Çarşamba, Ağustos 13, 2014

Emine Ülker Tarhan ve Süheyl Batum'a selam olsun(!)

Açıkçası, yerel seçimlerin ardından sosyal medyadaki hesaplarımdan Kemal Kılıçdaroğlu’nun derhal istifa etmesi gerektiğini, Emine Ülker Tarhan’ın da partinin başına geçmesi gerektiğini vurgulamıştım…
Derken, Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaştı ve Kılıçdaroğlu’na “son” bir şans daha verilmesi gerektiğini düşünerek, Emine Ülker hanım konusunu rafa kaldırmıştım.

Gel zaman git zaman, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli “Çatı Aday” başlığı altında, Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısına (bana göre) en doğru ismi çıkardılar.
Bunu daha önce “Ekmeleddin cahili olmaktan değil, cahil kalmaktan kork!” başlıklı değerlendirme yazısında bu köşemde anlatmaya çalışmıştım. Tekrar değinmeme gerek yok, meraklısı linki tıklayıp fikrimi öğrenebilir.
Twitter hesabımdan da, “Atatürk dirilse, CHP onu aday gösterse, bu gerzek solcular, ‘bula bula onu mu buldunuz da aday gösterdiniz?’ diye yine burun kıvırırdı” şeklinde yazdım. Ne kadar haklı olduğumu 10 Ağustos gününün akşam saatlerinde bir kez daha üzülerek anladım…
12 Ağustos günü de Emine Ülker Tarhan ve Süheyl Batum’un başını çektiği CHP’de ki muhalif grubun açıklamaları düştü gündeme…
Süheyl Batum çoktandır gözümden düşmüştü ya, Emine Ülker Tarhan da bu davranışıyla yerle yeksan oldu, yıkıldı gitti gözümde.

Pusuya yatmış çakallar gibi Kılıçdaroğlu’nun bir kez daha tökezlemesini beklemişler resmen. "Fırsat bu fırsat" diyerek, partiyi genel kurula davet eden bildiriyi okudular.
Bu açıklamalar bana hiç samimi ve dürüstçe gelmedi. Çünkü Ekmelettin İhsanoğlu’nun adaylığına karşı çıktılar. Çıkmakla kalmayıp başarısız olması için, alttan alta, gizliden gizliye çalıştıkları da anlaşılıyor.
Nasıl anlaşılıyor? CHP’nin muhalif kanadına yakın gazetecilerin İhsanoğlu hakkında yazdıkları yorumlardan, her şey o kadar aleni ortadaydı ki... 

Siz partinizin kararına karşı çıkacak, seçmeninizi sandıktan soğutacak, kendi içinizde bölünecek, uyumsuz bir görüntü çizecek ve rakibiniz Erdoğan'ın seçilmesine en ciddi katkıyı koyacak, sonra da "Zaten biz öyle olacağını biliyorduk. Başarısız oldunuz, hadi bakalım çekin gidin!" diyeceksiniz.
Yok bacım, yok, ne konuşmaya, ne de tek bir söz söylemeye hakkınız yok!
Evet, Kemal Kılıçdaroğlu derhal istifa etmeli… Geç bile kaldı Kemal bey… Fakat siz de en az Kılıçdaroğlu kadar suçlusunuz. 
O nedenle onunla birlikte siz de gitmelisiniz! Muharrem İnce de Ekmelettin İhsanoğlu’na karşıydı ama o rakibin seçilmemesi için İhsanoğlu’na destek verdi?

Peki ya siz, Emine Ülker Tarhan, Süheyl Batum, siz ne yaptınız?
Seçmenin sandığa gitmesi için partide nasıl bir çalışma yürüttünüz?
Bugün Recep Tayyip Erdoğan %51.8 ile Cumhurbaşkanı seçildiyse, kuşkusuz katkının büyüğü (bilerek ya da bileyerek) sizindir.
Ne mutlu Erdoğan'a ki, sizin gibi muhalifleri var(!)
Medyadaki kalemşörlerinizle birlikte küçük hesaplarınız yüzünden Çankaya’da bir AKP’li daha var…
Sırf Kemal Kılıçdaroğlu gözden düşsün ve partiyi siz ele geçiresiniz diye, tarihi bir işbirliğinin içine çomak soktunuz.

Benzer bir durum Fransa 2002 seçimlerinde yaşanmıştı. Irkçı parti FN'nin lideri LePen cumhurbaşkanı seçilmesin diye Fransa'daki sol seçmen büyük oranda sandığa gidip oyunu kullandı. (Bizimkiler gibi boykot etmedi) Sağın diğer lideri bile Chirac'ı desteklemişti.
Fransa’da Chirac'a oy veren sosyalistlerin oranı %72 olduğunu da anımsatsam sizin için bir şey ifade eder mi? Fransız sosyalistleri karşı görüşte olmasına rağmen sağın liderine oy verebilmişti. Bizde ise CHP, MHP ile Erdoğan’a karşı ittifak yaptı diye solda kıyamet koptu. Oysa Türkiye’de solun oyunun hepi topu %10'un bile altında olduğunu hesaba katamamanız ne büyük hata!
Evet orası Fransa, onlar bir amaç uğruna birlik olabiliyorlar, peki ya biz?

Ya siz ne yaptınız, sayın Tarhan, sayın Batum?
Sırf kişisel siyasi hesaplarınız yüzünden, seçmenin aklını karıştırarak insanları sandıktan soğuttunuz. Recep Tayyip Erdoğan’a kendi yandaşlarının bile yapamayacağı katkıyı sağlayarak Çankaya’ya çıkardınız.
CHP seçmeninin büyük bölümü, sayenizde seçimi boykot etti.
Umarım Kemal Kılıçdaroğlu onurlu bir davranışta bulunur ve istifa eder de sizden biri partinin başına geçer.

Peki o zaman bu halktan hangi yüzle oy isteyeceksiniz?
Birileri de çıkıp “Biz de sizi boykot edip sandığa gitmiyoruz. Ne haliniz varsa görün!” derse…
“Aman yapmayın etmeyin” demeye hakkınız olacak mı?
Böyle bir şey olmaz mı sanıyorsunuz, inanmıyor musunuz?
E o zaman aday olun, seçime gidin de boykot nasıl yapılırmış, bizzat yaşayın…




Salı, Ağustos 12, 2014

Siz hala "AGORA"yı izlemediniz mi?


