Perşembe, Nisan 26, 2018

Fenerbahçe ve Ak Partililerin ortak yönleri


“Hayat fena halde futbola benzer” demişti Erkan Can, Serdar Akar'ın yönettiği “Dar alanda kısa paslaşmalar” filminde.
Bence ülkemizde sadece hayat değil siyaset ve siyasetçiler fena halde futbola benziyor!
Gerçi İngiliz yazar Simon Kuper “futbol asla sadece futbol değildir” diyerek teşhisi yıllar önce koymuş ve ülkemiz bunu defalarca kanıtlamıştı ama yine de Türkiye gündemi allak bullak. Bir yanda siyaset, bir yanda futbol, Kuper’i haklı çıkaracak gelişmeleri eksik etmiyor hayatımızda…
Siyaset, özellikle de futbolun içine öylesine girmiş ki, o kadar olur.
Sn Cumhurbaşkanımız bir sabah emrediyor ve hoop “Arena” diye adlandırılan futbol sahalarının adı, “Arena” tanımlamasının Türkçe olmadığı ve gladyatörleri çağrıştırdığı bahanesiyle ya stadyum ya da park olarak değiştirildi: Örnek Vodafone Park ya da Türk Telekom Stadyumu.
Peki park ve stadyum kelimeleri Türkçe mi?
Neyse, konumuz o değil. Konumuz siyasetin spora, dolayısıyla futbola etkisi, malum Fenerbahçe-Beşiktaş arasında oynanan ve olaylar nedeniyle yarım kalan maçtan sonra koyu Fenerbahçeli olduğu bilinen Sn Erdoğan yaşananları kumpas olarak nitelemiş, hemen ardından Sn Bahçeli de maçın kaldığı yerden devam etmesi gerektiğini açıklamıştı.
Bu talebini boş geçmeyen TFF, tıpkı Bahçeli’nin dediği gibi maçın 3 Mayıs’ta kaldığı yerden devam etmesine karar verdi.
Tüm bunlar yaşanırken futbolumuz ve siyasetimizde uzun süredir dikkatimi çeken bir duruma değinmek istiyorum.
Fenerbahçeliler ile Ak Partililer ve Sn Recep Tayyip Erdoğan ile Aziz Yıldırım arasında davranış biçimi ve karakteristik benzerlikler…
Özellikle Sn Erdoğan ile Yıldırım’ın ortak yönlerine dikkat çekmek istiyorum.
-Biri Türkiye Cumhuriyeti Başkanı, diğeri Fenerbahçe Cumhuriyeti…
-İkisi de başkanı oldukları camiayı, camia da onları bırakmıyor…
-İkisi de koyu Fenerbahçeli…
-İkisi de otoriter ve baskıcı…
-İkisinin de dış düşmanları var ve varlıklarını bu düşmanlıklar üzerinden perçinliyor.
-İkisi de seçilerek geldi ama gitmek bilmiyorlar…
-İkisinin de yandaşları/taraftarları ölümüne seviyor, muhalifleri nefret ediyor…
-İkisi de koltuğuna iktidarlarını sarsma ihtimali olan rakiplerini harcadı, koltuklarında tek başlarına kaldı.
-İki camia da kıskanıldığını düşünüyor.
-Mesela Fenerbahçe’yi başta Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzon ve elbette Tüm Anadolu takımları çok kıskanıyor, başarılarını çekemiyor(!)
-Ak Parti ve Erdoğan’ı ise başta Almanya olmak üzere tüm Avrupa ülkeleri ve ABD kıskanıyor, yaptıkları havaalanı ve yollar nedeniyle başarılarını hazmedemiyor, hele muhalefet partileri hasedinden çatlıyor(!)
-Erdoğan ve Ak Parti’yi 17-25 Aralık’ta yıpratmaya, 15 Temmuz’da devirmeye, Fenerbahçe ve Aziz Yıldırımı da 3 Temmuz şike davasıyla yıpratmaya çalıştıklarına inanların sayısı azımsanmayacak kadar çok.
-İkisi de bu hengameden sıyrılmayı başardıkları ve güçlenerek çıktıları ortada.
-İkisinin de en büyük düşmanı Fetö. Tek farkla; Fetö biriyle can yoldaştı, diğeriyle daima papaz olmuştu…
-İki lider ve iki camia da başarı için her yolu mubah sayıyor ve kazanmak için her şeyi yapmaya hazır.
-İki lider de yaptıkları yanlışları asla kabullenmiyor, hatalarını başkalarına yamamayı her zaman başarıyorlar.
-İki başkan da seçime hazırlanıyor, ikisinin de çok güçlü rakipleri var…
-İkisi de bu güçlü rakiplerini ekarte edip ömür boyu koltuklarında oturmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyor, kaybetmenin ölmekten beter olduğunu biliyor.
Sanki kader ağlarını örmüş gibi. Fenerbahçe çok köklü bir camia yok olması neredeyse imkânsız, taraftarları kendisine din gibi tapıyor. Aziz Yıldırım gitse bile kulübe bir şey olmaz.
Ak Parti’nin kaderi Erdoğan’ın durumuna endeksli. Reis giderse ne Ak Parti kalır, ne dillerinden düşürmedikleri “dava” …
Bakalım bu iki camia ve başkanından hangisi yoluna devam edecek?


Cumartesi, Nisan 21, 2018

Orada, bir Yunak var uzakta…


Evet Yunak, bir ilçe…
Bereketli Konya ovasının Eskişehir ve Ankara’ya yakın, Konya merkeze 190 Km uzaklıkta göz ardı edilmiş 22 bin nüfuslu şirin bir ilçesi…
Başta pancar olmak üzere buğdayın da ekilebildiği bereketli topraklara sahip, ama gelin görün ki bu şirin ilçe hep ihmal edilmiş…
“Bu Yunak da nereden çıktı, bize ne Yunak’tan” demenize gerek kalmadan ben açıklayayım hemen.
Geçen hafta, Bursa’da yaşayan Yunaklılar’ın kurduğu yardımlaşma ve dayanışma derneği Bursalı birkaç gazeteciyle birlikte ilçelerine iki günlük bir gezi düzenledi. Bu gezi münasebetiyle ben de Yunak ilçesini görme ve durumunu bizzat görme, insanlarıyla tanış olma fırsatını yakaladım.
10 dakikada, bir baştan bir başa gezilebilecek kadar küçük ama yaptıklarıyla Türk tarımına, ürettiği buğday ve pancar ile önemli katkılar koyan bu ilçenin en önemli sorunu dışarıya verilen ve önüne geçilemeyen göç.
Genç nüfus Yunak’ta yaşamak istemiyor.
Bunu söyleyen de ilçenin genç belediye başkanı Abdullah Emre Demirhan. Aslında bir kimyager ama hem çiftçilik yapıyor, hem de sorumluluk alarak Ak Parti’den ilçesinin belediye başkanı seçilmiş.
Aslında ironik bir durum: Yunak Belediye başkanı genç ama gençler ilçeden kaçıyor, çiftçilik yapmak istemiyor.
Kendinden önce de belediye yine Ak Parti’den isimler tarafından yönetilmiş ama hiçbiri halkının beklediği ivmeyi kazandıramamış.
Yunak Belediye Başkanı A. Emre Demirhan
Emre Demirhan, bu konuda hem hırslı, hem de iddialı; bize hizmetlerini gösteriyor ve yaptıklarını, yapacaklarını ve nasıl yapmaya çalıştığını anlatıyor; “İlçeme tek bir kamyon kazandırmak için, defalarca Ankara’ya gidip, günlerce kalıp ilgili makamların kapsını aşındırmak zorunda kalıyor, tabiri caizse dileniyorum. Bunu yapmadan kimse bize destek ve yardımda bulunmuyor.  Nüfusumuz sürekli düştüğü için de hazineden umduğumuz desteği alamıyoruz” diyor.

Konu açılmışken genç başkana şeker fabrikalarının satışa çıkarılması ile ilgili düşüncelerini de sorduk.
Demirhan özelleştirmenin iyi sonuçlar vereceğine inanıyor ve daha önceden devletin hantal yapılanmasının sıkıntısını yaşadıklarının altını çiziyor.
“Pancar ve Buğday üretiminin en büyük dilimi Yunak’tan çıkıyor. Ama ne yazık ki yakınımızda pancar işleyecek bir şeker fabrikası yok. En yakın fabrikalar Susurluk ve Sakarya’da. Ama oralara pancar nakliye etme işi çok mailyetli. Özel sektörün ilçemizde bir şeker fabrikası kurarak bu potansiyeli değerlendirmesini istiyoruz. Böyle bir fabrika açıldığında ilçemizde istihdam da artmış olacak” diye konuşan başkan, dışarıya göçü tersine çevirmek için projeler geliştirdiklerini söyledi.
Evet; Yunak’ta durum böyle…
Güzel ülkemizin unutulan birçok ilçe ve köylerinde durum farklı değil. Yanlış tarım politikaları, ihmal edilen köylü ve çiftçiler yüzünden Yunak dışında kalan Ilgaz Anadolu hızla insansızlaşıyor. İnsansız kalan köyler terk ediliyor, terk edilince de en büyük zararı ülke tarımı görüyor. Çok değil, bundan yaklaşık 25-30 yıl önce Türkiye kendi kendine yetebilen Dünya’nın sayılı, Ortadoğu ve Balkanların en ciddi tahıl ambarlarından biriydi.
O günlere dönebilmek için Yunak gibi ilçelere yatırım yapmanın ne kadar önemli olduğunu bir kaz daha anladım.
Elbette benim anlamam, Yunaklıların haykırması yetmiyor.
Bizi Yönetenler, inşaat sektörüne verdikleri önemin yarısını tarım ve hayvancılığa vermeleri gerekiyor.
Yoksa yarın öbür gün siyasetçiler demir, beton ve tuğlanın yenmeyeceğini anlayacaklar ama o zaman çok geç olacak!

