Cumartesi, Kasım 08, 2014

Başbakanın biri Bursa’ya gelirse…

Haftanın son günü Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı bir dizi açılış için Bursa’ya geldi…

Geleceği yaklaşık 10 gündür biliniyordu, zira kentin dört bir yanına afiş ve posterleri asılmış, o da yetmediği gibi, gösteri yapmaya hazırlanan sirklerin tanıtımı gibi minibüslerle ana caddeleri turlayan cazgırlar bangır bangır anons etmişti yapacağı icraatları. “İktidar olan bir partinin başbakanı için böyle bir yaygaraya ihtiyaç var mıydı?” diye soranlara, “Evet, vardı; onlar ne kadar çok bağırırsalar, seslerinin o kadar çok duyulacağına inanıyorlar ve bu uğurda yaptıkları her eylem, her girişim mubahtı!”

Yeni Türkiye’nin yepis yeni gıcır gıcır başbakanı Ahmet Davutoğlu Bursamızı onurlandırdı. Onurlandırmak ne kelime, adeta ayağa kaldırdı ve “illallah” dedirtti.
Trafik allak bullak oldu.
Adım başı polis, çiçeği burnunda başbakanımızı kendi halkından ve hatta ki hatta AKP kalesi, Bursalı seçmeninden kordu, demek mübalâğa olmaz!

Olağanüstü polis koruma ordusunu gören iki vatandaşımızın konuşmalarına kulak misafiri oldum:
-Bunlar acaba ne günah, ne suç işledi de halkından bu kadar korkuyorlar ki, böylesine polisleri yollara dizmişler.
-Kimi kimden koruyorlar?
-Yazık bu polislere, yazık Türk polisine, halkı korumaları gerekirken, siyasetçileri halktan koruyorlar!

Neyse, Allahtan Cumhurbaşbakanımız gelmedi de şimdilik sadece başbakan ile atlattık durumu(!) Ya bir de o gelseydi, yaşanacak kargaşanın ebatlarını tasavvur bile etmek istemiyorum.

Tabi bunlar benim dışarıdan gözlemlediklerim. Bir de işin medya ayağı var ki, onu da ÇGD Bursa Şubesi'nin yaptığı açıklamadan öğreniyoruz: Meğerse Bursalı meslektaşlarımın başına neler gelmiş neler: İşte ÇGD Bursa Şubesi'nden yapılan "Bursa basınından özür dileyin!" başlıklı duyuru:
Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun, dün gerçekleştirdiği Bursa programı tam anlamıyla bir güvenlik terörüne sahne olmuştur. Başbakan'ın konuştuğu miting alanının çevresi demir bariyerlerle kapatılmış, Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi'nin kapıları kilitlenmiş, AKP'nin üst düzey yöneticilerine bile kimlik kontrolü yapılmıştır. Gazetecilere yapılan muamelenin ise bugüne kadar eşi, benzeri görülmemiştir. Gazeteciler, eni yarım metre olan ve dar bir kafesi andıran demir parmaklıklara hapsedilmiştir. Buna itiraz eden gazeteciler, Başbakanlık korumaları tarafından hakarete varan sözler işitmiştir. Ayrıca Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi'nin kapıları, sabaha kadar kilitli tutulmuştur. Başbakan'ın bir gece önce terk ettiği bir mekanın kapılarını kilitli tutacak kadar, akıl dışı bir güvenlik tedbiri alınmıştır. Rezaletin ikinci perdesi Başbakan Davutoğlu'nun Çelik Palas Oteli'nde gerçekleştirdiği toplantıda sahnelenmiştir. Başbakan'ın programında olmasına rağmen, oteldeki toplantı, önce basına kapatılmış, ardından otel görevlileri muhabirleri aşağılayıcı bir tutum içine girmiştir. Otelde, Başbakan'ı izleyen muhabirlere önce yemek servisi yapılmış, çok kısa süre sonra "Basına yemek yokmuş" diyen garsonlar, muhabirlerin önünden yemek tabaklarını alarak bir başka skandala imza atmıştır. Otelde, muhabirlere çay ve su bile verilmemiş, su isteyen meslektaşlarımıza, "Sizin rütbeniz yok, size su parayla" diyen otel görevlileri, gazetecileri aşağılama yoluna gitmiştir. Yine aynı akşam Başbakan Davutoğlu'nun Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi'nde katıldığı "Ekonomiye Değer Katanlar Ödül Töreni" basına kapatılmış ve davetli gazeteciler bile, kapıdan döndürülmüştür. Başbakan, ödül töreninden ayrıldıktan sonra bile, iş adamlarından görüş almak isteyen muhabirler içeri alınmamış, Başbakanlık korumaları tarafından buradan kovulmuştur. Ayrıca ödül gecesine gazeteci alınmamasına rağmen, BTSO yetkilileri, mesleğimizle ilgisi olmayan kişilere kapılarını açmıştır. Bu durumda, gerçek gazeteciler geceyi takip edemezken, BTSO yetkililerinin davetiyle, meslek dışı kişiler, gazeteci sıfatıyla içeriye alınmıştır. Gecenin finalindeyse aynı tutum sürmüştür. AKP İl Başkanlığı'nda Davutoğlu'nu takip eden muhabirler, Başbakanlık korumaları tarafından buradan da kovulmuş ve "Defolun gidin" denilerek hakarete maruz bırakılmıştır. Tüm bunlar olurken, AKP'nin yetkilileri olaylara seyirci kalmış, yerel yönetimler ve resmi makamlar üç maymunu oynamıştır. Ayrıca Basın Yayın ve Enformasyon İl Müdürü Kadir Akarkaya, yeni bir akreditasyon skandalına imza atarak, gazetecilik mesleğiyle ilgisi olmayan kişilere basın akreditasyon kartları dağıtmıştır. Tüm bunlar, sadece bir günde yaşanmıştır. Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şube Yönetimi olarak, Türk basın tarihine kara bir leke olarak geçen olaylar zincirinin sorumlularını kınıyor, iktidar temsilcilerini, resmi makamları, Basın Yayın ve Enformasyon İl Müdürü Kadir Akarkaya, BTSO ve Çelik Palas yetkililerini, Bursa basınından özür dilemeye çağırıyoruz. 
Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şube Yönetimi
---
Manisa’nın Soma ilçesini, kurban verdiği 301 madenci ile tanıdı tüm Türkiye. Fakat dün sabah Soma yine gündeme oturdu ve Yırca Köyü’nde yaşanan bir başka katliam ile yüreğimizi sızlattı. Termik santrali yapılacağı iddiasıyla yıllardır süren köylülerin haklı direnişi 6 bin zeytin ağacının katledilmesine engel olmadı.
Bir değil, beş değil, yüz değil. Tam 6 bin zeytin ağacı. Termik santralini yapacak şirketin özel korumaları (ki onlar da TC vatandaşı ve gariban ailelerin çocukları) Zeytinliklerine sahip çıkmaktan gayri gailesi olmayan masum köylülere saldırıyor…
E bu köylüler uzaylı değil, bizim insanımız, bizim köylümüz.  Özel güvenlikçiler patronlarından aldıkları “hücum” emriyle gariban köylüye saldırıyor ve ülkemizin emniyet ve asayişi, kamu düzenini sağlamakla yükümlü askeri kolluk kuvveti, Türkiye Cumhuriyeti jandarması yaşananları seyrediyor!
İşte Yeni Türkiye böyle bir şey…
Köylü mazlum…
İşçi mazlum…
Memur mazlum…
Öğrenci mazlum…
Peki zalim kim arkadaş, şu zalimi bir türlü öğrenemedik ve anlayamadık, bu kadar mazlum ve ahı ortada dolanırken, ilahi adalet ne zaman tecelli edecek, sabırsızlıkla bekliyoruz.
---
Soma’da yaşanan maden faciasının ardından, Ermenek’te de benzer acılar içimizi yaktı… Diri diri gömüldükleri mezar ocaklarından 10 gündür çıkarılmayı bekleyen garibanlardan sadece ikisine ulaşılabildi, geriye 16 mazlum  ve ciğeri yanık aileleri kaldı.. Ölen öldü de esas film kalanlar için şimdi başlıyor.
Bu son değil; evet ilk de değil…
Bütün mesele çağdaş ülkelerdeki koşulların bu ülke insanı için de sağlanması.
Bu insanlar AKP’ye bunun için oy verdi, güvendi ve 12 yıl önce iktidara taşıdı.
Bu güven fos çıktı…
Bu güveni iktidar suiistimal etti ve etmeye de deva ediyor, bakalım nereye kadar…
Zira mazlumların ahı çok birikti, çoook…
---
İnsan kaçakçılığı…
Modern çağların en büyük suçlarından biri…
Modern çağların en büyük trajedisi ve vahşi kapitalizmin ürünü…
Bu insanlar vatanlarını, yurtlarını neden terk ediyorlar?
Neden; çünkü ülkelerinde savaş var, yokluk var, zulüm var, ülkelerinde insanlık ölmüş!
Bunu bizzat görmüş, onların içine girerek, onlar gibi yaşamış belgeselini ve kitabını yazmış biri olarak söylüyorum:
İnsan ticaretini önlemenin tek yolu, bu savaşların sorumlusu olan ülkelerin, mülteci kabul etmesidir. Ülkelerinden kaçmaya çalışan insanlara kapılarını resmi olarak açmadıkları sürece, İstanbul boğazında geçen hafta yaşanan, önceki yollarda Ege’de Akdeniz’de, İtalya’da, Yunanistan’da yaşananlara göz yaşı dökmeye devam ederiz!
Batı, ya bu ülkelerden elini ayağını çekecek, ya da kaçanlara kucak açıp, bu büyük trajediye dur diyecek!
Başka çaresi yok!

Çarşamba, Ekim 29, 2014

İyi Bayramlar Türkiye…

Cumhuriyet Bayramı kutlama fikri ilk defa ilkokullu yıllarımda zihnime yerleşmişti. Okullar açıldığında ya da ben okula başladığım ilk yıl kutladığım ilk bayram 29 Ekim’di.. Ardından 10 Kasım’da Mustafa Kemal Atatürk’ü anma ama anlayamama etkinliği, sonra 23 Nisan Egemenlik Çocuk Bayramı, ardından 19 Mayısı Gençlik ve Spor Bayramı, 30 Ağustos Zafer Bayramı ve dini bayramlar; Ramazan, Kurban… Kandiller… Yerli malı haftası, vs vs..