Dün gece CNBCE'de  AGORA filmi vardı. Kaçınız izledi bilmiyorum ama o filmle ilgili daha önce www.bursaport.com sitesinde "Agora" diye bir film! başlığında bir yazı kaleme almıştım. O yazıyı bir de buradan, güncelleyip paylaşıyorum: 
***
2009 İspanyol yapımı bir sinema filminden söz edeceğim size, hem de izlemenizi şiddetle tavsiye edeceğim! Ben daha önce DVD’den izledim filmi ve bugüne kadar görmemiş, böyle bir filmi göz ardı etmiş olduğum için kendime kızdım.
Eğer siz izlemediyseniz mutlaka ama mutlaka izleyin.
AGORA sadece bir sinema filmi değil, dünyada halen hüküm süren ŞİDDETİN tarihini de anlatıyor!
Filmin Şilili yönetmeni Alejandro Amenábar, yıldızı ise İngiliz aktris Rachel Weisz…
2009 yılında Cannes Film Festivali'nin açılış filmi olan Agora, dünya tarihinin ilk entelektüel kadını HYPATIA'nin öyküsünü anlatırken, dinin yanlış ve işimize geldiği gibi  yorumlandığında insanları ne hale getirdiğini gözler önüne seriyor.
İslamiyet henüz gelmemiş, Roma İmparatorluğu'nun çöküş yılları olan 4. yüzyılın sonlarını anlatıyor. Agora, Mısır’ın İskenderiye Feneri ve en büyük kütüphanesinin yer aldığı bölgenin de adı aynı zamanda.
Paganlar bölgenin hakimi. Ancak Hristiyanlık giderek yayılıyor ve bu durum Paganları rahatsız ediyor. Ne kadar azınlıkta olduklarını fark etmeyen Paganlar, kovana çomak sokup Hristiyanlara saldırınca, ilk nefret tohumlarını da ekiyorlar!
Paganlar Hristiyanlara, Hristiyanlar Paganlara, paganizm bitince, Hristiyanlar Yahudilere, sonra Yahudiler Hristiyanlara ve nihayetinde de Hristiyanlar tekrar Yahudilere saldırıp din ve Allah adına kan dökmeyi sürdürüyorlar.
Bakın, henüz Müslümanlar yok ortada. Onlar da gelince zaten olanları biliyorsunuz, Haçlı seferleri ve onlara karşı direnen Müslümanlar ve olanlar…
Film sadece 4. yüzyıldaki bir dönemi anlattığı için İslamiyete bulaşmıyor ama ister istemez izlerken de ondan sonra ve hatta günümüzde yaşananları da sorgulatıyor.
Bakınız Suriye'de, Irak'ta olanlara... Filmi izlerken Parabolinler adlı fanatik Hristiyanlar size IŞİD militanlarını çağrıştıracak, sakın şaşırmayın!
Filmin genç yönetmeni Amenábar, zaman zaman kamerasını olayların geçtiği bölgenin 200-300 metre üstte (tepeye), hatta dünyanın (atmosfer) dışına kadar çıkartarak, insanların böcekler gibi, nasıl da zavallı olduklarını göstermeye çalışıyor ki, bu konuda da çok başarılı oluyor.
Uçağa binenler ya da bir gökdelenden aşağıya bakanlar, birer mikro organizma ya da hızla hareket eden karıncaları anımsatan insancıkları, otomobilleri fark etmişlerdir. Koskocaman bir gezegende, birbirini katleden zavallı insanlar, sözde din ve Allah uğruna birbirlerini yok etmeye çalışıyorlar...
“4. yüzyıldan bugüne ne değişti, neyi paylaşamıyoruz?” sorusunu sorduruyor…
Kepler’in ancak 17. yüzyılda astronomi üzerine düşüncelerini kanıtlayabildiği kadın bilimci Hypatia, düşünce ve aydınlanma savaşçısı olarak adını tarihe yazdırarak, dini değil mantığı üstün tuttuğunu öğreniyoruz. Bunu da çok açıkça dile getiriyor ve bu da bilim kadınının sonu oluyor. Çünkü kilisenin dini liderleri İncil’de yazılanları işine geldiği gibi yorumlayınca da cadı olarak ilan edilen Hypatia, taşlanarak öldürülüp etleri tüm İskenderiye'ye dağıtılıyor.
Böylece bugün, Müslümanların sıklıkla kullandıkları recm (taşlayarak öldürme) yönteminin de kimlerden İslamiyete girdiğini öğrenmiş oluyoruz.
Agora için söyleyecek çok şey var. Ama izlenmesi ve ibret alınması gereken bir film olduğunu ısrarla tekrar anımsatıyorum...

Filmin fragmanını izlemek için: http://www.youtube.com/watch?v=bTZZHPR5kEo 

Cumartesi, Ağustos 09, 2014

Mesele Erdoğan’ın şahsında değil, üslubunda!

Gazeteler, Radyo ve TV’ler, emniyet, yargı ve askeri kaynaklar… Para, iktidar, güç, hırs, gözü dönmüşlük, kibir, saygısızlık… Her şey ama her şey Recep Tayyip Erdoğan’ın yanında…
Hangi kanalı açarsanız açın, hangi gazete sayfasını çevirirseniz çevirin, hangi radyo, hangi internet sitesine, hangi cade, sokak, apartmana girerseniz girin, sadece o ve bir tek o çıkıyor karşımıza: RECEP TAYYİP ERDOĞAN
Yarın 10 Ağustos 2014… Türkiye tarihin
de bir ilk ve Cumhurbaşkanını seçeceğiz hep birlikte.
Ancak anlaşılan Erdoğan ve partisi seçimi kazanmak için akıllara gelen ya de gelmeyen hangi yöntem varsa hepsini kullanıyor ve kazanmak için her yolu mubah sayıyor.
Ve gelen mesajlara, iletilere haberlere bakınca anlıyoruz ki, Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı ilan edilmiş bile…
Fakat bir gariplik var;
Az önce Bursa Millet Vekili Hakan Çavuşoğlu ile Bursa yerel medyasında çalışmış, bir ara AKP’den milletvekili aday adayı olmuş Cennet Cankılıç’tan cep telefonuma farklı iki mesaj  geldi (SMS): Neredeyse yalvaran bir üslupla RTE’ye oy vermemi istiyorlar.
(Cennet'i tanırım ama Çavışolu'nu rüyamda bile görmedim(!) )
İyi de nasıl olacak bu? Daha düne kadar çapulcu, bozguncu, hain, düşman olarak beni ötekileştiren Recep Tayyip Erdoğan değil miydi?
Bu ne yüzsüzlük, bu ne aymazlık, tutarsızlık böyle?
AKP’li dostlarım bana kızıyor. “Recep Tayyip Erdoğan’ı neden sevmiyorsun?” diye soruyorlardı.
Tekrar söylüyorum, benim sorunum Erdoğan’ın şahsına yönelik değil, sorunum tavırlarında, “Tarafsız olursan bertaraf olursun” diyerek beni dışlamasında. İyi yaptıklarını alkışladım, yanlışlarını da eleştirdim, eleştirince de kötü adam oldum.
Tekrar söylüyorum, bu yaptıklarını RTE değil de Kemal Kılıçdaroğlu veya Devlet Bahçeli ya da Ekmelettin İhsanoğlu da yapmış olsaydı, tepkim Erdoğan’a gösterdiğim tepkiden daha sert ve acımasız olurdu.
Mesele Erdoğan değil, siz hala anlamadınız mı, mesele Erdoğan’ın kendi paçasını kurtarma meselesi…
Ben ve benim durumumda olanlar bunu görüyor da, bazıları neden anlayamıyor, ben de onu anlayamıyorum…
Ben yandaş ya da yalaka değilim. Bu güne kadar asla haksızlardan, ezenden yana olmadım, bundan sonra da olmam…