Pazartesi, Nisan 16, 2018

Dikkat camide vekil var!


Yer, Bursa’nın Hüdavendigar Mahallesi’de ki Mihraplı Cami, bundan birkaç gün önce; İslam alemi Miraç gecesini idrak ettiği sıralarda, tam da Amerikan uçakları Müslüman Suriye’ye bomba yağdırdığı anlarda, yatsı namazını kılmak için toplanan cemaat, İmam’ın anonsuyla dikkat kesilir.
-Ey cemaati Müslimin, şu anda aramızda Ak Parti Bursa Milletvekilimiz, Başbakan Yardımcımız, pek muhterem insan, sayın Hakan Çavuşoğlu ve AK Parti Bursa il Başkanı Ayhan Salman namazlarını kılmak üzere camimizde bulunmaktadır.
Evet yanlış okumadınız; bu olay bir camide oluyor.
Cami değil taverna sanki…
80’li yıllarda tavernalarda program yapan sanatçılar kendisini dinlemeye gelen tanınmış isimleri bu şekilde anons ederlerdi.
-İş adamı Ahmet Hacizadegil ve pek muhterem yenge hanımefendiler de aramızda, costaka cıstaka,    -Oh oh maşallah, başka kim var aramızda, aman aman Celal bey ve pek şirin sevgilisi de burada oh bi o yandan, bi bu yandan…
Ey ahali, cami bu camii, taverna değil; ne oluyoruz ya?
Vekil’in camiye gelmesini imam ne diye anons eder?
Vekil camiye ibadet etmeye geldiyse vatandaşın neden umurunda olsun ki?
Peki sizce, imam vekili görünce mi, “dur şu vekilime bir yalakalık edeyim de gözüne girip, beni daha süper, mesela Ulu Cami’ye atasın” diye mi düşündü, yoksa kraldan çok, kralcılar mı (ya da vekilin kendisi) İmam efendiye böyle bir icazette bulundu?
Her ne olursa olsun, imamın işi mi bu?
Halkın vekili, halk tarafından seçilmiş bir insanın Allah’ın evinde ayrıcalığı mı olmalı?
Vatandaş ona, camide ismi anons edilsin diye mi oy verdi?
O vatandaşın vekili ise o zaman imam efendi, vekile yaptığı gibi asilleri de, yani camiye gelen her bir vatandaşın ismini de anons etmesi gerekmez mi?
-Dikkat dikkat; Manav Rıza efendi ve çırağı Mahmut da aramızda.
-Oo, Hamddullah amca ve torunu Berkcan da gelmiş….
-Aman efendim aman aman, uzun süredir mescidimize teşrif etmeyen galerici Hayri bey de burada, hamdü senalar olsun, allah kabul etsin!
Ne oluyoruz, aloo!
Siz nasıl Müslümansınız?
Yoksa gerçek Müslüman siz misiniz?
Siz Müslümansanız, biz neyiz?
Emperyalistler bir olmuş Suriye’ye bombalar yağdırıyor, Filistin’de İsrail mezalimi almış yürümüş, Müslümanlar hep birlikte alkışlıyor.
Bu mudur, Muhammed’in ümmetinin düştüğü, düşürüldüğü durum?
Halkının çoğunluğu Müslüman olan, neredeyse tamamı tek adamla yönetilen ve demokrasi götürme bahanesiyle yerle bir edilen Afganistan, Irak, Libya, Mısır, Tunus ve Suriye’den sonra sıra bize gelmeyecek mi sanırsınız?
Akletmez misiniz?
Bir vekil, vatandaşın, halkın temsilcisidir. Ona o yetkiyi halk vermiştir ve tek imtiyazı vekil olmaktır.
Eyy imam efendi, eyy cemaati Müslimin, ey sn vekil ve şürekâsı!
Allah günahlarınızı af etsin ki, kul olarak ben hakkımı asla ve kat’a af etmem!


Pazar, Mart 25, 2018

Zirvenin adı var tadı yok…

Capital ve Ekonomist dergilerinin her yıl geleneksel olarak düzenlediği ve Beyaz Cennet Uludağ’ı “Davos” yapma iddiasıyla, bugüne kadar Ortadoğu, Afrika, Asya, Balkanlar ve Avrupa ve hatta Amerika’dan bile konukların katıldığı 7. Uludağ Ekonomi Zirvesi tamamlandı.
Yazımın başlığında dediğim gibi, “zirvenin adı var ama tadı” yok…
Bu sadece benim gözlemim değil, katılımcılarla ayaküstü yaptığımız söyleşilerde ortak değerlendirme bu yöndeydi.
Neye yorarsanız yorun, nasıl açıklarsanız açıklayın, ortadaki gerçek, ülke genelinde yaşanan ekonomik istikrarsızlığın zirveye de doğrudan etki ettiği ortada…
7 yıl boyunca birçok konukla, ekonomiye can ve yön verecek birçok farklı konunun tartışıldığı Ekonomi Zirvesi kuşkusuz çok önemli bir organizasyon.
Karsız ve heyecansız geçen güdük sezonunda Uludağ’a hareket getirmesi beklenen Ekonomi Zirvesi 2018’in Bursa’ya ne kattığını bilemiyorum ama Türk ekonomisine getirileri neler oluyor, ben asıl bunu merak ediyorum. Her zirve sonrası eminim ki bir sonuç bildirgesi ya da değerlendirme raporu hazırlanıyordur.
Böylesi bir organizasyon “yaptık oldu” mantığıyla geçiştirilecek bir iş değil!
Çünkü “Zirve”nin etkisinin sadece yerel ya da ulusal anlamda da değil, tıpkı ilk yola çıkıldığında (veya kamuoyuna yansıtıldığı dönem) hedeflendiği gibi “Davos” kıvamında olabilmesi, uluslararası alanda da ses getirebilmesi için neler yapılabileceğinin düşünülmesi gerek.
Ekonomi sadece sanayi, ticaret, holding ve şirketlerle dönmüyor. Ekonominin damarlarından biri de spor ve sanat… Müzik ve elbet sinema…
Önceki yıllarda spor (futbol) konusu da işlenmiş. Ama sanata ve sinemaya henüz bir parantez açılmamış gibi görünüyor ki, önümüzde ABD örneği dururken, sinema sanatının gücünü kullanarak yarattığı “Hollywood” markasıyla dünyanın en büyük sinema sektörü haline gelmesi bunun en somut örneğini teşkil ediyor.
Ekonomiyi sadece büyük fabrikalar, devasa ağır sanayi olarak da düşünmeme gerek. En küçük birimi bakkaldan, manava, terziden, camcıya, marangoza kadar, ekonominin en küçük dinamiklerini yani esnafları da bi dinlemek, bakış açılarını görmek lazım. Çünkü üretimin ilk basamağı esnaflıkla başlar.
Holding sahibi de olsanız, eğer esnaf gibi düşünemiyor, özetle “esnaf” olamıyorsanız, ulusal anlamda katkınız sadece dar bir çerçevede kalıyor.
Uludağ Ekonomi Zirvesi’nin çok önemli bir organizasyon olduğunu tekrar anımsatmama gerek yok. Amma ve lakin bunun lokal bir panayır havasından sıyrılıp uluslararası seviyeye taşınmasının gerektiğini dip not olarak anımsatmak isterim.

23-24 Mart tarihleri arasında yapılan Uludağ Ekonomi Zirvesi'ni 7 dakika 25 saniyeye sığdırdım, izlemek için tıklayın: https://youtu.be/yjuPuYgm06w  
@SuatOktySnck

7 Dakikada Uludağ Ekonomi Zirvesi #UEZ2018

Perşembe, Mart 22, 2018

Al Teleferiğini sok… cebine(!)