Geriye dönüp baktığımızda tüm bayramlarımızın ya da değerlerimizin içinin boşaltıldığını acı şekilde görebiliyorum! 
Okulumuzun düzenlediği Milli Bayramlardaki tören kortejinde yer almak inanılmaz bir heyecandı. İlk dahil olduğum tören “Cumhuriyet Bayramı”ydı ve Atatürk Caddesi’nden elimizde bayraklar, üstümüzde beyaz yakalı kara önlüklerle yürüdüğüm günü hayal meyal da olsa anımsayabiliyorum. Sonra törenler Atatürk Stadı’na taşınmıştı…
Hele o Atatürk Stadı’nın yer yer çimli çorak zemininde, kiremit tozla döşeli atletizm pistinin kulvarlarında yürümek büyük bir ayrıcalıktı…
Yer kırmızı gök beyazdı.
Bir Türk cihana bedeldi…

Televizyon siyah beyaz gelmiş, değil cep, telefonun T’sinin hayali bile hayaldi, bilgisayar nedir bilmez, fakir ama bahtiyardık…
Sonra, sonra… Daha sonra bir şeyler oldu bize.
Keyfimize limon sıkıldı, kavramların içi boşaldı, boşluklara öfke, öfkeye kin, acı ve gözyaşı eklendi.
Eloğlu aya giderken, biz aval aval baktık “vayy beee” diyerek…
Biz o kadar meşguldük ki birbirimizi yemekle, onlar aldı yürüdü, bizim elimizde sadece anlı şanlı bir bayrak kaldı!

Ne güzel bayrağımız var değil mi, kırmızı ve beyaz, ay ile yıldız; dünyanın en anlamlı bayrağı, “Bayrağı bayrak yapan ‘KAN’dır eğer uğurunda ÖLEN varsa VATAN’dır” dediler,
Elimizde bayrak, gözümüzde yaş, dilimizde bir marş: “Korkma sönmez bu şafaklarda…” Ezbere bildin miydi marşını, hele ay yıldızla donattın mıydı dört bir yanını, işlem tamamdı. Yere çöp atmışın, içine tükürmüşün, vergi kaçırmışın, çalmışın, çırpmışın ne gam, ”Ne mutlu türküm” diyerek andını da içtin miydi, damarlarında dolaşan asil kan seni koruyacak(tı)!

Sonra birileri çıkıp da bayrağımızı yakınca celallendik, öfkemize öfke kattık, katmer ettik nefreti…
91 yılık cumhuriyet tarihimize baktığımızda vardığımız durum, sizi bilmem ama beni hiç mutlu ve umutlu kılmıyor…
Pisi pisini ölen işçiler, çağdaş devletlerin gerisinde kalmış, teknoloji üretemeyen, güçsüz bir ekonomi, basiretsiz ve kendinden ve yandaşlarından başkasını umursamayan siyasi iradeler ve ellerimizde bayrak…
Birileri yakmak için, birileri de öpüp tapmak için sallıyor!

Yıl 2014… Neredeyse bir asır olmuş ve biz neyle, nelerle uğraşıyoruz…
Bayrak yakılmakla, yırtılmakla itibar kaybedilmeyeceğini hala anlayamamışız…
Dünyada en çok bayrağı yakılan ve yırtılan devletler İsrail ve ABD'dir, görememişiz…
Mühim olan güçlü ve muktedir devlet olabilmektir, bilememişiz…
Eğer güçlüyseniz, ekonomik olarak halkınızın refah düzeyi yüksekse, küçük beyinli zavallılar sizin bayrağınızı yırtar, yakar, ama siz o bayrağı yeniden üretir alıp, taa uzaya, aya, marsa dikersiniz, diyememişiz…
Yok eğer zayıfsanız, birkaç şerefsizin bayrağınızı yakmasına sinirlenir ama sizi ve dininizi sömüren, emeğinizi çalan, yozlaştıran, sizi cahil bırakan, yalan söyleyen, doğanızı yok eden, ülkenizi soyanlara söyleyecek söz bulamadığınızı 91 yıl sonra bile öğrenememişiz…

 Öyleyse iyi bayramlar Türkiye... Cumhuriyet kavramını idrak ederken, bu günden geçmişe bakarken, "biz nerede yanlış yaptık, neden bu haldeyiz?" diye sormayı da unutmayalım, bayramınız kutlu olsun!
"İyi Bayramlar Türkiye…" Hala bayram kutlamaya mecaliniz varsa...

Pazartesi, Ekim 27, 2014

İhanetin dik alası…

 Daha önce da burada yazmıştım, “PKK Ne İstiyor?” diye sorduğumda, amacının üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Ama anlatamadım, taraflı tarafsız birçok kişi bana tavır aldı, küstü, tepki gösterdi…
Bir çok dostum fotoğrafın tamamına değil de satır aralarına takıldı..
Neyse; gelelim konumuza...
Barışmak için önce küs olan iki taraf gerekli…
Ve iki tarafın da barışmaya istekli olması lazım.
Ancak taraflardan biri “mış” gibi yaparsa bunun adı barış olmaz.
PKK bugüne kadar bu süreçte hep “mış” gibi yaptı, yapmaya da devam ediyor, Oslo görüşmelerin ilk gününden, Habur sınır kapısındaki gösterilere ve son olarak gerçekleşen suikastlara kadar, tekere çomak sokma pozisyonu hiç değiştirmedi…
Bu eylemlerin tamamı ayrılıkçı terör örgütü PKK tarafından gerçekleşmiş.
PKK’nin niyeti belli; keskin ve kanlı bir ayrılık istiyor ve bunun referandumla, el sıkışarak, kucaklaşarak olmayacağını, Kürtlerin batıdaki rahatlarını bozup Kürdistan’a koşa koşa ve seve seve gitmeyeceklerini biliyor.
Bunu zorla yaptırma maksadında ve bunun için de tek yöntem, sokaktaki masum Kürtleri ile Türkleri birbirine saldırtmak!
Plan çok açık ve net…
“Yeter artık, canımıza tak etti!” diyerek sokağa dökülecek Türklerin batıdaki Kürtlere karşı olası bir ayaklanmasının sonucunu, ellerini ovuşturarak izlemeye hazırlanan kitle etkinliğini sürdürüyor. Önümüzdeki aylarda terör örgütünün kışkırtmaya yönelik daha kanlı saldırıları olacağını tahin etmek müneccimlik değil.
Bu artık ihanet tanımlamasını geçti, kalleşlik, kahpelik kelimeleri hafif kalıyor. Zira, PKK’nın elinden gelen en basit şey bu, var oluş nedeni de bu. "Silahsız ve güvende olmayan insanlara saldır, korku yarat!"
1982'de başladı bu kahpelik. ilk önce Kürt bebeleri, masum  günahsız nineleri katlettiler, sonra da Kürtler adam olsun diye gönderilen öğretmenleri, ardından da birliklerine teslim olan acemi erleri kurşuna dizdiler, gözlerini bile kırpmadan..
Hepsi yanlarına kâr kaldı, bebek katili namı ile anılan cani ele başı İmralı'da krallar gibi 10 yıldızlı tatilini yaparken, Allah'tan belalarını bulmalarını dilemek, çaresizlikten öte bir şey değil, 30 küsur yıldır hiç bir şey olmadı, bunda sonra da olmaz, ölen hep gariban, maşa olup kardeşine saldıran gariban!
Yani anlayacağınız PKK bu kalleşliği ilk defa yapmıyor, bunların fıtratında(!) var bu canilik…
Taa Kürdistan kurulana, Türkler ve Kürtler birbirini (Suriye’de olanlar gibi) kesmeye başlayana kadar devam edecek.
Acı ama gerçek, bu gerçeği, özellikle batıda yaşayan Kürtlerin anlamasını dilemekten baka bir şey gelmiyor elimden!
***
İhanet dedim de, bu coğrafyada ihanet sadece vatana millete olmuyor…
Talanı, hırsızlığı, yalanı, dolanı, kadına şiddeti saymıyorum, bile…
Bir de yaşadığı kente, kentin değerlerine, tarihi ve kültürüne ihanet edenler var.
Hangi akla hizmet, hangi mantığa binaen Bursa logosonu yenileme ihtiyacı hissetmişler, anlamak mümkün değil!
Bursa Valiliği’nin canı sıkılmış, Bursa’nın logosunu değiştirmek için kolları sıvamış.
Hay sıvamamış olaydı. Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında yaşayan birini bulun ve ona deyin ki, “Bursa’ya bir logo tasarlayacaz, ne tavsiye edersin, nasıl olsun?” İnanın bu kadar ahmakça bir şey ortaya çıkmazdı!
Bu kentle, kentte yaşayan insanlarla dalga geçmekten, onları ciddiye almamaktan başka bir şey değil.
Merak ediyorum acaba bu ihanetin bedeli ne kadar? Bursa valiliği bu ucube logo için devletin kasasından ne kadar harcadı?
Bilen varsa bana bildirsin lütfen, Bir Bursalı olarak aptal yerine konmak gücüme gidiyor, bari aptallığımızın ederi ne kadarmış, öğrenelim!


Salı, Ekim 14, 2014

Bursa'da yaşamak suç mu?

Türkiye İsveç’ten daha mı zengin?
İsveç’in nüfusu 10 milyona yakın…
Ben, 2003-2005 yılları arasında oradayken 9 milyonuncu siyahi İsveçli doğduğunda, bayram yapmışlardı…
10 yılda muhtemelen nüfusları da 10 milyona yaklaşmıştır diye düşünüyorum…

Evet soru şu: Türk halkı bir İsveçli’den ekonomik olarak daha mı zengin, daha mı çok kazanıyor?
İsveç’in ikinci büyük şehri Göteborg’ta yaşadığım yıllarda, adamların sistemlerine hayran kalmıştım. O dönem Göteborg yaklaşık 500 bin nüfusa sahipti ve Göteborgs Posten Gazetesi günde 400 bin kişi tarafından okunuyor, diye acayip hava atıyor, reklam yapıyorlardı.
Biz ise 2 buçuk milyonluk Bursa’nın en büyük gazetesi Olay 20 binin üstüne çıktığında adeta bayram yapıyoruz, iyi mi?

