Cuma, Nisan 08, 2016

Yazık oluyor Kemal Bey’e(!)

İstifa etmenin tam da sırası…
Evet evet, tam zamanı.
“Kim istifa edecek?” demeyin bana; AKP’li bakanlar değil tabi…
Onların fıtratında istifa diye bir gelenek yok…
7 Seçim kaybetmesine rağmen, AKP’nin ve pilotu Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bundan mağduriyet çıkarabileceğini öğrenememiş olması, istifa etmesi için tek gerekçesi!
Oysa bugüne kadar AKP’liler ve başta Erdoğan olmak üzere, yaptıkları ve söyledikleriyle seviyesizliğin dibine vurdular. (Hangi birini saysam bilemiyorum) Onlar yapınca normal karşılanıyor (ki, yaptıkları ne bir Müslümana, ne de insanım diyene yakışabilecek söylemler değil) Ama Kemal Kılıçdaroğlu son söyleminde olduğu gibi bir gafı kimse yakıştıramıyor.
Neden biliyor musunuz?
Çünkü, Kılıçdaroğlu kibar ve beyefendi bilinen bir siyasetçi ve bu söylemleri herkes ayıplıyor. Ama diğerlerine yakıştırılıyor. Bu durum bile çok şeyi açıklamaya yetse de, 7 seçim kaybetmiş birinin hala istifa etmemiş olmasını açıklamaya yetmiyor!
7 Seçim kaybetmiş biri elbette düştüğü böylesi bir dumur vaziyette de istifa etmeyeceği aşikar!
Peki Kılıçdaroğlu neden bunu yaptı?
Bence söylediklerinin hasımları tarafından mağduriyet malzemesi olarak kullanacağını hesap edemedi.
O nedenle ısrar ve inatla, “sözümün arkasındayım” dedi, “bu sözü ben uydurmadım, Muammer Güler’den daha önce duymuştuk” dedi, sözlük anlamını açıkladı, çok şey dedi…
Kemal Kılıçdaroğlu’nu eleştirenler de Ramazanoğlu’nu bu şekilde eleştirdiği için ağır şekilde eleştiriyorlar.
Peki CHP Lideri; Aile Bakanı Sema Ramazanoğlu’nu daha önce daha da kibarca, gerektiği gibi eleştirmemiş miydi?
Elbette eleştirdi ama normal eleştirileri kimse ciddiye almadı ki...
Neden ciddiye alınmadı peki?
Çünkü karşı tarafta; "Bir kereden bir şey olmaz" diyenlerin, "Milletin a.. koyacağız"diyenlerin ahlaksızlığına o kadar alışmışlar ki hangi söylemin ahlak dışı olduğunun bile farkında değiller.... “Ananı alda git” diye çiftçiyi başından kovanı mı ararsın, bayan gazeteciye, “ben de senin apış aranış çekeyim mi?” diyenini mi?
Tacize uğrayan 45 Müslüman evladı çocuğumuz hakkında tek kelime etmeyen liderin peşinden giden, kadına uygulanan şiddete susan bu güruhun, Kılıçdaroğlu’nun “ayakları altında yatıyor” lafını elbette ki cinsel içerikli versiyonu şeklinde algılayacak.
Çünkü onların fıtratında böyle algılamak var(!)
Dedim ya…
İstifa etmeli…
İşte bu nedenle Kemal Kılıçdaroğlu hemen şimdi, şu an, ya da yarın sabah veya akşam, mutlaka bırakıp gitmeli…
Kemal bey kaldıkça daha çoookkk iktidarın maskarası olacak, daha önce uyarmıştım, “son seçimden sonra bırak git, tıpkı Avrupalı emsallerinin yaptığı gibi istifa et” dedim, dinlemedi…
Az biraz saygı ve sempatisi vardı, son söylem ve eylemleriyle bunu da kaybediyor, çok yazık!

Çarşamba, Mart 16, 2016

Türkiye halklarının ortak düşmanı PKaka…

Bakın Türk demiyorum, Türkiye diyorum. Çünkü PKaKa’nın son saldırıları sonucu artık asıl amacının tüm çıplaklığı ile ayyuka çıktığını söylemek zor değil!
Halk düşmanlığı…
Biz bitiyoruz, gider ayak herkesi/her şeyi yakalım, yıkalım!
Oysa PKaKa’nın ortaya çıktığı ilk yıllarda yaptığının da bugünkünden farklı olmadığını bilenler, silahsız Kürt köylülere, köy ve mezralara, Güneydoğu’ya atanmış öğretmen, görevli mühendis ve silahsız acemi askerlere yönelik ilk saldırıları gerçekleştirdiğini de anımsayacaklardır.
1976 yılında Ankara’da küçük bir gruplaşma halindeyken 1978 yılından itibaren Hilvan-Siverek civarında kimi aşiretlerle kendisi gibi düşünmeyen solcuları ve Kürtleri hedef alan eylemlerle sesini duyurmuştu ve o zamanlar PKaKa adıyla değil Mekaplılar olarak anılıyordu. 
15 Şubat 1984'e gelindiğinde ise tamamen ayrılıkçı bir kimlikle, pusu kurup, saldırılar düzenlerdi terör örgütü; aradan 32 yıl geçtikten sonra eylemlerini bombalı, tuzaklı düzeye taşıyarak, yine silahsız insanları hedef alması şu soruyu akıllara getiriyor: Nereye kadar?
Evet nereye kadar gidecek bu kan, kin ve nefret?
Ve kime, neye hizmet?
Bu arada; özellikle HDP ve kimi de PKaKa sempatizanı arkadaşlar, yazılarımda terör örgütüne (ki terör örgütü olduğu dünyaca tescilli bir durumdur)  PKK değil de PKaKa diye yazmamı eleştirmişlerdi.
Evet bilerek PeKaKa ya da PKaKa diye ifade ediyorum, çünkü insanlık namına hiçbir kuralı tanımayan bir yapılanmaya tepkimi ancak bu şekilde koyabiliyorum.
Diyeceksiniz ki, “Yahu adı üstünde, bu bir terör örgütü. Ne kuralı ne insanlığı!”
Evet, ama gel de bu örgütü, halkı için direnen haklı bir mücadele yürüttüğüne inanan,  teröristini de gerilla kabul edip kahramanlaştıranlara anlat!
Başından beri söylediğim bir şey var: PKaKa’nın amacı asla üzüm yemek olmadı. Başından beri bağcıyla uğraştı ve bugünlere gelindi.
Bunun en somut örneği de bence AKaPa (Adalet Kalkınma Partisi) döneminde yürütülen barış süreci sonrası, örgütün siyasi uzantısı olduğu yedi düvel tarafından bilinen ve inkar edilmeyen HaDePa’nın (Halkların Demokratik Partisi) son seçimlerde 80 vekil ile parlamentoya girmesine rağmen, (Türkiye halklarının değil sadece terör örgütünün partisi olduğunu kanıtlarcasına) bunları bir kalemde silerek, siyasi çözümü yok sayıp şiddete karşı direnememesiydi...
Bugün yaşanan bu kanlı günlerin, “Barış Süreci” adıyla sahnelenen oyunun ikinci perdesi olduğunu düşünüyorum.
Sanki geniş bir kitle oyunun 10 dakikalık arasında kalmış gibi…
Bu bir oyun; yönetmeni kimidir, kimler piyon, kimler figüran, kimler senarist, bilen biliyordur da… ..gerçek olan; ve fark etmesi gerekenlerin göremediği; bu oyunun kazananın olmadığı gerçeği…
İmralı’daki bebek katilinin kendisini kurtarmaktan başka derdinin olmadığı da ortada. Kürt halkı umurunda değil; zaten böyle olsaydı, ilk saldırılarında günahsız Kürtleri hedef almazdı.
Ve şimdi; yine hedefte halk var ve saldırıya uğrayanlar sadece Türkler değil; PKaKa’nın düşmanı tüm Türkiye halkları…
Ölenlere bakın hele; Laz, Kürt, Türk, Arnavut, Boşnak, Çerkes, Arap, Roman, alevi, sunni, ateist…
Yaşlı, kadın, genç, çocuk…
Böyle özgürlük savaşı mı olur?
Peki ya son bombalı saldırılar?
AKaPa hükümetine yapılan eleştirilere tepki gösterenler, özeleştiri yapmak yerine, “Nerede yanış yapıyoruz?” diye sormak yerine, birlik beraberlik içinde olunamadığından, suçlama yapıp yanlarında yer almayanlara karşı argüman geliştirip iktidarı savunmaya çalışıyorlar ama şunu unutuyorlar:
“Ya tarafsın ya da bertaraf olursun” diyerek milleti bölen, “Bana %50 yeter” diyen kendileri değil miydi?
Şimdi; dışladıkları insanlara seslenip; “neden birlik olamıyoruz?” diye tepki gösteriyorlar!
Allah Allah, neden acaba?
AKaPa hükümeti elbette tek sorumlu değildir ama bir ülkenin başkentinde altı ay arayla üç büyük patlama oluyorsa ve onlarca silahsız masum insan hedef alınıyorsa ve bunun önlemi alınamıyorsa birileri sorumlu olması gerekmiyor mu?
Dünyada (Ortadoğu dışında) bir başka yerde yaşandı mı acaba? Altı ayda üç büyük katliam yapılsın ve devlet bunu önleyememiş olsun?
Var mı bir örneği ve varsa; hiç kimse sorumluluk üstlenemeden hala görevinde kalabilir mi?
https://medium.com internet sitesinde yer alan bilgiye göre; 140journos adlı platform,  2011'de Suriye’de savaşın başlamasından bu yana Türkiye’de gerçekleşen saldırıları derlemiş.  Son 5 yıllık süreç içerisinde, DeHaşKaPe-Ce ve PKaKa ile yaşanan çatışmaların sayısı bir değil, beş değil, on değil, tamı tamına 23…
Evet, son Ankara katliamıyla birlikte toplam 23 bombalı silahlı saldırı gerçekleşmiş ve devlet bunları önleyememiş…
Peki bu durumda kimi suçlamak gerek?
Kanarya sevenler derneğini suçlayacak değiller ya?
Ülkeyi kim yönetiyorsa o suçlanır!
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geleneksel muhtarlar buluşmasında yaptığı açıklamada; "Tayyip Erdoğan gitsin demek, 'Bizim tüm siyasetimizi, tüm çalışmalarımızı, üzerine bina ettiğimiz milletimizin, bayrağımızın, vatanımızın, devletimizin tek olması anlayışı yıkılsın' demektir" açıklamasını yaptı.
Yani diyor ki Sayın Cumhurbaşkanı, “Ben gidersem, yıkılırsınız, ekmeğiniz, geliriniz biter, yok olursunuz…” Ve bunu da “Bayrak, vatan, millet ve devlet” argümanlarını kullanarak yapıyor ki, duyan da, sanki  Erdoğan yokken Türkiye mağara devrinde yaşıyordu ve medeniyet AKaPa ile geldi sanacak.
Bu arada, kimse Erdoğan gitsin demiyor, eleştirenlerin istediği Cumhurun, yani halkın reisinin tüm cumhuru bir bütün olarak kabul etmesi ve taraflı tarafsız herkesi kucaklayıp, “Ya tarafsın ya da bertaraf olursun” dememesi…
Yoksa, seçilmiş bir Cumhurbaşkanını ne diye istemesinler. Sıkıntı, Erdoğan’ın yeminini ettiği tarafsızlık ilkesine uymaması…
Sayın Erdoğan’ın, 7 Haziran seçimlerinden sonra yaptığı “Verin 400’ü bu iş huzur içerisinde çözülsün” açıklamasından sonra huzurun sağlanamaması…
Son saldırıların ardından Erdoğan’a yakın yayın organlarının ve gazetecilerin, “Ya başkanlık ya kaos” ve “Terörle yaşamaya alışacağız” tarzı haber ve yorumlarıyla yarına dair umutlarımızı da köreltiyor olması ayrı bir gerçektir.
Tüm bu açıklamalar, Tayyip Erdoğan’ın tek amacının başkan seçilip kendini kurtarmak olduğu izlenimi kuvvetlendirdiğini de anımsatmak isterim…  
Yoksa, ülkede o kadar sorun ve sıkıntı varken, Erdoğan ve avanesi ne diye ısrarla ve inatla “İlle de başkanlık, bu ülkeyi başkanlık kurtaracak”, diye dayatsın ki?
Niye ki?


