Salı, Mayıs 20, 2014

‘Hoş’t görü…

İnsan hoş görür…
Çünkü insandır ve diğer hayvanlardan farkı düşünebilme yeteneğidir. 
O nedenle yayılırken İslam dini, hoş görülü davranmanın avantajını kullanmıştır asırlarca...
Taaa ki…
Ta ki, hoş görü, HOŞT görü haline gelinceye kadar.
Peki ya bugün durum nasıl?
***
Durum çok vahim…
İslam dinine bakıp da “Allah’ın insanlara sunduğu, doğruluk, adalet ve insanı merkeze alan, insanın mutluluğunu ve huzurunu gözeten din bu mu?” diye sorgulanmaya başlandı.
Dünyada durum bu şekilde, ya Türkiye’de?
Türkiye’de de durum içinden çıkılmaz bir hal alıyor.
300 kusur insanımız madende pisi pisine ölmüş, matemi tazeliğini koruyor, yürekler yaralı, insanlar yarından umutsuz, birkaç gün sonra da ulusun en önemli resmi bayramlarından biri, 19 Mayıs, gel gör ki, ülkenin en güçlü adamı, birlik beraberlik ve dostluk mesajları vereceği yerde, ekranlara çıkmış, kürsüden nefret ve kin kusuyor!
Bir Allahın kulu da “Ey Müslüman evladı, bir sus, Allah rızası için sus! İslam’ın özü olan hoşgörüyü düşün, affet, bağışla, kucaklayıcı ol” demiyor, Lider, kendisine yapılan tüm eleştirileri haklı çıkartan bir ses tonu ve biçemde ülkeyi gerdikçe geriyor.
Azarlıyor, yumrukluyor, farklı düşünene, kendisini eleştirene tahammül edemiyor, öfke her yanımızı sardıkça sarıyor…
Kadınlarımız hiç olmadığı kadar sokaklarda katlediliyor, çocuklarımız bebelerimiz kaçırılıp tecavüze uğruyor, sıradan insanlarımız bir anlık öfkeleriyle cinnet sarmalına kapılıp akıl almaz cinayetler işleyebiliyor!
Oysa ülkede yaşananların her miliminde, her zerresinde ibret alınacak olaylarla dolu. Sadece etrafımıza bakıp, ellerimizi başımıza alıp düşünmemiz gerekiyor, “Ben ne yapıyorum?”
***
Bu halk buna reva mı?
“Neden bir İngiliz, Bir Alman, Fransız, Japon, bir Amerikalı, Kanadalı gibi benim vatandaşım da huzur bulamıyor? Onların yaşam kalitesi neden benim halkımda da yok? O huzuru sağlamak benim görevim değil mi?” diye sormuyor, soramıyor?
Seçilerek en tepesine oturduğu ülkenin imparatoru sanıyor kendini ve yanlış yaptıkça batıyor, battıkça da ülkesini de bitiriyor.
Oysa ki, küçük bir özür, halktan af dileme ortamı yumuşatmaya yetecekti.
Elin dinsizi, şintoisti, elin kafiri, elin gavuru bunu yapabiliyor.
Çıkıp halkından özür diliyebiliyor, olmadı istifa ediyorken, bizimkiler…
Ya bizimkiler?
Bizim Müslüman liderimiz ve yöneticilerimiz, siyasetçilerimiz İslam’ın özüne neden ters ve aykırı davranıyor?
İşte sorulması gereken soru bu?
Neden?
Kendi halkına karşı bu hoşgörüsüzlük, niye?
Böyle davranarak başta gazeteci Yılmaz Özdil’i ve onu diktatör gibi davranmakla suçlayanları haklı çıkarmıyor mu?

Perşembe, Mayıs 15, 2014

Allah'a iftira atabilme cesareti!

Bu yazıyı okuyanlar bir yaratıcının olup olmadığına inanır ya da inanmaz, her inanç ve her görüş sahibini bağlar.
Ama bu satırların yazarı, bir yaratıcının olduğunu düşünüyor ve uzun süredir rastlantılara inanmıyor!
Evrenin oluşmaya başladığı ilk andan ben bu satırları karladığım şu ana kadar, olup biten, yaşanan ve yaşanacak olan her şeyin “sebep ve sonuç” denklemiyle açıklanabileceğini düşünüyorum. Eğer sebep varsa, mutlaka ve mutlaka o sebebin bir de sonucu olacaktır!
Peki ülkemizde bu yaşananlar da sonuç mudur?
Ya da bu bir kader midir gerçekten?
Acı çekmek, eziyet, elem ve keder…
Gözyaşı kader midir?
Eğer “sebep ve sonuç” denkleminden yola çıkacak olursak,  sebeplere bakarak kaderimizi çözümlemek mümkün olabilir!
Hatta "birden fazla sonucun belki de en hafifi bugün olanlardır" demek iyimserlik olmaz! Zira birden fazla sebep olduğunu da düşünürsek, henüz sonuçların en büyüğünü yaşamadık demektir!
Çünkü son yıllarda ülkemizde yaşananlara baktığımızda o kadar çok mesaj alınacak olay geçmiş ki başımızdan…
Fakat hiçbir sonuçtan toplumsal bilinci artıracak çıkarımlar yapamamışız…
Afyon’daki askeri birlikte yaşanan patlamada kaç kişi öldü, o olay neden gerçekleşti, orada ölen gencecik çocuklar ne için feda edildi, bilen var mı?
Peki ya merak eden?
1999 depreminden günümüze ne değişti?
1980’lerde başlayarak günümüze kadar devam eden PKK terörünün sebebi ve sonucu 40 bin cana mal olmasına hangimiz makul ve mantıklı bir açıklama getirebilir?
Veya trafik kazalarında bugüne dek kaç kişi öldüğü hakkında bilgisi olan var mı?
Pek sebep nedir de trafik kazalarında bu kadar acı bir tablo sonuç olarak önümüzde duruyor.
Samsun'un Canik ilçesindeki selde boğulanlara, Van’daki depremzedelere, geçen yıl Gezi olayları sırasında ölenlere, daha bir kaç ay önce kaybolan, kaçırılan bebelere ağlıyorduk, şimdi de katliam gibi faciada ölen madencilere...
Ben soruyorum: Bu lanetli coğrafyada olaysız gün geçmeyecek mi? 
Güney Kore’de bir feribot batıyor, yüzlerce insan boğularak yaşamını yitiriyor, akabinde başbakan Chung Hong Won kaza nedeniyle istifa ediyor, feribotu işleten Chonghaejin Denizcilik Şirketi'nin sahibi Kim Han Shik tutuklanıyor.
***
İstifa, onurlu ve şerefli insanların işletebildiği YÜREKLİ bir mekanizmadır. ADAM gibi yönetilmeyen ülkelerdeki vicdansızlar "MUKADDERAT" diye suçu ALLAH'a atar!
Tıpkı 1999 depreminden sonra bir vatandaşın “7.4 yetmedi mi?” diye pankart açması gibi!
Oysa orada insanları öldüren deprem değil kalitesiz malzeme ile yapılan binlerce çürük bina değil miydi?
Peki, “7.4 yetmedi mi” diyerek, bazı kimseleri Allahın cezalandırdığını söylemek, Allah’a iftira değil midir?
E Allah her insana aynı aklı vermedi mi? Çürük binayı fay üstüne, çürük zemine yaparsan depremde evin yıkılacağını, dere yatağına ev yaparsan selde batacağını anlamak için süper zeki olmaya gerek var mı?

"Ucuz insanlar 12 yıldır bu hükumeti alkışlayadursun" Onlar alkışladıkça birileri başımızda daha çok yellenecek, yellendikçe de bizler daha çoook diri diri gömüleceğiz!
Çünkü layığımız budur, unutmayalım ki her insan layığını bulur, her toplum layık olduğu gibi yönetilir.
Bunu ben değil, onların da inandığı son peygamber Hz Muhammed (SAV) söylüyor.
***
Peki ya Sn Başbakan Erdoğan’ın böyle bir olayda bile özür dilemek yerine "Bunlar olağan şeylerdir. Bunun yapısında fıtratında bunlar var" demesi, tek kelimeyle utanç vesilesi değil midir? Hele mutlak bir kudret ile yönettiği ülkesini, 200 yıldan bu yana madencilikte hiç kimsenin ölmediği İngiltere'nin 1800'lü yıllarıyla kıyaslaması acizliğin daniskası değil midir?
Özür dilemek bir erdemdir. Müslüman olmayan Güney Kore'li yöneticiler, istifa ederek Müslümanlardan çok daha erdemli ve onurlu olduklarını kanıtlamışlardır. Ben bir İNSAN olarak bundan UTANIYORUM, diğer Müslümanları bilemem!
Tüm bu olanlar “sonuç mudur?”
Eğer sonuçsa “sebep nedir?
Sebep sadece ve sadece akıl ve akılsızlıktır!
Akıl da eğitim ve bilinçli toplumlarda görülür.

Cehaletin sebep olduğu sonucu işte şimdi hep birlikte yaşıyoruz!

https://twitter.com/inSanatDernegi

Cuma, Mayıs 09, 2014

Bu nedir Sn Altepe?