Atılan SMS'ler, yürütülen kampanyalar, kafa karıştırmalar... Öyle görünüyor ki, seçim yapılmadan RTE Cumhurbaşkanı ilan edilmiş bile... Ama olsun, biz yarın yine de gidip oyumuzu kullanalım. Vicdanımız rahat olsun!

Siz kime oy verirsiniz bilemem ama vicdanı olan, mazlumun yanında yer alır. İnanın RTE hiçbir zaman mazlum olmadı, aksine mazlumun ahını aldı.

O ah var ya o ah, çıkarsa aheste aheste sakın ola şaşırmayın…

Mesele Erdoğan değil, mesele üslubu!

Gazeteler, Radyo ve TV’ler, emniyet, yargı ve askeri kaynaklar… Para, iktidar, güç, hırs, gözü dönmüşlük, kibir, saygısızlık… Her şey ama her şey Recep Tayyip Erdoğan’ın yanında…
Hangi kanalı açarsanız açın, hangi gazete sayfasını çevirirseniz çevirin, hangi radyo, hangi internet sitesine, hangi cade, sokak, apartmana girerseniz girin, sadece o ve bir tek o çıkıyor karşımıza: RECEP TAYYİP ERDOĞAN
Yarın 10 Ağustos 2014… Türkiye tarihinde bir ilk ve Cumhurbaşkanını seçeceğiz hep birlikte.
Ancak anlaşılan Erdoğan ve partisi seçimi kazanmak için akıllara gelen ya de gelmeyen hangi yöntem varsa hepsini kullanıyor ve kazanmak için her yolu mubah sayıyor.
Ve gelen mesajlara, iletilere haberlere bakınca anlıyoruz ki, Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı ilan edilmiş bile…
Fakat bir gariplik var;
Az önce Bursa Millet Vekili Hakan Çavuşoğlu ile Bursa yerel medyasında çalışmış, bir ara AKP’den milletvekili aday adayı olmuş Cennet Cankılıç’tan cep telefonuma farklı iki mesaj  geldi (SMS): Neredeyse yalvaran bir üslupla RTE’ye oy vermemi istiyorlar.
(Cennet'i tanırım ama Hakan Çavuşoğlunu rüyamda bile görmedim(!) )
İyi de nasıl olacak bu? Daha düne kadar çapulcu, bozguncu, hain, düşman olarak beni ötekileştiren Recep Tayyip Erdoğan değil miydi?
Bu ne yüzsüzlük, bu ne aymazlık, tutarsızlık böyle?
AKP’li dostlarım bana kızıyordu. “Recep Tayyip Erdoğan’ı neden sevmiyorsun?” diye soruyorlardı.
Tekrar söylüyorum, benim sorunum Sayın Erdoğan’ın şahsına yönelik değil, sorunum tavırlarında, “Tarafsız olursan bertaraf olursun” diyerek beni dışlamasında. İyi yaptıklarını alkışladım, yanlışlarını da eleştirdim. Eleştirince de kötü adam oldum.
Tekrar söylüyorum, bu yaptıklarını Erdoğan değil de Kemal Kılıçdaroğlu veya Devlet Bahçeli ya da Ekmelettin İhsanoğlu da yapmış olsaydı, tepkim Recep Tayyip Erdoğan’a gösterdiğim tepkiden daha sert ve acımasız olurdu.
Mesele Erdoğan değil, siz hala anlamadınız mı, mesele Erdoğan’ın kendi paçasını kurtarma meselesi…
Ben ve benim gibi olanlar bunu görüyor da, bazıları neden anlayamıyor, ben de onu anlayamıyorum…
Ben yandaş ya da yalaka değilim. Bu güne kadar asla haksızlardan, ezenden yana olmadım, bundan sonra da olmam…
Siz kime oy verirsiniz bilemem ama vicdanı olan, mazlumun yanında yer alır. İnanın RTE hiçbir zaman mazlum olmadı, aksine mazlumun ahını aldı.

Çıkarsa aheste aheste sakın ola şaşırmayın… 

Cuma, Temmuz 18, 2014

Atın Arapları gaz odalarına olsun bitsin(!)