Cuma, Mart 11, 2016

BURULAŞ işsiz gazeteci düşmanı mı?

Bursa BŞ Belediyesi aracılığı ile BURULAŞ’ın Bursalı çalışan gazetecilerin ulaşımlarını daha rahat ve aksamadan yapabilmeleri amacıyla, Bursa Gazeteciler Cemiyeti (BGC) ve Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şubesi (ÇGD)’nin üyelerine her yıl yenilenen ücretsiz/sınırsız BUKART veriliyor.
Bir daha büyük harflerle yazıyorum. ÇALIŞAN GAZETECİLERE!
Zaten sarı basın kartı sahibi ve emekli olmuş gazetecilerin böyle bir desteğe ihtiyaçları yok. Onlar toplu taşıma araçlarından doğal olarak ücretsiz ve sınırsız yararlanabilmekteler.
Çalışan gazeteciler için gerçekten de böyle bir uygulamanın önemli bir destek olduğu da yadsınamaz bir gerçek.
Bu arada; bu uygulamanın, BŞ Belediye eski Başkanı Erdoğan Bilenser döneminde başladığı ve çalışan gazeteci arkadaşlarımızın bundan yararlanmasını ilk öneren ismin de o zaman Bilenser’in basın danışmanlığını yürüten meslektaşımız Sinan Tunç’un olduğunu özellikle ve defaatle anımsatmak isterim.
Bursalı gazeteciler bu anlamda Sinan Tunç’a KOCAMAN bir teşekkür borçlu…
O dönem, Tunç’un meslektaşlarını düşünüp Erdoğan Bilenser’e böyle bir öneride bulunması, Bilenser’in de bunu onaylayıp hayata geçirmesi ve mevcut BŞ Belediye Başkanı Recep Altepe’nin de benzer uygulamayı sürdürmesi ayrıca takdire şayan!
Peki ya BGC ve ÇGD üyesi olup da işsiz kalan, hiçbir geliri olmayan gazetecilerin GÜNAHI NE?
Büyük harflerle bir daha yazıyorum: İŞSİZ GAZETECİLER ÜVEY EVLAT MI?
Bugün Altepe’nin danışmanlığını yürüten meslektaşlarımız, gerçekten de ihtiyaç sahibi, zorda olan zavallı(!) işsiz gazetecilerin böyle bir imkândan yararlandırılması için sayın başkana öneride bulunmayı neden düşünmezler?
Dernek üyesi olup da kaç işsiz gazeteci vardır ki, topu topu ?
5, 10, 15...
Diyelim ki 20!
Bu sayı, Türkiye'nin en pahalı ulaşımını Bursalı'lara sunan BURULAŞ’ı batırır mı?
Çünkü bildiğim kadarıyla, dernek üyeleri çalışan ya da çalışmayan tüm üyelerinin isimlerini liste halinde, ücretsiz BUKART alabilmesi için BURULAŞ’a yolluyor…
Ve fakat BURULAŞ, iş bulamadıkları için çalışamayan gazetecilerin adlarının üstünü çizip sadece ÇALIŞAN GAZETECİLERE böyle bir olanak tanıyor!
E çalışmayan/çalışamayan gazeteciler ne olacak?
Onlar üvey evlat mı?
Onların günahı işsiz kalmak mı?
Yoksa BURULAŞ işsiz gazeteci düşmanı mı?
E hani, yardımlaşma, hani destek, hani zorda olana dost elini uzatma, ihtiyacını giderme?
Evet, BŞ Belediyesi yani BURULAŞ gazetecilere böyle bir katkıda bulunmak zorunda değil, elbette!
Ama bir iş yapılıyorsa tam yapılmalı... 
Ve gerçekten de zorda olanlara yardım etmek esas değil midir?
Dernek üyesi işsiz gazetecilerin, gerçekten işsiz olanlarının mı, yoksa sadece benim gibi, dili ve kalemi sivri olan, eleştiren işsiz gazetecilerin mi adının üstü çizilip liste dışı bırakıldığını da merak etmiyor değilim!
Evet ben de işsiz bir gazeteciyim, fakat; (çok klasik olacak ama) sadece kendim için bir şey istiyorsam namerdim!
Ne yapalım, Sayın BŞ Belediye Başkanı Recep Altepe’yi gördüğümüzde ayaklarına kapanıp yalvaralım mı? 
Ulu Cami önünde el açıp, “Allah rızası için biz zavallı işsiz gazetecilere de sınırsız BUKART” mı dilenelim?

Altepe’nin danışmanlığını yapan ey meslektaşlarım, ne dersiniz, biz işsiz gazetecilere ne önerirsiziniz? Sinan Tunç’a bi danışın isterseniz, o bir yol yordam gösterebilir size, ne de olsa meslektaşlarını daha çok düşünüyormuş!

Pazartesi, Mart 07, 2016

Vatandaşı soymanın bin bir yolu!

Eğer vicdanınız tükendiyse ister doktor olun, ister esnaf, memur, yazar, sanatçı, eğitimci, asker, polis fark etmez;  sizin için vatandaş yolunacak kazdan farksızdır.
Nasıl mı?
İşte size iki basit örnek:
BİR:
Önceki hafta Tophane’deki Bursa Devlet Hastanesi’nde hasta annemin bazı evrakları almak için sağlık kuruluna başvurmuştum…
Orada ki görevli memurlar elime tutuşturdukları bazı evrakları, hastane kantinin içindeki fotokopi makinesinden 5 adet fotokopi çektirmemi istediler.
Kantine gittiğimde benim gibi sıra bekleyen birkaç kişinin daha olduğunu ve hepsinin de 5’er adet fotokopi çektirdiklerini fark ettim…
Sıra bana gediğinde, fotokopi makinesinin başında duran tezgahtar bayana kağıdımı uzattım, 5 adet kopyayı bana verdi ve tanesi 75 kuruştan 3 TL 75 kuruş ödemem gerektiğini söyledi.
Bir fotokopi çekimi normal şartlarda 25 kuruş olmalıydı.
Neden bu kadar pahalı olduğunu sorduğumda, görevli tezgahtar bayan, “Ben görevliyim, fiyatları ben belirlemiyorum” diye karşılık verince, çaresiz sustum, kuzu kuzu ödemeyi yaptım!
Neyse, tekrar içeri girip benzer soruyu fotokopi için beni kantine yönlendiren beyefendiye de sordum ama somut bir yanıt alamadım.
Sonra anladım ki, oradaki memurlar ile kantin arasında bir bağ var.
Nasıl mı anladım?
Çünkü; 5 kopya çektirmemi istemelerine rağmen ben sadece bir kopyayı kullandım, diğer 4 kopya ise gereksiz şekilde elimde kalmıştı. Belli ki orada görevli memur gelenleri bilerek kantine yönlendiriyor, kimsenin denetlemediği kantinde 25 kuruşluk işi 75 kuruşa yaparak, haksız kazanç sağlıyordu. 
Göz göre göre kazıklanıp aptal yerine konmaya mı yanayım, israf olan kağıtlara mı yanayım, yoksa gereksiz yere 3 TL ödemiş olmama mı?