Geçenlerde, başkanı olduğum İnSanat Derneği’nin de bulunduğu Katlı Otopark Pasajı’na Bursa Bş Belediyesi Başkanı Recep Altepe geldi.
Daha doğrusu bize değil, derneğimizin hemen üstünde yer alan kas hastalıkları derneği için akülü araç bakım atölyesinin açılışına gelmişti Altepe. 
Ben de, (bugüne kadar kendisini makamında ziyaret etmek için yaptığımız hiçbir talebe karşılık vermeyen) başkanı hazır denk getirmişken, biraz da emrivaki yaparak, İnSanat Derneği’ne davet ettim. Sağ olsun kırmadı bizi. Bursa’nın aktif ve film üreten tek merkezi İnSanat Derneği 16mm Sinema Atölyesi’ni onurlandırdı. Gelmişken kendisine Bursa’da Bursa olanaklarıyla çekilmiş ilk ve tek sinema filmi “Adı Aşk Bu Eziyetin” DVD’sini armağan ettim. Derneği gezdirirken de bir kaç talepte bulundum.
Yine sağ olsun Altepe, isteklerimizi “he he..” diyerek karşıladı.
Başkanı bulmuşken, kendisini eleştirdiğimi de söylemeyi ihmal etmedim.
Etrafındakiler, “Başkan eleştirilir mi, olur mu, öyle şey yapılır mı?” gibi homurdanmalarına rağmen  eleştirmenin ne kadar önemli ve faydalı olduğunu ima etmeye çalıştım.
***
Neyse…
Gelelim bugüne… 
Bugün derken, günümüz değil, baya baya, bugün, yani Cuma gününden söz ediyorum…
Birkaç saat önce Cumhuriyet Caddesi’ne çıktım…
Hani şu nostaljik tramvayın pink attığı için trafiğe kapatılan cadde var ya, işte ora!
Son halini gördünüz mü oranın?
Görmediyseniz fotoğrafına mutlaka bakınız. 9 Mayıs 2014 Cuma saat 18:21 itibariyle, cadde işte bu halde!
Peki, nostaljik tramvay ne zaman hizmete açıldı bilen var mı?
Ben söyleyeyim hemen, 28 Mayıs 2011’de…
Yani tam üç yıl önce…
T1 Tramvay hattı ise 12 Ekim 2013’te, bundan 8 ay önce hizmete açıldı.
Peki, bir tramvay hattının döşendiği su kanalları neden 3 yıl sonra değiştirilir, bilen var mı?
Hadi diyelim nostaljik tramvay 3 yılda eskidi, peki ya T1 hattı?
***
Sayın Recep Altepe, nedir bu yapılanlar?
Bir Bursalı olarak bunu size soruyorum, bu bir eleştiri değil, kentli bilincine sahip bir vatandaş olma durumu.
Bursa'yı, en az sizin kadar ben de seviyorum, bundan kuşkunuz yoktur her halde...
Lütfen, tramvay hatlarına yapılan bu parke düzenleme çalışması neyin nesidir ve ne için yapılmaktadır, bu zaruret, neden zuhur etmiştir?
Sizi eleştirince etrafınızdakiler kızıyor, hadi eleştirmeyelim de o zaman sadece hakkımız olan soruları yöneltelim, Sn Altepe: “Her AKP belediyesi başkanı, göreve seçildiğinin akabinde ilk icraatı kaldırım taşlarını yeniler”  iddiası gerçek midir?
Siz de, "değiştirecek kaldırım bulamayınca, bula bula tramvay kanallarını mı buldunuz değiştirmek için?"
Buna ihtiyaç var mı Sn Recep Altepe, bakın yaptıklarınızla sizi alkışladık, hanlar-hamamlar onarıp birer kültür merkezine çevirmeniz takdire şayan. Hadi TOKİ Doğanbey malum, ona artık diyecek laf yok, (kınına giren şemsiye açılmaz(!) lakin, tam da bahar aylarına girme hazırlığı yaparken, turizm sezonu arefesinde bu yapılan işin makul ve mantıklı açıklamasını bir Bursalı olarak bekliyorum.
Tramvayın işlevi yokmuş, amacına uygun değilmiş, vs vs.. Geçtim bunları, Bursalı’nın parasıyla yapılan bu hizmetlerin maksadını öğrenmek hakkımız…
***
Bunu ben soruyorum!
Benden çok, size oy vermiş hemşehrilerim de bunu size sormak zorunda. Onların hakkı daha çok… Esas hesap sorması gereken onlardır. Eminim, Cumhuriyet Caddesi’nden geçen her Bursalı, orada neler olduğunu, o tadilatın mana ve ehemmiyetini merak ediyordur!
Eğer zaruri bir yenileme çalışması ise o zaman da akla şu soru gelecek bilmiş olun!
Nasıl bir hizmet, nasıl bir berbat işçiliktir ki bu, milyon dolara mal olmuş bir çalışma bu kadar kısa sürede böylesine bir onarıma muhtaç kalıyor?
Ben Bursalı olarak kendimi kazıklanmış ve aptal yerine konmuş hissediyorum ya siz?





Pazartesi, Mayıs 05, 2014

Hepimizi Allah kurtarsın!

Çember daralıyor…
“Ne çemberi?” diye merak eden varsa hemen söyleyeyim, “ölüm çemberi”
Evet evet, ölüm artık her zamankinden daha yakın bize.
Nüfus arttıkça insan kalitesi de azalıyor, azalan kalitesiz insan yığınları hepimizin sağlığını tehdit ediyor.
Kalitesiz insanların kişiliği de kalitesiz olunca bu tür insanların vicdanları da aynı oranda çürük oluyor. Böylece, hem sağlık hem de kişilik anlamında çürük bir toplum ortaya çıkıyor.
Yani anlayacağınız, vahşi kapitalizm sayesinde çürüyen toplumun yarattığı çemberin daralan çeperinde sıkışıp kalan insanlık kendi kendini yok ediyor.
***
Yeryüzünde kendi kendine zarar verebilen tek yaşam formunun İNSAN olduğu gerçeği, bulaşıcı bir hastalığın tedavisi mümkün olmayan virüsü gibi yayılıyor!
Silah sanayinin körüklediği savaşlar ve el altından beslediği terörizm aracılığı ile bu işi hızlı ve kanlı yaparken, ilaç sanayi ile birlikte hareket ettiği apaçık bilinen, hep daha çok, hep daha fazla kazanmak için her yolu deneyen zalim büyük gıda firmalarının GDO’lu ürünleri süreci yavaş yavaş ilerleterek, kağıt parçalarından oluşan servetlerine servet katıyor.
Hastalıklar artıyor, hastalıklar artıkça hem ilaç sanayi kazanıyor, hem de hormonlu ve sağlıksız ürünleri üretenler köşeyi dönüyor.
Peki nereye kadar?
İşte bu noktada ünlü Kızılderili atasözü geliyor akıllara da, ne fayda:
“Son ırmak kurumadan, son ağaç yok olmadan, son balık ölmeden, beyaz adam paranın yenmeyeceğini anlayamayacak”
***
Bu gidişle birçok insan bu sözün gerçekleştiğini göremeyecek.
Çünkü pek yakında o ilaçları ve GDO’lu ürünleri kullanacak, pazarlayacak kimse kalmayacak etrafta.
Sadece tüketime dayalı ekonomiler kapitalizmin ruhuna da aykırı aslında. Çünkü eğer üretim varsa, bu üretileni tüketecek bir de “tüketici” olması gerekir.
Vahşi kapitalizm işte burada en büyük hatayı yapıyor. “Daha çok hep daha çok kazanacağım” diye, asal müşterisi tüketiciyi hasta edip yavaş yavaş yok ediyor!
Etrafında kanser olmamış, bir akrabası ya da dostu olmayan kimse neredeyse yok gibi!
Ben en az 10-15 kişi sayabilirim. Ya kanserden ölmüş ya da o illete yakalanıp paçayı son anda yırtmış.
Bu daralan çemberin içinde ben de varım ve her an kanser olabilirim. Çünkü her insanda olduğu gibi kanser hücresi bende de var ve bu koca bedenime giren gıdaların ne kadar sağlıklı veya sağlıksız olduğunu bilmiyorum. Ve bu gıdalar vücudumun dengesini bozup hastalıklara karşı direncini düşürüp, kanser oluşumunu hızlandırabilir. Bu satırları okuyan sizler de bugün-yarın kanser olabilirsiniz.
Sigara içip içmemek önemli değil artık. Tütün ürünleri sadece süreci hızlandırıyor ve potansiyeli daha erken yaşlara çekiyor.
***
Çemberden çıkış da yok, kaçış da.
Dua etmek de işe yaramayacak, çünkü kaderimiz vicdanları çürümüş, kokuşmuş insan müsveddelerinin elinde.
Belki tanrıya, onlara vicdan ihsan etmesi için yalvarabilirsiniz de, bu saatten sonra bu işe Allah karışır mı, bilemem!
Çünkü Yaradan her insana eşit akıl verdiyse ve birileri bu akılını kullanırken vicdanlarını çürütüyorsa…

İnsanlığı Allah bile kurtaramaz!

Çarşamba, Nisan 23, 2014

İtirazım var, bu filme kimse gitmesin(!)