Çok mu sert oldu?
Evet farkındayım, sert oldu ama sinirliyim, daha da sert yazabilirim, o nedenle aklımdan geçen en yumuşak ve kibar tepkim bu ve bunu da yazımın başlığına koyuyorum.
Neden?
Çok nedeni var ama, birkaç tanesini sırlamak istiyorum izninizle…
1-Teleferik Bursa’nın simgelerinden biriydi, artık değil.
2-Değil, çünkü Bursalılardan çok yabancılara ve özellikle Arap turistlere hizmet ediyor.
3-Pahalı. Yok hayır sadece pahalı değil çok pahalı. 35 TL bir kişi, iki kişi 70, üç de çocuk ekleyin 20 TL’den 60 TL toplam 130 TL.
4- Teleferik (öncelikli olarak) Bursalılara hizmet etsin diye kurulmuş bir tesis olması gerekirken Bursalıların bu hizmetten yararlanamadıklarını, Bursa’da doğma büyüme olup da Beyaz Cennet Uludağ’a (artık kimin cennetiyse) hiç çıkmayan ve teleferiğe hiç binmeyenlerin sayısının bir hayli kabarık olduğunu bilenlerdenim.
5-Eskiden Teleferik belediyenin işletmesiydi. Sağ olsun devrik belediye başkanı Recep Altepe’nin Bursa’ya attığı kazıklardan biri olarak bu işletme, onun döneminde özel bir şirkete verildi ve Teleferik Bursalıların olmaktan çıktı.
Neyse sadede geleyim.
Bugün, Uludağ’da geleneksel Ekonomi Zirvesi başlıyor. 3 Yıldır akredite olmama rağmen fırsat bulup gidemiyordum. Bu sefer gideyim, gidip de bir kaç röportaj yapayım dedim. Bu akşam, zirveye teleferikle çıkmak için hazırlandım, kameralarımı tripot (3 ayak), dizüstü bilgisayar ve sırt çantamı yüklenip Teleferik’e saat 20’de ki son sefere yetiştim. Elimde ki basın kartlarımı gösterip Ekonomi Zirvesi için Teleferik’ten yararlanmak istediğimi söyledim ama sarı basın kartı dışında hiç basın mensubuna böyle bir kolaylık sağlayamadıklarını ve Uludağ’a çıkmak için 35 TL ödemem gerektiği söylendi. Ücret bir şey değil de acele ettiğim için yanıma fazla para almadığımı belirtip, orada ki görevlilerden yardımcı olmalarını talep ettim.
Yardım mı, o da ne?
Yardım ve kolaylık medeni toplumlarda olur, zorda kalmış insanların işini çözmek sadece medeni olmayı değil, esnaf olmayı da gerektirir. Burası Türkiye’nin vicdanları çoraklaşmış şehri Bursa. Zorda kalmaya gör, susuzluktan gebersen, gözünü para bürümüş vampirler sana bir damla su bile vermez!
Ve tabii ki, Nuh dediler ama peygamber demedi görevliler.
Aman ha yanlış anlamayın; resmi bir devlet kurumu ya da askeri disiplinin hakim olduğu bir bölge değil, özel bir şirketin işlettiği bir zamanlar Bursalılara ait olan bir işletmede inisiyatif alamaya korkan görevlilerden söz ediyorum.
Sadece baktım, acıdım. Ve kendime de elbet...
Sonra onların görevli değil de köle oldukları ayrımsadım. Efendilerine (patronları ya da patrona yaranmaya çalışan şef veya müdüre) karşı hesap veremeyeceklerini düşünüyorlardı haklı olarak. Zira kovulmak ve ekmeğinden olmak bu devirde göze alınabilecek bir risk değil.
Bana yardımcı olsalardı ne olurdu peki?
Keyfine ya da gezmeye çıkmış biri değil, işini halletmeye, Ekonomi Zirvesi’ne yetişmeye çalışan bir gazeteciye yardımcı olup ücretsiz Teleferik Hizmetinden yararlandırdıkları için kovulurlar mıydı?
Abooovvv büyük suç, cehennemlik bir günah(!)
Bursalı gazeteci olup da kendi şehrinde rezil duruma düşmenin öfke ve siniriyle, aptal yerine konmanın dayanılmaz acısını yüreğime gömüp omzumda tripot, sırtımda kameralarla yüklenilmiş çantamı aldım ve oradan uzaklaştım. Cuma sabah ilk işim, 35 TL’yi suratlarına vurup “Alın Teleferiğinizi sokun… cebinize” diyecem ve Ekonomi Zirvesi’ne katılacam.
Artık Bursa’ya ait olmayan Türkiye'nin en pahalı teleferiğin içine tükürmeyen namerttir!


@SuatOktySnck

Cuma, Şubat 23, 2018

Bursa'da Bursalı olmanın zorluğu...

Zor arkadaş zor, Bursa’da gazeteci olmak zor, sanat yapmak zor, sinema yapmak zor, zor çok zor, Bursalı’ya kendini anlatmak, Bursalı’nın sana değer vermesi zor!
Beni bilen bilir, aslen gazeteci olmama, bir çok tv programı hazırlamama rağmen, 18 yıldır sanat ve özellikle de sinema sanatıyla yakından ilgileniyorum. Arada fotoğraf sergileri açmışlığım, şehir ve devlet tiyatrolarının oyunlarında ustalarla sahneye çıkmışlığım, bir tane de olsa kitap yazmışlığım, kimine göre hasbelkader de olsa uzun metraj bir sinema filmi, birkaç belgesel ve onlarca kısa film çekmişliğim de var. Tüm bunlara karşın Bursalı hemşehrilerime kendimi kabul ettirebilmiş değilim henüz...
Sadece kendimi değil, yaptığımız işleri de kabul ettirmek için didinip duruyoruz.
Çoğullu vurgular yapıyorum, zira 2006’da kurduğumuz ve sanatla iştigal eden insanlar anlamına gelen “İnSanat” adını verdiğimiz derneğimizde sanat adına kalıcı ve etkili işler üretmeye çalışıyoruz.
En son yaptığımız iş bir tiyatro oyunu...
Uzun metraj bağımsız bir sinema filmi olan “Dünaylı / The Man from Earth”ü tiyatroya aktardık. 7 Kasım 2017’den bu yana sahneliyoruz. Özellikle de Nilüfer Belediyesi’nin Uğur Mumcu Sahnesi’nde…
Bu noktada Nilüfer Belediyesi’ni tenzih etmem gerek. Bizim gibi özel tiyatrolara sahnelerini ücretsiz açtığını vurgulamadan geçemeyeceğim, ama ya diğerleri?!
Burada belediyelerin ait oldukları partileri kast etmediğimin altını çizmek isterim. Ak Partili Osmangazi Belediyesi Ördekli Kültür Merkezi’nin kapılarını ücretsiz sanatseverlere açarken, Büyükşehir Belediyesi’nin gölgesinden bile yararlanmak neredeyse imkansız! CHP’li Nilüfer Belediyesi bize imkanlar sağlarken, CHP’li Mudanya Belediyesi ise oyunumuzu ilçelerinde oynamamız için yaptığımız başvuruya ücret talep etti.
Mudanya Belediyesi'nin imkanları İstanbullulara yetiyor,
Bursalılara yağmurlu havada su bile yok(!)
“Ee ne var bunda, isteyecek tabi” diyebilirsiniz. Ama aynı Mudanya Belediyesi, İstanbul Kadıköy’den gelen “balkondasanat” tiyatro grubunun oyunlarını Mudanyalılara ücretsiz izleme olanağı sağlıyorsa, işte o zaman bizim de bunu sorgulamamız kaçınılmaz oluyor.
Bi dakka ey Mudanya Belediyesi! Bursalı olmak suç mu? Sizin alakanıza mahzar olabilmek için ille de İstanbullu mu olmak lazım? Yoksa siz kendinizi Bursalı görmüyor musunuz?
Oysa biz gittik, (İsmini belirtmeyeceğim) Mudanya Belediyesi’nin kültür işlerine bakan beyefendiyle toplantılar yaptık ve dedik ki, “Biz oyunumuzu Mudanya’da da sergilemek isteriz. Bunun için ücret talebimiz yok, sadece oyuncu arkadaşlarımıza yemek ikram edersiniz olur biter”
Aslında ücret de isteyebilirdik, fakat kabul etmeyeceklerini biliyorduk. "Oyunumuzu sahneleyecek olmamız bile bizim için önemli" diye düşünüyorduk.
Aman efendim, ne yemeği, üstüne para bile istediler iyi mi!
İstanbullulara şapur şapur, Bursalılara gelince yarabbi şükür(!)
Sunay Akınlara, Metin Ucalara, bilmem hangi tanımış sanatçılara kesenin ağızını açmalarını anlarım, onların yanında Suat Oktay Şenocak ve İnSanat kim ki?
Lakin İstanbul’dan gelen ortalama bir grubu bile el üstünde ağırlarken, Bursalıya zırnık koklatmayan CeHaPeli Mudanya belediyesine kızamıyorum.
Çünkü, biz Dünaylı oyununu Çağdaş Gazeteciler Derneği Lokali’nde sergilerken, bu pek çağdaş ÇGD’li yöneticilerin dahi gelmediğini görmüş ve yaşamışız, Mudanya Belediyesi ne ki(!)
Ha bu arada benim de bir ÇGD üyesi olduğumu söylersem, sanırım ÇGD’nin kendi lokallerinde, kendi üyelerinden birinin sahnelediği oyunu umursamamalarını nasıl yorumlamak gerektiğini inanın ifade edemiyorum.
Neyse, velhasılı kelam;  Bursa’da Bursalı olmak zordur.
Altın Palmiye ödüllü “Yeraltı Peygamberi” filminde geçen şu replik aklıma geldi: “Kimse kendi köyünde peygamber olamaz”
Aynen öyle, biz de kendi şehrimizde adam olamıyoruz. Varsın kimse bizi sallamıyor, kimse ciddiye almıyor olsun, biz inadına yazıyor, inadına çekiyor, inadına oynuyoruz.
“Kurtlu baklanın kör alıcısı olur” ata sözünde ki gibi, bizi de elbet alkışlayan, yaptıklarımızı takdir eden üç-beş kişi var bu kentte biliyoruz, nefesimiz koksa da, sırtımız pek olmasa da, birilerinin kafasına kafasına vurup, sesimizi duyurmaya devam edeceğiz!