***
İKİ:
Geçen Hafta bir arkadaşım, karısının rahim ağzında ortaya çıkan bir sıkıntısı yüzünden Bursa Onkoloji Hastanesi Polikliniğinden tavsiye üzerine kadın hastalıkları konusunda uzman olduğunu öğrendiği Jinekolog  Operatör Doktor Şükrü Okan Kaylar’dan telefonla randevu sistemi aracılığı ile muayene saati almış. Ve randevu saatinde orada olmayı da ihmal etmemiş.
Arkadaşım da eşi de endişeli, çünkü daha önce gittikleri sağlık ocağındaki aile hekimleri onlara iyi şeyler söylememiş.
Muayene sırası geldiğinde ise Doktor Şükrü Okan bey, hastanın yüzüne bile bakmadan, “Şu an çok yoğunum, sizinle ilgilenemeyeceğim, bir buçuk ay sonra (28 Nisan) tekrar gelin. Eğer durumunuz acilse Tıp Fakültesine gidebilirsiniz” diyerek hastayı başından savmış.
-Bir doktor muayene için gelmiş bir hastasına böyle davranabilir mi?
-Bir hastanın durumunun ciddiyetini anlamadan, bilmeden bir başka hastaneye gitmesini söyleyebilir mi?
Arkadaşım bu durumu eşinden öğrendikten sonra hemen, apar topar Onkoloji Hastanesi’ndeki hasta hakları birimine gidip durumu sözlü olarak aktarıyor, fakat o sırada hastanede görevli personelden Dr. Şükrü Okan Kaylar hakkında daha da şok edici bilgiler ediniyor. Şükrü beyin Onkoloji Hastanesi’nde asal görevi olan, gelen her hasta ile ilgilenmek yerine, aynı meslek ve branşından olan eşinin (Feyhan Kaylar) özel kliniğinden gelen hastalara öncelik tanımakmış meğer...
Bu durum üzerine arkadaşım, Dr. Kaylar’ın bu davranışının nedenini de anlamış.
Çünkü onlar Doktor Kaylar’ın doktor eşinin yönlendirmesiyle değil, randevu sistemi aracılığı ve doktor seçme haklarını kullanarak, devletin hastanesinde görev yapan devletin doktoruna güvenip gelmişlerdi. Ama yaşadıkları şok ve hayal kırıklığını tarif etmek mümkün değil!
Arkadaşım bu şoku atlatıp aynı hastanenin bir başka hekimi olan Jinekolog Operatör Doktor Levent Özgen’den randevu alıp eşini muayene ettirebilmiş. Dr. Özgen’in hastalarla olan ilişki ve samimiyetine de hayran kalmışlar…
***
Evet işte; iki doktor, bir hastane memuru ve hastane kantininin vatandaşa yaşattığı farklı olaylar!
Vatandaşı soyulacak kaz gibi gören iki zihniyet ve bir de gerçekten görevini yapmaya çalışan bir doktor…
Bu ülkede yaşamak zor evet; vatandaş olmak zor…
Hakkını aramak, aramaya kalkınca sesini yükseltmek, maazallah isyan etmek; protesto gibi anayasal hakkın olduğu halde bunu yapmaya kalkmanın beraberinde neler yaşattığını da son yıllarda sıklıkla görüyor, yaşıyoruz.
Sizin haklı olup olmamanızın hiç önemi yok artık. 
Erkler sizi haksız görüyorsa eğer, geçmiş olsun!

Salı, Mart 01, 2016

Bursa beni yine yarı yolda bıraktı!

Doğma büyüme bir Bursalı olarak defalarca söylediğim, onlarca, yüzlerce defa yazdığım saptamayı, Bursa bana 50 yaşımda bir kez daha belletti: Bursa kalıbının şehri değil!
Bakmayın 3 milyona yaklaşan nüfusunun ihtişamına, Bursa şişirilmiş balondan başka bir şey değil. Şiştkiçe şişiyor, gerildikçe geriliyor, kasılıyor, o kadar!
Biliyorum, biliyordum ama bu kenti de seviyorum, ne yapayım…
Bakın kenti diyorum, insanlarını değil…
Bursa gibi, hem dağı, hem denizi, hem tarihi, hem doğası (ovası yağmalansa da) Uludağ her şeye rağmen güzel…
Bursa’nın insanı Bursa gibi bir kentte yaşamayı  da, kenti de hak etmiyor. Bu kent hem daha çağdaş yönetilmeyi, hem de kentin değerlerine sahip çıkacak insanları hak ediyor!
***
2010’da çektiğimiz “Adı Aşk Bu Eziyetin-Camcı” ile boyumuzun ölçüsünü almış, “Bursa’da sinema yapılmayacağını anlamadınız mı?” diyenlerin uyarılarına rağmen, kısa film ve belgeseller çekmeye devam etmiştik…
16mm Sinema Atölyesi’nin kuruluşunun 10. yılındayız. Bursa’yı ve ülkemizi ulusal ve uluslar arası platformlarda temsil edecek nitelikli işlere imza attık 10 yılda.
Ve 6 yıl sonra yeni bir sinema filmi yapmak için harekete geçtik.
Geç bile kaldığımızın farkındayız…
Arada bir kaç teşebbüsümüz olsa da, yeterli destek ve kaynak bulamadığımızdan hayata geçiremeyen o projeleri rafa kaldırıp, daha başka ve özel bir proje geliştirdik: Ç-Engel
Evet, “Engel değilÇ-Engel Selami’nin Fevkalade Hikâyesi”ni film yapmak istiyoruz. Eldeki olanaklar kapsamında projemize maddi kaynak sağlamak, filmimizi yine Bursa’nın öz kaynaklarıyla ve bu kez daha iyi ve doğru koşullara çekmek için internet ortamında bir fon oluşturduk.
Sadece bir sinema filmi olmayan, aynı zamanda sosyal sorumluluk projesi kapsamında, “Apert sendromu”na farkındalık yaratacak projemiz için http://www.fongogo.com/ adlı internet ortamında faaliyette olan yerli bir platformda oluşturduğumuz profil ile 50 Bin TL toplamak için 3 ay önce kolları sıvadık.
İnSanat Derneği adına resmi bağış toplama yetkisiyle oluşturduğumuz fon için Bursa’da çalmadığımız kapı kalmadı.
Projenin önemini ifade etmek için Bursa BŞ Belediyesi Başkanı Recep Altepe’den defalarca randevu istedik, araya hatırlı isimleri koyduk… Aynı sunumu Bursa’mızın Valisi Türkiye Cumhuriyeti’nin kentimizdeki temsilcisi Sayın Münir Karaloğlu’na yapmak istedik ama ne Sayın Altepe, ne de Vali bey bizi ciddiye almadı, lütfedip görüşmek istemedi…
Osmangazi Belediyesi zaten, kendi sınırları içerisinde sanat yapmaya çalışan bizim gibi bir sivil toplum örgütünün farkında bile değil ki, başkan Mustafa Dündar beyin randevu vermeyeceğini bile bile yine talepte bulunduk ama nafile, Dündar’ın dünyasına yaklaşmamız imkânsız kaldı.
Gazetecilik dernek ve cemiyetlere bizzat kendim gidip sunum yaptım, Ak Parti’li Bursalı vekillerimize telefonla ulaşıp görüşme talebimiz oldu. Projemiz partiler üstü bir iş olmasına rağmen sadece CHP Bursa Milletvekili Ceyhun İrgil ile görüşebildik. İrgil destek olacağını söyledi ve hemen Kültür Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü ile bağlantıya geçti…
Ardından da Bursa Nilüfer Rotary Kulübü’ne, sonra da Koza Lions Kulübü’ne birer sunum yaptık. Sadece Koza Lions bir miktar destekte bulundu…
Bursa Ticaret Sanayi Odasına (BTSO) ulaşmaya çalıştık, ama beyhude bir çabaymış, onu da anladık! Facebook’ta 2822 kişilik arkadaş gurubumdan sadece 8 arkadaşım katkıda bulundu ki, fon hesabına yapılan bağışlar karşılıksız değildi. Her destek karşılığında, ana sponsorluktan, filmde rol almaya, afiş ve DVD ve Gala’ya davet edilmeye kadar bir takım ödüller vaat ediliyordu.
20 TL’den başlayıp, 50, 100 ve 25 Bin TL’ye uzanan kalemlerde destek yapılabilirken 93 günde sadece 1680 (yazıyla: bin altı yüz seksen) Türk Lirası toplayabildik…
Oysa sadece Facebook arkadaş grubumdan gerçek anlamda, kredi kartı kullanan ve beni doğrudan tanıyıp mücadelemizi bilen en az 500 kişi vardır diye düşünüyoruk; sadece20’şer TL destekte bulunmuş olsalardı, projemiz için hatırı sayılır bir katkı yapmış olacaklardı.
Bakın sadece 20 TL diyorum; “Yirmi Türk Lirası” neredeyse iki paket sigara parası…
Ve bir kez daha anlaşıldı ki Facebook arkadaşlığı da en az Bursalılar ile hemşehri olmak gibi gerçeklikten uzak bir illüzyonmuş…
Ç-Engel filmimizi çekebilmek için fon hesabımız tek yol değildi elbet.
Kaldı ki, projemizin gerçek bütçesi 2 milyon TL civarında. Bunun için TC Kültür Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’ne başvuruda bulunduk.  Bakanlık bu kez destek olarsa filmimizi çekeriz, destek olmazsa, ki bugüne kadar bizi yok sayan devlet bundan sonra tanır mı bilemem ama muhtemelen nasıl bir strateji belirler de filmimizi çekeriz, veya çekebilir miyiz?
Allah kerim…

NOT: Projemize destek olan ve 1680 TL toplamamıza katlı sağlayan 17 kişiye çok teşekkür ediyorum. Eğer bu film çekilirse onların desteği yadsınamaz!

Pazar, Şubat 21, 2016

Ezile ezile 1 puan aldık, mutluyuz(!)