Çünkü, İtirazım var böyle sinema seyircisine!
Hoş, ben “Gidin sinemada izleyin, bu film Recep İvediklere de, Düğün Dernek’e de, Eyvah Eyvahlara da on değil yüz basar” desem de nafile…
Filmde gerçeklik dersen var, mizah desen var, kara komedi dersen var, ak komedi(!) dersen var, taşlama dersen var, dram dersen var, Türkiye dersen köküne kadar var, filmde var oğlu var…
Ama bir tek filme hakkını verecek izleyici ortada yok!
Ve doğum günüm münasebetiyle Onur Ünlü’nün Bursa’da Zafer Plaza Cinetech sinemalarında gösterimde olan son uzun metraj çalışması “İtirazım var”ı ısmarladım kendime ;) Film Türkiye genelinde ise 73 salonda vizyonda ve ilk 3 gün 16.669 kişi izledi.
Kıyaslamak gibi olmasın ama Recep İvedik4 gibi saçma sapan bir filmi ise bu millet bu hafta itibariyle 7.055.955 kişi ile mükafatlandırdı.
Elbette bu bir rekor.
Aman yanlış anlaşılmasın, “İvediklere kimse gitmesin izlemesin” demiyorum.
Ama birader, sinemada sinema filmi izlenir, skeç değil.
İtirazım Var ile 33. İstanbul Film Festivali’nden Onur Ünlü'nün en iyi yönetmen, Serkan Keskin’in de en iyi erkek oyuncu olarak ödüllendirildiği bir filmin ilk üç günün on altı buçuk bin kişinin izlemesi nedir, ne büyük bir toplumsal aymazlıktır öyle!
Elbette, filme +18 yaş sınırlaması getirilmesinin de gişenin düşük kalmasındaki payı yadsınamaz, kuşkusuz!
Kültür Bakanlığı, filmin geniş kitlelere ulaşmasının önüne geçmek için böyle bir çaba içerinse girdiğini anlamak zor değil. Bir iki aşina küfür için İtirazım Var filmine +18 gösterim izni vermenin başka izahı yok, zira pekala +13 vizyon izni de verilebilirmiş…
İvedik serileri gibi içi boş, saçma esprilerin yer aldığı bir film ile İtirazım Var gibi içi dolu, toplumsal hiciv kalitesinin üst seviyede olduğu bir filmi karşılaştırmak doğru olmamakla birlikte, yine de insan düşünmeden edemiyor.
Çünkü, İtirazım Var son yıllarda sinema filmi olarak vizyona girmiş, değer yargıların, yozlaşmanın, güncel olaylara dokunduran belki ilk ve tek yapım diyebilirim.
Çünkü senaryonun izleyeni güldürmek için özel bir çabası yok, her şey gerektiği dozda ve kalitede!
Serkan Keskin’in muhteşem performansıyla hayat verdiği ve “star”laştığı Salman Bulut, gerek dizi film, gerekse sinema karakterleri içerisinde son 10-15 yılda yaratılmış en gerçekçi ve özgün figür olduğunu söylemek abartı olmaz!

Bundan sonraki haftalarda izleyici filmi keşfedip sinemaya koşar mı, bilemem ama izlemeyen bu filmde çok şeyi kaçırır.
Özellikle de Recep İvedikleri gözü kapalı görmeye gidenlere öneriyorum, “gidin sinema filmi izleyin, gidin hem polisiye, hem mizah, hem de seviyeli, içi dolu eleştirel sinema nasıl yapılırmış anlayın. Gidin sinemaya ‘İtirazım Var’ı izleyin ve İvediklerin ne denli boş film olduğunun farkına varın!”

Gider misiniz?
Elbette gitmezsiniz, çünkü gittiğinizde kalitesizliğiniz ortaya çıkacak ve belki de utanacaksınız, değil mi?
Fakat unutmayın ki, utanmak iyidir, çünkü “Dünyayı Utanç Kurtaracak” demişti İsveçli dünyaca ünlü yönetmen   
Siz de dünyayı kurtarma adına (istemeden de olsa) böyle bir adım atabilirisiniz belki, kim bilir? ;)



Pazar, Nisan 20, 2014

Türkler kalleş midir?

Önce, kalleş ne demekmiş ona bakalım!
TDK sözlüğünde aynen şöyle yazıyor:  Birine gizlice kötülük eden...
Arapça’dan dilimize girmiş sayısız sözlerden sadece biri, Kalleş!
Ben bu sözü Cüneyt Arkın’ın vurdulu kırdılı filmlerden bilirim.
Bir yanda Cüneyt ağabeyimiz ve arkadaşları, öte yandan kötü adamlar, yani kalleşler!
Kara Murat veya Malkoçoğlu filmlerinde ise Bizanslıların veya Rusların hepsi birer kalleşti.
Erol Taş en büyük kalleşlerden biriydi mesela… Bilal İnci. Turgut Özatay, Önder Somer, Hüseyin Baradan, Altan Günbay, Yadigar Ejder, Tecavüzcü Coşkun, Nuri Alço…
Kalleşlerden kalleş beğen!
Peki, gerçek hayatta kalleş kimdir, kime denir? Etrafımızdaki kalleşleri nasıl anlayabiliriz?
Şimdi size gerçek bir kalleşlik olayını anlatacam ve etrafımızda ne kadar çok kalleşlik edebilecek insanın olduğunu daha iyi anlayacaksınız.
Olayı yaşayan ortanca oğlum Tarık.
Geçen gün, üniversite çıkışı Bursa’da Hoca Hasan Mahallesi’nden geçerken bir kavgaya tanık oluyor.
Tarık’ın anlattığına göre, bir camiye cenaze namazına gelen iki arkadaş, arabayı öyle bir şekilde park etmişler ki, daha önce park etmiş bir araç onlar yüzünden çıkamıyor ve uzun süre yolu kapatan aracın sahiplerinin gelmesini bekleme durumunda kalıyorlar. Lakin yanlış park etme yüzünden çıkamayan diğer aracın iki sahibi de bu yüzden yetişmeleri gereken deniz otobüslerini de kaçırıyorlar ve ciddi anamda mağdur oluyorlar.
Neyse, cenaze namazı bitip de yanlış park eden vatandaşlar arabalarının başına gelince, haklı olarak öfkeli diğer iki araç sahibiyle tartışmaya başlıyorlar. Bir süre sonra tartışma alevlenince de cenaze namazından çıkan 2 kişiden biri telefon edip 2 kişiyi daha çağırıyor.
Böylece, daha önce 2’ye 2 olan grubun dengesi 4’e 2 olarak bozuluyor. Sonradan gelen iki kişilik takviye ile cesaretlenen yanlış park eden grup, deniz otobüsünü kaçıran 2 arkadaşa saldırıp ağız burun dağıtıyorlar. 
İlk başta grubu ayırmaya çalışan Tarık, iş çığırından çıkıp diğer iki kişi de gelince olayı izlemekle yetinmeyip telefonla (155) polise haber ettiyse de zaten mağdur olan iki arkadaş kalleşçe bir saldırı ile esaslı bir dayak yemekten kurtulamıyorlar.
Sonra ne olduğunu öğrenemedik ama buradaki durum şu: 2’ye 2 kavga etmeye cesaret edemeyen cenazeden çıkmış iki vatan evladı, telefonla çağırdıkları diğer arkadaşlarının yardımı ile kavgadan kazançlı çıkmayı başarıyorlar(!)
Pek bu bir kalleşlik değil mi?
Delikanlılık bunun neresinde?
Aynı durum polis için de geçerli değil mi?
Silahsız vatandaşına, sırf protesto etme hakkını kullanıyor diye, gaz tabancası kapsülü ya da plastik mermi ile gözünden ya da kafasından vurmak da kalleşlik değil mi?
Türkiye Cumhuriyeti polisi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşın canına nasıl kast eder?
Gezi olaylarında gördük, yetmedi Bursaspor-G.Saray kupa maçından sonra çıkan kargaşada Türk Polis bir Bursasporlu taraftarı plastik mermi ile gözünden vurup kör ediyor!
Bu ne büyük bir kalleşliktir öyle?
Karşında silahsız bir yurttaş var ve gariban ailelerin polis olmuş çocukları, gariban ailelerin silahsız çocuklarının kafasına gözüne hedef alıyor.
Hele savunmasız kadına ve çocuklara uygulanan şiddete ne demeli?
Bu bile bizim karakterimizi, zavallılığımızı kanıtlamaya yetmiyor mu?!
Zoru görünce kaç...
Düşene tekmeyi bas...
Hasmına pusu kur, arkadan vur...
Aman, bana dokunmayan yılan bin yaşasın...
O zaman başlıktaki soruyu bir daha yöneltiyorum: Türkler kalleş midir?
Evet bence kalleştir, hem de sapına kadar kalleştir.
2’ye 2 kavga etmeye cesareti olmayan, silahsız direnişçi ile mücadele ederken, üstündeki üniformaya, elindeki silaha, gaz tabancasına güvenen pis birer kalleşiz hepimiz.
İnanmıyorsanız, etrafınıza bakın, o kadar çok kalleş var ki…

…olmadı geçin aynanın karşısına ve sorun kendinize: Acaba ben de kalleş miyim? 