Not: "Bu Dünyalı oyunu ne menem şeydir?" diye merak edenlere, hazırladığımız kısa tanıtımı izlemelerini öneriyorum. 
Çünkü biz bu oyunu 20 Mart'ta İnSanat'ın Fomara Sahnesi'nde, 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü'nde Görükle Hayalperest Sahne'de ve  14 Nisan'da da Nilüfer Belediyesi Tiyatro Festivali kapsamında Uğur Mumcu Sahnesi'nde sergileyeceğiz. Gerçek sanatseverleri bizi alkışlamaya davet ediyoruz!
DÜNYALI OYUNU KISA TANITIM VİDEOSU'nu izlemek için tıklayın...

Pazartesi, Şubat 05, 2018

Alinur başkanla randevu...

İnSanat Derneği olarak, Bursa’nın atanan yeni Belediye başkanı Alinur Aktaş ile tanışma ve faaliyetlerimiz hakkında bilgi verme, bir sivil toplum örgütü olarak nasıl katkı yapacağımızı konuşmak üzere randevu talebinde bulunmuştuk.
Randevu için telefonla başvurduğumuz BŞ Belediyesi Özel Kalem Müdürlüğü’nde ki görevli 700 kusur derneğin başkanla görüşmek için sırada beklediğini, bize sıra gelip gelmeyeceği konusunda bir şey diyemeyeceğini ama yine de talebimizi alarak telefonu kapattı.
Bu görüşmeden yaklaşık 20-25 gün sonra geçen salı günü telefonum çaldı ve BŞ Belediyesi’nden arayan bir bayan, perşembe akşam saat 19:00’da başkanın bizimle görüşeceği müjdesini verdi(!)
Müjde diyorum çünkü benzer görüşme isteğimizi sayısız defa devrik(!) belediye başkanı Sn Recep Altepe’ye de yapmış ama icraatları boyunca, cami yaşatma derneklerini dahi kabul etmesine rağmen bizimle görüşme, ya da bizi dinleme zahmetine girmemişti.
O nedenle Sn Alinur Aktaş’ın bizimle görüşecek olmasının anlamı bizim için büyüktü.
Neyse, İnSanat yönetim kurulu olarak eski meyve-sebze halinin orada yeni inşa edilen BŞ Belediyesi’nin muhteşem(!) hizmet binasının bulunduğu yere gittiğimizde bizi hoş bir sürpriz karşıladı.
Çünkü davet bize özel değil, bizimle birlikte yaklaşık 15 başka dernek de bu toplu görüşmeye çağrılmıştı.
Spor kulüpleri, cami yardım ve yaşatma, kılıç-kalkan, kentsel dönüşüm, hemşeri yaşatma ve yardımlaşma ve Atatürkçü düşünce derneklerinin yanı sıra sanatla iştigal eden Bursa’nın en üretken sivil toplum kuruluşlarından İnSanat da BŞ Belediyesi Meclis salonunda ki yerini aldı.
Başkan Aktaş, sağında solunda dizilen müdür ve genel sekreterleriyle birlikte koltuğuna kuruldu ve önce kendini, sonra da misyonunu anlatarak, tam da karşı sağ çaprazda oturan bana ilk sözü verdi.
Aslında en son konuşmak istediğimi ifade etmeme rağmen uzatılan mikrofonu almadan da edemedim. Derneğimizin faaliyetlerinden, çektiğimiz filmlerden söz ederek başladım konuşmaya ve Altepe’nin harcadığı İpek Yolu Film Festivali’nden, Kent Meydanı’nın 10 yılda pançık punçuk hale gelen ve ortadoğu şehirlerini aratmayan korkunç zeminine, evlerimizde akan kireçli çeşme sularına, bu yüzdem artan damacana su satışlarına ve hava kirliliğine kadar, Osmanlı’nın ilk başkenti Bursa’nın her tarafının tarihi değerlere sahip olduğunu, evliyaların ve Osmanlı padişahların ayak izlerinin bulunduğunu ama Bursalıların ne kadar önemli bir kentte yaşadıklarının farkında olmadığına kadar bir çok konuya dikkat çektim. Bizimle birlikte İznik’ten gelen Atatürkçü Düşünce Derneği ve 1050 Konutlar Kentsel Dönüşüm Derneği dışında ki diğer dernekler bir şeyler istemeye gelmişlerdi.
Bir tek biz, “Bursa’ya ne katabiliriz, Bursa’ya ne ve nasıl faydamız olabilir?” dedik Sn Aktaş’a. Sağ olsun o da tek tek not aldı ve sorulara, anlatılan sorunlara yanıt vermeye, davetli öteki dernek yöneticilerinin istekleri karşısında da BŞ Belediyesi’nin içinde bulunduğu durumu samimi bir üslupla  anlatmaya, özetlemeye çalıştı.
Evet işte anahtar kelime buydu başkanla buluşmada: Samimiyet…
Konuşurken ya da dinlerken karşısındaki insanın gözünün içine bakan ve önemsediğini belli eden doğal ve olması gereken insani bir davranıştır bu.
Recep Altepe’nin yapmadığı ya da yapamadığı, bu nedenle halkla bağlantı kuramamasına neden olan önemli bir eksiklikti.
Sn Altepe ile her hangi bir yerde tesadüfen karşılaştığımızda (dediğim gibi asla bizi makamında kabul etmedi) biz bir şeyler anlatırken o hep başka yerlere bakıyor ve karşısındakini değersizleştiriyordu.
Sn Alinur Aktaş ise bu noktada benden geçer not aldı. Henüz yeni yeni tanımaya başladığı Bursa’ya değer katarsa, bir Bursalı olarak her türlü desteği vereceğimizi söyledik.
Yanlış yaparsa da, Altepe’yi eleştirdiğimiz gibi eleştireceğimizi de buradan anımsatmak isterim.
O koltuğa atanarak geldi. Yerel seçimlere de bir buçuk yıl daha var. O tarihe kadar Bursa’da yapacakları ya da yapamayacakları kaderini belirleyecek.
Bursalılar Altepe’yi sevdiği için değil, partisi için oy verdi. İlk adaylığında ne yazık ki ben de oy verme gafletinde bulunanlardanım. Çünkü bu satırların yazarı yerel yönetimlerde partiye değil adaya bakar. İnandığım ve güvendiğim adayın hangi partiden olduğu beni ilgilendirmez. Takım tutar gibi parti tutanlardan değilim.
Sn Alinur Aktaş’ın da partisine değil, samimi olup olmadığına bakıyorum ve diyorum ki, “Bu çizgisini bozmaz, dediklerini yaparsa Bursa onu bırakmaz…”
Tabi Bursalıların kararından çok partisinin, yani Sn Cumhurbaşkanı’nın hakkında vereceği hüküm ne yazık ki halkın kararından daha önemli ve etkili.
O nedenle Aktaş’a yolu açık olsun diyor başarılar diliyorum!