Maçtan hemen önce, Twitter hesabımdan “Bu akşam Fener Fener gibi oynarsa onları rahat yeneriz, yok eğer Fener, tıpkı Amed gibi, GB gibi oynarsa, Fener bizi yener! Demedi demeyin!” diye yazdım…
Tribünler boş, ekranlarının başında olanlar, raporuyla Bursaspor’u PFDK’ya sevk eden hakem Hüseyin Gökçek’e, sonra TFF’ye ve ardından da hakeme attığı bozuk para ile sahanın kapanmasına vesile olan, sözde Bursasporlu o sahtekara sonsuz saygılarını sunuyor, tribünde olmasalar bile, kâh Timsah Arena’nın dışından, kâh televizyon karşısında desteklerini esirgemiyordu…
Heyecan had safhadaydı...
Maç başladı ve o da ne; Fener akın akın geliyor, Bursaspor top yekün, “Çanakkale geçilmez”i oynuyor, diyemiyorum; çünkü ortada ne Çanakkale var, ne de Fener’in hızını kesebilecek geçilmez bir hamle!
Fener Fener gibi oynuyor ama Bursaspor Bursaspor gibi değil, tam tersi Amed ve Gençlerbirliği gibi oynamaya niyetli...
Bursa’dan Fener’e gidenler; Volkan Şen ve Fernandao sanki eski takımlarına karşı değil de karşılarında ezeli rakipleri G.Saray varmışçasına hırslılar; hırsları gözlerini de karartmış olmalıydı ki, yakaladıkları çok uygun fırsatları ya çerçeveyi bulamadıkları için harcadılar ya da Harun Tekin’e takıldılar…
Evet; Harun!
Geçen sezonun Bursaspor’da en fazla forma giyen ismi, bu sezon önce Ertuğrul Sağlam’ın, ardından da Hamza Hamzaoğlu’nun altın makasıyla kesik yemiş, yeni transfer Mert Günok’a kaleyi kaptırmıştı.
Mert, önce Ertuğrul Sağlam’ın başını yedi, sonra da hatalarıyla Hamza hocanın ve taraftarın canına tak ettirdi.
Harun da yedekte kaldığı süre içerisinde boş durmamış, kendini iyi hazırlamış ki, emaneti geri aldığı iki maçta da kalenin esas sahibi olduğunu dosta düşmana kanıtladı.
Maç, Fenerbahçe takımı ile Bursasapor savunması arasında geçti, demek haksızlık olmaz; hatta bence, Kaleci Harun, Şamil ve Hosogai ile rakip forveti arasında oynandı, demek mücadelenin nasıl geçtiğini, elde edilen tek puanın aslında bu üç ismin, neredeyse kusursuz futbollarıyla alındığını rahatlıkla söyleyebilirim.
Maçtan sonra Hamza hoca “iyi mücadele ettik” diye özetlemiş maçı.
Hayır, tekrar ve defaatle belirtiyorum ki,  iyi mücadele eden 3 kişi vardı: Şamil, Hosogai ve Harun…
Fenerbahçe, hiç olmadığı kadar rahat geldi Bursaspor ceza sahasına. Onlara baskı yapan ne bir forvet, ne de bir orta saha dizilimi vardı; savunmanın sol kanadı yol geçen hanı gibiydi; beceriksiz olan Fener forveti ve muhteşem oynayan kaleci Harun…
İkinci 45 dakika “Hamza hoca nasıl bir müdahalede bulunacak, acaba kötü futbolun farkında mı?” diye düşünürken, değişen hiçbir şeyin olmaması umutlarımızı da köreltti.
“Geçen yılın 3 kupa kazanmış bir takımın (G.Saray) teknik direktörü kendi sahasında nasıl bu adar mahkum oynatır yeni takımını? Acaba rakibinin UEFA Kupası’nda oynadığı L.Moskova maçındaki performansından mı etkilendi?” diye için için içimizi kemirirken, Hamza hoca 1 puana yatmak için Necid’i kenara alırken, Fenerbahçe maçı kazanma hamlesini Van Persie’yi sahaya sürerek yapıyordu.
Evet; haddini bilmek iyi bir şeydir. Ama bu takım Başakşehir gibi bir rakibe karşı gerçek performansını gösterirken, Amed ve G.Birliği gibi rakiplere karşı da tuhaf yenilgiler aldı...
Evet; Bursaspor Süper Lig’in son 6 sezonunda sahasında Fenerbahçe’yi hiç yenemedi. Son lig galibiyetini Fenerbahçe karşısında şampiyonluk yaşadığımız 2009-2010 sezonu 22. haftasında İstanbul’da 3-2’lik skorla almıştı. Lig tarihi boyunca 94 kez karşılaşırken Fenerbahçe 48, Bursaspor 13 kez kazanmış olabilir. Ama bu kadar kötü de oynanmaz ki arkadaş.
Evet; bir puan güzel hatta bu berbat futbola lüks bile…
Bursaspor iyi oynayıp da yenildiği ve puan kaybettiği maçları da var ama bir Bursasaporlu olarak beni üzen, korkak ve kişiliksiz futboldur.
Tek tesellim; Harun Tekin’in yeniden kaleyi devir alması. Eğer bir sakatlık olmazsa ve eğer Hamza hoca özgüvenini kıracak bir şey yapmazsa, Harun’u bir daha kaleden kimse koparamaz!

Pazar, Şubat 14, 2016

Kim bu İsmail Akbay?

İçinizde İsmail Akbay’ı tanıyan varsa parmak kaldırsın…
..?
Peki kimdir sizce İsmail Akbay?
Besteci olabilir mi?
Ya da şarkıcı?
Tiyatro oyucusu?
Yazar?
Gazeteci?
Futbolcu olabilir mi?
Yok canım, futbolcu olaydı, ya da şarkıcı veya artis, tanırdık mutlaka(!)
En azından ben tanırdım, değil mi?
Star’da (dün gece) yayınlanan Okan Bayülgen’in Dada programını izlerken, aslında formatına pek de aykırı olan, Prof. Dr. Arsev Eraslan ve Stuart Kline adlı iki konuğu dikkatimi çekti.
Sürekli “lay lay lom, şıkıdım yandan aman oh(!)” modundaki içeriğine uygun akan programda bilim konuşulunca ister istemez dikkat kesildim.
“Okan Bayülgen’in başına sünger mi düştü, hayırdır, ne oluyoruz? NASA, Bilim, kara delikler, Einstein felan..." derken, bu iki konuk; bilim üzerine, NASA’da çalışan Türkler üzerine konuşmaya devam etti ve sıklıkla İsmail Akbay ismini telaffuz ettiler…
Ve birçok kişi İsmail Akbay’ı ilk kez bu şekilde duymuş oldu...
Bilen biliyordu gerçekten de, kimdi İsmail Akbay? 
NASA tişortlu konuklardan, Türk Havacılık Kronolojisi kitabının yazarı Amerikalı (İnternette casus olduğuna dair bilgiler dolaşan) Stuart Kline, İsmail Akbay’ın 1930 Mudanya’nın Trilye (Zeytinbağ) beldesinde doğmuş olduğunu söyleyince şaşkınlığım bir kez daha arttı.
Akbay, NASA’da çalışmış, Bursa Erkek Lisesi ve ardından devam ettiği İstanbul Haydarpaşa Lisesi mezunu bir hemşerimizmiş meğer ve ben bu ismi daha önce duymamıştım.
Kendimden utandım...
Meğer ne cahilmişim ki, bir Bursalının NASA’da çalışmış olduğundan habersizmişim...
Sadece NASA'da çalışmış olması değildi onu özel kılan.

Çünkü Akbay aynı zamanda NASA'da çalışan ilk Türk mühendis. 1956 yılında Üniversite eğitimi için ABD’ye gidiyor ve Tennessee Üniversitesi’nden fizik mühendisi olarak mezun oluyor. 
İşte onda sonra Dünyaca ünlü roket bilimci Dr. Wernher Von Braun tarafından Marshall Uzay Merkezi’nde Apollo Saturn V-S1C roketinin F1 motoru entegrasyon çalışmalarını sürdürecek mühendis ekibine seçilen birkaç mühendisten biri olmayı başarıyor Akbay.  Ve aynı zamanda Apollo - Soyuz Test Projesi'nde Saturn 1B/H-1 motor entegrasyon çalışmalarında da öncülük eden birkaç isimden biri. İsmail Akbay 1963-1975 yılları arasında NASA’da yönetim kademelerinde de görev yapacak kadar üst kademelere yükseliyor.
NASA deneyiminden sonra uzay teknolojilerinin Amerikan uzay sektörüne transferi ve diğer federal bütçeli teknolojilerin ticarileştirilmesi alanında çalışan bu değerli fizikçinin ülkemize bir faydası olmamış mı dersiniz?
Olmaz mı?
1996 yılında Ege Serbest Bölgesi’nde Uzay Kampı kurma fikrinden bahsederek Uzay Kampı Türkiye düşüncesinin ilk temellerini atıyor. Haziran 2000’deki açılış törenine katılıp kampın sonraki gelişim ve ilerlemelerini takip ederek Uzay Kampı Türkiye’nin en büyük destekçisi oluyor.
Düşünsenize; Mudanya ilçesinin (o zamanlar köy olan) Zeytinbağ’da doğmuş bir köylü çocuğu, taa Amerikalara gidiyor, Dünyanın en önemli projesinde görev yapıyor ve Bursalıların bundan haberi yok.
İsmail Akbay gibi bir değer Bursa’dan çıkmış ama Bursa Valiliği, Bursa BŞ Belediyesi, hatta BTSO, bugüne kadar neden her hangi bir girişimde bulunmadı; ya da bulundu da neden kamuoyuna yeterince yansımadı, yansıtılmadı, merak ediyorum!
İsmail Akbay, emekli olduktan sonra yaşamını sürdürdüğü ABD'nin Huntsville kentinde, evinde çıkan yangında dumandan boğularak 2003 yılında ne yazık ki hayatını kaybetmiş. Akbay’ın ölümü de ayrı bir trajedi aslında; karısını alevler arasından çıkardıktan sonra geride kalan çok sevdiği köpeğini de kurtarmak için tekrar eve giren Bursalı bilim adamının bu özverisi ne yazık ki hayatına mal olmuş!
İsmail Akbay’a Bursa’nın ve Bursalının bir vefa borcu olduğunu düşünüyorum.
Bir bilim merkezine, bir caddeye veya bir meydana ismi verilemez mi? 
Heykeli dikilemez mi?
Zeytinbağ’da doğduğu ev müze yapılamaz mı?



Cuma, Şubat 05, 2016

Metro mu, hızlı tramvay mı?