 https://twitter.com/inSanatDernegi

Çarşamba, Nisan 16, 2014

Kent Kargaşa Meydanı…

Bursa’nın tam da ortasında Kent Meydanı adında çirkinlik abidesi… Hani ucube filan diyecem ama heykellere haksızlık etmek istemiyorum(!)
Hakkını da yemeyeyim, Kent Meydanı Recep Altepe değil, bir önceki başkan rahmetli Hikmet Şahin’in ilk kazığıdır Bursa’ya!
İlk diyorum çünkü ikinci kazığı da, sağ olsun Recep Altepe TOKİ Doğanbey’de Bursa’nın böğrüne hançer gibi çakarak Şahin’den geri kalmadığını dosta düşmana gösterdi.
Neyse, konumuz TOKİ değil Kent Meydanı.
Ya da "Kent Kargaşa Meydanı" demek daha yerinde belki...
Zaten yeterince gayri estetik ve işlevsiz olan Kent Meydanı'na BŞ Belediyesi de sanırım işlevini artırmak için “kargaşa” yaratmayı uygun görmüş(!) Gündüz Kent Meydanı’nın oradan geçerken, karşısına geçip şöyle bir bakın bakalım; meydan girişinde nasıl bir çirkinlik var!
Ben bir Bursalı olarak bundan rahatsızlık duyuyorum, diğer hemşehrilerim neden gocunmuyor anlamakta zorluk çekiyorum.
Önde, kartonetten uydurulmuş devasa Recep Altepe’nin ve BŞ Belediyesi’nin propagandasını yapan bir portresi var. (Altepe’nin sanki reklama ve propagandaya ihtiyacı varmış gibi) Hemen paralelinde Kızılay’ın kan toplama aracı, az ötede yine BŞ Belediyesi’nin yeni hizmet binasının garip maketi, onun da yanında Çaykur’un reklam standı, Kent Meydanı’nın girişine set çekmiş, ucubeliği perçinleyerek, Bursa’nın aslında ne kadar taşra olduğunu haykırıyor!
Tam bir Ortadoğu kenti Bursa, zira hiçbir Avrupa kentinin göbeğinde böyle bir kargaşaya rastlayamazsınız.
Hele bi de akşam saatlerinde aynı yere gidin, bakın ve ağlayın. Kent Meydanı’nın göbeği otopark vaziyette!
Meydanın çirkin aydınlatma sisteminden söz etmiyorum bile. Aydınlatma direği değil sanki onlarca araba farlarını açmış bulunduğu yeri değil boşluğa doğru geçenlerin gözlerini rahatsız edecek şekilde kamaştırmaktan başka bir işe yaramıyor.
Bundan bir ben mi rahatsız oluyorum, başka Bursa evladı neden tepki vermez, yoksa bende mi bir tuhaflık var, anlamıyorum!
BŞ Belediyesi hanlar-hamamlar onarıp kültür merkezileri açıyor, ne güzel, bravo, alkışlıyorum, fakat kentin göbeğindeki kargaşa nedir arkadaş?
Bu çirkinliği kim temizleyecek, BŞ Belediyesi mi?
Yoksa Bursa valiliği mi?
E hani Bursa Avrupa şehriydi?
Çakma değil gerçek bir Avrupa şehri oluşturmak istiyorsanız, işlevsiz tramvayları oraya buraya kondurmak yetmiyor.
Zira önce düzen oluşturmak, planlı, programlı ve estetik düşünmek gerek.
El oğlu böyle yapıyor, peki ya biz?



Cumartesi, Nisan 05, 2014

Nah sana BuKart

Gazeteci kim denir?
Önce şunu belirteyim ki, benim gibilere gazeteci denmez!
Günümüz koşullarında “gerçek gazeteci kim?” sorusuna verilecek yanıt bir değil, yüzlerce.
Ama en popüler yanıt, gemisini yürüten, işsiz kalmayan gazeteci, “gerçek gazetecidir!”
Valla ben demiyorum, bu millet böyle diyor!
Çünkü banan yapılan en büyük eleştiri, “baksana sen dalgana, sana mı kaldı yanlışları düzeltmek”
Haklılar, zira ben Türkiye, hele ki Bursa koşullarında asla gerçek bir gazeteci olamadım hiç bir zaman.
Öyle gaza gelip son anda ÇGD’ye (Çağdaş Gazeteciler Derneği’ne) üye yaptılar, ancak benim faal olduğum dönemdeki gazeteciliğin kalmadığını geç de olsa idrak ettim.
Ya da ettirdiler…
***
BŞ Belediyesi’ne bağlı BURULAŞ, Bursa’da aktif olan gazetecilere, görevlerini daha kolay ifa etsinler diye bir süredir kent içinde ücretsiz seyahat kartı veriyor(muş).
...muş, diyorum zira faal gazetecilikten uzak kaldığım dönemde böyle bir kolaylığın sağlandığından haberim yoktu.
Gerçi, sarı basın kartı sahibi gerçek gazeteciler evvelden zaten bu hakka sahiptiler de, benim gibi kendini gazeteci sananlar ise böyle bir lüksten uzaktılar!
Lükse bakar mısınız?
Kent içinde Belediyeye ait tüm ulaşım hizmetlerinden bedava ve sınırsız yararlanmak…
İtiraf etmeliyim ki, gazeteciliğin en alt sınıfı olan muhabirler için bu gerçekten de çok önemli bir lüks.
BURULAŞ bu işi gazetecilikle ilgi dernekler aracılığı ile yürütüyor. Bursa Gazeteciler Cemiyeti ile Bursa Çağdaş Gazeteciler Derneği üyelerinden istenen listedeki herkese BURULAŞ özel BuKart’lardan verdi…
Bir ÇGD üyesi olarak benim de bundan yararlanmam gerektiği söylendi baştan. Tam da işsiz kaldığım dönemde, kent içi ulaşımı için benim gibi meteliksiz biri için önemli bir kolaylık olacaktık.
Sonra bir de baktım ki, ÇGD’nin verdiği listede benim adım silinmiş.
Gerekçe, çok manidar: İşsiz gazetecilere BuKart verilmiyor(muş)!
Şaka değil, valla böyle. ÇGD başkanı Yüksel Baysal bana öyle dedi. “Sen işsiz olduğun için, BuKart vermediler her halde”
-Her halde mi?
-?
İşsizliğin ardından suratıma patlayan bu şamarın acısı hala böğrümde…
Bu kart alamadığım için değil, “adam yerine konmadığıma üzüldüm”
Bunca yıldır, kendi imkanlarımla ulaşım sağlamış, olmadı ayaklarım sağ olsun, yürümüşüm, yıllardır böyle, bundan sonra da farklı olmasında sakınca yok.
Fakat, önce kart verecez deyip de sonra “Ne kartı? Değil kart, sana su yok su!” dercesine dışlanmam fena koydu.
Sonra ben de, önce Gazeteciler Cemiyeti’ni başvurdum ve Bursa’da ne kadar işsiz üyeleri olduğunu sordum.
Cemiyetten Sinan Tunç, bununla ilgili Bursa’da somut bir veri olmadığını söyledi.
Ardından da ÇGD Başkanı Yüksel Baysal’a da yönelttim aynı soruyu. O da bilmiyordu Bursa’da kaç işsiz gazeteci olduğunu.
Merak ettiğim şuydu, sadece bana mı BuKart verilmedi, yoksa başka ismi çizilen gazeteci var mıydı?
Benimle birlikte Bursa’da kaç işsiz gazeteci olduğunu net olarak öğrenemedim.
Sanırım BURULAŞ listede sadece benim adını çizmiş.
***
E ama BŞ Belediyesi’ni, Recep Altepe’yi, Türkiye'nin sahibi iktidardaki AKP’yi, koskoca Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirirsen, az bile sana oh olsun!
Nah sana bedava seyahat!
Ayıp mı oldu?
Çok mu kaba?
Olsun, koskoca Bursa medyası, koskoca BŞ Belediyesi ve BURULAŞ sadece bir kişiyi cezalandırıyorsa başka ne diyebilirim ki?
Ama oysa mantık şu olması gerekmiyor mu?
ÇGD de, Cemiyet de önce işsiz kalmış üyelerine öncelik tanınması için girişimlerde bulunması gerekmez mi?
Esas işsiz kalmış gazetecinin o karta ihtiyacı yok mu?
Zaten işsiz kalmış, maddi açıdan da sıkıntı yaşaması yüksek ihtimal bir gazetecinin ücretsiz kent içi seyahat etmesini sağlamak bu kadar zor mu?
Zor değil de o gazetecinin adı Suat Oktay Şenocak’sa o her şeye müstahak, o beter olsun, o gebersin gitsin, yok olsun, allahından bulsun.
Onlar işi Allaha bırakmayıp, önce adımın altını çizdiler, sonra da…
“Nah sana BuKart!” dediler, hamdolsun!

Pazartesi, Mart 31, 2014

Şimdi gelelim AKP’nin faydalarına(!)