Cuma, Şubat 02, 2018

İşte bütün mesele buydu: Mücadele


İki kayıp haftadan sonra Beşiktaş ile oynanacak maçın önemi daha da artmıştı. Kaybetmek demek kabus dolu haftaları da önümüze dizecekti.
İşte bu atmosferde başladı maç. Beşiktaş her ne kadar geçen sezonun ligde fırtına gibi esen havasında olmasa da bu yıl Şampiyonlar Ligi’nin flaş takımlarından biriydi ve bizden daha iyi oldukları da aşikardı.
Nitekim maça da öyle başladılar. 13. Dakikada 1-0 yenik duruma düşünce Bursaspor, açıkçası tribünleri dolduran ve sahaya yabancı madde atıp küfür ve hakaret etmekten başka bi işe yaramayan 30 bin kadar taraftar da umudunu kesmiş olmalıydı ki, maçı tatil ettirmek için elinden geleni ardına koymadı.
Neyse ki, 37. dakikada imdada Beşiktaşlı Negredo yetişti ve kendi kalesine attığı gol ile bir anda gidişatı değiştirdi. Tabi Titi’nin goldeki çabasını da unutmamak gerek. Beşiktaş’ın bocaladığı anlarda rakip savunmayı allak bullak eden Yusuf Erdoğan klasını kanıtlayan inatçı performansıyla sahneye çıktı ve 45. Dakikada Gelarge’nin gol vuruşunu yapmasına zemin hazırlayan isim oldu.
İlk yarının bu son dakikasında gelen gol ile soyunma odalarına 2-1 önde giden Bursaspor’un ne yapacağını aslında 2. Yarı görecektik. Çünkü bitin sadece devreydi ve Bursaspor daha önce Galatasaray maçında da ilk yarıyı önde kapamasına rağmen Fransız hocanın 2. yarı saçma sapan tercihleriyle maçı 2-1 kaybetmişti.
O nedenle Beşiktaş’a karşı 2-1 ya da 1-0 önde olmak bir şeyi ifade etmiyordu. Kazanmak için mutlaka bir gol daha bulmak gerekliydi ki, konuk takımın savunması çok savruk bir görüntü verdiği halde bunu yapmayı başaramadı Bursaspor.
İkinci yarının ortalarında 10’ar dakikalık iki ayrı periyod vardı ki, yeşil beyazlıları kurtaran kaleci Harun oldu demek yanlış olmaz. Mucize diye nitelendirilebilecek inanılmaz toplar çıkardı Harun ve ondan sonra ki 10-15 dakikada ise oyunun kontrolünü tamamen ev sahibi takım eline aldı ama 3. golü bularak tribinleri dolduran taraftarlaırnı rahatlatacak fırsatı ne bulabildi, ne de yaratabildi.  
Harun, Aziz, Barış, Yusuf’un yanındaki 7 yabancı ile mücadele etmek ve Beşiktaş gibi bir rakibe karşı 1 puan almak başarı olabilir ama galibiyetin kaçtığını da unutmamak gerek!
Kaçan galibiyete mi sevinmeli yoksa yenilmemeye mi?
Bence ortaya konan mücadeleye bakmakta fayda var!
Alanya deplasmanında şanssız yenilen gollerden sonra bu maçta şansa oldukça ihtiyacı vardı Bursaspor’un ve bu şans sadece Negredo’nın bizim için attığı golde yanlarında oldu ki, yine de teselli hanesine ekleyebiliriz bu durumu.
Le Guen bize “Yenemiyorsan yenilme” masalını izletti ve dinletti bir kez daha.
Beşiktaş’a karşı sergilenen mücadelenin yarısını dahi önümüzdeki haftalarda ortaya koymaları halinde ilk beş olmasa bile sezon sonunda kâbus yaşamaktan uzak bir sırada kapanışı yapabiliriz.
Zira ne kupa hedefi kaldı ortada ne de Avrupa kupalarına katılabilme umudu.

Bir aptallık yapılmazsa tatsız tuzsuz haftalar bizi bekler…

Pazar, Ocak 21, 2018

ŞEKER VE HAMURDAN HARİKALAR YARATAN ADAM

Ne Mutlu Doğru konuşabilene / Kamu spotu

Takım:3 Taklavat: 0

Takım taklavat…
Bir tarafta takım, diğer tarafta ev sahibi taklavat…
Düzenli, tertipli, planlı programlı ve işlevsel olana takım denir.
Dağınık, yığın ve toplama olana, takımın yanında bulunan ama takımın sadece parçalarından ibaret olana da taklavat…

Ligin haklı lideri olan Başakşehir işte bu TAKIM tanımına uyuyor. Ev sahibi TAKLAVAT tanımına cuk oturan Bursaspor. Sözüm ona zorlu deplasmandan güle oynaya net bir galibiyet elde etti konuk takım. 

Bu satırları, 58. Dakikada skor 2-0 olduktan sonra yazdım. Fakat ilk yarıda, Bursaspor dinamosu Batalla sakatlanıp Trabzon’dan kovulup Bursa’ya postalanan Yusuf Erdoğan’a yerini bırakınca, “Eyvah Batalla sakatlanıp çıktı, takım 1-0 geride, bu maçın sonu gelir mi, gelirse nasıl gelir, ne olur, düşünmek istemiyorum!” dedim ve o sırada dakikalar 42’yi gösteriyordu.

Çok da başka bir şey yazmaya gerek yok. Sezon başından bu yana Bursaspor’da Le Guen’den masallar dinliyor bu kent. Ali Ay yönetiminin yöneticilikten anlamadığı artık aşikâr oldu. Kupadan elenmiş, vasatı geçemeyen bir takımdan, ah özür dilerim taklavattan bi cacık, değil cacık, ekşimiş ayran bile olmayacağı anlaşıldı. Yazık transfer edilen onca posası çıkmış heyecansız, amaçsız, ruhsuz yabancıya verilen milyonlarca dolara, yazık bu taraftara ki, bi ihtimal, liderden belki bir puan çıkarır umuduyla Timsah Arena’yı doldurdular.

Bunca yabancı olmadan, sadece kendi yetiştirdiğin oyuncularla da bu sonucu alamaz mıydık? Sadece yerli oyuncularla sezona başlasaydık bu takımlara karşı kaç yerdik, üç gol, beş gol?

Ha bu arada, bu maçta ilk 11'de oynatmayacaksan Moussa Sow’u ne diye aldın arkadaş, niye, niye, niye?

Perşembe, Aralık 21, 2017

KEÇİ MEMET (Öykü)


    Uzun zamandır blogumda öykü paylaşmıyordum. Arada bir paylaşsam iyi olacak. İşte son yazdığım öykülerden biri "KEÇİ MEMET" denemesini paylaşıyorum... Afiyetle okuyun ;)