Neyse asıl değinmek istediğim konu o değil. Göteborglular ile Bursalıların yaşam kalitesi. Özellikle de ulaşım yönünde Bursa’da yaşadığımız için ne kadar talihsiz olduğumuzu anlatacağım size.
Hani dedim ya üstte, Türkler, İsveçliler’den daha mı çok kazanıyor, diye?
Hayır, elbette çok kazanmıyor ama Bursa BŞ Belediyesi Bursalıları yolunacak kaz gibi görüyor ve buna tepki verecek bir muhalif ses olmadığı için de Avrupa’nın en pahalı ulaşımı, en pahalı (kireçli) suyunu ve en pahalı elektriğini kullanırken kimsenin gıkı bile çıkmıyor.

Mesela Göteborg’ta toplu taşıma araçlarını kullandığınızda her hangi bir otobüsten otobüse veya tramvaydan tramvaya bindiğiniz zaman, bir saat ücretsiz yolculuk yapabiliyorsunuz.
Ben ise geçen akşam, metro görünümlü hızlı tramvaya bindim, 2 TL ödedim, FSM istasyonunda indim, 15 dakika sonra gelip tekrar bindim, 2 TL daha ödeyip oradan 100. Yıl istasyonuna gelip Nazım Hikmet Kültür Merkezi’ne geçtim, 20 Dakika sonra dönüp tekrar bindim ve 2 TL daha ödeyerek Şehreküstü istasyonuna geldim.

Eğer ben Bursalı değil de bir Göteborglu olsaydım ve benim başkanım Recep Altepe değil de Göteborg Belediye Başkanı Lena Malm olsaydı eminim bu sorularımın da bir anlamı olmazdı. Zira benim yaşadığım dönemde Göteborg Belediye başkanının ne bir afişini, ne bir posterini gördüm, ne de bizim Altepe gibi her akşam TV’lerde yüzüne rastladım.
Amma ve lakin Bursa, Götebotg’dan daha pahalı bir şehir; hem daha pahalı, hem de halkı çok ama çok talihsiz, şansız, bahtsız. Bir Göteborglu, bir saat içinde ucuza yolculuk yapabiliyorken bir Bursalı inek gibi sağlıyor. İn-bin: 4 TL, geçmiş olsun. Sadece otobüsten tramvaya, tramvaydan otobüse binerken indirim varmış, o bile parayla! Ama elin gavur(!) Göteborglu'nun hem gelir düzeyi yüksek, hem ülke ekonomisi süper, hem refahı ve huzuru yerinde, hem de sosyal devlet olmanın her türlü imkanı önüne sunuluyor. Bir saat içinde istediği kadar indi bindi yapabiliyor.
Bir Göteboglu’nun evinde akan su kireçsiz ve kaliteli ve ucuzken, su cenneti Bursa’da bir Bursalı hem kireçli su içiyor, hem marketten gidip damacanayla su satın almak zorunda bırakılıyor, üstelik Avrupa'nın en yüksek faturasını ödeyerek!

Avrupa şehri Bursa kalite yerine standardını fiyatta aşmış da haberimiz yokmuş, helal olsun valla(!)
Yani anlayacağınız Bursalı’nın gelir seviyesi düşük ama olsun aslanlar gibi pahalı ulaşımı var(!)
***
Hazır İsveçlilerden söz açılmışken, geçenlerde Ulucami, Orhangazi Parkı’nın orada bir grup İsveçli turist ile karşılaştım. Hafızamda kalan birkaç kelime İsveççe ile çat-pat da olsa, her Türk evladı gibi Bursa’yı nasıl bulduklarını, memnun kalıp kalmadıklarını sordum, merakla. Tam o esnada tarihi belediye binasının önüne gelmiştik ki, Atatürk Caddesi üzerinde, TKM yanında durup, kocaman bir posteri gösterip, “bu fotoğraftaki adam kim, çok önemli tarihi bir şahsiyet olmalı” diye sordular bana?
“Bunu nereden çıkardınız? diye afallamış şekilde sordum tabi ben de.
“Arkada çok güzel tarihi bir bina varken, böyle birinin posteri önüne asılmışsa, o binadan daha önemli biri olmalı” diye eklediler.
“Evet” dedim ben de, “Bu kişi çok önemli birdir. Belediye Başkanıdır. Adı Recep Altepe’dir, o kadar önemlidir ki, arkadaki tarihi belediye binası bile yanında önemini yitirmektedir” diye ekledim.
Bana tuhaf tuhaf baktılar ve bir belediye başkanının kentin değerlerinden nasıl daha öneli olabileceğine anlam vermeye çalışarak, tavsiyem üzerine Kebapçı İskender’e döner yemeğe gittiler.
***
Ne demiş şair Orhan Veli;
Bedava yaşıyoruz, bedava; Hava bedava, bulut bedava; Dere tepe bedava; Yağmur çamur bedava; Otomobillerin dışı, Sinemaların kapısı, Camekanlar bedava; Peynir ekmek değil ama Acı su bedava; Kelle fiyatına hürriyet, Esirlik bedava; Bedava yaşıyoruz, bedava.

Evet sevgili Bursalılar, siz de bedava yaşamanın tadını çıkarın, bu kentte yaşamanın da kıymetini bilin, pahalı bir Avrupalı olmak her Türk’e nasip olmaz(!) ;)

Cuma, Ekim 10, 2014

PKK ne istiyor?

Ya da ne yapmak istiyor?
Öncelikle şunu anımsatmakta yarar var: PKK bir terör örgütüdür. Bu örgütün lideri ömür boyu hapis cezasıyla İmralı’da cezasını çekmekte. Yani suçu sabit. O bir “Bebek Katili” Ayrılıkçı terör örgütü PKK’nın kurcusu ve 40 bin kusur insanın yaşamını yitirmesinde bir numaralı suçlu.
Peki PKK Lideri, yani Apo lakaplı Abdullah Öcalan suçlu da, TC suçsuz mu?
Elbette, en az PKK ve Apo kadar TC’nin bu güne dek gelmiş geçmiş tüm hükümetleri de suçludur.
PKK ve Apo’nun var oluş amacı Türkiye’den ayrılarak bağımsız bir Kürt devleti kurmak.
Bugüne kadar eylemlerini ve katliamlarını bu amaç doğrultusunda yaptı.
İlk eylemlerinde de doğrudan masum Kürt köylülerini hedef aldı.
Şiddet kullanarak Kürt halkını yıldırmayı, sonra da saflarına çekmeyi amaçladı. Buna TC de ciddi katkı sağladı (bilinçli ya da bilinçsiz şekilde) zemin hazırladı, katkı sağladı.
Son dönemlerde, AKP hükümeti ile yürütülen barış süreci kapsamında, “bölünme” dillendirilmese de, gönüllerinde yatan gizli emel, “mutlak ayrılık, bağımsız Kürdistan”
Ancak bunun nasıl olacağına dair somut bir plan yok ortada. Zira, Suriye’de farklı bir Kürt oluşumu, Irak’ta farklı, Türkiye’de farklı ve hatta İran’da bile daha farklı bir Kürt ideolojisi söz konusu…
Olası bir Kürdistan devletinin hangi liderin yönetiminde olacağı en büyük sorun.
Bir başka sorun da TC içindeki Kürt nüfusun bu olası ayrılıkta takınacakları tavır.
İşte bütün mesele de burada.
Yarın öbür gün TC bölünüp de Kürdistan kurulduğunda, kaç TC vatandaşı Kürt batıdaki rahatını bozup Kürdistan’a gidecek?
Oysa bir referandum yapılsa belki de sorun çözülecek.
Kürtlere, “TC’den ayrılmak istiyor musunuz?”, Türklere de “Kürtlerlerle bir arada yaşamak istiyor musunuz?” diye sorulsa…
Sonuç ne olur?
İskoçya bunu halkına sordu ve çoğunluk ayrılığa, “Hayır” dedi.
E Türkiye’de de durum farklı olmayacak. Çünkü sokaktaki Kürt batıdan ayrılmaya hiç de niyetli değil.
İşte bunu bilen ayrılıkçı terör örgütünün üst düzey yöneticileri, bu ayrılığı seve seve değil, zorla gerçekleştirmek için şiddete baş vuruyor, batıdaki Kürd’ü, sokaktaki Türk’e saldırtmayı amaçlıyor.
Bununla ilgili çok oyun oynandı, çok kan aktı. Bayraklar yakıldı, fabrikalar yağmalandı, masum öğretmenler katledildi…
Ama olmadı da olmadı.
Hani Ermenilere soykırım yapmakla itham edilen Türkler var ya; nedense Almanlar gibi silkelenip(!) Kürtlerin evlerine çarpı işareti koyarak onları gaz odalarına atmayı düşünmedi, Sırplar gibi toplu katliamlar yapmadı, Klu Klux Klan’lar gibi saldırılarla Kürtleri hedef almadı…
Türkler uyuşuk millet. Saddam’ın Halepçe’de yaptığı gibi Kürtleri kimyasal ile zehirlemeyi bile akıl edemedi…
Şimdi, yani bugün PKK güdümündeki Kürt kardeşlerimiz, sokaktaki masum Kürtleri hedef haline getirmek için, Türkleri kışkırtmaya başladı yine.
Yine bayrak yakma, okul yıkma, hatta ve hatta Atatürk büstlerini parçalama taktikleriyle arı kovanına çomak sokmaya çalışıyor.
Olan Türkiye’de yaşayan tüm halklara oluyor. Huzur yok!
Peki kim mutlu?

İşte asıl yanıtlanması gereken soru bu?
Müslümanların yaşadığı coğrafyada neden “huzur yok?”

E hani ‘Huzur İslamda’ydı?