Önce adını koymak lazım...
BursaRay Metro mu, tramvay mı?
Metro diyorlar ama Bursa’da işleyen raylı sistem sadece “Hızlı Trmavay”dır.
Yani Metro değil, bildiğimiz tramvayın biraz daha hızlısı. Metro olsa tamamı yerin altında ve hızı çok daha fazla mı fazla olmalı…
BursaRay hızlı mı?
Eh işte, metro kadar olmasa da fena değil…
O zaman tam metro değilse yarım metro dememiz lazım; yani hızlı tramvay!
Lakin, gel gelelim, görmemişin raylı sistemi olmuş, onu da metro sanmış durumu hasıl olmuş vaziyette…
Neyse, halk arasında bilinen tabiriyle, Bursa’nın Metrosu var ama bu metroyu adâbıyla kullanmayı, binmeyi, inmeyi, orada yolculuk etmeyi, yürüyen merdivenlerde nasıl duracağını bilmeyen bir güruh da var; anımsatayım dedim.
Yani şöyle böyle değil; bal gibi metrodan inip-binmesini beceremeyen çok ciddi bir kitle yaşıyor Bursa’da!
Bunlar dışarıdan gelen yeni göçmenler falan değil, aman yanlış anlaşılmasın.
BursaRay’ı sıklıkla kullanan bir Bursalı olarak, söyleyebilirim ki; durum içler acısı…  
Türk halkının ne kadar eğitimsiz ve bir o kadar da saygısız olduğunu anlamak istiyorsanız, BursaRay’ı kullanın ve orada olanları trajik olarak gözlemleyin.
Durum tahmin ettiğinizden de vahim!
Vagonlara binmeye çalışırken “aman bir an önce yer kapayım” telaşına düşen sevgili Bursalı hemşerilerimiz, aniden kapılara hücum eder;  ama nafile… Çünkü aynı anda içeridekiler de inmeye çalışır ve onlar da inemez.
 Ve kafası basmaz, şunu düşünemez: “Eğer içeridekiler inemezse, boşalıp yer açılamaz, önce ben onların inmesine izin vereyim ki, yer açılsın ve ben de binebileyim”
Hürraaaa, kapılara…
İnenler ile binenler arasında amansız bir mücadele başlar!
Biraz abartıyor muyum?
Evet abarttığımın farkındayım, ama bizzat kendim yaşadığım olaylar bunlar. Bir keresinde Şehreküstü İstasyonu’nda tam inerken, benzer bir durum ile karşılaştım. Ben inmeye çalışırken aynı anda kalabalık bir güruh içeri girmeye yeltenince tam kapının önünde kollarımı açıp, “Giremezsiniz, önce inenlere izin verin” diye bağırdım.
Vayy, bunu yapan sen misin?
Vagona binmeye çalışan bir vatan evladı, bana hakaretler etmeye başlamaz mı?
Allahtan içeridekiler benden yana tavır aldılar da olay daha fazla büyümeden yatıştı.
Bir keresinde de vagona panik halde binmeye çalışan bir hacı amcaya müdahale etmiş, daha sonra da hacı amcanın “Karışma bana, yoksa seni gebertirim” tehdidiyle karşılaşmıştım.
Yürüyen merdivenlerden saygı gereği sağ tarafta durup acelesi olanların hızla geçmesi için sol tarafı boş bırakmak gerekir; bu basit saygı kuralına uyan var mı?
Ne gezeeerr…
En son, Olay Gazetesi yazarı Adnan Baştopçu, yolculuk sırasında uyulmayan bir başka saygı kuralını kaleme alarak konuya değinmiş ve Bursalı hemşerilerimizin yolculuk hallerine bizzat, şahsen kendisi tanıklık etmiş.

Not: Bununla ilgili; İnSanat Derneği olarak “Bursa’da yaşıyorum, Bursa’yı seviyorum” başlıklı birer (demo) film çekmiştik; meraklılar için linkini paylaşıyorum: http://insanat.web.tv/video/burulasa-demo-film__p4bcksf5xri



Salı, Şubat 02, 2016

Bursaspor’u kim eledi?

Geçen yılın Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Türkiye Kupası finalisti Bursaspor, bu yılın kupa elemelerinde grubundan yenilgisiz çıktı ve Amed adlı iki alt ligde yer alan bir takımla eşleşti.
Maç Bursa’daydı…
Tıpkı geçen yılın kupa finalinin oynandığı gibi…
Bu arada, geçen yıl bize kupayı zehir eden takımın teknik patronu da bu yıl bizim takımın başında, işe bak!
Maç değil Bursa’da, galaksinin her hangi yerinde, bir değil, bin kez de oynansa Amed’in Bursa’yı yenme olasılığı “binde bir”di…
Pazar günü işte bu “binde bir” ihtimal gerçekleşti.
Neden gerçekleşti?
“Amed gibi alt ligde oynayan vasat bir takım, nasıl oldu da Bursaspor gibi üst düzey bir takımı yendi?” sorusunun yanıtı aslında basit!
Rakibi küçümsemek…
“Biz bu takımı havada karada yeneriz” havasıyla maçı ciddiye almamak…
Tarihte örneklerine rastladığımız, İstanbul takımlarının da başına gelen, bu kez bizim de başımıza geldi…
Ve “Rakibi küçük görmenin, maçı ciddiye almamanın” işleyen evrensel kuralı da yerini buldu:
Hüsran ve rezillik…
Bu rezilliğin tek sorumlusu var o da Hamza Hamzaoğlu’dur…
Maçtan sonra ki açıklamalarını okudum da gerçekten inanamadım.
Yok Amedli bazı futbolcuları kutlamıyornuş da, yok kışkırtmışlar da, yo şu yok bu…
Ey Hamzaoğlu Hamza!
Maç Bursa’da…
Rakibin taraftar desteği yok…
Ve rakip senin sıkletinde değil…
Çıkıp, “Bunun suçlusu benim, takımı bu maça motive edemedim, rakibi ben dahil hepimiz küçük gördük ve bu yüzden yenildik” deseydi, eyvallah…
Hâlâ elenmeye bir kılıf aramaya çalışması fena halde canımı sıktı.
Neden?
Çünkü geçen yıl hemi Bursa'da, hemi de yorgun kadrosuyla kupayı elimizden alan takımın 3 kupalı teknik direktörüydü Hamzaoğlu, …
Bu söylemler yakışıyor mu Hamza hocaya?
Lamı cimi yok!
Adamlar geldiler, Bursaspor gibi bir dev takımı, Bursa’da elemeyi başardılar.
Kim başardı?
Bir futbol takımı başardı.
Bu takım resmi ve TFF’ye kayıtlı tescilli bir spor kulübü müdür?
Evet…
Oynadığımız bir spor müsabakası mıydı?
Evet…
Yaaa eveeett, elbette EVET…
Madem devletin tanıdığı legal bir spor kulübü ile oynuyorsun ne diye maçı maç olmaktan çıkarıp onların istediği “savaş” kategorisine sokarak tuzağa düşüyorsun?
Sonuç: 1-2 ile kupaya elveda…
Adı Aşk Bu Eziyetin, ama bu eziyet falan değil düpe düz "YÜZ KARASI!"
Maça bu mantıkla bakarsan, değil Bursa’da, Mars’ta bile oynarsan kaybedersin…
Maçtan sonra terör örgütü yandaşlarının paylaşımları sapır sapır ayyuka çıkmaya başladı.
E çıkar tabi…
Onlara bu fırsatı tanıyan, haykırma şansı veren senin basiretsizliğinse; ya çıkıp rakibini alkışlayacaksın ya da hatanı kabul edip susacaksın!
Sonra da “ben nerede yanlış yaptım?” diye düşünüp, bu kayıptan gerekli dersleri çıkaracaksın!
Çünkü bu kaybın yarası nasıl kapanır bilmem... 
Taraftarın Hamza hocaya olan güveni ciddi anlamda zedelemiştir…

Hamza hoca bunun farkına varamazsa, seneye soluğu Amedspor’un başında alır, demedi demeyin(!)

Salı, Ocak 12, 2016

Beyaz Şov ilaç gibi geldi(!)

Beyaz Şov’dan ilaç olur mu, demeyin, olur olur bal gibi olur. Siz yeter ki isteyin, isterseniz Beyaz Şov’dan yağ bile çıkartırsınız(!)
AK Parti ve medyasını hayranlıkla izliyorum…
İnanın mübalağa etmiyorum.
Bunu planlı mı yapıyorlar, yoksa doğaçlama mı takılıyorlar bilmiyorum ama gündem onların istemediği şekilde gelişmeye görsün, ne yapıp ediyorlar, şak diye gündemi değiştiriyorlar.
Müthişler…
Geçen hafta herkes Diyanet’in açıklamalarını konuşuyordu, böyle bir konunun gündeme gelmesi kuşkusuz en çok iktidarı ve iktidar yanlılarını, tabiri caizse yandaşları rahatsız ediyordu ki, Beyaz Şov’a telefonla katılan, (muhtemelen sahte isimli) öğretmen olduğunu iddia eden bir kadın, “Çocuklar ölmesin” başlığında bir hayli dokunaklı ve ajite edici bir konuşma yaptı. Beyazıt Öztürk de bu konuşma karşısında, dayanamayıp, hem anlatılanları, hem de telefondaki kadın öğretmeni alkışlattı.
Konuşmayı daha sonra internetten izledim. Yetmedi, konuşmanın deşifresi yapılmıştı onu da okudum ve sosyal medya hesaplarımdan paylaştım. Sonra bir daha okudum ve tekrar tekrar izledim, acaba ben mi bir şey atladım, kadın nerede ve nasıl terör örgütü propagandası yaptı, diye incik-mıncık ettim, sözlerinin alt metnini didik-didik kurcaladım, burkaladım ama ne PKK’yı öven bir söze rastladım, ne de devleti ya da güvenlik güçlerini yeren bir cümleye…
Tek bir kelime hakaret de yoktu, küfür de… Terörü öven bir harfe dahi rastlayamadım.
Sadece Güneydoğu’da yaşanan trajik olaylara dikkat çekiyor, “çocuklar ölmesin, öldürülmesin” diyordu. Bu sözü duyan her kim olursa olsun, vicdanı olan, ana-baba olan, her evlat sahibi kayıtsız kalamaz, kalmamalı. Seyirciler de doğal olarak alkışladı.
Amma ve lakin, ertesi gün, başta Beyazıt Öztürk olmak üzere, Doğan Grubu, iktidar yanlısı medya tarafından hedef tahtasına kondu ve yetmedi savcılar harekete geçerek Beyaz Şov hakkında soruşturma başlattı...
Ve çok geçmeden, hem Doğan Grubu, hem de Beyazıt Öztürk işlemedikleri bir günah yüzünden özür dilemek zorunda kaldı.
Evet; bence de ortada ne bir günah vardı, ne de bir suç.
Fakat güçlü olanlar bunun bir suç olduğunu ilan etmişlerdi bi kere; onlar “bu bir suçtur” dediler miydi, suç olmasa da, bugünün Türkiye’sinde artık o bir suç, bunun etrafında dolanan herkes de suçludur. BİTTİ!
O nedenle ben Beyazıt Öztürk’e de, Doğan  Grubu’na da kızamıyorum.
Ama belki Beyaz, “Ben ortada bir suç göremiyorum, yayını defalarca izledim ve böyle bir şey göremedim ama eğer farkında olmadan bir şeyi atladıysam ve bilmeyerek buna ortak olduysam elbette özür dilemesini de bilirim” diyebilirdi…
Engizisyon mahkemelerince suçlu ilan edilen ve af edilmesi için işlemediği suçu itiraf etmek zorunda kalan orta çağ insanları gibi, kaderine razı oldu, yılların şovmeni.
Çünkü Beyaz, karşısındaki kudretin affı olmadığının, lanetleneceğinin farkındaydı. Olmayan suç yüzünden özür dilemek zorunda kaldı ki, koskoca Doğan Grubu bile özür dilemişken Beyazıt Öztürk de kim ki?
Gündemi değiştirmek için yakaladıkları fırsatı kaçırmayacaklardı Erkler…
Bu fırsatı kendilerine veren Ayşe adlı öğretmene de binlerce kez teşekkür etmeliler(!)
Artık, Diyanet’in yaptığı o sıkıntı verici açıklamalar değil, sahte kimlikli o malum öğretmen ve Beyaz Şov konuşulmaya başlanmış, Diyanet unutulmuştu.
Sahi diyanet ne demişti ki…
Amaan boş verin; Beyaz nasıl özür diledi ama(!)