Varsayalım İsrail, Gazze’yi yok etti!
Varsayalım kara harekâtı sırasında önün gelen herkesi kılıçtan geçirircesine tek tek öldürdü İsrail askerleri. Var sayalım Nazilerin yaptığı gibi tüm Filistinlileri bir kampa topladı ve gaz odalarında yakmaya başladı.
İsrail’de, Amerika’da, Avrupa’da yaşayan Yahudi vatandaşlar mutlu olacak mı?
Evet bu yazdıklarım çok uç şeyler.
Peki, kumsalda oynarken atılan bombaların 4 çocuğu öldürmesi, İsrail’in Tel Aviv kentinde yaşayan aynı yaşlardaki bir çocuğu mutlu eder mi? O çocuk, “oh ne güzel oldu, askerlerimiz çocukları parçaladı!” 
der mi?
Bir yanda bir avuç Filistinli, diğer yanda tam teşekküllü, son model askeri teçhizatla donatılmış İsrail komandoları kara harekâtı başlatmış. Ayrıca İsrail hükümeti 18 bin yedek asker için de seferberlik emri çıkartmış.
Peki, ne için? Hangi düşman için?
Köşeye sıkıştırılmış, çaresiz, bir avuç Filistinli için…
ABD başkanı Obama açıklama yapıyor, “İsrail’in yanındayız” Almanya başbakanı Merkel, “İsrail’i destekliyoruz” diyor da ne için, kime karşı?
İsrail’in karşısında bir canavar mı var?
Nasıl bir kin, nasıl bir nefret, öfke bu?
Kâğıdı ters çevirip bir başka açıdan bakalım; aynı durumda Yahudi’ler olsaydı ve Araplar Kudüs’te Yahudi’leri aynı şekilde kıstırıp bombalasaydı, Yahudi çocukları kumsalda oynarken parçalasaydı, biz susar mıydık? Tepki göstermez miydik sanıyor birileri?
Nazi kamplarında katledilen Museviler için gözyaşı dökmedik mi hiç?
Ataları gaz odalarında katledilmiş bir millet nasıl olur da Naziler kadar vahşi ve katil hale gelebilir? Yahudilere soykırım uygulayan Hamas mıydı, Naziler mi?
Maksat nedir, İsrail neyi amaçlamakta, tüm Arapları yok mu etmek istiyor, ya da yeryüzünde Müslüman nüfusunu harcamak mı niyeti?
Daha önce (www.dorduncukuvvetmedya.com adlı bir sitede) “HZ. MUSA'NIN LANETLİ KULLARI” başlıklı bir yazı hazırlamıştım (Artık o site AKP ve RT Erdoğan’ı eleştirdiğim için yazılarımı yayınlamıyor) 07 HAZİRAN 2010’da aynen şöyle demişim:
Başbakan Erdoğan’ın, Tevrat’taki ‘on emir’den biri olan “öldürmeyeceksin!”anımsatmasını, üstelik İngilizce ve İbranice yaptıktan, muhalifi Kemal Kılçıdaroğlu da hemen “çalmayacaksın, yalan söylemeyeceksin!” emirlerini de ekledikten sonra Tevrat’ta anlatılanlar geldi aklıma…
Bu yazıyı kaleme aldığım sıralarda, “on emir” atışması devam ediyordu.
Neyse, birileri yaptığı vahşet, işlediği cinayetlerin yanlarına kâr kalacak olmanın keyfiyle bu tartışmaya bir taraflarıyla gülüyordur, kimsenin kuşkusu olmasın!
Dünya’da İsrail hükümetine “dur” diyebilecek bir babayiğit yok, anlaşıldı bir kez daha!
Başta başbakanımız, mangalda kül bırakmıyor söylemlerinde ama icraat görebilmiş değiliz henüz, ne Türkiye’den ne de öteki bağımsız(!) ülkelerden!
“Peki İsrail bu cesareti nereden alıyor, neden bu kadar aymaz ve umursamaz?” sorunun yanıtı çok açık ve net aslında.
Ben biraz daha geçmişe inip, çık kısa bir anımsatma yapmak istiyorum.
Bundan 10 yıl kadar önce İsveç’te bulunduğum sırada bir misyonerin kaldığımız eve bıraktığı (Türkçe) Kitab-ı Mukaddes vasıtasıyla Tevrat’ı ve akabinde İncil’i okuma fırsatı bulmuştum.
Kitabı okuduktan sonra (inananlarına saygı duymakla beraber) Hıristiyanlığın tamamen uydurma bir din olduğuna kanaat getirdim.
Tevrat’ı okurken de Yahudilerin psikolojisini daha iyi anladım. Çünkü Tevrat onlara şöyle diyor: Rab İsrail oğullarını öncelikle yaratmıştır. Esas kulları İsrail oğullarıdır. Diğer insanları İsrail oğullarına köle olsunlar, hizmet etsinler diye yaratmıştır!
Belli ki bugün bu buyruğu gerçekleştirmek için her şeyi yapıyor Musa’nın kulları. İyi de aynı Tevrat, on emirde, Başbakanımız sayın Recep bey ile CHP lideri sayın Kemal bey’in anımsattığı emirleri de buyurmuş, ancak hükümet nezdindendeki Yahudiler bu emirlere pek aldırdıkları görülmüyor! 
Sadece bugün mü?
Hayır!
Hazreti Musa zamanında da işine nasıl geldiyse öyle davranmış İsrail oğulları…
Tanrı’nın Musa aracılığı ile söylediği her şeyin tersini yapmışlar… Hatta gidip, altından yaptırdıkları buzağı heykeline tapınmışlar, Musa Sina Dağına (Tur-i Sina) çıkarak tekrar Allaha yalvarıp ümmeti için af dilemiş, on emir gelmiş, Allah İsrail oğullarını yine affetmiş…  Ama onlar hem peygamberleri Musa’ya, hem de Allahın’ın onlar için indirdiği emirlere karşı gelmeye devam etmişler.
Asırlar geçmesine rağmen, İsrail oğullarının iktidarı ellerinde bulunduran bugünkü kulları, onca lanet, onca acı, gözyaşı ve yaşadıkları katliamlardan ders almamışçasına inandıkları dinin emirlerine sırt çevirmeyi sürdürüyorlar!
Yani Başbakan ve CHP Genel Başkanı boşuna yırtınıyor. Onlar kendi dinlerini de yasaklarını da herkesten iyi biliyorlar ve buna rağmen zulüm yapmaya devam ediyorlar!
“Neden?” sorusunun yanıtını ise zaman gösterecek!
Çünkü gelen haberlere göre İsrail içinde de, dünyanın başka yerlerindeki Yahudi ve diğer halklar da İsrail ordusunu yöneten hükümetinden bir hayli muzdarip.
Silahsız sivillerin bulunduğu Mavi Marmara gemisine yapılan son saldırı, tüm dünya televizyonlarında apaçık yansıyınca İsrail hükümetinin şeytanlardan(!) oluştuğu anlaşıldı!
İçimizdekilerin (özellikle medyada) farkında olmadan düştükleri tuzağı gördükten sonra Olağan Şüpheliler filminin şu ünlü repliğini anımsadım:“Şeytanın en büyük hilesi tüm dünyaya var olmadığına inandırmaktır”
İsrail’i ve bizimkileri gördükten sonra bu yalana kananların sayısının az olmadığını görmek çok üzücü… Hele ki koskoca kalemşörlerin, usta, üstat ve hocaların, efendilerin yorumları açıklamaları boğazlarımızda düğüm oldu, midemize oturdu!
***
İşte böyle, 4 yıl önce bunları yazmışım. O günden bu güne aynı İsrail aynı şiddet devam ediyor. 
Öyle, "van minut" diye cazgırlık yapmakla bu işler düzelmiyormuş, onu anladık.