Çarşamba, Ekim 08, 2014

3 sınıf komedi senaryosu

Rahmetli Necmettin Erbakan, “Kanlı mı olacak, kansız mı?” diye sormuştu, yıllar önce…
Sanırım bu sorunun yanıtını alacağımız günlerin içindeyiz…
İki terör örgütü var karşımızda. IŞİD ve PKK…
“Hangisi daha acımasız, hangisi daha zalim?” sorusunun yanıtını dün sorsaydık başka, bugün sorarsak başka yanıtlar alacağımız kuşkusuz…
Ama ortada bir gerçek var: Al IŞİD’i, vur PKK’ya…
İnsanlık, modern çağların vicdani ilkelliğini yaşıyor.
Dün, bebekleri, nineleri katleden, çocukları dağa kaçıran, canlı bombalarla terörü yayan, korku salan, acemi erleri kurşuna dizen PKK terör örgütü ile kafa kesen, kadınlara tecavüz eden, sinek gibi insan öldüren, yağmalayan IŞİD arasında bir fark görülmüyorken, PKK kıskacına girmiş bir kısım Kürt kardeşlerimin bize horozlanması niye?
***
IŞİD’e demokratik ve çağdaş tepki göstermekse maksadınız, eyallah; hep beraber çıkalım meydanlara, el ele, omuz omuza tavrımızı koyalım. Nasıl ki Gezi Parkı’nın ortasına Apo’nuzun posterini, sözde örgütünüzün bayrağını asarken kimse size “bu nedir böyle, nasıl asarsınız Mustafa Kemal Atatürk’lü ayyıldızımızın altına o paçavrayı?” diye sormadıysa, yine de yan yana TOMA’lara karşı koyacak, gaz maskesiz direnecektik.
Şimdi yalnız(sınız) Kürt kardeşim, nasıl ki her türlü aşırı milliyetçiliğin karşısında olduysak, Kürt faşizminin de karşısındayızdır!
***
Durduk yerde Atatürk heykellerine saldırdınız, sokaktaki sıradan TC vatandaşın sabrını taşırdınız…
Çok zorladınız sevgili Kürt kardeşim, bu halkın sabrını çok zorladınız. Bayrak indirip yırttınız, okul yaktınız, kırdınız, parçaladınız…
Hep sabrını test ettiniz birilerinin.
“Ya sabır!” çektiler hep… “Ya sabır…”
Evet, maksadınız hâsıl olmaya başladı. Farkındaydım ve hala da farkındayım… Maksadınız sokaktaki sıradan TC vatandaşını, olaylar ve konuyla ilgisi olmayan batıdaki Kürt vatandaşı birbirine kırdırmak.
Biliyorsunuz ki, yarın öbür gün resmi olarak kuracağınız olası Kürt devletine, batıdaki rahatını bırakıp hiçbiri gitmeyecek!
İşte tüm derdiniz bu; Kürd’ü Türk’e kırdırıp, amacınıza ulaşmayı planlıyorsunuz. Tıpkı siyonistlerin Nazileri kullandığı gibi...
Bugüne kadar tüm girişimleriniz sonuçsuz kalmıştı. Amma ve lakin bu sefer zamanın uygun olduğunu düşünüp, “fırsat bu fırsat” diyerek,  kaos ateşinin fitilini yaktınız.
***
Eğer niyetiniz, bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek olsaydı, TC sınırları içinde değil, Kobani’ye gider, orada savaşan yandaşlarınıza katılırdınız. Zira IŞİD yandaşları, ABD’den, Kosova’ya, Sudan’dan,  Rusya ve hatta Avustralya’ya kadar hasta ruhlu yandaşlar buldu ve hepsi de koşa koşa IŞİD’e katıldı. Peki ya siz ne duruyorsunuz, ne diye TC vatandaşlarının huzurunu bozup, okulumuza, bayrağımıza Ata’mıza saldırıyorsunuz?
Çünkü, sizin niyetiniz, Kobane mobene değil. Siz sadece önünüze konan senaryoda, size biçilen rolü oynuyorsunuz:
Ekşi sözlükte “portakalkoy” adlı kullanıcı “3 sınıf komedi senaryosu” başlığıyla olayları ve olacakları şöyle tanımlamış:
Bir terör örgütü (PKK), başka bir ülkede sempatizanlarına başka bir terör örgütünün (IŞİD) saldırması nedeni ile faaliyet yürüttüğü ülkede (Türkiye) terör eylemleri yapar. Bu sırada diğer terör (IŞİD) örgütünün de aynı ülkede planladığı eylem bulunmaktadır. Türkiye'de PKK'nın eylem yaptığı yere aynı sırada IŞİD'de eylem yapar ve olaylar gelişir.
***
Evet, bence de Türk-Kürt kardeş! Ama sanki Kürt kardeşimiz mızıkçlık yapıyor, kalleşlik ediyor gibi.
E peki ne etçez şimdi, Kürtleri zorla mı kardeş tutacaz?
Bu berbat senaryolu filmin sonunun kötü olduğunu bir tek biz mi görüyoruz, yoksa Kürt kardeşlerim farkında değil mi kötü adamın çıkarlarına hizmet ettiğinin?



Cumartesi, Eylül 20, 2014

Hiç de “Cesur Yürek” değillermiş!

Çekler ile Slovaklar anlaşarak ayrıldı…
Ondan önce Yugoslavya’nın mutlu ve huzurlu aşk yuvası zorla yıkıldı…
O parçalanmanın ardından 7 farklı izdivaç çıktı. Demek ki çoklu evlilik bir süre sonra aile içi huzursuzluğa neden oluyormuş. Tıpkı Sovyetler Birliği’nde yaşandığı gibi… Kaç devlete bölündüklerini meraklısı saysın…
Kıbrıs’ın zoraki evliliği yürüyecek gibi değildi. Kanlı bir savaşla boşandılar.
Flamanlar ile Valonlar Belçika’da boşanma aşamasına geldiler ama şimdilik izdivaçları devam ediyor.
Tüm bu olanlara rağmen bir boşanma davası haberi de çoklu evlilik içinde olan Birleşik Krallık’tan geldi. İskoçlar, İngiliz hareminden ayrılmak için harekete geçti ve ülke çapında referandum düzenledi.
Kimine göre İskoçlara rahat battı, durduk yerde ayrılma kararı aldılar… Kimine göre de, artan petrol gelirlerini diğer cariyelerle(!) paylaşmamak için ayrılmalarının zamanı gelmiş, hatta geçmişti bile…
5 küsur milyonluk ülkeye yapılan Birleşik Krallık’tan “boşanma” önerisine, “İskoçya bağımsız bir ülke olmalı mı?" sorusuna karşılık yüzde 55’lik bir oran “Hayır” dedi…
Yani, İskoçların hiç de Cesur Yürek olmadığı da bu oylamayla ortaya çıkmış oldu. İskoçlar, Birleşik Krallık’ta kalmaya devam edecekler, fakat bu sonuç bile kaos yaratmaya yetti. Ayrılma yanlısı bölgesel hükümetinin başbakanı Alex Salmond istifa etti.
***
Neyse, ülke onların ülkesi… Kendi işimize bakalım da, bizim çorbamız taşmasın…
Çünkü Kürtlerin durumu, ayrılan ve ayrılma ihtimali bulunan ülkelerden pek de farklı değil. Hep diyoruz ya, “Biz Kürtlerle etle tırnak gibiyiz, ayrılamayız!” diye… Oysa pekâlâ etle tırnak ayrılır; ezilip moraran tırnak bir süre sonra da düşer, yerine yenisi çıkar. Bence bu et-tırnak benzetmesi yanlış. Biz Kürtlerle etle tırnaktan da öte, ebruli sanatının içindeki desenler gibiyiz. Öyle karışmış ve iç içe geçmişiz ki, ne Çekler ile Slovaklar, ne de diğerleri gibi kolay kolay ayrılamayız.
Bu açıklamadan sonra şu soruyu da sormak gerekir: Ya Kürtler ebruli desenini bozmak uğruna ayrılmak isterse, onları zorla mı tutacaz ülkede?
Zorla güzellik olur mu?
Bu konuda kişisel görüşüm şudur: Elbette zorla güzellik olmaz. Türkiye Cumhuriyeti’nde benimle bir arada yaşamak istemeyen her kim varsa, ben de onlarla yaşamak istemem!
Peki, o zaman ne olacak?
Yaklaşık 40 bin cana mal olmuş, adı konmamış savaşı unutup, hiçbir şey olmamışçasına, medeni bir şekilde boşanacak mıyız? Yoksa Yugoslavya örneğindeki gibi parçalanıp, kan ve gözyaşı selinde boğulacak mıyız?
Dediğim gibi, bizimle birlikte yaşamak istemeyen Kürtlerin yolu açık olsun!
İskoçya örneğindeki gibi bir referandum yapılsın ve Kürtlere sorulsun: Türkiye’de TC vatandaşı olarak kalmak mı istersiniz, yoksa (zaten kurulan ama resmi olarak tanınmayan) Kürdistan’da yaşamak mı?
İskoçlar petrol kaynaklarını Birleşik Karlık ile paylaşmamak için ayrılmak istediler. Çekler de daha fakir olan Slovaklarla zenginliklerini paylaşmak istemediği için ayrılmıştı.
Peki ya Kürtler Türkiye ile hangi kaynaklarını paylaşmak istemiyorlar da ayrılmak için her türlü numarayı çekiyorlar? Vergi desen Güneydoğu’dan vergi toplanamıyor… Elektrik desen beleş, su beleş, o beleş, bu beleş!
Ha, Kürdistan’da özgür olacaklarını düşünüp bağımsızlık hayallerinin peşinde koşabilirler elbet!
İyi de burada kaynaklarını paylaşan Kürtler mi, yoksa Türkler mi?
Tabi bu Güneydoğu’dakiler için geçerli ki, tahmini rakamlara göre 15 milyonluk Kürt nüfusunun büyük bölümü batıda yaşıyor.
Elbette, İstanbul’a yapılan yatırım ile Hakkari’ye yapılanlar aynı değil. Fakat durum Çorum, Çanakkale, Tokat ve Uşak gibi iller için de farklı değil… Onlar da İstanbul’a verilen hizmetin onda birini göremiyorlar ki…
Asıl soru şu: Olası bir ayrılıkta, batıdaki Kürtler ne olacak?
Çocuklar babada mı kalacak, ana da mı?
Bir de, evliliklerle karma karışık olmuş aileler var, onlar ne olacak?
Etrafımdaki bazı Kürt dostlarıma bu soruyu sordum: “Böyle bir referandum yapılsa kararınız ne olur?” Boşanmak için, “evet mi, hayır mı?” dersiniz?
Bilin bakalım batıda yaşayanların büyük bölümü ne diyor?
Peki… Varsayalım referandum yapıldı ve sonuç ayrılık için “evet” çıktı… Ne olacak? Batıda yaşayan Kürtler zorla mı Kürdistan’a sürülecek? Mübadele mi olacak? Mübadele kiminle olacak, hangi halkla? Güneydoğu’da Kürt’ten başka halk var mı?
Siz de sorun Kürt arkadaşlarınıza. Ya da Kürt’seniz ve batıda yaşıyorsanız, kendinize yöneltin şu soruyu:  Kürdistan yarın kurulsa, gider miyim? (gGider misiniz?)
Yanıtı zor sorular bunlar…
İşte bu durumu bilen (dış güçler mi desem, içimizdeki hainler mi desem ne desem) bu işin referandumla, gönül rızasıyla olmayacağını bildiği için Kürt yarasını kaşıyıp duruyorlar. Yara çoktandır iltihaplı, hatta kangrene bile çevirmiş olabilir.
Bu zoraki boşanma için sokaktaki Türkler çok tahrik edildi ama bu tuzağa düşülmedi.
Fakat Kürtler düştükleri tuzağın farkında değiller hala ve tedavi etmek yerine iltihaplı yarayı kurcalayıp duruyor, hem ülkeyi hem de kendilerini güçsüzleştirip, birilerinin ekmeğine de durmadan yağ sürüyorlar!