     – Deneme, bir-iki deneme…
     – Ne yapıyorsun böyle?
     – Şştt… Rahatsız etme, “deneme, bir-iki deneme...”
     – Ağabey, kafayı mı yedin, o dediğin mikrofondan, hoparlörden sesin çıkıp çıkmadığını ya da şiddetini kontrol etmek için yapılan bir şey, burada olmaz ki.
     – Neden olmasın? “Deneme, bir-iki deneme…”
     – Ya ağabey, bırak işte, deneme bence!
     – İyi de, denemeden olmaz.
     – Ne olmaz?
     – Deneme olmaz.
     – Ne?
     – Deneme…
     – E o zaman sen de deneme, bırak kalsın.
     – Öff, kes ama, seni çağıran oldu mu? Kes!
     – !?
     – Alt tarafı bir deneme yazacağım, ama yazdığımın deneme mi, makale mi, öykü mü olduğunun farkında değilim.
     – Hmm..,
     –  “Hmm” ya… Şimdi bizim köyün Keçi Memet’ini yazacağım ama nasıl başlayacağıma karar veremedim. Öykü gibi mi başlasam, yoksa... Yoksa masal mı, deneme gibi mi?
     – İyi de ağabey, deneme dediğin nedir ki? Bir şeyi ‘denemek’ten, yani tecrübe etmekten geçmez mi? E sen de başla, nasıl başlarsan başla; ne çıkarsa bahtına.
     – Aferin lan zirzop, bak hiç böyle düşünmemiştim.
     – Eyvallah ama zirzop demeyeydin iyiydi.
     – Alınma hemen, iltifat say... Şimdi ben bir şeyler karalayayım, sonra Keçi Memet’e geçiş yapayım; ama nasıl?
     – Eh be ağabey, hâlâ “nasıl?” diyorsun ya, pes! Başla işte, deneysel olsun, yani deneme olsun, adı üzerinde. Sen başla; benim denemem de böyle oldu dersin. ;)
     – E iyi de, o noktalı virgüllü parantez neyin nesi?
     – Deneysel işte; o göz kırpma oluyor.
     – Hadi len, öyle göz kırpma mı olur?
     – Olur valla, internet ortamında artık böyle. :D
     – O da ne?
     – Gülme işareti.
     – Aa yeter ama, toz ol, denememin içine ettin!
     – Kızma be ağabey, sen anlat bakalım şu Keçi Memet meselesini.
     – Yav keçi işte... Sen bizim Kövü bilin mi?
     – He, bilmem mi? Cumalıkızık!
     – Aferin len, sen ne çok kültürlüsün öyle(!)
     – Ehe öyleyimdir de, sen benlen dalga mı geçtin şimdi?
     – Nasıl anladın?
     – İki parantez arasına ünlem koydun da.
     – Vay dürzüüü! Gözünden de bir şey kaçmıyor.
     – Ağabey hadi anlat şu Keçi Memet’i artık, geç oldu.
     – Peki peki... Haklısın, bi gün, yani bi gün dediğim bundan 25-30 yıl önceydi, gençtim tabii o zamanlar... Birden çıkıverdi karşıma.
     – Keçi Memet mi?
     – Dur sözümü kesme, dinle! “Yolumdan çekil” dedim, uzun uzun baktım inatçı keçiye... Keçi de bana baktı. Keçi, lakabı... Gerçek adı Memet. Keçi Memet… İnatçı olduğu için ve her şeye muhalefet ettiği için Keçi lakabını takmıştı köylüler Memet’e. Keçi yine bir şeyi kafasına takmış, lambur lumbur yola düşmüş, ağustos ortasında. Güneş öğlene çalım atıp tepemizden devrilmiş, akşama serenat ederken şeytan aralığının tam da ortasında karşıma çıkmış, ne bana geçit veriyordu, ne de geri gidip yolumu açıyordu.
     – Bildin değil mi şeytan aralığını?
     – He bilmem mi, cin aralığı değil miydi o?
     – Ha cin, ha şeytan! Kesme sözümü...
     – Affedersin usta. :(
     – Ha şöyle... Adam ol! Neyse... Şeytan aralığı da ancak bir kişinin geçebileceği kadar, 50-60 adımlık daracık bir sokakcık... Aslında sokak falan da değil, iki ev arasında rastgele bırakılmış bir boşluk. Şeytan bunun neresinde bilmiyorum, kimse de bilmiyor. Yolu uzatmak istemeyenler, kısa yol diye kestirmeden bu boşluğu kullanırlar yıllardır ve adını da şeytan aralığı koymuşlar.
     Zayıf iki insan göbeklerini sürterek de olsa geçebilecekleri bir boşluk ama benim gibi kalın, Keçi gibi inatçı iki âdemoğlunun bu yolu aynı anda karşılıklı kullanmaları imkânsızdır. Ama gel de bunu Keçi’ye anlat.
     – Ya Memet, bak ağabeyciğim ben yolun yarısından fazlasını gelmişim, bas geri de geçeyim şuradan, diyorum. Keçi Memet nuh diyor, peygamber demiyor, homurdanarak karşımda dikilip duruyor. Neden sonra ağzını açıp tersleyerek ”Bas git geri, sen bas git geri!” diye hiddetlendi.
     Vela havle vela kuvvete! Keçi Memet, benden 5-6 yaş büyük olsa gerek. Evde anacığı ile yaşamış uzun yıllar. Geçen sene anası da hakkın rahmetine kavuşunca, “İnadım inat, kıçım iki kanat” küsüverdi dünyaya. Ondan evveli de babadan kalma tarlayı sürüp biçmek yerine icara verip oradan aldığı 3-5 bin lira ile ayakta kalmaya çalışırdı. Zavallı anası çok söylendiydi Memet’e ama… Dedim ya, Keçi inada bindi miydi alimallah, illallah ettirirdi karşısındakini, illa onun dediği olacak.
     Kasabada yer, eline geçirdiğinin ilk haftası parayı bitirirdi, kös kös köyün yolunu tutar, küs küs dolanırdı ortalıkta. Arada bir kahveye çıktığı da olurdu gayri de... Kimseyle konuşmaz, bazen gazetelerin bulmacalarını çözmeye çalışır, ki onu da bitirebildiği vaki değildir, kendine ısmarladığı tek şekerli çayını yudumlar, kimseyle tek kelime etmeden yine kahveden uzayıp giderdi.
     Es kaza biri bir şey sordu muydu da, ya duymazlıktan gelir, ya da “Sana ne… Bana ne… Ona ne… Kime ne… Bize ne?” gibi şablon kelimelerle karşılık verirdi.
     Kısa ve öz... Oysa köyde en çok okuyan, en fazla mürekkep yalayan da oydu. İlkokul beş... Ortaokula da gitmişliği vardı da inadından ötürü okuldaki öğretmenleri “Yeter!” deyip tasdikname ile köye postalamışlar.
     Köylülerin dediğine göre bu inadı da küçükken kendisini tepen keçiden ötürüymüş. Ben köylülerin yalancısıyım; şöyle böyle değil, keçiyi sağarken, hayvan tam da iki kaşının ortasına toynağını patlatmış.
     Gerçi herkes bilir keçinin tek toynağı olmaz, (çift toynaklı olduğu için) tırnağı vardır ya, yine de köylüler anlatırken nedense onu keçinin tek toynağı varmış gibi abartarak anlatırlar Memet’in inadının sebebini. Alnın ortasındaki nişanın da keçi hikâyesinin delili olduğu söylenir.
     Memet’in bu halde olmasında keçi tepmesinin payı ne kadardır bilinmez ama asıl kirişi kırmasının nedeninin askerlik olduğunu düşünüyorum. Acemi birliğini ağabeyim ile aynı yerde yapmışlardı.
Manisa Kırkağaç...
Jandarma Komando...
3 ay orada kaldılardı. Mehmet askerde çok sopa yemiş inadından ötürü. Onbaşılar, çavuşlar, başçavuşlar, üsteğmenler, yüzbaşılar... Sopasını yemediği rütbeli kalmamış.
     İnadıyla perişan etmiş taburunu Memet. Verilen her emre itaatsizlik etmiş. Buna şiddetle karşılık vermeye çalışan komutanlarından iki tanesini hastanelik edince de, bütün diğer komutanlar aynı anda saldırmışlar Memet’e ki, güç bela dizginleyebilmişler. Mehmet 1 ay hastanede, 3 ay da diskoda (koğuş hapsi) kalmış.
     Ağabeyim 3 aylık acemi eğitimini bitirip, oradan da Hakkâri Beytüşşebab’a dağıtımı çıkmış, bir daha da…
     Neyse…
     Konumuz ağabeyim değil…
     Çünkü o…
     O…
     …
     Neyse ne, Keçi Memet’le devam edeyim ben… Memet’in aldığı cezalar nedeniyle acemi eğitimi 6 ayda tamamlanmış. Fakat Memet rahat durur mu? 18 aylık askerliği tamı tamına 3 yıl sürmüş. Her gittiği yerde inadı başına bela olmuş, en sonunda da sürüldüğü askeri birlikte kimse ona bulaşmayınca teskeresini verip Keçi’den kurtulmuşlar!
İşte Keçi bu Keçi...
     Şimdi karşımda durmuş, bana “Bas git, sen bas git!” diyor…
Basıp geri gitmek kolay ama Keçi’ye şunu belletmek lazım, diye ben de inat ediyorum:
     – Gitmiyorum lan, gitmiyorum işte, ne edecen ha?
Keçi, homurdanmasını artırmış sert ve delici bakışlarını gözlerime dikmiş, “Bulaşma bana çocuk!” dercesine dikleniyor. Aynı şekilde ben de ona dikleniyorum. Keçi daha baskın, ne de olsa inat onun fıtratında var.
     – Bak Hasan’ın, ağabeyinin hatırı var, şimdi seni paralarım, çekil yolumdan!
     Hasan, Keçi’nin asker arkadaşı; ağabeyim… İlk defa Keçi Memet’in ağabeyimin adını andığını duyuyordum.
     Ağabeyimi anınca ikimiz de sustuk. Daracık duvara yasladı koca gövdesini. Derin soluk alıp vermesi yankılanıyordu sanki. Oysa sessizdi ortalık. Sadece cırcır böceklerinin senfonisi duyuluyor ama sessizliğimizi yenmeye yetmiyordu. Ne cırcır böcekleri, ne de köyün belalıları kargaların sesleri... Malum sessizliğin ardından nedense, “Mert çocuktu Hasan!” diye mırıldandı güçlükle; “Hakkını ödeyemem. Çok kolladı beni, çok yalvardı sakin olmam için… Ama inat işte, dinlemedim onu, dinleyeydim, bunlar başıma gelmezdi.”
     Ağır ağır doğruldu yaslandığı duvardan, aynı ağırlıkta, vakur adımlarla geri geri gitmeye başladı, yolumu açtı. Ben donup kalmıştım, Keçi ilk defa pes etmiş, birine yolunu vermişti. 
     Gerçi bu yaptığına pes etmek de denemez ya. Şeytan aralığının başında, başını öne eğip geçmemi bekledi... Tam da o anda ikindi okunmaya başladı. Ben de ezanın bitmesini bekledim... Müezzin ezanın son makamını okuyana kadar öylece kalakaldık. İçim dolmuştu, bana sunulan bu nimeti geri tepemezdim, yavaş yavaş yürüdüm daracık sokağın asırlık duvarlarına omuzlarımı sürterek.
     “Keşke Hasan ağabeyim de biraz inat edeydi, senin kadar olmasa da biraz inatçı olaydı belki o da burada olur, şeytan aralığında karşılıklı inatlaşırdınız, keşke...” diye mırıldandım yanına vardığımda. Keçi ses etmeden yanımdan geçip, şeytan aralığını arşınladı hızlı adımlarla. Ardından bakakaldım.
     Hasan ağabeyim Beytüşşebab’ta girdiği çatışmada pusuya düşmüş şehit olmuştu. Giderken evliydi. Gitti ve gelmedi.
Yengemle evlendirdiler beni.
     Nilüfer, yengemdi, eşim oldu. Ağabeyimin çocuğuna babalık ettim. Çocuklarımız oldu, ilk doğan çocuğumuza Hasan adını verdik. Hasan ağabeyimin hatırası oğlumuzda yaşıyor...
     Keçi Memet’inkine yaşamak denirse, inadıyla o da köyde dolanıyor.
     Hiç evlenmedi Keçi.
     İnadından kız beğenmedi.
     Beğendikleri de onu istemedi.
     Keçi ile yaşamak zor.
     Keçi’ye yarenlik etmek ıstırap...
     Ne köyden kaçıp gidebildi Keçi Memet, ne de bizim köylü olabildi. Köyde yaşayan bir yabancı gibi. Askerden geldikten sonra daha da yabancı, daha da başka biri olmuş, inatçı keçiliği yapışıp kalmıştı alnındaki nişan gibi.
     – Yapma be ağabey?
     – Ne yapma?
     – Anlattıkların... Nutkum tutuldu valla!
     – Niye lan!
     – Çok dokunaklı.
     – E deneme işte.
     – Deneme mi?
     – Sen deneme dedin ama ben böyle bir şey denedim, beğenmedin mi?
     – Yuhh be ağabey, yuh sana!
     – Niye ki?
     – Gerçek sandım bir an, öyle bir anlattın ki, ağlayacaktım az kala!
     – Gerçek olmadığını nereden çıkardın ki?
     – Esah mı?
     – He esah, ama bi kısmı, bi kısmı da deneme, ya da deneysel; yersen...
     – Yedim gitti! ;)
     – E yarasın o zaman!
     – :D
     – Gülme, bak gülme dedim!
     – Peki :/
     – Aferin, adam ol! ;)



Cuma, Aralık 08, 2017

Oynamayana atarlar!