Ama benim esas kafamı kurcalayan bir başka konu var! 

Daha bir kaç ay önce Suriye'de, Irak'da IŞID denen sözde müslüman örgütün bir kalemde 1500 kişiyi kurşuna dizmesi, kestikleri müslüman kafasıyla futbol oynamasına rağmen kılı kımıldamayanların şimdi aslan kesilip birden celallenmesi neyin nesidir? 

Evet, Filistinde ölen her can için yüreğimiz yanıyor, da, ölen Iraklı, Suriyeli ve Türkmen kardeşlerimiz için bu arkadaşlar nerelerdeydi?

Sayın Başbakan ve Cumhurbaşkanı adayımız Erdoğan o zaman neden IŞİD'in katliyamları için ses etmedi, neden acaba?

Cuma, Temmuz 11, 2014

Yoksa Erdoğan kaybetmekten mi korkuyor?

Geçen gün Ahmet Hakan, Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde, “Cumhurbaşkanı adayı Erdogan’a sorular” başlıklı yazısında
Recep Tayyip Erdoğan’a, birçok kişinin sormadığı ya da sormaya cesaret edemediği çok önemli sorular yöneltmiş.

Ama en önemli soruyu unutmuş:

“Erdoğan neden başbakanlıktan istifa etmiyor?”

Muhalefet ısrarla Erdoğan’ın hemen başbakanlık görevini bırakmasını istiyor. MHP bunun için resmen harekete geçti.

Etik olan da Erdoğan’ın başbakanlıktan istifa edip, tamamen Cumhurbaşkanlığı’na odaklanması…

Ama Erdoğan istifa etmiyor, etmeye de niyetli görünmüyor… Aksine genel seçimlere hazırlanan siyasi bir parti lideri gibi mitingler düzenliyor, her türlü imkanı köküne kadar kullanıyor!

Mesela, halkın paralarıyla beslenen devletin resmi TV kanalı TRT bile Recep Tayyip Erdoğan’ın resmi yayın kanalı haline gelmiş. AKP ve Erdoğan'ı öyle vahşice destekliyor ki, TC tarihinin hiç bir döneminde TRT bu denli iktidar yandaşı haline getirilmemişti. 

Diğer yandaş gazete, radyo ve TV’lerin performanslarını saymıyorum bile…

YSK’nın cumhurbaşkanlığı şartları arasında adayların görevlerinden istifa etmeleri gerektiği yer alıyor. Ancak iktidar partisi AKP bunun da kılıfını uydurmakta gecikmedi ve resmi şartları işine geldiği gibi yorumlarken, Erdoğan’ın başbakanlıktan istifa etmesini gerektirdiğine dair bir madde yer almadığı iddiasıyla, bu şartı alenen hem suiistimal, hem de ihlal ediyor.

Peki Erdoğan gerçekten de neden istifa etmiyor?

Etmiyor, çünkü onu istifaya zorlayacak herhangi bir yaptırım gücü ülkede kalmadı. E o da bunu paşa gönlünce, keyfince ve en arsız şekilde kullanıyor.

Mutlak güç onda…

Arkasında, çok emin olduğunu sandığı %50’lik bir oy potansiyeli var…
Gerçi o oy oranı Erdoğan’ın mı, yoksa partisinin mi, 11 Ağustos pazartesi sabahı hepimiz göreceğiz!

Neyse, Türkiye başta olmak üzere, yavru vatan Kıbrıs, yurtdışı konsolosluklar, Ortadoğu ve Balkanlar’da "Erdoğan %90 Cumhurbaşkanı seçilecek” diye konuşuluyor, seçimi kazanacağına mutlak gözüyle bakılıyor…

E o zaman madem kendinden bu kadar emin herkes, Recep Tayyip Erdoğan neden başbakanlığı bırakmıyor?

Yoksa sanıldığı gibi Cumhurbaşkanı seçileceği o kadar da garanti değil mi?

Kimse bunu sormuyor: E arkadaş, medya arkanda, iktidar arkanda, ordu, bürokrasi, polis hepsi ama hepsi seni destekliyorken, neden Cumhurbaşkanlığı için başbakanlıktan istifa edip de Ekmel İhsanoğlu ve Selahattin Demirtaş’ın karşısına eşit pozisyonda çıkmıyorsun?

Böyle bir soru yöneltmek elbette olanaksız. TC sınırları içinde, RTE'nn karşısına kim çıkıp da bunu sorabilir ki?

Mümkünatı yok.
Çünkü başbakan ve cumhurbaşkanı adayı Erdoğan'da da, bu soruyu yöneltebilecek birinin karşısına çıkma cesareti yok! O nedenle, medeni ülkelerde gördüğümüz, siyasilerin tv programlarına katılıp da cesurca tartıştığı canlı yayınları 12 yıldır bu ülkede artık görmüyoruz. (AKP'den önce vardı, desem ülkenin düştüğü medeniyet seviyesi anlaşılır mı acaba?)

Başbakan Erdoğan, yandaş ve besleme gazetecilerin dışında başka hiç bir gazeteciye mülakat vermiyor, karşısına da geçmeye yüreği yetmiyor!

Gelelim "Erdoğan Başbakanlıktan neden istifa etmiyor?" sorusuna...
Aslında bu sorunun yanıt çok basit…

Yurudun her hangi bir kahvehanesinde pişpirik oynayan, sonra da ibadetini huşu içinde ifa eden sıradan bir AKP’li gibi düşünelim: Yav Erdoğan bu kadar aptal mı, adam gücü yakalamış ne diye bıraksın. Elbette kullanacak her şeyi. Ben de olsam elimdeki gücü bırakmam tabi, aptal mıyım ben?