Unutmasınlar ki Türkiye gemisinin içinde onlar da var. Batarsa hep birlikte dibi boylayacaz. Zira Kürdistan filikası onları taşımaz… Kürekleri de, dümeni de yok!

Perşembe, Eylül 18, 2014

Ters reaksiyon yapan dizi…



Reaksiyon nedir, önce ona bakmak lazım: Tepki, tepkime…
Bir de aksiyon var…
Gerçi, her aksiyon (etki) bir reaksiyona (tepkiye) sebebiyet verir ama bir dizi film projesine eğer “Kod Adı Reaksiyon” adını koyuyorsanız, hakkını da vermeniz gerek…

Öncelikle farklı bir iş çıkarmak için çok iyi bir planlama yapmak, işlenmemiş bir konu bulmak lazım.
Sadece oyuncu kadrosu, bütçesi ya da kullandığınız efektler, teknik malzeme de değil.
Öykünüz özgün, anlatım diliniz farklı, kamera açıları alışılmışın ötesinde olmalı…
Bunları yaparsanız iddialı adınızın altını da doldurmanız mümkün. Yoksa reaksiyon ters tepebilir.

Dizide en çok eleştiri alan da kuşkusuz Erdal Beşikçioğlu oldu. Oysa Beşikçioğlu’na gelmeden önce eleştirilecek o kadar çok şey var ki…

Ama birinin altını çizmek istiyorum: Bölümün sonunda hava alanına üstünde uçak infilak ediyor, parçalar oraya buraya yola felan savruluyor. Patlama efektinin amatörlüğü bir yana, kardeşim gökten yağmur ya da dolu değil uçak parçaları düşüyor, oyuncu arkadaşlarımız o kadar rahatlar ki, başlarını elleriyle koruyorlar. Hani üstlerine koltuk ya da kanat, teker-meker falan denk gelirse bir şey olmasın diye! :D

Şaka değil, valla aynen öyle.
Tamam, Türk’e bir şey olmaz(!), o ayrı mesele de; kardeşim hiç mi gavur neler yapıyor izlemiyorsunuz?
Hiç mi “işin mantığı, matematiği nedir” hesaplamadınız?
Onca bütçeye, onca masrafa yazık değil mi? Onca ekip, onca asistan, yardımcı yönetmen, proje danışmanları, (Bahadır Özdener, Başar Başaran) ve bir de nal gibi yönetmen (Onur Tan) ne iş yapar arkadaş? Kimse uyarmaz mı? “Türk izleyicisi o kadar aptal değil, bu sahneleri yemez” diye!
Ha bir de paraşütle nereye atladığı anlaşılamayan biri var ki…
Bir de yerli yersiz, özensiz döşenmiş Fahir Atakoğlu imzalı müzikler de cabası...

Reaksiyon yeni bir şey vaat etmeyen, çok berbat bir aksiyon TV dizisi… Evet, belki de tıpkı dedikleri gibi Kurtlar Vadisi’nin çakması, hem de kötü çakması. Hiç olmasa onun bir mantığı var(dı)…

Erdal Beşikçioğlu’na gelince…
Kalitesi ortada… Ama Behzat Ç öyle bir yapıştı ki… Oradaki performansı insanları o kadar etkiledi ki…
İster istemez yapacağı her iş Behzat Ç ile kıyaslanacaktır. Ne yazık ki, Reaksiyon’daki istihbaratçı derin devlet adamı Dayı ile asi emniyet amiri Behzat farklı karakterler. Sıradan izleyici bunu ayırt edemez!
Nitekim de öyle oldu. Herkes Beşikçioğlu’nun Dayı’sını yadırgadı.

Erdal Beşikçioğlu güçlü bir aktör. İşi bu, böyle bir rolü kabul ettiği için Beşikçioğlu’nu yargılamaya kimsenin hakkı yok. Çünkü bir oyuncu her rolü oynayabilmeli.
“Böyle bir karakteri oynamayı neden kabul etti?” diye sormaktan çok, “O karakteri  nasıl canlandırmış, başarılı mı, değil mi?” ona bakmalı…

İlk bölümden anlaşıldı ki, “Reaksiyon”u Erdal Beşikçioğlu ve hatta uluslararası üne sahip Ermeni asıllı TC vatandaşı aktör Kevork Malikyan bile kurtaramayacak, zira öykü bildik, senaryo vasat, reji çok kötü!

Çünkü Kod Adı Reaksiyon, ne Behzat Ç'nin ne özgünlüğüne, ne Muhteşem Yüzyılın popülaritesine, ne de Ulan İstanbul'un samimiyetine sahip...

O nedenle, değil Beşikçioğlu ya da Malikyan, Marlon Brando dirilip gelip oynasa, nafile…

Perşembe, Eylül 11, 2014

Ölü işçiler derneği…

Türkiye Cumhuriyeti’nde maden ocaklarında 50 yılda ölen işçi sayısını bilen var mı?
Ben söyleyeyim: 3 binin üzerinde…
Yazarken çok olay; rakamla 3000, yazı ile üç bin…
Hadi maden ocaklarında çalışanların fıtratında var diyelim, peki inşaat sektöründe ölen işçi sayısı hakkında bir fikriniz var mı?
50 yılın değil ama 2013’ün bilançosu elimizde var, rakamla değil, sayıyla da yazmak yeter: 294
Peki 2013’te toplam ölen işçi sayısını da yazayım mı?
Yazayım tabi: İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin verilerine göre 2013'te 1235 işçi yaşamını yitirdi.
Bu rakamlara 2014 ölümleri dâhil değil.
Bunlar sönen ocaklar, solan nefesler, artık atmayan kalpler. Hepsi toprak oldu. Bunlar üzerinden birileri çok paralar kazandı, devlet bunlardan vergi aldı, belki de alamadı. Bu kanlı paralarla okul yaptırıldı, birçoğu da imam hatip. Buralardan elde edilen gelirlerle yapılan okullarda birileri adam olmaya çalıştı. Kimi oldu, meclise kadar yükseldi, birileri de öyle çok yükseldi ki adamlıkta; arşa erdi adamların en adamı oldu(!)
Toplanan kanlı vergi paralarıyla acayip oranda, müthiş duble yollar, göz kamaştırıcı köprüler, AVM’ler yapıldı. Köprülerin bir kaçı çöktü, yine birileri öldü. Kanlı paralarla yapılan yollarda trafik kazaları, bayram öncesi ve sonrası kana karşılık kan ve can almaya devam etti.
Sırada Kurban Bayramı var,  kim bilir kimlerin taksiratı yollarda kesilecek!
Konumuz işçi ölümleri, hani son inşaat asansörü çöktü ve yine garibanlar öldü ya…
Patronlar suçu yine garibana attılar… Meğer suç işçilerinmiş. 5 Gün önce işe başlayan garibanı asansör görevlisi olarak işe almak suç değil ama o işe başlamış olmak suç.
Hazır bu kadar çok mevta işçimiz var, “Ölü İşçiler Derneği” kurulsa mı ki?
Bi de aklıma gelmişken, bu işçilerin ölüm nedenlerine baksak mı?
155 işçi düşme, 50 işçi göçük ve ezilme, 17 işçi elektrik çarpması, 15 işçi diğer nedenlerden dolayı (kalp krizi vb.) 13 işçi trafik, servis kazası, 10 işçi patlama, yanma, 7 işçi nesne çarpması, düşmesi, 5 inşaat işçisi zehirlenme nedeniyle Ölü İşçiler Derneği’ne kayıt yaptırmış(!)
İnşaat sektöründe beş çocuk işçi, dokuz göçmen işçi ve emekli/emeklilik çağında çalışan 52 işçi hayatını kaybetmiş.
Hayatını kaybeden işçiler arasında Orta Karadenizliler ilk sırada, sonra Doğulular (Kürtler) ağırlıklı  geliyor
Ölü İşçiler Derneği’ne üye kayıtları, 54 ölümle İstanbul, 11 ölümle Ankara, 9’ar ölümle Adana, Bursa ve Kocaeli, 8’er ölümle İzmir ve Kayserii 7 ölümle Ordu, 6’şar ölümle Antalya, Isparta, Konya ve Manisa, 5’er ölümle Aydın, Edirne, Hatay, Tekirdağ ve Trabzon, 4’er ölümle Çorum, Diyarbakır, Elazığ, Gaziantep, Karaman, Kastamonu ve Mersin, 3’er ölümle Adıyaman, Batman, Çanakkale, Çankırı, Denizli, Malatya, Mardin, Sakarya, Samsun, Tokat ve  Afganistan, 2’şer ölümle Bingöl, Düzce, Erzurum, Kahramanmaraş, Karabük, Kırıkkale, Muğla, Osmaniye, Rize, Siirt, Sivas, Şanlıurfa, Şırnak, Tunceli, Irak ve Özbekistan, 1’er ölümle ise Aksaray, Artvin, Balıkesir, Bilecik, Bitlis, Bolu, Giresun, Iğdır, Kars, Kırklareli, Kırşehir, Kütahya, Muş, Yozgat ve Zonguldak yer aldı.
Yani Azrail’in uğramadığı vilayet ve şantiye kalmamış gibi. Ekstradan bi de Özbekistan’a da gitmiş..
Şaka değil, gerçek desem inanır mısınız?
Sağlıklarında, sendikaları tarafından sahipsiz bırakılan işçilere, Ölü İşçiler Derneği kurulduktan sora birileri harcanmış haklarını iade eder mi?
Yoksa “ölen işçi ölmüştür, kalan sağları sömürmeye devam” mı ederler?


Salı, Eylül 09, 2014

Çekirge bu kez sıçrayamadı!