Bursa’da AKP’nin bu kadar açık ara kazanması benim için sürpriz olmadı. Tahmin ettiğim gibi AKP ve Recep Altepe çok rahat bir şekilde koltuğunu korudu. Altepe de üst üste 2. defa Bursa BŞ Belediye Başkanı seçilerek tarihe geçti.
Ama esas şaşırtan beni Türkiye genelindeki AKP oylarının düşmemiş olması.
Doğrusunu söylemem gerekirse, son aylarda yaşananlardan sonra, (birçok kişi gibi)  AKP’nin ciddi bir oy kaybına uğrayacağını düşünüyordum.
Özellikle Egemen Bağış’ın kutsal kitabımız Kuran ve bakar suresi hakkında söylediklerinden sonra muhafazakâr kesimin, içişleri bakanlığındaki Suriye konulu son toplantısından sızdırılan konuşmaların da milliyetçi oyların kopmasına neden olacağını ön görmüştüm. İşin içine cemaat oyarlının da, CHP, MHP ve Saadet Partisi’ne kayacağını varsayıp AKP’nin ciddi bir oy kaybı yaşayacağı beklentisindeydim.
Yanıldım.
Anlaşıldı ki, cemaat oyları sanıldığı gibi siyasetimizde etkili değilmiş…
AKP cemaatten sonra yeni ittifakı PKK ve BDP aracılığı ile Kürt oyları daha etkin rol oynamış. Özellikle de batıda yaşayan Kürtlerin oyları, yerel seçimin gözlerden kaçan, en hassas, dengeleri etkileyen kilit öneme sahip olduğu anlaşıldı.
***
Bu son seçimin sonucunun (bireysel anlamda) tek kaybedeni bence Kemal Kılıçdaroğlu oldu. CHP genel başkanı, AKP karşısında daha önce, İstanbul Belediye Başkan adayı olarak, 2009 yerel seçimlerinde, Genel Başkan olarak 2011 Genel seçimleri ve bu son seçimler olmak üzere üçüncü yenilgisini yaşadı.
Kılıçdaroğlu iyi, dürüst ve temiz bir siyasetçi olabilir, lakin bu özellikler Türk halkı için bir önem taşımıyor. (Aiziz Nesin'in kemikleri sızlıyordur) Temiz ve dürüst olmak avantaj değil, aksine ciddi bir zaaf olarak görülebilmekte. Bu özelliklerin bir işe yaramadığı anlaşıldı ve bence Kemal Kılıçdaroğlu, Bursa mitinginde verdiği sözünü yerine getirip hemen istifa etmeli.
Zira mazereti yok…
***
Gelelim AKP Bursa’ya.
Recep Altepe, bugüne kadar icraatlarıyla benim için hayal kırıklığı yaratmış olsa da, yaptıkları ve yapmadıklarıyla AKP’nin Bursa’da gösterebileceği en doğru adaydı. Her ne kadar temayül yoklamalarında parti teşkilatı tarafından sevilmediği ve istenmediği anlaşılsa da Bursa yerel medyası ile ilişkileri sayesinde ciddi bir başarıya ulaştı. Altepe'nin yeni döneminde daha dikkatli olup, hem kendi, hem de kentin imajına zarar veren bazı isimlerden kurtulacağını düşünüyorum.
Özellikle de (beni de ilgilendirdiği için) kültür ve sanat konularında Bursa’nın uluslararası perspektifini genişletecek organizasyonların önünü açacak girişimler yapması gerektiğini anımsatmak isterim.
Onarılan o ata yadigarı o hanlar-hamamlar, açılan kültür merkezlerinin içini doldurmak, dünyaya bu eserleri göstermek, tarihimizi anlatmanın en etkili yolu, sinema, müzik ve tiyatrodur.
TOKİ Doğanbey’de düştüğü yanlışından sonra yeni döneminde Recep Altepe’nin çok daha dikkatli olacağını tahmin ediyorum…

CHP adayı Necati Şahin’in kaybetmesindeki en büyük etkenin de ne yazık ki, Altepe döneminde yapılan bazı çalışmaları “bozmak-yıkmak” gibi açıklamalarla sevimsiz bir görüntü çizdiğini söylemek yanlış olmaz.
AKP Bursa'da hiç şansı olmadığı Nilüfer Belediyesi ile Mudanya Belediyesi dışında tüm ilçelerde üstünlük sağlamayı başardı.

Bu arada CHP, Nilüfer Belediyesi'nde yine kazanırken 4. kez başkan Seçilen Mustafa Bozbey de Bursa'da ayrı bir rekora imza atarak, rakipsiz olduğunu bir kez daha kanıtladı!
***
Sonuçta genel olarak baktığımızda AKP kazanan, CHP ve Kılıçdaroğlu ile birlikte özellikle de cemaatin kaybeden olduğunu söyleyebiliriz
Önümüzde çok karmaşık, stresli günler olduğunu görmek için kâhin olmaya da gerek yok. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Haziran 2013’ten bu yana ülkeyi germesinin bundan sonra da devam etmesi, geleceğe yönelik umutlarımızı karartıyor.

Ha bu arada, elektrikler bazı yerlerde bilerek kesildi, sandıkta şu oldu, bu oldu, medya desteği AKP'den yandaydı, Suriyeli çakma vatandaşlar, yakılan oylar vs vs, derken, AKP ve RT Erdoğan Türk siyasi tarihine, kolay kolay unutulmayacak şekilde damga vurdu.

İster sevin, ister sevmeyin, ağlayın zırlayın ama Türkiye bu!

Not: Yazıyı kaleme aldığım saatlerde özellikle Ankara’da Mansur Yavaş ile Melih Gökçek başkanlık yarışı kesinleşmemişti.




Pazartesi, Mart 24, 2014

Bursa’nın onurunu kurtaran festival…

Balkan Tiyatro festivali sona erdi.
Bursa’nın özlediği bir organizasyondu.
Gerçi Nilüfer Belediyesi de buna benzer bir festival düzenliyor yıllardır ama o hem uluslararası değil, hem de daha lokal kalıyordu.
O nedenle bu yıl ilk defa düzenlenen Balkan Ülkeleri Tiyatro Festivali, Bursa’nın görsel sanatlar alanında organize edilen en önemli festivali olarak kayıtlara düştü.
Bu festivalin bir özelliği de organizasyonu Devlet Tiyatroları kapsamında Bursa AVP Devlet Tiyatrosu’nun üstlenmiş olmasıydı.
Her ne kadar Bursa Valiliği ile BŞ Belediyesi’nin hariçten desteklediği festivalin en sevindirici yanı da kuşkusuz sahnelenen oyunların neredeyse tamamının kapalı gişe oynamasıydı.
O nedenle başta Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Mustafa Kurt olmak üzere festivalin mimarı AVP Devlet Tiyatrosu Müdür Arzu Tan Bayraktutan’ı kutlamak gerek.
Özellikle de Arzu Tan, kısa süre önce göreve gelmesine rağmen, çok hızlı şekilde hareket edip, ekibini başarıyla koordine ederek böyle bir organizasyona imza atarken en büyük alkışı da hak etti.
Zira, BŞ Belediyesi Başkanı Recep Altepe’nin (bağnaz danışmanlarının yanlış yönlendirmesiyle) yok ettiği Uluslararası İpek Yolu Film Festivali’nden sonra böyle bir tiyatro festivali, Bursa’ya olan entelektüel güvenimizi de artırdı.
Bu arada anımsatmadan geçemeyeceğim. Recep Altepe, 4 kez düzenlenen İpek Yolu Film Festivali’ni, sırf bir önceki başkan rahmetli Hikmet Şahin başlattığı için ortadan kaldırmak istediği şeklinde ciddi duyumlar da almışlığım var. Altepe, Osmangazi Belediye Başkanı iken Şahin ile yaşadığı sürtüşmeyi bilmeyen yoktur.
İşte bu düşmanlığın oluşturduğu nefret ortamı Bursa’yı çok önemli bir organizasyondan mahrum bırakmıştı. Yerine konulmaya çalışan Karagöz Sinema atölyesi gibi güdük bir etkinlik ise bu kente hiçbir şey katmadığı görüldü.
Bu açıdan bakıldığında Balkan Ülkeleri Tiyatro Festivali Bursa’nın yok edilen sanatsal itibarını ve onurunu da iade etmiş oldu.
Festival ile ilgili yapabileceğim tek eleştiri zamanlamayla ilgili olabilir. Belki Mart’ın ilk haftası değil de, havaların ısınmaya başladığı bir tarih belirlenebilirdi.
Ancak Arzu Tan Bayraktutan, bu tarihin özellikle seçildiğini, dünya ‘Kadınlar Günü’ne denk getirildiğini söyledi.
Bunun dışında gelecek yıllarda belki içinde bir de yarışma bölümü de eklenebilir. En iyi oyun, en iyi yönetmen, en iyi kostüm. En iyi ışık, en iyi müzik, en iyi kadın ve erkek oyuncu gibi kategorilerde verilecek ödüllerle festivalin etki alanı genişletilebilir.
Nereden bakarsanız bakın, Bursa AVP Devlet Tiyatrosu çok önemli bir işin altından başarıyla kalktı. Bursa halkı da AVP’nin koltuklarını doldurarak, festivali sahipsiz bırakmadı.

Emeği geçen herkesi kutluyor, festivalin devamlı olmasını diliyorum. Böyle bir organizasyona çok ihtiyacımız vardı, hem de çok…

Cumartesi, Mart 15, 2014

Yunan gavuru ve Müslüman gavuru(!)

Kim daha gavur?
..ya da kim daha vicdanlı?

Hani Kurtuluş Savaşı’nda denize döktüğümüz şu işgalci Yunanlılar var ya, onların torunlarından söz ediyorum…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Gaziantep mitingini dinledikten sonra, işte bunu düşündüm. Hoşgörü dini Müslümanlığın bir mensubu, en üst düzeye çıkmayı başarmış biri “bu kadar zalim olabilir mi?” diye sorguladım ve kendimden utandım!

Peki bu zulmü kime karşı yapıyor bu lider? Kendi gibi Müslüman olan ama partisine oy vermeyen ve kendisini eleştiren halkına…

Defnedilmesinin henüz ertesi günü, 16 Kg’lik bedeni bile soğumamış mazlum Berkin Elvan’ın yüreği yaralı anasını ve babasını toplanan kalabalığa yuhalattırdı.

Olaylar sırasında öldürülen bir başka genç Burakcan ile Berkin ve ailesini “bizden ve onlardan” diye ayrıştırarak ötekileştirdi.

Böyle bir vicdansızlık bu topraklarda daha önce görülmemişti.

Erdoğan’ın kendi tabanını provoke etmeye, (tıpkı Gezi Parkı direnişinde olduğu gibi) devam etti!

Peki kim bu AKP tabanı?