-İyi ama bu ne kadar ahlaki, ne kadar İslami değerlere, Müslümanlığın eşitlik ilkesine yaraşır?
Ya da onların anlayacağı dilden soralım, "Böyle yapmak helal midir, hocam?" 

Hoş, "Erkekler oruçluyken kadına bakarken boşalırsa orucu bozulmaz" diye fetva verebilen bir ulemaları varken, bu sorular da anlamını yitiriyor ya, neyse...

İşte bu soruya içten, yürekten ve samimi yanıt verdiğimiz zaman şu sonuç ortaya çıkıyor:
Erdoğan başbakanlıktan istifa etmez, edemez. Çünkü Erdoğan sanıldığı gibi Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanacağından o kadar da emin değil. Sadece, kamuoyunu böyle olduğuna inandırmaya çalışıyor.

Eğer kazanacağına mutlak inansaydı, emin olsaydı, başbakanlığı bırakır, rakiplerinin karşısına öyle çıkar, seçime de tarafsız biri olarak girerdi.

Girmiyor, çünkü Erdoğan korkuyor, kaybetmekten korkuyor!

Çünkü Recep Tayyip Erdoğan’ın fıtratında tarafsızlık yok. Adil yarışmak yok, samimiyet yok… Kazanmak için her şeyi mubah görüyor!

Çünkü seçimi kaybederse, 12 yıllık iktidarının da sonu olacağını biliyor. Kaybetmesi halinde tüm planladıkları, hesapları alt üst olacak…

Kaybederse…
Eğer kaybederse, Erdoğan için hesap günü de yakın demektir!

Oysa kazanmak gibi, kaybetmek de insanın fıtratında var.

Ama önemli olan nedir biliyor musunuz?

Delikanlı gibi kaybetmek…

Ne demiş Samuel Beckett; “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil”

Ben de şunu ekliyorum: Eğer kaybedeceksen de başbakanlıktan istifa et ve yenilsen bile “Adam gibi yenil”

Ne mutlu yenilgiden ders çıkarabilecek olanlara…

Şimdi birileri şunu diyecek: Başbakan hiç kaybetmedi ki.

Bazen hayat öyle sırlar saklar ki, kazandığın zaman aslında kaybetmiş, kaybettiğin zaman belki de kazanmışsındır.

Yeter ki insan ne kazandığını ve ne kaybettiğini anlayabilsin!

https://twitter.com/inSanatDernegi

Perşembe, Temmuz 03, 2014

Kim mazlum, kim zalim?

İlahi adalet var mı yok mu?
Bu sorunun yanıtını merak ediyorum ben de…
Ama önce şöyle kısa bir "zamanda yolculuk" yapmak istiyorum.
Kimsenin kuşkusu olmasın tarih mazlumların zaferlerini yazmış hep...
Peki gerçek mazlum, gerçek zalim kim? Gelin ona bir bakalım…
Zaman yolculuğumuzda ilk durak MÖ 480 yılı…
Leonidas’in 300 Spartalı’dan oluşan mütevazi ordusu, yaklaşık 250 bin Persli’den oluşan 1. Serhas’ın devasa ve donanımlı ordusuna karşı destansı bir mücadele vermiş.

31 Mart 627 tarihinde gerçekleşen Hendek Muharebesi’nde ise Müslümanların 3.000 savaşçısı, müşriklerin 10.000 savaşçısı ve 600 atlısına karşı zafer kazanmış…

Selahaddin Eyyubi de 1. haçlı seferlerinde devasa Hıristiyan ordularına karşı benzer bir zafere ulaşmıştı.

18 Mart 1915’te Çanakkale’de Osmanlı’nın kaybedecek gözüyle bakılan zayıf ama inançlı ordusu, Amiral John de Robeck komutasındaki 16 savaş gemilik dev donanması ve her türlü imkana ve mühimmata sahip itilaf devletleri ordusunun Çanakkale'yi geçmesine izin vermemişti.

Ve günümüzde farklı bir mecrada, farklı bir amaç ve uğurda benzer bir mücadele söz konusu.
Bir yanda her türlü medya, kamuoyu,  iktidar desteği ve maddi olanaklara sahip Recep Tayyip Erdoğan, diğer yanda kaybedeceğine mutlak gözüyle bakılan, aday gösterildiği partiler tarafından bile tartışılan, maddi imkanlardan, medya desteğinden yoksun Ekmelettin İhsanoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığı…

Aynı şey Selahattin Demirtaş için geçerli olsa da, nedense kimse onun adaylığını tartışmıyor.

Ortada çok ciddi bir gayri adil ve gayri ahlaki mücadele söz konusu.

Sanki İhsanoğlu mazlum duruma düşmüş gibi.

Tıpkı Spartalılar gibi…
Ya da müşriklerin komutanı Ebu Süfyan’a karşı savaşan Müslümanlar gibi…

Bir yanda yüzde 43’lik devasa yandaş ordusuyla TC’yi yıkma yolunda son kaleyi ele geçirmeye çalışan Recep Tayyip Erdoğan, diğer yanda bu kaleyi korumak için Ekmelettin İhsanoğlu’na bel bağlayan muhalefet…
Her şey ama her şey Erdoğan’dan yana.
Erdoğan’ın maça 1-0 önde başladığını söylemek yanlış olmaz.
Lakin, bizim halk mazlumların, ezilenlerin yanında yer alır hep.

Zalimlere karşı savaşan ve tek başına onlarca Bizanslıyı haklayan Kara Murat filmleriyle büyümüş bu halkın, zalimle mazlumu ayırt edemeyecek kadar vicdansız olmadığını düşünüyorum.
Zengin kız fakir oğlan aşkında, zalim fabrikatör babaya lanet etmiş bir ırkın ahfadıysa söz konusu, “bu da mı gol değil” diyen Turist Ömer’in isyanına ortak olacakların sayısını 11 Ağustos 2014 Pazartesi günü hep birlikte göreceğiz.
“Bunlar sadece filmlerde mi olur? İyiler sadece filmlerde mi kazanır? Gerçek hayatta kötüler belalarını bulacak mı, bulmayacak mı?” sorularının yanıtını ben de merakla bekliyorum.
Mazlumun ahı tecelli edecek mi, yoksa o bir efsane mi?
“İlahi adalet diye bir şey var mı, yok mu?” sorusunun karşılık bulacağı gündür işte o gün!