Eee Litvanya bu, öyle son dakkalara, hele son saniyelere bırakmaz işini, kötü oynayanı affetmez!
Affetmedi de…
Çeyrek finalde kaybettik…
Yenebilir miydik Litvanya’yı?
Elbette…

Litvanya gibi basketbolu ekol olmuş bir rakibin karşısına çıktıysanız, hatasız oynamalısınız…
Sadece hatasız mı?
Elbette hayır… Mükemmel oynamalısınız.
Savunmada açık vermeyeceksiniz, hücumda yüksek yüzdeyle oynamalı, ribauntlarda üstünlük sağlamalısınız…
Bunları biz yaptık mı?
Hayır…

E o zaman kazanma şansınız yok…
Grup maçlarında ve son Avustralya karşısında son saniyelerde maçı çevirebilirsinız de, Litvanya bu fırsatı vermez. Savaşmazsanız, takım oyununu ortaya koyamazsanız, geçmiş olsun!
Kazansaydık muhtemelen ABD’nin rakibi olacaktık.
Ve muhtemelen ABD bizi fena yapardı…
“İyi ki de elendik” demiyorum elbet… Bir kez daha ABD ile oynamak keyifli olacaktı, en azından iyi bir deneyim.

Peki neden kaybettik, neden Litvanya’yı yenemedik?
Başta da dedim ya, Litvanya bir basketbol ülkesi ve Dünya’da, ABD, İsrail, Yunanistan ve Hırvatistan gibi gerçek bir ekolü!

Biz ise ekol falan olamadık hiç. Avrupa ve Dünya Şampiyonaları’nda elde ettiğimiz ‘iki’ncilikler dışında üst düzeyde kazandığımız bir başarı yok.

Uzun süredir ulusal takımlar çapında bocalıyorduk. TBF’nin yanlış antrenör seçimleri bize çok zaman ve deneyim kaybettirdi. Ergin Ataman tercihi ise çok geç yapıldı. Buna rağmen Ataman’nın genel anlamda başarılı olduğunu söylemekle beraber, Litvanya önünde oyuncularını kullanma skalasını geniş tutamadığını gördük. Özellikle dış şut atabilecek skorer çıkartamadı. Emir kısırdı. Ender istenilen düzeyde değildi. Kenarda Cenk vardı ama nedense Ergin hoca, ABD maçı dışında ondan istediği gibi yararlanamadı.

Cenk gibi şutör oyuncular moral ve motivasyon ve sürekli oynayarak-oynatılarak katkı sağlar. Ergin Ataman, ne yazık ki Emir’e tanıdığı hata yapma şansını Cenk’e tanımadı. Bu tolerans Emir’in son saniyelerde maç kazandırmasına yaradı. Fakat Emir kötü oynadığında yerini dolduracak Cenk’i kenarda unuttu.

Zaman zaman bunu Oğuz için de yaptı.
Ömer yorulduğunda veya faul sıkıntısı yaşadığında, Litvanya gibi böylesine önemli bir rakibe karşı, en kritik anlarda Oğuz yerine gitti Barış Hersek’i sahaya sürdü.
Litvanya coachı Jonas Kazlauskas kenarda bekleyen neredeyse tüm oyuncuları kullanırken, Ergin Etaman ikinci beşten alternatif üretmekte yaratıcı olamadı.
İşte bu durum iki takım arasındaki en belirgin ve en önemli farktı ve maçın sonunda kazanan takımı belirleyen unsur oldu…
Kimileri buraya kadar gelinmesini başarı olarak görebilir ama bence ortada başarı falan yok. Başarı ancak madalya olsaydı “başarı” olarak adlandırılabilir.

Şu gerçeği de göz ardı etmek haksızlık olur: “Bu takımda iş var” Enes Kantar ve Ersan İlyasova’nın katılmasıyla, Ergin Hoca’nın da yanlışlarını görüp daha çok deneyim kazanmasıyla önemli turnuvalarda madalya kazandırabilir.

Hiç olmazsa bu potansiyeli olduğunu bize gösterdi.
3 kere, son saniyelerde sıçrayabilen çekirge değil de, gerçekten de dev olduğunu da kanıtlayabilir… ;)




Pazartesi, Eylül 08, 2014

Anlaşıldı, devlerin fıtratı bu!

Dünya Basketbol Şampiyonası’nda 2. tur maçında Türkiye, Avustralya’yı da yendi ve çeyrek finalde Litvanya’nın rakibi oldu.

Maçın başında aslında kontrollü ve kendinden emin bir takım havasındaydı Millilerimiz.
Ancak daha ilk çeyrek biterken ortada bir gariplik olduğu anlaşıldı. Zira maçın skorunu sürükleyen, takımı ayakta tutan tek adam Sinan Güler’di.

Bir önceki Dominik Cumhuriyeti maçını pek rahat kazanan ve ekran başında maçı izleyen bizlere de göbeğimizi kaşıya kaşıya galibiyetin keyfini çıkarmamızı sağlayan takım “nihayet özgüvenini kazandı” dedirtmiş, kazanarak Avustralya’ya rakip olurken, kaybetmemiz halinde olası rakibimiz Litvanya karşısına çıkmaktan da kurtarmıştı bizi.

Litvanya bir basketbol ekolü ve Türk basketboluna fena halde ters gelen oyun anlayışları var. Açıkçası benim gibi birçok kişi Avustralya ile çeyrek finalde eşleşmekten çok memnundu.

Benim aklım hala ABD maçında ilk 3 periyot oynanan inanılmaz basketboldaydı. ABD gibi bir takıma karşı 3 periyot direnen bir takımın potansiyeli de üst düzeyde olmalıydı değil mi?

İşte beni ve benim gibileri ve hatta Milli basketbolcuları gaflete düşüren de bence o 3 periyot oldu.
Gönlümüzün 12 Dev Adamı belli ki rakip seçiyor. Yoksa biraz dişini sıksa ABD’yi bile devirebilecek bir potansiyel nasıl olur da dengi olmayan takımlara karşı bu kadar zorlanır, anlamak mümkün değil.
Avustralya maçını rahat kazanacağını düşünüyordum.

Çok fena yanıldım.
Çünkü geç de olsa anladık ki bu takımın fıtratında zorlanarak kazanmak var. Zorla ve uzatmalarda kazandığımız grup maçlarının birini daha yaşattı bize Milli Takım, yine basit ve tuhaf hatalar, yanlış top kullanma tercihlerine rağmen, maçı son saniyelerde çevirip  65-64 kazanmayı başardık.

Maç esnasında Twitter hesabımdan, “aha buraya yazıyorum, 49-57 oldu. bu takım buradan maçı çeviremez. Senin NBA patentli pivotun uyuyor ve ribaunt kısırıysa bugün bu maç gider!” diye yazdım, Bunu yazdıktan sonra önce Ender, sonra da özellikle Emir, maç boyunca saçmalıklarını unutturan bir performans ortaya koydu ve maçı kazandıran isim oldu.

Sırada Litvanya var. Yenersek yarı finalde ABD’ye rakip olacaz. Zira ABD Slovenleri havada karada yener.

Biz Litvanya’yı yenebilir miyiz?
Hem yeneriz, hem de farklı bir skorla yenilebiliriz…
Rakip çok güçlü olduğu için tam odaklanıp gerçek performansını da sergileyebilir, panik yapıp daha da çok saçmalayıp hüsranı da yaşayabilir.

Bu takımın sağı solu belli olmaz.

Ama bence çekirge 3 kez sıçradı, bi daha sıçrayacağını sanmıyorum. Maçı son saniyelere taşısak bile Litvanya bize yarı finali bırakmaz.

Perşembe, Eylül 04, 2014

Bu takım dev mi cüce mi?

Hani "12 Dev Adam" diyorlar ya...
Bu "dev"lik her ne kadar uzun boylarından ötürü olsa da, onlar gaza getirmek için uydurulmuş ve zaman zaman işe yarayan bir motivasyon yöntemi aslında.
Athena müzik grubunun ilimize doladığı marşın sözlerine bakıp da aldanmayın sakın, çünkü bu basketbolcuların gerçekten de "dev mi cüce mi?" olduklarını anlamak kolay değil.
Çünkü gerçekten İspanya'da dev arıyorsanız onlar da NBA oyunculardan kurulu ABD takımı.