Üstat Ahmet Hakan, “Benim tanıdığım AK Parti tabanı” başlıklı Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde bu konuya değindi…

“Benim tanıdığım AK Parti tabanı, Kavga istemez, çatışma istemez, provokasyon istemez, düşmanlık istemez, gazap istemez, kin istemez, benim tanıdığım AK Parti tabanı, Merhamet ister, huzur ister, barış ister, rahmet ister, mağfiret ister, tahammül ister, yaratılanı yaratandan ötürü sevmek ister” demiş…

Ahmet Hakan’ın tanıdığı taban böyle, ya tanımadığı ya da tanıyamadığı?

Hakan kadar olmasa da ben de benzer bir muhafazakar çevrede yetiştim, lakin etrafımdaki AKP tabanı ne yazık ki insanlıktan çıkmış vaziyette…

Ahmet Hakan, yazısında ayrıca, hani “Yunan gavuru diye aşağıladığımız komşumuz” Yunanistan var ya, işte orada yaşanan ibretlik bir insanlık dramına da değinmiş.

AKP’liler Berkin’e atmadıkları iftira bırakmazken (Müslümanlıkta en büyük günahlardan biridir iftira) “Atina kendi Berkinleri için neler yaptı?” diye sormuş. ATİNA’da düzenlenen hükümet karşıtı gösteriler sırasında (tıpkı Berkin gibi) polis kurşunuyla öldürülen 16 yaşındaki Alexandros Grigoropoulos adlı çocuk için yapılanları kaleme almış.

Biz ölmüş Türk evladı Berkin’e ana avrat küfür ederken onlar Alexandros’un adını sokaklara vermiş.
Ve daha başka…
- Yunanistan Cumhurbaşkanı, “Bu olay hukuk devletimiz için kapanmaz bir yaradır” diye demeç vermiş…
- Yunanistan İçişleri Bakanı istifa etmiş…
- Çocuğu öldüren polis, hiçbir hafifletici neden dikkate alınmadan müebbet hapsi  mahkûm edilmiş…
- Çocuğu öldüren polisin yanındaki polisi de, “arkadaşına engel olmadığı” gerekçesiyle 10 yıl hapis cezasına çarptırmış...
- Yunanistan Başbakanı, halktan ve çocuğun ailesinden özür dilemiş…
- Çocuğun ölüm yıldönümünde büyük gösteriler düzenleniyormuş.

Peki biz…
Biz, elhamdülillah Müslüman Türkler, Berkin ve ailesi için ne yapıyoruz öyle? Başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, muhafazakar medyası ve AKP’nin dindar gençliği Berkin Elvan’a nasıl yaklaştı?

Tam da imam ve cemaat münasebeti hasıl oldu.  Çünkü tablo çok vahim…
Görünen o ki Yunan gavuru(!) kadar dahi vicdanlı olamadık. Üstelik kendi insanımıza karşı bile vicdanımız kurumuş, insanlıktan çıkmışız…

Ahmet Hakan AKP tabanının gerçeği göreceğinden emin de, “bu insanlar hangi ara bu kadar zalim oldu?” sorusunu yöneltiyor aklı selim, vicdanlı yürekler…

Başbakan Erdoğan gariban bir aileden geliyor, gariban ailelerden yetişmiş polisler, gariban ailelerin çocukları Berkin, Ali İsmail, Ethem ve diğerlerini acımasızca öldürdü. Bir başka gariban ailesinin çocuğu Burakcan da gariban ailelerin yitirilmiş gençleri tarafından katledildi. Bu iki gariban ailenin babaları, acılarını yüreklerine gömüp birbirlerine başsağlığı dileyerek, dostluk mesajları verirken gariban ülkemizin gariban(!) başbakanının meydanlardan nefret tohumları ekmesinin ise makul ve mantıklı açıklamasını bulamıyorum!

Yunanistan kendi evlatlarına sahip çıkarken, “biz neden birbirimizden bu kadar çok nefret ediyoruz?” sorusuna yanıt verecek bir babayiğit çıkmadı henüz!

Neden?
AKP seçmeni öz kardeşim ve kuzenlerim benden, RTE’ye toz kondurmayan, hırsızlık yaptığına inanmayan komşularım, gerçekleri yazıp çiziyoruz diye hepimizden nefret ediyor, değer verdiğim bir çok arkadaşım Gezi Parkı olayları sırasında bana küstü…

Ve ben de sormadan edemiyorum; AKP’liler mi uzaydan geldi, yoksa biz mi Recep Tayyip Erdoğan’ın kerametini fark edemiyoruz(!)
E hani hepimiz bu ülkenin evladıydık, e hani Müslümanlar kardeşti?
Benim inandığım Allah, iftira edeni, yalan söyleyeni, insanları ötekileştireni, kul hakkı, devlet malı yiyeni, vatandaşın dini duygularıyla oynayarak kendisine rant, çıkar ve menfaat sağlayanı lanetler!

Eğer onlar Müslümansa, istemem din onların olsun, insanlık bende kalsın…

Perşembe, Mart 13, 2014

Berkin’i anarken provoke olmak!

Berkin Elvan’ın vefat haberi geldikten sonra Bursa’da bir anma yürüyüşü yapılacağını üyesi olduğum ÇGD’nin mail grubundan gelen iletiyle öğrendim.
Orada olmalıydım.
Salı akşamı hava soğuk, ince ince düşen, ahmak ıslatan bir yağmur vardı Bursa’da. Yürüyüşün başlayacağı Setbaşı’nda Mahfel’in oraya yürüyerek geldiğimde 5-10 bin kişilik bir kalabalık toplanmıştı. Dr Ceyhun İrgil’in kalabalık içinde bana seslendiğini duyunca yanına gittim. Ailece oradaydı İrgil’ler…
Sağ sola bakınıp etrafı kolaçan ederken tepemizde duran BŞ Belediyesi İtfaiye Müdürlüğü’nün astırdığı bir pankart dikkatimi çekti: “12 ADET YANGIN DOLABININ HİZMETE AÇILMASI TÖRENİ- Tüm halkımız davetlidir…”
Pankartı Ceyhun’a gösterdiğimde gülmekle yetindik. Klasik sloganlar, başbakan ve hükümetin istifa etmesine yönelik tepkilerle heykele kadar geldik. Bir süre sonra saygı duruşu yapıldı ve kitle daha sonra ağır ama emin adımlarla Fomara Meydanı’na doğru harekete geçti.
Aramızda çok sayıda sivil polisin olduğunu da fark ediyorduk. Kendilerini belli etmemeye çalışsalar da dikkatli gözlerden kaçamıyorlardı. Polisin içimizde olmasıyla güvende bulunmamız gerekirken, nedense o güvenden yoksun hissettim kendimi.
***
Oysa Setbaşı’na çıkarken Çevik Kuvvet ekiplerinin olağan üstü hareketliliğini görmüş, iki TOMA’nın da AKP İl Başkanlığı önünde konuşlandığını fark etmiş ama maksatlarını nedense o an anlayamamıştım.
Zafer Plaza istikametinden Fomara Meydanı’na yürürken eski adı Çarşı Karakolu olan, AKP sayesinde Çarşı Polis Merkezi haline sokulan binaya, bazı provokatörler taş atmaya yeltendiyse de asıl amacının Berkin’i anmak olduğunun bilincinde olan halk buna izin vermedi.
AKP İl Başkanlığı’nın da bulunduğu Fomara Meydanı’na vardığımız zaman, ortam birden gerildi. Maaşı halktan alınan paralarla ödenebilen Türkiye Cumhuriyeti’nin Polisi, bugün var, yarın yok olacak siyasi bir partinin binasını kendi halkından korumak için inanılmaz bir önlem almıştı. O polis memurları da halkın içinden gelme ama halkına karşı her an saldırabilecek durumda. Yalnız ufak bir ayrıntı var: Halk silahsız
Demokratik ve anayasal hakkını kullanmak için meydanlarda!
Kalabalık içerisinde polislere ve AKP binasına doğru taş atmaya yeltenen bir iki kişiye bizzat ben engel olmaya çalıştım. Anmaya gelenler arasında çocuk, kadın ve yaşlıların da olduğunu söylememe, “başka Berkin’ler ölmesin” dememe rağmen, saldırganı ikna etmek pek kolay olmadı. Birkaç kişinin de bana yardımcı olmasıyla provokatör kalabalıkta kayboldu.
AKP binasının önünde bekleyen iki adet TOMA bir saat kadar sonra anlamsız şekilde geri çekilince, durum iyice garipleşmişti. Anma yürüyüşü birden bir eyleme dönüştü ve kitle iyice AKP binasına yaklaştı. Önde çevik kuvvet ekiplerinin oluşturduğu etten bir barikat, hemen karşılarında öfkeli kalabalık. O sırada, Bursa DoğaDer Başkanı Murat Demir’in, bir polis komiserinden duyduğu “Biz çekiliyoruz. İster kırsınlar, ister parçalasınlar, karışmayacaz” diye konuşmasını anımsatınca aklımız iyice karıştı.
Aslında çekiliyoruz dedikleri, sadece TOMA’ları 150-200 metre geriye almaları oldu.
Ben o esnada, saatlerce ayakta durmanın etkisiyle belimin ağrısına dayanamayıp, Fomara Meydanı'nın 500 metre aşağısındaki İnSanat Derneği’ne gitmeye karar verdim. Derneğe vardıktan 20 dakika kadar sonra, dışarıdan gelen gürültülerle ortalığın karıştığını anladım. Benden ayrıldıktan sonra provokatörler devreye girmiş, AKP binasını taşlamaya başlamışlar. Taşlamayla birlikte de polis (müdahale için kendine göre meşru zemini bulmuş) silahsız halkına, TOMA ve gaz ile saldırıya geçmiş.
Bakın altını çiziyorum: SİLAHSIZ HALK
Tıpkı Berkin gibi, Ali İsmail gibi, Ethem ve diğerleri gibi…
Kendi halkını düşman belleyen polis TOMA eşliğinde Fomara’dan Kent Meydanı’na doğru düşman halkı(!) kovalamaya, yakaladığının da kafasını patlatmaya başladı.
Sonuç: iki kişi polis sopalarıyla başından ciddi şekilde yaralandı.
O sırada İnSanat’ın önüne çıktığımda gördüğüm manzara şuydu: Ellerinde sopalar olan kalabalık bir sivil güruh, kaçışan halkı kovalıyor, yakaladığını…
***
İnSanat Yönetim Kurulu üyesi arkadaşım İsmail Dalgıç, halk Fomara’ya gelmeden önce birkaç polisin meydanın çimlerine joplar bırakıp (atıp) oradan uzaklaştığını fark etmiş ama buna bir türlü anlam verememiş.
O jop ya da sopaların ne amaçla çimlere bırakıldığını şimdi daha iyi anlayabiliyoruz.
***
Tüm bu olanları yan yana dizdiğimizde, polisin provokasyonun oluşmasına zemin hazırladığını anlıyoruz. O taş atanlar, provoke edenler kimdi? Sağduyulu halkın uyarılarına neden kulak asmadıkları da ortaya çıktı.
Hem de çok net!
İktidarın bu pis oyununa alet olmamak için seçime kadar sessizlik.
Sessizlik.
Berkin ve bu uğurda tüm yiten canlar, akan gözyaşları için…
Bazen susmak en etkili eylem olabilir!
Sessizlik…