Yeter ki bu halk, kimin zalim, kimin mazlum olduğunu idrak etsin, “sandıktan civciv mi çıkacak kuş mu? hep birlikte göreceğiz…

https://twitter.com/inSanatDernegi

Salı, Haziran 24, 2014

Biri Kış Uykusu’nu tiyatroya uyarlasın!

Sinema mı tiyatro, tiyatro mu sinema?
“Bu ne biçim soru?” dediğinizi duyar gibiyim…
Evet, bence de garip bir soru bu…
Ancak, Altın Palmiye ödüllü “Kış Uykusu”nu izledikten sonra aklıma gelen ilk sorulardan biri buydu.
“Nuri Bilge Ceylan bu son projesinde Anton Çehov’un öykülerinden derlediği bir tiyatro metnini filme çekmiş” desem durumun ilginçliğini anlatmaya yeter mi, bilmiyorum.
Elbette daha önce Şekspir’in, Çehov’un bir çok öyküsü, romanı,  oyunu ve yüzlerce yazarın tiyatro metini, farklı dil, kültür ve anlayışla sinemaya aktarıldı; ancak hemen hepsinin başarılı birer sinema dili vardı. 
Hiçbiri, bu denli tiyatro dilini referans alarak beyaz perdeye yansımamıştı. Aksine, tiyatro yönetmenleri oyunlarının görselliğini artırmak için sinemanın estetiğinden faydalandıklarına rastlamıştım da, böylesini ilk kez tanıklık etmiş oldum. Uzun uzun tiratları, farklı açı ve planlarla yapılan çekimler bile Kış Uykusu'nun tiyatral etkisini ortadan kaldırmaya yetmemiş.
Ya da usta yönetmen NB Ceylan, bu projesini bilinçli olarak bu şekilde tasarladı ve sinemada tiyatro yapılıp yapılamayacağını denedi...
Ceylan’ın bilinen sinema anlayışından farklı olarak bol konuşma ve gaipten gelen müzikle desteklediği Kış Uykusu, birer saatten 3 perdelik bir tiyatro oyununu anımsattı bana.
Evet, izlerken sıkılmıyorsunuz; ama eğer esere tiyatral bir mantıkla bakarsanız… Zira 13 seansına gelerek benimle birlikte film izleyen 15 Bursalı sinema izleyicisinden 3’ü filmin yarısında, 4’ü de diğer yarısında salonu terk etmek zorunda kaldı.  
Çünkü izleyici sinemaya film izlemeye gelir tiyatro değil…
Diyeceksiniz ki, "Cem Yılmaz skeçlerini sinemaya aktarmıştı ya!"
Keşke bunu sinemada yapmasaydı, maalesef yaptı ve 3 milyon 744 bin kişi film değil, bol bol gülmeye gitmşti.
Nuri Bilge Ceylan ise komedyen değil, bir sinema yönetmeni ve üstelik bol ödüllü bir sinema markası.
Ne yazık ki, NB Ceylan’ın alıştığımız görsellik de Kış Uykusu'nda tatmin edici değildi.
Evet, görsel yönetmen (Gökhan Tiryaki) iyi iş çıkarmıştı, bir kaç devamlılık hatası dışında kamera açıları ve kurguda da sorun yoktu.  Oyunculuklar on numara. Özellikle Serkan Kılıç ve Nadir Sarıbacak ekstra alkışı hak etmiş…
Filmi izlemeden önce yazılanlara baktığımda, bir-iki yorum dışında Kış Uykusu’nu yere göğe sığdıramıyordu.
E haksız da sayılmazlar. Ne de olsa Cannes’dan almadık ödül bırakmayan, son Altın Palmiye ile başarısını taçlandıran Nuri Bilge Ceylan yönetmiş filmi. Eleştirmek kimin ne haddine ki… Biz Cannes jürisinden daha mı iyi bilecez(!)
Ama kimse “Olsa olsa bundan şahane bir tiyatro oyunu olurmuş, film gibi değil” dememiş.
Kış Uykusu hakkında çok şey yazıldı çizildi. Ben de, hasbelkader sinemayla ilgilenen biri olarak değerlendiriyorum filmi. 
Bu iş Ceylan’ın en iyi işi değil.
Elbette ben ne desem boş, Cannes jürisi Nuri Bilge Ceylan’ın bu son eserini de festivalin en büyük ödülüyle onurlandırmışken, bana ve benim gibi hariçten gazel okuyanlara halt yemek düşer(!)

Bundan sonra Ceylan nasıl bir film çeker, çekerse Cannes’a yine katılır mı, bilemem tabi. Onun yerinde ben olsam yaptığım her filmle beni ödülsüz bırakmayan festivali de referans alarak ilk seçimde Cannes Belediye Başkanlığı’na adaylığımı koyarım, kazanacağımdan endişem olmaz!  ;)

Salı, Haziran 17, 2014

Ekmeleddin cahili olmaktan değil, cahil kalmaktan kork!