Dünya Şampiyonası’nda maçlarını Bilbao'da oynayan basketbol Milli Takımımızı ABD karşısında izlerken, ilk 3 periyot ortaya koyduğu performansına bakıp, “Bu takım böyle oynasın, finale kadar kimse durduramaz, gerçek dev gibi oynadılar” demiştim.
Ama o da ne, hemen ertesi (izleyemediğim) maçta Ukrayna önünde bana düşüncelerimi yedirten bir sonuçla yenilmiş.
Bu kadro hem genç, hem de deneyimli oyunculardan kurulu. NBA patenti bir tek Ömer’de var. Ersan İlyasova ve NBA’da yıldızı parlayan Enes Kantar gibi iki önemli silahtan yoksun olan Milli Takım’ın önceki şampiyonalara nazaran en daha “takım” görünümünde olması en önemli özelliği olarak karşımıza çıktı.
Türk Basketbolu’nun Efes Pilsen ekolünden yetişmiş en önemli basketbol adamlarından biri olan Ergin Ataman’ın da bu “takım kimliği”nin oluşmasında katkısı yadsınamaz.
Çünkü daha önce Aydın Örs, ardından da Bogdan Tanjevic yönetimindeki Milli Takımlar, takım olmaktan çok uzaktı. Üstelik kadroda, Mirsad Türkcan, Hidayet Türkoğlu ve Mehmet Okur gibi NBA’de kariyer yapmış yıldızlarımız olmasına rağmen büyük hayal kırıklıkları yaşamıştık. Bir tek Japonya’daki kadroyu ayrı bir yere koymak gerek. 2010’da Türkiye’de yapılan Dünya Şampiyonası’nı ise değerlendir dışında tutmak istiyorum.
İspanya’ya gelen bu yeni Milli Takım nereye kadar gider bilmiyorum, ancak Finlandiya karşısında 14 sayı geriden gelip maçı 68-68’le uzatmaya taşıması ve sonrasında 77-73 kazanması hem takdir edilmeli, hem de üzerinde ciddi şekilde tartışmalı.
Ukrayna da, Finlandiya da bizim düzeyimizde olan takımlar değil. Ukrayna’ya kaybettik, Finler’i de ölüp ölüp dirildikten sonra geçebildik.
Yeni Zellanda maçında 12 sayı geriden geldiğimiz gibi, “14 sayı geriden, son saniyede maçı uzatmaya taşımak, ardından kazanmak da başarı değil mi?” diye değerlendirilebilir elbet.
Evet ama “bu maç nasıl bu hale geldi, nasıl ve neden 14 sayı geri düştük” onun da muhasebesini yapma gerek.
Evet, Finlandiya inanılmaz bir 3’lük yüzdesiyle oynadı…
Evet, top onları daha çok sevdi…
Evet, biz çok kötü oynadık…
Fakat, maçın kırılma anlarında öyle aptalca ve basit hatalar, yanlış top tercihleri yaptık ki, maçı uzatmaya götürmeden koparmak işten bile değildi.
İşin üzücü tarafı ise bu yanlış tercihlerin ve hataların deneyimli isimlerden gelmiş olması.
Neyse ki, yine aynı isimler, Ender Aslan, Kerem Tunçeri, Emir Preldzic ve Ömer Aşık (ki Ömer buna rağmen skor yükünü de sırtlayan isim oldu) biraz daha dikkatli olabilselerdi, izleyenlere ecel terleri döktürtmezlerdi.
Yani bu anlamda Ergin hocaya pek bir şey diyemiyorum. Zira o kritik hücumda sahaya girip Ender’in kulağından tutup, “içeri drive et, önün kapatılırsa topu uzunlara indir” diyecek hali yok elbette.
Fark 1 sayıya düşmüş, Ender boyalı alana hareketlenip, uzunlara asist yapacağı yerde saçma sapan bir tercih ile Topu Kerem Gönlüm’e atmaya çalışırken top kaybı yaşamamıza neden oldu. O anda, ekran başında maçı izlerken “buraya kadar, maç gitti” dedim. Allahtan, ardından gelen Finlandiya hücumu sonuçsuz kaldı ve bir hücum önce Ender’in yapmadığını, Boşnak Emir, akıllıca bir devinimle potaya kadar sokulup, dip çizgide bekleyen Cenk Akyol’a muhteşem bir asist yaptı. Asist yaptı diyorum, çünkü ABD maçının parlayan yıldızı Cenk, bitime 4 saniye kala skoru eşitleyerek, maçı uzatmaya taşıdı.
İşte bu noktada belki Ergin Ataman’ı, Cenk ve Oğuz Savaş’ı daha fazla kullanmadığı için eleştirmek mümkün olabilir. Çünkü Oğuz Yeni Zellanda, Cenk de ABD maçında takımın en iyi isimleri arasındaydı.
Finlandiya maçında ise iki oyuncu final anlarında sorumluluk alarak belki de maçın kaderini değiştiren adamlar oldu.
Sonuç itibariyle ortadaki gerçek, “geriye düşmüş olsa da pes etmeyen bir takım var ortada” Finlandiya’nın tek silahı 3’lük atışlardı. Biz ise onlardan daha “takım” olduğumuz için kazandık.
Gruptaki son ve 5. maçımız olan Dominik Cumhuriyeti önüne bu hatalarımızdan ders alarak çıkarsak, grubu 2. olarak bitirmemiz de zor olmaz. 2 olarak gruptan çıkmamız da bizi final yolunda umutlandırabilir.
Haydi hayırlısı…





Çarşamba, Ağustos 13, 2014

Emine Ülker Tarhan ve Süheyl Batum'a selam olsun(!)

Açıkçası, yerel seçimlerin ardından sosyal medyadaki hesaplarımdan Kemal Kılıçdaroğlu’nun derhal istifa etmesi gerektiğini, Emine Ülker Tarhan’ın da partinin başına geçmesi gerektiğini vurgulamıştım…
Derken, Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaştı ve Kılıçdaroğlu’na “son” bir şans daha verilmesi gerektiğini düşünerek, Emine Ülker hanım konusunu rafa kaldırmıştım.

Gel zaman git zaman, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli “Çatı Aday” başlığı altında, Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısına (bana göre) en doğru ismi çıkardılar.
Bunu daha önce “Ekmeleddin cahili olmaktan değil, cahil kalmaktan kork!” başlıklı değerlendirme yazısında bu köşemde anlatmaya çalışmıştım. Tekrar değinmeme gerek yok, meraklısı linki tıklayıp fikrimi öğrenebilir.
Twitter hesabımdan da, “Atatürk dirilse, CHP onu aday gösterse, bu gerzek solcular, ‘bula bula onu mu buldunuz da aday gösterdiniz?’ diye yine burun kıvırırdı” şeklinde yazdım. Ne kadar haklı olduğumu 10 Ağustos gününün akşam saatlerinde bir kez daha üzülerek anladım…
12 Ağustos günü de Emine Ülker Tarhan ve Süheyl Batum’un başını çektiği CHP’de ki muhalif grubun açıklamaları düştü gündeme…
Süheyl Batum çoktandır gözümden düşmüştü ya, Emine Ülker Tarhan da bu davranışıyla yerle yeksan oldu, yıkıldı gitti gözümde.

Pusuya yatmış çakallar gibi Kılıçdaroğlu’nun bir kez daha tökezlemesini beklemişler resmen. "Fırsat bu fırsat" diyerek, partiyi genel kurula davet eden bildiriyi okudular.
Bu açıklamalar bana hiç samimi ve dürüstçe gelmedi. Çünkü Ekmelettin İhsanoğlu’nun adaylığına karşı çıktılar. Çıkmakla kalmayıp başarısız olması için, alttan alta, gizliden gizliye çalıştıkları da anlaşılıyor.
Nasıl anlaşılıyor? CHP’nin muhalif kanadına yakın gazetecilerin İhsanoğlu hakkında yazdıkları yorumlardan, her şey o kadar aleni ortadaydı ki... 

Siz partinizin kararına karşı çıkacak, seçmeninizi sandıktan soğutacak, kendi içinizde bölünecek, uyumsuz bir görüntü çizecek ve rakibiniz Erdoğan'ın seçilmesine en ciddi katkıyı koyacak, sonra da "Zaten biz öyle olacağını biliyorduk. Başarısız oldunuz, hadi bakalım çekin gidin!" diyeceksiniz.
Yok bacım, yok, ne konuşmaya, ne de tek bir söz söylemeye hakkınız yok!
Evet, Kemal Kılıçdaroğlu derhal istifa etmeli… Geç bile kaldı Kemal bey… Fakat siz de en az Kılıçdaroğlu kadar suçlusunuz. 
O nedenle onunla birlikte siz de gitmelisiniz! Muharrem İnce de Ekmelettin İhsanoğlu’na karşıydı ama o rakibin seçilmemesi için İhsanoğlu’na destek verdi?

Peki ya siz, Emine Ülker Tarhan, Süheyl Batum, siz ne yaptınız?
Seçmenin sandığa gitmesi için partide nasıl bir çalışma yürüttünüz?
Bugün Recep Tayyip Erdoğan %51.8 ile Cumhurbaşkanı seçildiyse, kuşkusuz katkının büyüğü (bilerek ya da bileyerek) sizindir.
Ne mutlu Erdoğan'a ki, sizin gibi muhalifleri var(!)
Medyadaki kalemşörlerinizle birlikte küçük hesaplarınız yüzünden Çankaya’da bir AKP’li daha var…
Sırf Kemal Kılıçdaroğlu gözden düşsün ve partiyi siz ele geçiresiniz diye, tarihi bir işbirliğinin içine çomak soktunuz.

Benzer bir durum Fransa 2002 seçimlerinde yaşanmıştı. Irkçı parti FN'nin lideri LePen cumhurbaşkanı seçilmesin diye Fransa'daki sol seçmen büyük oranda sandığa gidip oyunu kullandı. (Bizimkiler gibi boykot etmedi) Sağın diğer lideri bile Chirac'ı desteklemişti.
Fransa’da Chirac'a oy veren sosyalistlerin oranı %72 olduğunu da anımsatsam sizin için bir şey ifade eder mi? Fransız sosyalistleri karşı görüşte olmasına rağmen sağın liderine oy verebilmişti. Bizde ise CHP, MHP ile Erdoğan’a karşı ittifak yaptı diye solda kıyamet koptu. Oysa Türkiye’de solun oyunun hepi topu %10'un bile altında olduğunu hesaba katamamanız ne büyük hata!
Evet orası Fransa, onlar bir amaç uğruna birlik olabiliyorlar, peki ya biz?

Ya siz ne yaptınız, sayın Tarhan, sayın Batum?
Sırf kişisel siyasi hesaplarınız yüzünden, seçmenin aklını karıştırarak insanları sandıktan soğuttunuz. Recep Tayyip Erdoğan’a kendi yandaşlarının bile yapamayacağı katkıyı sağlayarak Çankaya’ya çıkardınız.
CHP seçmeninin büyük bölümü, sayenizde seçimi boykot etti.
Umarım Kemal Kılıçdaroğlu onurlu bir davranışta bulunur ve istifa eder de sizden biri partinin başına geçer.

Peki o zaman bu halktan hangi yüzle oy isteyeceksiniz?
Birileri de çıkıp “Biz de sizi boykot edip sandığa gitmiyoruz. Ne haliniz varsa görün!” derse…
“Aman yapmayın etmeyin” demeye hakkınız olacak mı?
Böyle bir şey olmaz mı sanıyorsunuz, inanmıyor musunuz?
E o zaman aday olun, seçime gidin de boykot nasıl yapılırmış, bizzat yaşayın…




Salı, Ağustos 12, 2014

Siz hala "AGORA"yı izlemediniz mi?