Ha bu arada; o programa katılan kadın gerçekten öğretmen miydi? Yoksa o da piyesin bir parçası mıydı, bilemiyorum ama eğer gerçekten öğretmense ve eğer gerçek adıyla programa katılmış olsaydı, başına kim bilir neler gelirdi, varın siz düşünün gari!

Pazar, Aralık 27, 2015

Ara Güler ve serseriler…

Yıllar önce basketbol camiasınca da pek tanınan bir antrenörü (Bursa’da görev yaptığı yıllarda) bir yazımın satır arasında “oyuncuları onu sevmiyor” diye eleştirmiştim…
Bunun üzerine hocam üşenmeyip bizzat ziyaretime gelip hiç unutamadığım şu karşılığı vermişti bana:
“Ben onların sadece antrenörüyüm. Beni sevmek zorunda değiller. Gitsinler analarını, babalarını, eşlerini, karılarını sevsinler. Bana sadece saygı duysunlar ve görevlerini yapsınlar yeter”
Kulağıma küpe olan bu dersten sonra, şunun altını en baştan çizmek isterim: Kimse kimseyi sevmek zorunda değil…
Ama biz toplum olarak sevmek ile saygı duymayı ne birbirinden ayırt edebiliyoruz, ne de becerebiliyoruz.
Birini ya çok seviyoruz ya da nefret ediyoruz…
Gri yok…
Siyah ve beyaz var…
Ara Güler bu ülkenin yetiştirdiği müstesna karakterlerden biri…
Daha düne kadar da, gerek medya dünyasında gerekse sanat camiasında, taraflı tarafsız her kesim tarafından adı takdirle ve hayranlıkla yâd edilirdi…
Sonra, bu ülkenin en muktedir, en azametli, en kudretli adamı Recep Tayyip Erdoğan, fotoğraflarını çekmesi için Ermeni asıllı 87’lik delikanlı Ara Güler’i tercih edince ortalık da karıştı…
Aslında karıştı demek belki biraz abartı kalabilir…
Ortalığı karıştıranlar, o saygı ve sevgi baremini bir türlü dengelemeyi başaramayanlardan başkası değildi…
O saygın ve pek muteber Ara Güler, sırf işini yaptığı için malum kesim tarafından bir anda lanetleniverdi…
Çünkü fotoğrafını çektiği kişi Recep Tayyip Erdoğan ve ailesi…
Vay, Ara Güler Erdoğan’ın fotoğraflarını nasıl çekermiş?
Erdoğan vakti, zamanında “af adersiniz Ermeni mi ne…” demiş…
Ermeni Ara usta aslında usta falan değil abartılmış ve şişirilmiş basit biriymiş te miş miş…
Peki Recep Tayyip Erdoğan kim?
Halkın %50’sinin oyu ile seçilmiş ilk cumhurbaşkanı, bu BİİİRRR…
Ara Güler fotoğrafçı değil foto muhabiri (Fotoğrafçılığı kabul etmeyip kendisini tanımladığı meslek foto muhabirliği) bu da İKİİİ...
Patavatsızlığı ile nam salmış Ara Güler’in bu tepkilere tepkisi de farklı olmadı…
“Cumhurbaşkanı’nı çekmeyecektim de serserileri mi çekecektim?!”
Bir insanı sevmeyebilirsiniz. Kabullenmeyebilirisiniz de ama konumuna, makamına saygı başka bir şey. Ara Güler de halk tarafından seçilmiş Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğraflarını çekmiş.
Eğer Erdoğan mahallede bir kasap olsaydı ve o kasap gelip de ona "Ağabey beni şöyle fiyakalı çeksene" dese emin olun gider onun da fotoğraflarını çeker… Ki esnaf, köylü, balıkçı, memur, sanatçı ve benzeri (ünlü-ünsüz) yüzlerce insanı fotoğrafladığı bilinir.
Toplum olarak sapla samanı, elma ile armudu ayırt etmeyi beceremediğimizin kanıtı bu olanlar!
Dediğim gibi, kimse kimseyi sevmek zorunda değil (ki ben de sevdiğimi söyleyemem, sevmek zorunda da değilim, Erdoğan babamın oğlu değil nihayet) ama Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı makamından ötürü saygı duymak hepimizin uyması gereken basit bit kural.
Ara Güler işini yaptığı için hakaret etmek ise sadece zayıflık.
Çünkü Ara Güler’in işi bu. O da işini yaptı ve Erdoğan’ın fotoğraflarını çekti.
Sırf Erdoğan düşmanlığı yüzünden Ara Güler’i itibarsızlaştıranlara söyleyeceğim tek şey şudur: Malumlardan bir farkınız olsun… Küçülmeye devam ediyorsunuz haberiniz ola!

Nokta...

Pazartesi, Aralık 07, 2015

Portakal’ın üstündeki gölge!

Bu portakal bildiğiniz gibi değil, altından portakal bu, maddi değil ama manevi değeri paha biçilemez.
Hani derler ya “altın çamura bulansa değerini yitirmez” diye…
Fakat, Altın Portakal’a leke geldi miydi ya da gölge düştü müydü, değeri kaybolmasa da tadı kaçar, ne lezzeti kalır, ne de heyecanı…
Antalya yılardır Türk Sinemasının en önemli ve en köklü organizasyonuna ev sahipliği yapıyor.
Şöyle böyle değil, nalına mıhına ülkemizin en ciddi, en mühim ve en etkili sinema organizasyonu Altın Portakal Film Festivali.
Bu organizasyona üç yıl aradan sonra geçen hafta yeniden katıldım.
İnSanat Derneği’nin azimli belgeselci üyesi Serdar Güven’in (Daha önce Ermenistan’da katıldığımız) çalışması Akhisar-Sucuna belgeselinin sunumunu Antalya Altın Portakal Film Festivali Film Forum kapsamında görücüye çıkardık.
Gerçekten de Zeynep Atakan’ın organize ettiği muhteşem organizasyonda sinemacılar filmlerini konunun uzmanlardan oluşan uluslararası jüri önünde sunma fırsatı buldu.
Ufak tefek aksaklıklar dışında ki, her festivalde yaşanan sıkıntılardı bunlar, sorunsuz bir etkinlik yapıldığını rahatlıkla söyleyebilirim. Atakan’ın ekibini tek tek kutlamak gerek!
Forum cephesi bu şekildeydi…
Ancak festivalin ana karargâhında yolunda gitmeyen bazı şeyler vardı.
Ve Portakal üzerinde dolaşan bu negatif hava konukları tedirgin ediyordu.
Oysa Antalya Büyük Şehir Belediye başkanı Menderes Türel film festivalini itibar organizasyonu olarak görüyor ve aksaklık yaşanmaması için her şeyi yapmaya hazır görünüyordu.
Organizasyonunu üstlenen Elif Dağdeviren ve ekibinin de hakkını vermek gerek. Türel’in güvenlerini boşa çıkarmadıklarını söylemeden geçemeyeceğim.
 Ancak, cumartesi akşamı yapılan ilk kapanış törenindeki gecikme ve verilecek ödül fazlalığı nedeniyle töreni iki ayrı güne almaları, hoşnutsuzluğun kaynağını oluşturdu.
Festivalin son gününde, cumartesi akşamı verilemeyen ana ödüllerin sahiplerini merak edenler Piramit’e gelirken doğal olarak heyecanlanmıştı.
1 Kasım seçimleri münasebetiyle tarihleri değiştirilen bu şaşalı festivalin daha coşkulu ve enerjik olabilmesi için neler yapılmalı diye iyice düşünmek gerek…
Çünkü yurt dışındaki emsallerinin etkisinin yanında Altın Portakal ne yazık ki, umulan tadında değil.
Hele bir de kapanış törenini ekrana canlı taşıyan ATV grubunun yan kanalı AHaber’in uyguladığı saçma sapan sansür Altın Portakal’ın üzerindeki lekeyi de gölgeyi de iyice ayyuka çıkardı.
Gerçekten de yazık oldu. Özellikle de Antalya’nın genç belediye başkanı Menderese Türel’e ve organizasyonun aksaksız yapılması için didinen Elif Dağdeviren ve Zeynep Atakan’ın ekiplerine…
İki satır eleştiriye bile tahammülü olmayan AHaber, hem kendisini, hem de festivali rezil ettiler!
En iyi Erkek oyunu seçilen Nadir Sarıbacak ödülünü almaya çıkmış dostluktan, kardeşlikten muhabbetten söz ediyor ama buna bile tahammül edemeyen AHaber Sarıbacak’ın sözünü kesip üstüne Antalya manzarası koyuyor.
Sarmaşık ile ödüller alan yönetmen Tolga Karaçelik ise Can Dündar ile Erdem Gül’e sadece başarısını atfediyor  ve buna da sansür uyguluyor.                                          
Ve üstelik AHaber’in ekranın kenarında” YSK ve  RTÜK Sansüre hayır” etiketi durduğu halde!
Benim bu tür insanlara karşı bir sözüm var: Bunlar gölgelerinden dahi korkan, bulundukları yere birilerinin iteklemesiyle gelen, minnet duymak ile yalakalığı birbirinden ayırt edemeyen gölge korkakları hepsi.
Olan Altın Portakal’a oldu.
Geçen yıl belgeselleri sansürlemişlerdi, bu yıl da birkaç kelimeyi…
Ancak böyle giderse, bundan sonraki festivallere katılacak film bulamayabilirler.
Böyle yaparak sadece rezil olurlar, kepaze olmaları da uzak değil…
Uyarması benden…

@SuatOktySnck

Cuma, Kasım 27, 2015

Yıldırım’da tiyatro komedisi(!)