Cumartesi, Mart 08, 2014

Müsaadenizle günaha girebilir miyim?

Milletvekilin biri dedi ya, “17 Aralık operasyonu, Allahın bize verdiği günah işleme özgürlüğümüze müdahaledir” diye…
Vallahi hakları varmış, adamlar günaha girme rekorlarını alt üst etmişler ki, başta Sn Başbakanımız değerli yüce insan dünya lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın her şeyi örtbas etme çabasını gayet iyi anlıyorum artık(!)
E müsaade ederseniz rabbimizin kullarına tanıdığı bu haktan ben de yararlanmak istiyorum. (Ne de olsa Metin Külünk dillendirmeden önce bu sözü bir kısa film senaryosunda dahi olsa ilk kullanan bendim, böyle bir ayrıcalığım olsun değil mi? ;) )
Kutsal başbakanımız Erdoğan ile yarı adaşı sayılan işadamı (İnegöl’den hemşerimiz ve TFF başkanı Yıldırım Demirören’in babası) 76 yaşındaki Erdoğan Demirören ile yaptığı çok acıklı, bol entrikalı ve pek manidar telefon konuşmasına rastladım youtube’da.
Tek kelimeyle radyo tiyatrosu dinler gibi heyecanla dinledim hem de.
Fakat ben bir noktayı tam anlayamadım.
Şimdi, kudretli insan başbakan Erdoğan, terörist başı Apo ile İmralı’da yapılan görüşmelerin tutanaklarının Milliyet Gazetesi’nde manşetten yayınlanmasına fena sinirlenmiş ya…
Baba Demirören'i ağlayacak seviyeye getiriyor ve finalde ağlatıyor ya, neden onlara kızdığına takıldım.
Çünkü, sonuçta cani Apo o sözleri söylemiş ve tutanaklara işlemiş. Birileri de belli ki onları sızdırmış.
Burada kimin sızdırdığından, Milliyet Gazetesi o haberi yayınlamasından daha önemli bir durum var:
Bebek katili Apo’nun söylediklerinin içeriği.
Ne diyor vampir Apo?
“Herkes çıkacak, kimse tutuklu kalmayacak. Barış süreci başarılı olmazsa 50 bin kişiyle halk savaşı olacak”
Resmen tehdit ediyor, kimi? AKP üzerinden, RT Erdoğan ve elbet Türkiye Cumhuriyeti’ni. Hem tehdit ediyor, hem de “biz Tayyip beyin başkanlığını destekleriz” diyerek AKP ile işbirliği içinde olduklarını itiraf ediyor.
Başbakan yardımcısı Bursalı hemşerimiz Bülent Arınç’ın, “Biz teröristle pazarlık yapacak namussuz ve ahlaksızlardan değiliz” lafı geldi birden aklıma.

Yüzsüz Apo’nun tehdidinden sonra hani beklersiniz ya iktidar partisinin lideri başbakan sesini yükseltsin ve gür sesiyle ”Ey Sayın Apo sen kim oluyorsun da bizi tehdit ediyorsun. Senden korksak başbakan olmazdık(!)” diye ortalığı inletsin, değil mi?
Fakat, anlı şanlı Başbakanımız RT Erdoğan, 28 Şubat 2013 tarihinde yayınlanan bu haberden sonra herkesi şaşırtan bir sessizliğe bürünüyor garip tepkiler veriyor.
Tutanakları yayınlayarak, aslında muhteşem bir gazetecilik örneği gösteren Milliyet Gazetesi’nin patronunu fırçalayarak ağlatıyor, haberi manşete taşıyanların hayatını zindan ediyor! (Gazeteden kovdurtuyor)
Bi Dakka… Van minut… Burada hepimizi tehdit eden Apo mu suçlu, yoksa habercilik yapan gazeteciler mi?
İşte şimdi günaha giriyorum dikkat!
Ey bu ülkenin başına sandıkla gelmiş ve “sandıkla giderim” diyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, sen bu terör örgütüne ne vaatlerde bulundun, sen şehit kanları üzerine ne hesaplar yaptın da durum bu hale geldi ki, İmralı’daki ininde işlediği günahların sözde cezasını çeken terörist başı böyle bir cür'ette bulunabiliyor?
Bu cani bu aymazlığı neye güvenerek yapabiliyor?
Bu Apo vatan hainliği suçlamasıyla müebbet yemiş bir mahkûm değil mi? Nasıl oluyor da terör örgütünü yönetebiliyor?
Ey ülkeyi 12 yıldır yöneten iktidar partisi AKP, siz ne iş yaparsınız? Kime hizmet edersiniz? Siz kimsiniz?
Ey hacı Ahmet oğlu Erdoğan Tayyip Recep, yediğin içtiğin, Allahın tanıdığı günah işleme hakkından yararlanarak (çaldıysan) çaldığın ne varsa senin olsun, “Rabbinin rızası, kul hakkı için söyle, sen kimsin? Maksadın nedir?”
Bana değil, ama bu halka hesap vereceksin, ampulünle bizi karanlıkta bırakan adam, olmadı, vicdanına, hesabın kabarık, rabbim affeder mi bilemem ama ben kul olarak sana helal eder miyim hakkımı! Peki yiten 38 bin vatan evladının anası-babası helal eder mi?
Son olarak kafama takılan bir nokta daha var: Ülkenin en saygın işadamlarından biri olduğu sanılan Demirören Holding’in patronu 76 yaşındaki bir adam, neyden çekinebilir, nasıl bir açığı olabilir de, (bugün var yarın yok) bir siyasetçi önünde böylesine zavallı hale düşebilir?
Karşısında boyun eğdiği nasıl bir güç, nasıl bir korkudur bu?

Er ya da geç bazı gerçeklerin açığa çıkmasını umuyor, gururla işlediğim bu günahtan dolayı Allahın beni affedeceğine yürekten inanıyorum.
Amin(!)





Perşembe, Mart 06, 2014

Günah işleme özgürlüğü…

SAHNE 12   MÜEZZİN VE BİRTUĞ ARABAYLA TRAFİKTE    İÇ/GECE
Radyodaki muhabbet bitmiş, ilahiler okunmaya başlamıştır. 
Bu hava BİRTUĞ’yu sıkar.

PLAN1: Eli radyoya gider ve kanalı değiştirip daha eğlenceli 
bir kanalı açar. (YP)

Müezzinle muhabbeti kurmaya çalışır:

BİRTUĞ
 (Bilgiç)
Rahat ol rahat. Allah insanlara günah işleme özgürlülüğü vermiştir.