Oynamayana, oynamayan da atar. Tıpkı Fenerbahçe’nin yaptığı gibi oynamadan Bursaspor'u deplasmanda yendi. Bir penaltı ve gol, haydi hayırlı işler…
Oysa bu maç Bursaspor’un zirveye bir adım daha yaklaşması ve rakibini alta alması için büyük bir fırsattı. Maç Bursa’da, Timsah Arena’yı tıka basa doldurmuş taraftarının desteği arkanda ve sen mutlak kazanman gereken bu maçta, o kadar kötü o kadar kazanmaktan uzak oynuyorsun ki, 90+3 dakikalık maçta kaleyi tutan, Volkan’ı rahatsız eden sadece tek bir şut atabiliyorsun ve o da senin maç boyunca tek pozisyonun.

Kembo'nun 88. dakikadaki şutu olmasa sıfır pozisyonla tamamlayacaktı Bursaspor maçı ki, bence bu durumu her şeyi özetliyor!
Böyle bir maçı kazanabilir misin?
Belki şansla, e şansın da yoksa ve hakem de şöyle hafifçe konuk takımın adından, formasından korkup kritik kararları senin aleyhine veriyorsa, nasıl kazanacaksın ki?
Nitekim kazanamadın.
Bir penaltı ve 1-0 yeniksin.
Bu arada, aynı pozisyonda aynı hakem Bursaspor lehine aynı kararı verebilir miydi?
Sanmam...
Yenik duruma düşmüşsün, daha atak ve daha hızlı ve daha etkili oynaman gerek değil mi?
Evet ama, nerdeee o Bursaspor?
Le Guean oyuna John’u sokuyor, geberik John, bugüne kadar ne yapmış ki bu maçta takımına hayat versin? Nitekim o da sahada geberik arkadaşlarına ayak uyduruyor.
Belli ki, Fransız hoca stratejisini 0-0’a göre kurmuş. Aykut Kocaman da öyle ama hiç olmazsa onun anlaşılır bir mazereti var; deplasmanda oynuyor ve rakip Bursaspor.
Fenerbahçe, Bursaspor’un adından, taraftarından çekinmese, biraz daha üstüne gitse pozisyon bulacak. Çünkü kendisini hataya zorlayacak, baskı yapan, kazanmaya niyeti olmayan bir rakip var karşısında.
Maçın skorunu hakem Ali Palabayık’ın hassas tercihleri belirledi demek yanlış olmaz. Ama bu Bursaspor’un kötü oynadığı ve büyük bir avantajı kullanamadığı gerçeğini de değiştirmez.
Le Guean tıpkı Galatasaray maçında olduğu gibi, Fenerbahçe’ye de galibiyeti hediye etti.
Hiç olmazsa Galatasaray'a karşı ilk yarı iyidi, Fenerbahçe'ye karşı ise küllüm kötü!
Diyeceksiniz ki, “Fransız hoca mı çıkıp oynasın?”
Elbette o çıkıp oynamayacak ama bu takımı oynatacak taktiği o yapacak, futbolcularını kazanmaları için o hazırlayacak.
Yenilmemek için çıkan bir takımın kazanma şansının olmadığı futboldaki bu adı konmamış kural bir kez daha tecelli etti ve daha korkak olan kaybetti.
Ve anlaşıldı ki, Bursaspor zirvenin takımı da değil, adayı da…
İlk 10 ila ilk 5 arasında gider gelir. Muhtemelen yönetim de, “bizim derdimiz şampiyonluk adaylarıyla değil, çıkın oynayın ve orta sıralarda bir yer bulun, fazla arıza da çıkarmayın, düşme potasından uzakta olun” mantığıyla yaklaştıklarını anlamak için, İstanbul takımlarıyla oynadıkları maçları bakmak yeterli!
Yani bu sezon bu Bursaspor’dan bi cacık olmaz, belki ayran olur(!)

Cuma, Aralık 01, 2017

Eğer Ayla Oscar alamazsa…

Ayla filmini nihayet izledim.
Amerikan Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi’nin yabancı dilde verdiği Oscar’ın Türkiye’nin aday adayı…
Bugüne kadar Oscar’a aday olsun diye yolladığımız en iyi yapım olduğunun altını çizmek isterim.
Gerçekten de olmayan Türk sinemasının çok çok üzerinde bir prodüksiyon var ortada.
Konusunun gerçek ve Kore savaşını işleyen ilk film olması kuşkusuz gişedeki başarısının da karşılığı…
Oscar heykelciğini alarak tarihe geçeceğini umuyorum, alamasa bile en azından adaylık koparacak düzeyde bir iş Ayla!
İyi bir film…
Bakın “film” diyorum; gerçekten yaşanmış bir olayın yeniden kurgulanıp sinemaya aktarılması söz konusu. Gerçeğin bire bir aynısı olmasını beklemek, yok efendim tarihi gerçekleri anlatmıyormuş da, yok şöyle değil de böyleymiş gibi bir takım zırvalıklar filmin kalitesini de gişesini de etkilemiyor. Tekrar anımsatıyorum bu bir film…
Gerçek ise filmin sonunda perdeye yansıyor.
Filmin sonundaki bu olayı yazının sonunda anlatacam ama şimdi filmin beni rahatsız eden noktalarına değinmek istiyorum.
Yiğit Güralp’in senaryolaştırdığı gerçeklerden alıntılarla kurgulanmış öykünün filmini izlerken kaç kişi sorguladı bilmem ama ben şu soruyu yönelttim kendime: Bizim Kore’de ne işimiz vardı? Oraya yollanan askerimiz ne için öldü, kimin için sakat kaldı? Öykünün (ne kadar gerçek bilemiyorum) komünist karakteri Mesut Teğmen biraz sorgular gibi olsa da, bu yarayı pek kaşımak istememişler anlaşılan.
Bu film Oscar’dan iyi bir sonuç alacaksa (en azından adaylık için) kurgusunun yeniden gözden geçirilmesi ve özellikle belgeselcilerin Güney Kore’ye gidiş gelişlerdeki gereksiz uzun ve sıkıcı sahneler kısaltılıp filmin ritmi artırılmalı. 
Japonya nire Kore nire?
Bir bakıyoruz ki, küçük Ayla’yı da alıp Süleyman Astsubay, Ali Astsubay ve Mesut Teğmen hop Tokyo’ya, yani Japonya’ya uçmuşlar. Sanırsınız ki, Tokyo-Seul git-gel 6 saat(!) Hem o kızı nasıl götürebilirsiniz ki ülke dışına, hemi de savaş ortamında? Filmin en gereksiz ve öyküye hizmet etmeyen sahnelerden biriydi Tokyo gezisi, filmin ruhuna da aykırı!
“OYUNCULARIN PERFORMANSLARI”
Gerçek Süleyman Astsubay’a benzemese de İsmail Hocaoğlu iyi iş çıkarmış. Yaşlılığını canlandıran Çetin Tekindor ise filmdeki en yanlış tercih olmuş. Ne Hocaoğlu’na benziyor, ne de gerçek Süleyman Dilbirliği’ne…. Üstelik Babam ve Oğlum’u akıllara getiriyordu ki, filmden çıkan birkaç kişiden, sırf bu tercih yüzünden (alakası olmamakla birlikte) “Sanki Babam ve Oğlum gibiydi” şeklinde konuşmalara kulak misafiri oldum. Ki, Çetin Tekindor’un kalitesine diyecek lafımız yok, fakat Babam ve Oğlum’un babası Hüseyin’i Ayla’da da hissetmek pek hoşumuza gitmedi.
Hele ki Tekindor’un ensesinin arkasına toplanmaya çalışılmış saçının kuyruğu ise o kadar sakil duruyordu ki, “keşke saçını at kuyruğu bırakıp o haliyle oynasaymış” diye aklımdan geçirdim.
Eğer yönetmen Can Ulkay’ın tercihi değilse, Leyla ile Mecnun dizisinde ki Mecnun tiplemesinden kurtulamamış Ali Atay ne yazık ki.
Genel olarak oyuncu performansları gayet başarılı. Murat Yıldırım, ki ben ondan böylesine bir performans beklemiyordum açıkçası, Teğmen Mesut’ta çizdiği komünist karakterle alkışı hak ediyor. Taner Birsel, Damla Sönmez Büşra Develi ve elbette ki, küçük Ayla’yı canlandıran Kim Saol… Koreli küçük yıldız muhteşemdi, filmin gerçek yıldızıydı!
Dediğim gibi, bu bir filmdi, sinema filmi; gerçeğin yeniden kurgulanıp 125 dakikada beyaz perdeye aktarılmasıyla ortaya çıkan sinemasal bir illüzyon.
Filmin sonunda, jenerik sağ tarafta akarken, perdenin sol tarafında da gerçek Süleyman ile gerçek Ayla’nın yıllar sonra gerçek buluşmaları yansımaya başladı beyaz perdeye.
Peki ne oldu dersiniz?
İzleyicilerin birçoğu ayaklandı ve bu gerçek sahneyi izleme zahmetinde bile bulunmadılar ki, beni en çok duygulandıran sahne, Seul’un Ankara adlı parkında, 2010’da yaşanmış olan bu gerçek sahneydi.  Filmin kurgulu anlatımında ağlayan ağladı, film bitti ve her şey koltukların altına atılan salya-sümüklü kâğıt mendillerde kaldı.
Keşke filmin sonuna, jenerikten önce, “Film bitmedi, biraz da gerçekleri izleyin” diye bir uyarı (yazılsaydı) yapılsaydı, çünkü ayaklanan aceleci izleyicilerin önümüzü kapatması yüzünden, gerçekleri tam olarak izleyemedik.
Üstte de ifade ettiğim gibi, Ayla her türlü ödülü hak ediyor. Oscar’ı aldı aldı, eğer Ayla alamazsa “Ben James Değilim” alacak demedi demeyin(!)