Geçen hafta Bursa’nın merkez ilçe belediyelerinden olan Yıldırım çok önemli ve anlamlı bir organizasyona imza attı…
Süheyl-Behzat Uygur Tiyatrosu’nun Marko Paşa oyununu Yıldırım İlçesi’nde yaşayanlar izlesin diye Barış Manço Kültür Merkezi’ne getirdi ve kitap karşılığında davetiye vererek, oyunun izlenmesini sağladı.
Şahane ve gerçekten de çok güzel ve bir o kadar da alkışa değer bir uygulama…
Yıldırım Belediyesi bununla da yetinmedi ve oyunu izlemek için salona giremeyenlere Barış Manço Kültür Merkezi’nin içine barko vizyonla canlı yayın da yaptı.
Bravo…
Tiyatro sevgisini aşılamak, toplanan binlerce kitapların doğudaki öğrencilere ulaşmasını sağlamak takdire şayan…
Fakat…
Ama…
Ve lakin…
Organizasyon berbat mı berbattı…
Kimse kusura bakmasın, doğruları alkışlamak kadar, yanlışlar söylemek de eli kalem tutan ve düşünen birey olarak bunu yazmak görevim... 
Güzel olması gerekirken amatör ötesi organizasyon yüzünden oyun tam 20 dakika geç başladı. Kitabını verip de davetiye alanlar, kitap bağışlayıp da davetiye alamayanlar aynı anda salona üşüşünce kaos da kaçınılmaz oldu.
Üşüşünce diyorum, çünkü kültür merkezine gelenler tiyatro oyunu izlemeye gelir gibi değil de, sanki düğüne ya da kadınlar gününe gidiyormuş havasındaydı.
Bebeğiyle gelen mi ararsınız, oyun sırasında telefonla konuşan mı, ne isterseniz vardı.
En sonunda, Behzat Uygur’un anonsuyla, gelenler yerlerine oturtulmadan oyun başladı.
***
Yaşananlar, üstte yazdığım güzellikleri gölgede bırakacak denli kötüydü.
Yıldırım Belediyesi, ilçede yaşayanlara tiyatroya, düğüne gelir gibi gelinmeyeceğini öğretmekle mükelleftir.
İzleyiciye, yetişkin oyunlarına 10 yaşından küçüklerin getirilmemsi gerektiğini de…
Tiyatro oyununu izlemek için en az yarım saat öncesinden gösterinin yapılacağı salonda hazır olmalarını ısrarla ve üstüne basa basa belletmeli…
Oyun duyurulduğu saatte başlamalı. Oyun başladıktan sonra (istisnalar hariç) kimse salona alınmamalı…
Maalesef Marko Paşa oyunu güzel bir komediydi ama öncesinde yaşananlar, Uygurların sahnelediği komediyi gölgede bırakacak denli trajikomikti!
İstanbul’dan ünlü isimleri getirmek, Yıldırımlılarla buluşturmak yetmiyor. Bundan önce vatandaşına ciddi ciddi “nasıl tiyatro izlenir?” dersi vermeli, yoksa rezil olmaları kaçınılmaz görünüyor…
Türkiye’nin bir çok yerinde tiyatro izlemiş, sahneye çıkmış biri olarak söylüyorum.
Yıldırım İlçesi ne yazık ki, Nilüfer İlçesi’nin çok çok gerisinde.
İzleyici kalitesini artırmak için Yıldırım Belebiyesi’nin bundan sonra yapması gereken ilk iş, ünlü oyunları getirmekten ziyade halkını bilinçlendirmek ve iyi birer izleyici olmalarını sağlamak olmalı!
Çünkü Yıldırım Belediyesi bu konuda sınıfta kaldı. Hem de fena halde…

@SuatOktySnck

Perşembe, Kasım 19, 2015

Saygı, vicdan ve barbarlık!

Kendi yurttaşlarının ölümüne bile üzülmeyen bir güruhun, Fransızlara üzülmesini beklemek abeslerin en büyüğüdür. Biz toplumsal bir vicdansızlık yaşıyoruz. Neye, nasıl ve ne gibi tepki vereceğimizi asla öğrenemeyeceğiz.
Bir futbol karşılaşmasında, saygı duruşu esnasında, yuhalayarak, ıslıklayarak, "Şehitler ölmez, vatan bölünmez” diye haykırıp tekbir getirmek, sığ egoların tatmininden öteye geçmez.
Bu ilk değil, son da olmayacak anlaşılan!
Bunu yapan, bir ya da beş-on kişi değil, on binler veya yüz binler ya da milyonlardan oluşan ezik kalabalıklar. Çünkü ellerinden gelen sadece bu, haykırmak, küfürle hakaret etmek…
Eloğlu aya ve marsa gidecek teknoloji üretirken, ezik toplumlar başlarını kuma gömen deve kuşlarından farksız olduklarını asla idrak edemeyecekler.
İslam dininin hâkim olduğu toplumların çağın gerisinde kalmasının altındaki gerçeği görmediğimiz sürece bunu daha uzun yıllar yaşayacağız gibi görünüyor.
Hani hep "eğitim sorunu" der durular ya, tanım yanlış!
Sorunumuz eğitim değil "eğitimsizlik"dir...
Eğitimsiz birey ezik bireydir.
Ezik birey kontrolsüz ve tehlikelidir.
Hem cahildir, hem de bilgisiz.
İşin kötüsü de bilgisiz olduğunu asla kabul etmez, seviyesizce tepki göstermeye hakkı olduğunu sanır.
Bakın, “sanır” diyorum, “düşünür” değil.
Çünkü sanmak ile düşünmek aynı eylem şekli değildir.
Sanmak, güdüseldir.
Düşünmek ise zekâ ve eğitim gerektirir.
Eğitimli insanlar hem başkalarına, hem de kendine saygısı vardır.
Eğitimsizlik sorununu ortadan kaldırmak ise başlı başına köklü ve çağdaş bir devrimi gerektirir.
“Tek bir şeye ihtiyacınız var: çalışkan olmak” diyen Mustafa Kemal Atatürk bunu denedi, fakat bugün Türkiye’nin geldiği durumdan anlıyoruz ki; BAŞARAMAMIŞ.
Güvendiği bu toplum, yani genç nesil emanete hıyanet etti.
Konyalılar Ankara’da öldürülen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı sivillere saygısızlık etmişti, Ankara katliamından sonra oynanan Milli maçından önce…
İstanbullular ise Paris’teki saldırıda öldürülen siviller için aynı şeyi yaptılar.
Fatih Terim maçta sonra “Ne oluyor bize?” diye tepkini göstermiş.  
Ne olacak ki? Ya da ne olmasını bekliyoruz ki?
Vicdansız ve hoşgörüsüz, zalim ve kindar bir toplum haline geldiğimiz ortada değil mi? Fatih Terim ya da diğerleri, kendi pencerelerinden bakınca anlayamıyorlar mı?
Tıpkı birilerinin bizi görmek istediği gibi, görmek istedikleri seviyeye indirildik.
Barbar, acımasız, saygısız ve zalim!
Yıllarca batı bizi bu şekilde tasvir etmedi mi?
“Barbar Müslüman Türkler”
Gerçekten barbar mıydık, yoksa “barbarsınız” diye diye barbarlaştık mı?
E peki İslam dinin o engin hoş görüsüne ne oldu?
Gerçekten, yine malum birilerinin değdi gibi, o hoşgörü hiç yoktu da biz mi var sanıyorduk; yoksa vardı da onu da mı yok ettiler?
E madem Türkler barbardı da, yüzlerce yıl neden Balkanları Türkçe konuşabilen Müslümanlar haline getirmedi? Fransızlar Cezayir’i 150 senede Fransızca konuşan toplum şekline sokmak için 1 buçuk milyon Arap sivili katlederken, Osmanlılar asırlarca kaldığı coğrafyalarda onlar gibi yapmadığı için aptal mıydı, yoksa toplumlara saygılı mıydı?
Saygı göstermek erdemlerin en büyüğü…
E hani Osmanlı bizim ecdadımızdı?
Ecdadımız kadar saygılı olamıyorsak, neden birilerinin istediği gibi davranıp kendi kendimizi dünyaya rezil ediyoruz?
Eğitimsiz ve cahil bırakılmış olmamız kader değil, anlamadınız mı hâlâ?
Yapmamız gereken sadece çalışkan olmak ve okumak!
Okumak, okumak ve okumak!

@SuatOktySnck

Pazartesi, Kasım 16, 2015

Fransa'nın düşmanı kim?