MÜEZZİN
(Sinirli)
Müsaade et de tercihimi sevap işlemekten yana kullanayım…

Üstte okuduğunuz metin, “Müezzin-Bir Gece Hikayesi” adlı kısa film senaryosundan bir bölüm. Bu senaryoyu yazmak için 19 ‎Kasım ‎2013 ‎Salı, ‏‎21:14:40’da MS Office Word dosyası oluşturmuşum. Ardından da yaklaşık 10-15 dakika olacağını tahmin ettiğim kısa film senaryosu ortaya çıktı ve bu proje ile Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Destekleme Kurulu’na destek almak için başvurdum.
Bunu neden belirtme ihtiyacı duydum biliyor musunuz?
Senaryodaki bir replik eminim sizin de dikkatinizi çekmiştir.
Çünkü, önceki akşam HaberTürk TV’de Balçiçek Pamir'in 'Söz Sende' programına katılan AKP İstanbul Milletvekili Metin Külünk’ün söylediklerini duydum.
Duyunca da inanamadım.  Hatta, tabiri caizse “Ohaa falan oldum(!)”
Ohaa, evet…
Hem Külünk’ün, onca yolsuzluğa, adaletsizlik, iki yüzlülük ve talana mazeret olarak böyle bir söylemde bulunmasına “ohaa, hatta çüşş!”
Hem de bu söylemi ben 5 ay önce bir senaryoda kullandığım halde bir başkası tarafından neredeyse bire bir kullanılmış olması: Allah insanlara günah işleme özgürlülüğü vermiştir.
Bu sözü aynen, Metin Külünk’ten duyduğum zaman elbette dumur oldum. Benim, senaryoda kullandığım bu sözü bir başkasının da aklına gelip söyleyebilme ihtimali yok mu?
Elbet var. Böyle bir şey mümkündür. Ancak, bire bir aynı şekilde dile getirmesi inanılmaz bir rastlantı değil mi?
Ya da gerçekten de rastlantı mı?
 Senaryoda yazdığın bir repliğin bir milletvekili tarafından bir canlı yayında dile getirilmesi aklımı karıştırdı…
AKP İstanbul Milletvekili Metin Külünk “acaba Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Destekleme Kurulu’na yaptığım başvurudaki senaryoyu görmüş ve okumuş olabilir mi?” diye düşünmedim değil.
Böyle bir rastlantı çok şaşırtıcı değil mi?
Ve elbette Külünk’ün bu söylemi, iktidar partisinin yolsuzluk iddialarına karşılık dile getirmesi ayrı bir şaşkınlık vesilesi…
Sanki, çok değil daha geçen yılın ortaları, yani 6-7 ay önce “öğrenciler aynı dairede kızlı-erkekli kalıyorlar” diye kıyameti koparan kendi lideri Başbakan Erdoğan değilmiş, sanki alkol kullanımına bir takım yasaklar getirmek için yasaları çıkaran kendi partisi değilmiş gibi,  “Allah insanlara günah işleme özgürlülüğü vermiştir” sözünü diline dolaması nereden bakarsanız bakın, aymazlığın, utanmazlığın, yalakalığın, arsızlığın ulaştığı zirve noktası olarak tarihe geçti.

Öyleyse Metin beye sormak gerek, AKP ve yandaşlarının var da diğer %50'nin "Günah işleme özgürlüğü" yok mu? 

O zaman ben de Metin Külünk’e senaryodan Müezzin’in günah işleme özgürlüğüne karşılık gelen repliği ile yanıt vermek istiyorum:  “Müsaade et de tercihimi sevap işlemekten yana kullanayım…”

Çarşamba, Şubat 26, 2014

"Barbunya yüzünden işinden kovulan adam(!)"



Aslında severim barbunya yemeğini…

Yaşantımda önemli anlarımda karşıma çıkmıştır bu yemek. Askere gittiğim ilk gün, (Mart 1986) Bornova 2. Jandarma Tabur Komutanlığı’nda yediğim ilk yemek barbunyaydı. Sonra oradan Çanakkale Jandarma Gücü’ne basketbolcu olarak gittiğim ilk gün yemek yine aynı. Yıllar, yıllar sonra Bursa Olay Gazetesi’ne işe başladığım ilk gün yemekhanede beni karşılayan barbunya olmuştu. Oradan ayrılıp işe başladığım Haber Gazetesi’ne, ardından Flash TV’de, daha sonra ASTV’de ilk yediğim yemek hep aynıydı: Barbunya
Tam 14 yıl sonra yeniden gazeteciliğe dönüş yaptım. Ya da ben öyle sandım.
Ve ne oldu biliyor musunuz?

Yemekhanede, (pardon yemekhane değil, mutfak) bilin bakalım ilk gün karşıma çıkan yemek ne oldu?
Eveettt, yine barbunya. :)

Şaka gibi ama değil. Kader ağalarını örmeye görsün…
Daha önce adını duymadığım halde, şirin mi şirin, hayat dolu bir gazete hayal etmiştim, barbunya dolu olabileceğini hesaba katmamışım.
Bir gün eyvallah, hadi diyelim ki ikinci gün ziyan olmasın diye artan barbunyaları verdiler de… Üçüncü gün de barbunya verilmez ki arkadaş. Koyunlara her gün saman yedirsen, e suyunu da verdin miydi, "meleme"kten gayri sesleri çıkmaz…

Adam olmasak da, az buçuk gazetecilik var serde. Tepki verdim… Bir ben meledim(!) “Biraz sabır, düzelecek” dediler. Sonra, bir kaç gün sonra bir de baktık ki menüde burgulu makarna ve çorba var.
Yok artık!
Yok değil, var işte!
“Nankörlüğün âlemi yok, iç çorba, ye makarna, barbunya verdik beğenmedin, buna da mı itiraz edersin bre gafil!”
Ettim tabi, hem de sesimi yükselterek, “Zahmet etmeyin!” dedim, “Masraf etmeyin, evden getirelim kumanyalarımızı ya da parası olan gitsin dışarıda yesin!” diye yüksek sesli düşündüm…

Patron duymuş sesimi.

Duymuş derken, olumlu anlamda değil elbet! 
Hani bu tepkiden sonra bir şeyler düzelir, çalışanları mutlu etmek için bir çaba beklersiniz ya… Ne de olsa orası bir gazete, çalışanlar gazeteci ya, e sahibi de gazete patronu, genç, idealist, hayalleri var.Hem de ne hayal(!) Çalışanlarının memnuniyetini dikkate alıp, daha iyi haberler, dikkat çekici manşetler, daha çarpıcı fotoğraflar çeksinler diye bekler ya…
Nerdeee…

Bu olaydan sonra benlen selamı sabahı kesti…
Ben de iyice anladım ki, hayat dolu gazetemiz gazete değil AKP bülteniymiş. İHA’dan gelen haberleri kopyala, yapıştır, mizanpaja yola, oradan baskıya. “Aman ha, sakın ola -yolsuzluk ve operasyon- kelimeleri haberlerde kullanılmasın” Cızzz!

BŞ Belediye Başkanı Recep Altepe’nin sıradan yol genişletme haberini geniş vermedin mi, zılgıtı ye, muhalefet haberlerini yokla var arası kullan(ma) al sana gazete. Oku oku Başbakan Erdoğan, olmadı Arınç, ya da falanca bakan ne dedi. Bir hafta önce Hoca olan efendinin şeytan görsün yüzünü(!) 
Bu nasıl bir çark ediştir arkadaş! 
Gazetede hayat, sadece adından ibaret, yandaşlık ne kelime ultra süper yandaş…
Belli ki genç ve enerjik patronumuz AKP Bursa teşkilatından birilerine şirin görünme çabasındaydı. Beklentileri büyük olmalıydı. E haksız da sayılmazdı hani, koca koca medya patronları Recep Tayyip Erdoğan önünde diz çökmüşken Hayat durur mu?!
17 Aralık’ta yeniden dönüş yaptığım gazeteciliğim tamı tamına bir buçuk ay sonra, 2 Şubat’ta noktalandı.

(Vayy yeni fark ettim işe başladığım tarihe bakar mısınız, lanetli 17 Aralık :D )

İşletme müdürü beyefendinin, son barbunya yemeğini yediğim saat 16 sularında beni makamına çağırtıp “Suat bey, artık sizinle çalışmak istemiyoruz” dedikten sonra aklıma ilk gelen ufak oğlumun, iş bulduğumu öğrenir öğrenmez attığı, “seni seviyorum babacığım” mesajı oldu.

Bir barbunyanın ekmeğimle oynayacağı aklımın ucundan bile geçmezdi(!)
AKP’yi eleştirmem mi, yoksa barbunya mı beni işimden etti bilmiyorum tabi ama “gerekçesiz” kovulmamın aslında işimi kolaylaştırdığını da itiraf etmeliyim. Yeniden işsiz kaldığımı üç gün gizledim ailemden, ufak oğlum Ediz o günden sonra beni sevdiğini bir daha söylemdi.

Lakin ona da anlatamazdım zaten, kopyala yapıştır gazeteciliğin bana göre olmadığını. Bir buçuk ay içinde yaptığım birkaç röportaj ve hiçbir gazetede olmayan bir iki haberi kimsenin okumamış olmasına üzüldüm elbet.
Bursaport’ta yazdığım "Yarası Olanlar Olmayanlar" başlıklı son yazımda da demiştim: 
“Bu bir veda değil. Yıllardan sonra Bursa’da yerel bir gazeteden editör olarak teklif aldım. 14 yıllık işsizliğim bitiyor gibi. Gibi diyorum, zira at izinin, it izine karıştığı şu koşullarda neyin olacağı belirsizdir. Hele ki benim gibi yıllarca bertaraf edilmiş birinin bulanık sulara gazeteci olarak dönmesi hayra alamet değil!”

Ve nihayet, yine işsizim, yine beş parasız.
Ama olsun,  barbunya yüzünden kovulmak her gazeteciye nasip olmaz. Ne de olsa hayat devam ediyor ve 30 Mart’a da az kaldı.

Not: Kovulduğum gün son yediğim yemek barbunya değil, börülce olabilir, hakkını yemeyeyim! ;)

Bir Not daha: Hayat Gazetesi'nden kovulmayı normal görüyorum, fena halde AKP yandaşı bir gazeteydi ve benim gibi muhalif birini istememeleri gayet doğaldı. Ancak, 2011'den bu yana bilabedel yorumlar yazdığım bursaport.com'dan da kovulmam bana daha çok koydu.,. Bunun üzüntüsünün tarifi yok!

https://twitter.com/inSanatDernegi