karşın meclise girememesini değerlendirdi.

Cevizoğlu, Ankara’da 35 bin küsur, Diyarbakır’da ise 16 bin küsur geçersiz oy çıkmasına anlam vermeye çalışırken, AKP’nin başarısını göz ardı etmekten geri kalmadı.

Neydi peki AKP’yi %47’lik oya taşıyan başarının sırrı?

Ortada başarı olup olmadığı tartışılabilir amma ve lakin bunun ‘sır’ olmadığını anlamak için siyaset bilimcisi ya da süper zekâ olmaya gerek yok!

AKP’nin başarısını(!) anlamak için benim de görev yaptığım 2255 numaralı sandıkta yaşananlara bakmak yeterli olacak!

Yani;

“organize olmak ya da olamamak”

İşte bütün mesele bu!

http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=8919