Kana kan, dişe diş, intikam! Neyin intikamı?
Evet evet, neyin intikamı?
Fransa Cumhurbaşkanı Hollande’ın kanlı saldırılardan sonra söylediklerini duyunca, her PKK saldırısından sonra bizim siyasetçilerin yaptıkları açıklamaları anımsadım.
“Kanları yerde kalmayacak!”
Yani şiddeti şiddetle durdurmaya çalışmanın beyhude çabası…
Tıpkı 2001’de 11 Eylül saldırılarının ardından Sam Amca’nın söylediği gibi.
"İntikam alınacak!"
Sonuç: Önce Afganistan, sonra Irak ve son raddede Suriye’de olanlar, binlerce sivil ölümü, milyonlarca dolar zarar…
Şimdi aynı ve tanıdık tepkiyi Hollande veriyor:  Düşmanla savaşacağız.
İyi ama düşman kim?
Karşında bir cephe, bir mevzide duran düşman vardır, bilirsin ki oradadır, seni bekliyordur. Tankla, topla, tüfekle, uçakla askerle gider savaşırsın!
Buradaki düşman kim?
IŞİD mi?
IŞİD kim?
Ülke mi?
Müttefikleri kim?
Kimden silah buluyor, kaynakları nelerdir?
Dünyaya bela olduğu aşikar.
Sadece Fransa ya da Türkiye’nin  düşmanı değil…
Belli ki medeniyetin de belası…
Ve elbette en zararlı çıkan Müslümanlar…
İyi ama bu IŞİD’in arkasında ya da altında veya özünde ne ve kimler var?
Nasıl bu kadar palazlandı?
Kimler göz yumdu?
İlk önce ortadoğuyu cehenneme çeviren, on binlerce günahsız (çoğu da Müslüman) insanı katleden bu cehennem kaçkınları bu kadar kısa sürede nasıl böylesine etkili hale gelebildi?
“IŞİD militanlarına İsrail'de ve Türkiye’de tedavi” başlığını yazın Google amcaya, soruşturun ve sonuçlara şaşırıp kalın!
Buna rağmen bize olanlar ortada…
İyi ama IŞİD neden İsrail’e saldırmıyor?
(Bu soru İsrail’e de saldırsın anlamında sorulmamıştır!)
Ama şu bir gerçek ki, dünyayı tehdit eden IŞİD bugüne dek değil İsrail’e saldırmak tek bir satırlık tehditte bulunduğu henüz görülmedi!
Filistin’e yaşattığı zulümle zaman zaman Yahudilerin bile tepkisini çeken İsrail’e IŞİD’in şimdiye kadar “gık” bile dememesi akılları karıştırıyor!
IŞİD’in gerçek amacı ne?
IŞİD bu gücü nereden ve kimden alıyor?
IŞİD neden sürekli Fransa ve Türkiye’ye saldırıyor?
Evet belki Rus uçağını da onlar düşürmüş olabilir.
Peki Türkiye’de yapılan saldırıları neden üstlenmedi IŞİD?
Oysa Fransa’da ki son saldırıları günü dolmadan üstlenmesine rağmen, Türkiye’de yapılan saldırılarla ilgili bunca zaman “evet biz yaptık” demedi.
Neden?

Cumartesi, Ekim 03, 2015

Mastikalı bir oyun ve ‘Bulantı’lı bir film…

Önce oyunumuza bakalım…
Oyun derken, sanırım tiyatro oyundan söz ettiğim hemen anlaşılmıştır…
Bursa Devlet Tiyatrosu AVP Sahnesi’nde 2015-2016 sezonunun perdesini Nilbanu Engindeniz’in kaleme aldığı “Bana Mastikayı Çalsana” oyunu ile araladı…
Önceki akşam, sade ve gösterişsiz, cılız bir prömiyerde Bursalı izleyici ile buluşan AVP Devlet Tiyatrosu’nun çalgılı çengili, yani bol müzikli oyununu Murat Atak sahneye koydu.
Özellikle (ilk perdesi 1 saat 15 dk) uzun olması handikap gibi görünse de, dekoru, ışığı, rejisi ile bir hayli hareketli, zaman zaman duygulandıran ve yer yer düşündüren bir oyun izleme şansı bulacak Bursalı sanatseverler.
Bursa Devlet Tiyatrosu oyuncularının yeteneklerini konuşturma fırsatı bulduğu, tüm oyuncularının üstün bir performans gösterdiği Bana Mastikayı Çalsana’ya reji anlamında getirebileceğim tek eleştiri, bazı sahnelerde aynı anda bir çok unsur olması. Ortalama tiyatro izleyicisinin bu durumda neyi nasıl takip edebileceğini şaşırabileceğini anımsatmak isterim.
Oyunculardan hangi birini saysam bilemiyorum: Hafize Gün, Berrin Kulya Balkanlar, Ecehan Şarman Çetinkaya, Yener Sezgin, Sitare Tuna, Hatice Sezer, Levent Uzunbilek, Ayşe Dinç, Nejat Orbay Sehlikoğlu, Emre Nurettin Örük, Cenk Turan, Mustafa Salih Salcan, Utku Duman, Tümay Revşan Kargın ve diğer tüm oyuncular, hepsi de bir değil binlerce kocaman alkışı hak ediyorlar!
Özetle, “Bana Mastikayı Çalsana” mutlaka görülmesi ve alkışlanması gereken bir oyun.  
***
Ve Bulantı bir film…
Yönetmeni Türk sinemasının önemli isimlerinden Zeki Demirkubuz.
C-Blok, Masumiyet, 3. Sayfa. Yazgı, İtiraf ve Kader gibi Türk sinemasında iz bırakan çok önemli işlere imza atan Demirkubuz, özellikle Bekleme Odası ile sinema çizgisini daha kişisel bir noktaya çekmişti. Kıskanmak ve Yeraltı filmleriyle eski etkisini yakalamaya çalışsa da Bulantı ile sinema anlayışını bir kez daha hayranlarının bekleme odasına aldığını anlamış olduk…
Eğer Bulantı’yı kendi kişiliğini baz alarak bir biyografik çalışma düşüncesiyle tasarladıysa ayrı tabi… Ama bu bir biyografik deneme değilse ve eğer birilerine bir şeyi kanıtlama çabası içine (inat uğruna) girmediyse…
Keşke sadece yönetmen olarak kalsaydı...
Hem film, hem de kendisi için daha sağlıklı olabilirdi.
Oysa Zeki Demirkubuz’un iyi bir yönetmen olduğunu söylemeye gerek yok…
Ama, fakat, lakin tekrar anımsatmakta yarar var: Zeki sen iyi bir yönetmensin!
Ve iyi bir senarist…
Kurgu da yapabiliyorsun, sorun yok!
Oyunculuk?
Hem kamera önü, hem de kamera arkası aynı anda…
Zor…
Ve bir kez daha anlaşıldı ki; terzi kendi söküğünü dikemiyor, beyhude bir çaba olmuş…
Kanıt: Bulantı ve öncesinde Bekleme Odası…
(Kimse bana Nuri Bilge Ceylan’ı örnek vermesin, zira İklimler NBC’nin en kötü işi, bence…)
Ahmet’i keşke kendi oynamayaymış... (İnsanın kendi kendisini yönetmesi ne kadar zordur bilenlerdenim çünkü) Kısa filmde bile bu iş zorken, uzun metraj bir filmin ana karakterinin altına oyuncu olarak yatmak ve filmi yönetmeye çalışmak... Cesaret falan değil, ciddi ciddi megalomanlık!
75 milyonluk bir ülkede oyuncu bulamaması da pek mandar geldi bana…
Çınar Oskay’a verdiği röportajda, "Benimle çalışmak için geberdiğini söyleyen bazı oyuncular bile -çok iyi biliyorum- sevişme sahneleri yüzünden kıvırdılar" benzeri bir açıklaması vardı…
Sonra da, “Ben oyunculara iyi oyuncu olduklarını gösterme fırsatı çıkaran senaryoyu verebilen, buna göre sahneler yazabilecek, -neredeyse değil- tek insanım bu ülkede” demişti…
Ahmet karakterinin ete kemiğe bürünmüş hali bu. Ama sözel anlamda; megaloman, kibir…
Sözel evet ama görsel anlamda bu sözlere karşılık gelecek bir performans çı-ka-mı-yor!
Sonra biri çıkar ve “E madem bu alanda Türkiye’de tek adamsın, bu fırsatı neden kullanmadı oyuncular?” diye yazar bir yerde(!)
Söz konusu sahneleri izledik, anladık ve karar verdik: “sevişme sahneleri yüzünden kıvırdılar” sözünü destekleyecek bir erotizm göremedik!
Yani, sırf bu sahneler için, o aktörler nasıl olmuş da iyi oyuncu olduklarını kanıtlama fırsatını kaçırmışlar, hayret doğrusu(!)
Kızlarımız aslanlar gibi oynamış ama erkeklerimiz nedense bu sahneleri oynamakta imtina etmiş, pes vallahi(!)
Bulantı filmi için yazdığı ana karakter aslında Zeki Demirkubuz’un kendisi, " o karakteri en iyi ben oynarım" diye düşünmüş... Ve hem kendine hem de filme yazık etmiş! Çünkü hem yazmak, hem yönetmek, hem kurgulamak, hem de çıkıp oynamak her babayiğidin harcı değil. Hele ki, oyunculuk hamurunda yoksa...
Ve hele ki böylesi zor bir rol için…
Keşke çıkıp da “karakterde benden çok iz vardı, kendim oynamak istedim ve oynadım” deseydi de röportajdaki sıkıntılı açıklamayı yapmasaydı…
Peki filmde iyi bir şey yok mu?
Şunu anımsatmakta yarar var: Bulantı Zeki’nin en kötü filmi değil.
Süre belki biraz daha kısa olabilir miydi, 100 dk gibi…
Kadın karakterlerin hepsi çok iyi. Hatta Nurhayat yenge bile gayet başarılı.
BJK’li küçük çocuk dahi sırıtmıyor, çünkü doğal…
Gerçekçi ve doğal görünmeyen tek karakter Ahmet…
Hele ki, Ahmet’in kardeşini canlandıran Çağlar Çorumlu’ya hayran kaldım. Özellikle Zeki Demirkubuz’la olan sahnelerde öyle ezici bir üstünlük kurmuş ki... İşte bu sahnelerde Zeki hükmen mağlup sayılmalı(!)
Her ne kadar Ahmet’te kendinden yoğun izler, genetik ve karakteristik ortak özellikler olsa da bu işi bilene bırakıp, filmi yönetmekle ilgilenseydi, kamera önündeyken öyküyü daha güçlü anlatacak, yeni metaforları kaçırmayabilirdi.
Kapının kendi kendine açılması yetmiyor artık, yıl olmuş 2015, …
Hem yetmiyor, hem de yemiyor…

Bakalım sıradaki filmi “Kor” nasıl olmuş?