Tabi çekebilirsem… :)

Pazar, Kasım 19, 2017

Alinur Aktaş ve Bursalılar…

İnegöl’den atanarak Büyükşehir Belediyesi makamına oturtulan Bursa’nın çiçeği burnunda belediye başkanı Sn Alinur Aktaş, Merinos Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi’nde Bursalı hemşehrileriyle buluştuğu sırada ben de oradaydım.
Görevden alınmasına “gık” bile diyemeyen, Bursalıların oy vererek seçtiği Sn Recep Altepe’den sonra Cumhurbaşkanımız Sn Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla atanan Aktaş’ın Altepe’den ne farkı olduğunu merak ediyordum.
Neyse Recep bey günahıyla sevabıyla görevden el çektirildi ve yerine İnegöl’den Alinur Aktaş geldi. Kamuoyuna yansıyan bilgilere bakınca Aktaş’ın pozitif bir izlenim uyandırdığını söyleyebilirim. Suya ve ulaşıma yapacağı indirim, metroda abartısız şekilde seyahat edip vatandaşlarla sohbetlemesi, asıl adı Yalova Yolu olan ama nedense İstanbul Caddesi diye ismi değişen güzergahta süren T2 tramvay hattı çalışmaları nedeniyle yaşanan sıkıntıları bizzat esnaftan dinlemek için harekete geçmesi ve vatandaşlarla buluşma öncesi, kurum ve kuruluşlardan, çelenk ve çiçek gönderilmesi yerine Bursa Orman Bölge Müdürlüğü hesabına fidan dikilmesi için bağış yapılmasını istemesi, Aktaş hakkındaki olumlu düşüncelerimi pekiştirmişti.
Merinos AKKM’de ki “vatandaşlarla buluşma” etkinliğinin ise aslında bir sohbet ve tanışma havasında geçeceğini aptalca bir düşünce ile ummuştum.
İnSanat Derneği’nden Merinos’a doğru yürürken olası bir durumda Sn başkana yöneltebileceğim soruları kafamda sıralıyordum. Fakat AKKM’ye geldiğimde gördüğüm kalabalık ve insan profili nasıl bir ülkede ve şehirde yaşadığım gerçeğini gösterdi bana.

Bu bir tanışma ya da buluşma toplantısı değil, düpedüz Sn Alinur Aktaş’ın partililerine kendini tanıtma etkinliğiymiş. Yoksa, çoğunluğu sadece Ak Partililer değil, diğer parti ve bir çok sivil tolum örgütü temsilcileri de gelmiş olurdu. AKKM fuayesinde hazır bekleyen Mehter takımı, koskocaman bir kürsü ve ekran ve çoğunluğu Ak Partili kalabalık... Devrik belediye başkanı(!) Sn Altepe’ye hizmetlerinden ötürü teşekkür etmesi ile konuşmasına başladı Sn Aktaş. “Sayın Cumhurbaşkanımız ile görüştük. (Tercümesi: Beni buraya Reis gönderdi) Bugün de buradayız. (Tercümesi: Bakın ben geldim) Çok çok teşekkür ediyorum, iyi ki varsınız, iyi ki buralara geldiniz." dedi. Fakat bu dediklerini kimse dinlemedi.
Hadi kimse demeyeyim, belki ön safları kapanlar dinliyormuş gibi yapmış olabilir de orta ve arka sıralardaki Ak Partililer ya sohbet ediyorlardı ya da selfie (özçekim) yapıyorlardı.
Mesela, Sn Aktaş’ın “Allah meşakkatli bir işi bana nasip etti. Hiçbir zaman yüksünmeyeceğiz" derken “Allah değil de bu meşakkatli işi Reis sana nasip etti” diye kaç kişi aklından geçirmiştir, diye düşünmeden edemedim.
Neyse, Allah’ı karıştırmadan ben Sn Alinur Aktaş’a o hengamede sorma fırsatı bulamadığım sorularımı buradan aktarmak istiyorum.
Önce hayırlı olsun göreviniz Sn Aktaş!
Soru 1- Siz Bursa ve Bursalıların mı belediye başkanı olacaksınız, yoksa sadece Ak Partililerin mi?
Soru 2- Recep Altepe’nin bir pop şarkıcısı gibi her tarafa (belediye bütçesinden) posterlerini asarak yüzünü görmekten bıktırdığı gibi siz de kentin her yanına afişlerinizi asacak mısınız?
Soru 3- Recep bey kenti dolaşmaya çıktığında, etrafında en az 20-30 kişilik (hep aynı tiplerden oluşan) bir kalabalık olurdu, sizin de benzer bir grubunuz olacak mı?
Soru 4- Recep bey göreve geldiğinin ikinci yılında, rahmetli Hikmet Şahin’in başlattığı Uluslararası İpek Yolu Film Festivali’ni bitirmişti. Sizin sanat ve dolayısıyla sinemaya bakış açınız nedir? İpek Yolu Film Festivali’ni yeniden devam ettirme ihtimaliniz nedir?
Soru 5- Sn Recep Altepe’yi etrafındaki insanlar ve danışmanlarının yanlış yönlendirdiğini düşünenlerdenim. Sizin danışmanlarınız değişecek mi? Yoksa aynı ekiple mi devam edeceksiniz?
Soru 6- Sn Altepe fotoğrafçılık dışında modern sanatlardan pek hoşlanmazdı, o nedenle bizim gibi sanat derneklerine, görevi boyunca asla randevu vermez, görüşmezdi. Sizden randevu istesek, Altepe gibi kapıları yüzümüze kapatır mısınız, yoksa rahmetli Hikmet Şahin gibi görüşmeyi kabul edip bizim düşüncelerimizi dinler misiniz?
Sayın Aktaş!
Bizim (benim) için belediye başkanlarının isimleri ve partisinin önemi yoktur. Önemli olan kente vereceği hizmettir. O nedenle ilk seçiminde Sayın Recep Altepe’ye oy veren Bursalı hemşerilerimizden biri de bendim. Ama sonraki süreçte yaptıklarıyla beni pişmanlığa sürükleyen bir tercih olmuştur ve büyük bir hayal kırıklığın adıdır benim için Recep Altepe.
O nedenle size bu yeni ve zorlu görevde başarılar dilerken, yapacağınız her yararlı-doğru hizmeti alkışlayacağımızı, yanlış, işlevsiz ve Bursa’ya değer katmayan faaliyet ve tutumlarınızı en ağır şekilde eleştireceğimizi anımsatmak isterim.
Çünkü yaşadığı şehre ve kültürüne önem veren kentli olma bilincine haiz her Bursalı’nın “çağdaş ve huzurlu yaşama” hakkının bulunduğunu, bunun için eleştirme hakkına da sahip olduğunu anımsatmak istiyorum.
Unutmayın! Merinos Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi’ne sizi (sözde) dinlemeye gelen ama selfie çekmek ve geyik çevirerek kalabalık yapmaktan öteye geçmeyenlerden ibaret değil Bursa. Siz zaten biliyorsunuz ama bir daha anımsatmak isterim: Tarihi, kültürü, sporu ve sanatıyla Osmanlı’nın hem ilk başkenti, hem de sanayisiyle Türkiye ekonomisinin can damarıdır…
Bugüne kadar yanlış yönetildiğini ve potansiyelinin değerlendirilemediğini düşündüğüm bir zamanların yeşil Bursa’sının sizinle birlikte hak ettiği düzeye geleceğini umut etmek istiyorum.
Önünüzde kısa bir süre var, bu kısa sürede bununla ilgili umut verirseniz ilk seçimde aday gösterildiğinizde en büyük destekçiniz biz oluruz.
Aksini yaparsanız, İnegöl orada…
Saygılar, başarılar…