Dün gece CNBCE'de  AGORA filmi vardı. Kaçınız izledi bilmiyorum ama o filmle ilgili daha önce www.bursaport.com sitesinde "Agora" diye bir film! başlığında bir yazı kaleme almıştım. O yazıyı bir de buradan, güncelleyip paylaşıyorum: 
***
2009 İspanyol yapımı bir sinema filminden söz edeceğim size, hem de izlemenizi şiddetle tavsiye edeceğim! Ben daha önce DVD’den izledim filmi ve bugüne kadar görmemiş, böyle bir filmi göz ardı etmiş olduğum için kendime kızdım.
Eğer siz izlemediyseniz mutlaka ama mutlaka izleyin.
AGORA sadece bir sinema filmi değil, dünyada halen hüküm süren ŞİDDETİN tarihini de anlatıyor!
Filmin Şilili yönetmeni Alejandro Amenábar, yıldızı ise İngiliz aktris Rachel Weisz…
2009 yılında Cannes Film Festivali'nin açılış filmi olan Agora, dünya tarihinin ilk entelektüel kadını HYPATIA'nin öyküsünü anlatırken, dinin yanlış ve işimize geldiği gibi  yorumlandığında insanları ne hale getirdiğini gözler önüne seriyor.
İslamiyet henüz gelmemiş, Roma İmparatorluğu'nun çöküş yılları olan 4. yüzyılın sonlarını anlatıyor. Agora, Mısır’ın İskenderiye Feneri ve en büyük kütüphanesinin yer aldığı bölgenin de adı aynı zamanda.
Paganlar bölgenin hakimi. Ancak Hristiyanlık giderek yayılıyor ve bu durum Paganları rahatsız ediyor. Ne kadar azınlıkta olduklarını fark etmeyen Paganlar, kovana çomak sokup Hristiyanlara saldırınca, ilk nefret tohumlarını da ekiyorlar!
Paganlar Hristiyanlara, Hristiyanlar Paganlara, paganizm bitince, Hristiyanlar Yahudilere, sonra Yahudiler Hristiyanlara ve nihayetinde de Hristiyanlar tekrar Yahudilere saldırıp din ve Allah adına kan dökmeyi sürdürüyorlar.
Bakın, henüz Müslümanlar yok ortada. Onlar da gelince zaten olanları biliyorsunuz, Haçlı seferleri ve onlara karşı direnen Müslümanlar ve olanlar…
Film sadece 4. yüzyıldaki bir dönemi anlattığı için İslamiyete bulaşmıyor ama ister istemez izlerken de ondan sonra ve hatta günümüzde yaşananları da sorgulatıyor.
Bakınız Suriye'de, Irak'ta olanlara... Filmi izlerken Parabolinler adlı fanatik Hristiyanlar size IŞİD militanlarını çağrıştıracak, sakın şaşırmayın!
Filmin genç yönetmeni Amenábar, zaman zaman kamerasını olayların geçtiği bölgenin 200-300 metre üstte (tepeye), hatta dünyanın (atmosfer) dışına kadar çıkartarak, insanların böcekler gibi, nasıl da zavallı olduklarını göstermeye çalışıyor ki, bu konuda da çok başarılı oluyor.
Uçağa binenler ya da bir gökdelenden aşağıya bakanlar, birer mikro organizma ya da hızla hareket eden karıncaları anımsatan insancıkları, otomobilleri fark etmişlerdir. Koskocaman bir gezegende, birbirini katleden zavallı insanlar, sözde din ve Allah uğruna birbirlerini yok etmeye çalışıyorlar...
“4. yüzyıldan bugüne ne değişti, neyi paylaşamıyoruz?” sorusunu sorduruyor…
Kepler’in ancak 17. yüzyılda astronomi üzerine düşüncelerini kanıtlayabildiği kadın bilimci Hypatia, düşünce ve aydınlanma savaşçısı olarak adını tarihe yazdırarak, dini değil mantığı üstün tuttuğunu öğreniyoruz. Bunu da çok açıkça dile getiriyor ve bu da bilim kadınının sonu oluyor. Çünkü kilisenin dini liderleri İncil’de yazılanları işine geldiği gibi yorumlayınca da cadı olarak ilan edilen Hypatia, taşlanarak öldürülüp etleri tüm İskenderiye'ye dağıtılıyor.
Böylece bugün, Müslümanların sıklıkla kullandıkları recm (taşlayarak öldürme) yönteminin de kimlerden İslamiyete girdiğini öğrenmiş oluyoruz.
Agora için söyleyecek çok şey var. Ama izlenmesi ve ibret alınması gereken bir film olduğunu ısrarla tekrar anımsatıyorum...

Filmin fragmanını izlemek için: http://www.youtube.com/watch?v=bTZZHPR5kEo 

Cumartesi, Ağustos 09, 2014

Mesele Erdoğan’ın şahsında değil, üslubunda!

Gazeteler, Radyo ve TV’ler, emniyet, yargı ve askeri kaynaklar… Para, iktidar, güç, hırs, gözü dönmüşlük, kibir, saygısızlık… Her şey ama her şey Recep Tayyip Erdoğan’ın yanında…
Hangi kanalı açarsanız açın, hangi gazete sayfasını çevirirseniz çevirin, hangi radyo, hangi internet sitesine, hangi cade, sokak, apartmana girerseniz girin, sadece o ve bir tek o çıkıyor karşımıza: RECEP TAYYİP ERDOĞAN
Yarın 10 Ağustos 2014… Türkiye tarihin
de bir ilk ve Cumhurbaşkanını seçeceğiz hep birlikte.
Ancak anlaşılan Erdoğan ve partisi seçimi kazanmak için akıllara gelen ya de gelmeyen hangi yöntem varsa hepsini kullanıyor ve kazanmak için her yolu mubah sayıyor.
Ve gelen mesajlara, iletilere haberlere bakınca anlıyoruz ki, Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı ilan edilmiş bile…
Fakat bir gariplik var;
Az önce Bursa Millet Vekili Hakan Çavuşoğlu ile Bursa yerel medyasında çalışmış, bir ara AKP’den milletvekili aday adayı olmuş Cennet Cankılıç’tan cep telefonuma farklı iki mesaj  geldi (SMS): Neredeyse yalvaran bir üslupla RTE’ye oy vermemi istiyorlar.
(Cennet'i tanırım ama Çavışolu'nu rüyamda bile görmedim(!) )
İyi de nasıl olacak bu? Daha düne kadar çapulcu, bozguncu, hain, düşman olarak beni ötekileştiren Recep Tayyip Erdoğan değil miydi?
Bu ne yüzsüzlük, bu ne aymazlık, tutarsızlık böyle?
AKP’li dostlarım bana kızıyor. “Recep Tayyip Erdoğan’ı neden sevmiyorsun?” diye soruyorlardı.
Tekrar söylüyorum, benim sorunum Erdoğan’ın şahsına yönelik değil, sorunum tavırlarında, “Tarafsız olursan bertaraf olursun” diyerek beni dışlamasında. İyi yaptıklarını alkışladım, yanlışlarını da eleştirdim, eleştirince de kötü adam oldum.
Tekrar söylüyorum, bu yaptıklarını RTE değil de Kemal Kılıçdaroğlu veya Devlet Bahçeli ya da Ekmelettin İhsanoğlu da yapmış olsaydı, tepkim Erdoğan’a gösterdiğim tepkiden daha sert ve acımasız olurdu.
Mesele Erdoğan değil, siz hala anlamadınız mı, mesele Erdoğan’ın kendi paçasını kurtarma meselesi…
Ben ve benim durumumda olanlar bunu görüyor da, bazıları neden anlayamıyor, ben de onu anlayamıyorum…
Ben yandaş ya da yalaka değilim. Bu güne kadar asla haksızlardan, ezenden yana olmadım, bundan sonra da olmam…

Atılan SMS'ler, yürütülen kampanyalar, kafa karıştırmalar... Öyle görünüyor ki, seçim yapılmadan RTE Cumhurbaşkanı ilan edilmiş bile... Ama olsun, biz yarın yine de gidip oyumuzu kullanalım. Vicdanımız rahat olsun!

Siz kime oy verirsiniz bilemem ama vicdanı olan, mazlumun yanında yer alır. İnanın RTE hiçbir zaman mazlum olmadı, aksine mazlumun ahını aldı.

O ah var ya o ah, çıkarsa aheste aheste sakın ola şaşırmayın…

Mesele Erdoğan değil, mesele üslubu!

Gazeteler, Radyo ve TV’ler, emniyet, yargı ve askeri kaynaklar… Para, iktidar, güç, hırs, gözü dönmüşlük, kibir, saygısızlık… Her şey ama her şey Recep Tayyip Erdoğan’ın yanında…
Hangi kanalı açarsanız açın, hangi gazete sayfasını çevirirseniz çevirin, hangi radyo, hangi internet sitesine, hangi cade, sokak, apartmana girerseniz girin, sadece o ve bir tek o çıkıyor karşımıza: RECEP TAYYİP ERDOĞAN
Yarın 10 Ağustos 2014… Türkiye tarihinde bir ilk ve Cumhurbaşkanını seçeceğiz hep birlikte.
Ancak anlaşılan Erdoğan ve partisi seçimi kazanmak için akıllara gelen ya de gelmeyen hangi yöntem varsa hepsini kullanıyor ve kazanmak için her yolu mubah sayıyor.
Ve gelen mesajlara, iletilere haberlere bakınca anlıyoruz ki, Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı ilan edilmiş bile…
Fakat bir gariplik var;
Az önce Bursa Millet Vekili Hakan Çavuşoğlu ile Bursa yerel medyasında çalışmış, bir ara AKP’den milletvekili aday adayı olmuş Cennet Cankılıç’tan cep telefonuma farklı iki mesaj  geldi (SMS): Neredeyse yalvaran bir üslupla RTE’ye oy vermemi istiyorlar.
(Cennet'i tanırım ama Hakan Çavuşoğlunu rüyamda bile görmedim(!) )
İyi de nasıl olacak bu? Daha düne kadar çapulcu, bozguncu, hain, düşman olarak beni ötekileştiren Recep Tayyip Erdoğan değil miydi?
Bu ne yüzsüzlük, bu ne aymazlık, tutarsızlık böyle?
AKP’li dostlarım bana kızıyordu. “Recep Tayyip Erdoğan’ı neden sevmiyorsun?” diye soruyorlardı.
Tekrar söylüyorum, benim sorunum Sayın Erdoğan’ın şahsına yönelik değil, sorunum tavırlarında, “Tarafsız olursan bertaraf olursun” diyerek beni dışlamasında. İyi yaptıklarını alkışladım, yanlışlarını da eleştirdim. Eleştirince de kötü adam oldum.
Tekrar söylüyorum, bu yaptıklarını Erdoğan değil de Kemal Kılıçdaroğlu veya Devlet Bahçeli ya da Ekmelettin İhsanoğlu da yapmış olsaydı, tepkim Recep Tayyip Erdoğan’a gösterdiğim tepkiden daha sert ve acımasız olurdu.
Mesele Erdoğan değil, siz hala anlamadınız mı, mesele Erdoğan’ın kendi paçasını kurtarma meselesi…
Ben ve benim gibi olanlar bunu görüyor da, bazıları neden anlayamıyor, ben de onu anlayamıyorum…
Ben yandaş ya da yalaka değilim. Bu güne kadar asla haksızlardan, ezenden yana olmadım, bundan sonra da olmam…
Siz kime oy verirsiniz bilemem ama vicdanı olan, mazlumun yanında yer alır. İnanın RTE hiçbir zaman mazlum olmadı, aksine mazlumun ahını aldı.

Çıkarsa aheste aheste sakın ola şaşırmayın…