Ekmeleddin İhsanoğlu’nu ilk defa duyanlardan değilim, en azından adının ilginçliğinden ötürü bir yerlerden duymuşluğum ve aşinalığım var!
Ama kimdir, nedir, ne iş yapar, ne işe yarar, herkes gibi saf bir Ekmeleddin cahiliydim.
İsminin CHP lideri tarafından açıklanmasından sonra, gelen tepkileri gördüğümde inanamadım.
Bu ne ön yargıdır, bu ne arsız, görgüsüz, bilip tanımadan, öğrenmeden bir kalemde silip atma, tek kelamda tu kaka etmektir!
Yok tanınmıyormuş, yok fazla muhafazakarmış, yok şuymuş, yok buymuş...
Sanki Ahmet Necdet Sezer çok tanınıyordu önceden...
Biri Twitter'dan şunu yazmıştı: İlle de tanınan birini istiyorsan, Tüm TC, ortadoğu ve bakanların da tanıdığı Kıvanç Tatlıtuğ aday olsun, ister misiniz?
***
İhsanoğlu hakkında bilgiler netleşince kendisine büyük bir haksızlık yapıldığını düşünmeye başladım.
MHP ve CHP yüzde 80'i muhafazakâr ve tutucu olan bu halkın da kabulleneceği en makul Cumhurbaşkanı adayını bulduğunu düşünmeye başladım. Çünkü bu ülkede bu halk (AKP'nin tüm yolsuzluk ve hırsızlıklarına rağmen) CHP'ye inanmıyor ve güvenmiyor. MHP'yi de yeterli bulmuyor...
Ülkenin büyük bölümü CHP’yi bugün bile din düşmanı sanıyorsa, bunu kırmak gerekirdi. Çünkü Kemal Kılıçdaroğlu, bu algıyı kıramazlarsa, (böyle giderse) kendilerinin kırılacağının uzun zamandır farkındaydı.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun taktiği çok açık: Kazanmak için rakibinin zaaflarından değil, artılarından yararlanmak.
AKP bugünlere nasıl geldi? Bu halkın yüzde 43’ü, onca şaibeye, onca yolsuzluk iddialarına rağmen nasıl oldu da ilk seçimde bu kadar oy verebildi?
AKP’nin başarısı kadar CHP’nin halktan kopuk siyasi başarısızlığının, istikrarsızlığının payı yok mu?
İşte bu sorulara yanıt bulduğunuz zaman, AKP’nin başarısının da sırrını çözmüş olursunuz.
CHP lideri rakibini deşifre etmiş  görünüyor.
Bu açıdan bakıldığında Ekmeleddin İhsanoğlu, RT Erdoğan’ın karşısına çıkarılacak en doğru aday olarak görünüyor.
Peki Ekmeleddin ihsanoğlu neden doğru aday?
Şuna bakmak gerek: Ekmeleddin İhsanoğlu dürüst müdür, kariyeri nedir? Yoksa halkını tokatlayan, toplumu ayrıştıran, şaibeli biri midir?
CHP tabanı ve dahası sol cenah, saçma sapan yorumlarla kendi içinde kavga eder hale düştü. Elbette bu ilk değil, uzun zamandır böyle bir izlenim veriyor CHP. Ve bu görüntü halk nezdinde “güvensiz” bir siyasi platform oldukları imajını pekiştiriyor.
Zaten kimi aday gösterirseler göstersinler CHP içinden birileri çıkıp mutlaka burun kıvıracaktı. Türkiye’de insanları memnun etmek zor…  Hele solcuları daha da zor!
Burada ortak bir adayda karar kılınmış, seçmenine düşen görev AKP ve RTE'ye karşı bu adayı sonuna kadar desteklemek olması gerekirken, her kafadan bir ses…
CHP ve solcular halktan ve gerçeklerden o kadar uzaklar ki…
Hiç biri, “Kılıçdaroğlu neden böyle bir aday gösterdi?” sorusuna yanıt aramıyor.
CHP Lideri olayı çözmüş, halkın neden CHP'den kaçtığını anlamış. Çünkü ortada çıngıraklı bir kobra tarafından zehirlenmiş bir toplum var. O toplumu akrep panzehiri ile iyi edemezsiniz, mutlaka ama mutlaka aynı yılanın zehrini bulup panzehir hazırlamak gerek.
Daha açık ifade etmem gerekirse, Müslüman kisvesine bürünmüş, zehirli bir dindar tarafından hasta olmuş bu toplumu da ancak bir başka dindar ve muhafazakâr iyi edebilir. Maalesef bu topluma sol panzehiri iyi etmez, olmaz, doku uymaz. Çünkü yaşadığımız toplum bu.
Ve bence Kılıçdaroğlu da, Bahçeli de panzehiri bulmuş. Ama bizim solcular bunun farkına varacak algıdan uzaklar… Durumun ne kadar vahim olduğunu görmüyor ya da görmek istemiyorlar.
Ekmeleddin İhsanoğlu’nu hiç biri beğenmiyor. Aslında onlar da neden beğenmediklerini bilmiyor. Muhalefette kala kala beğenmemek ve her şeye karşı olmak ruhlarına işlemiş. Bunun için bir gerekçeleri olmasına da gerek yok, çünkü böyleler ve böyle kaldıkları sürece RTE ve onun gibiler daha uzun yıllar başımıza ekşimeye devam edecek demektir! 
Twitter hesabımdan, “Atatürk dirilse, CHP onu aday gösterse, bu gerzek solcular, ‘bula bula onu mu buldunuz da aday gösterdiniz?’ diye yine burun kıvırırdı” diye yazdım. Ne kadar haklı olduğumu da ilerleyen saatlerde, ortaya çıkan tepkilerden anladım.
***
Bir yanda 4 dil bilen, kariyeri başarılarla dolu, profesör doktor olmuş, uluslararası alanda önemli işlere imza atmış, akademik çalışmalarıyla adından söz ettirmiş, Türkiye gerçekliğini özümsemiş, (en az kendi ülkeleri için oluğu gibi Obama kadar, Putin ya da Merkel kadar) milliyetçi, muhafazakâr ve bir o kadar da çağdaş Ekmeleddin İhsanoğlu…
Öte yanda bildiği diller şiddet, öfke, kin ve kibirden ibaret, kendi vatandaşını tokatlayan, yüreği yaralı mazlum bir anayı kalabalıklara yuhalatan, 14 yaşındaki çocuğu terörist ilan edecek kadar vicdanı körelmiş, "ya tarafsın ya da bertaraf" diyerek toplumu bölen Recep Tayyip Erdoğan...

“Hangisini seçeceksin?” dediklerinde, kafasında hala soru işareti olanın hem aklına, hem de vicdanına şaşarım!

Perşembe, Haziran 12, 2014

Eğitimsizlik hastalığının tedavisi var mı?


Önce şunu sormak gerek: Eğitimsizlik bir hastalık mıdır?
Evet, hastalıktır ve tedavisi var. O da eğitimdir.
Bakın “eğitim” diyorum, “öğretim” değil.
Birine matematiği öğretebilirsiniz, çok iyi gitar çalmasını, şahane yemekler yapmasını öğretmek mümkün..
Fakat, öğretim ile eğitimi aynı anda uygulamaz, aynı dozda vermezseniz, ortaya Türkiye’de yaşaya halk gibi eğitimsizlik hastalığına yakalanmış milyonlar çıkar.
Türkiye’de halk ciddi şekilde adı konmamış bu hastalığa yakalanmış durumda.
Kenar mahalledeki kahvehaneden tutun da, üniversitede en üst seviye gelmiş bir akademisyenine bile bulaşmış durumda! Sporcusundan taraftarına, sanatçısından, hayranına... Siyasetçisinden seçmenine, öğretmeninde, kasabına, manavına dek, hemen herkeste bu hastalığın belirtilerini görmek olası!
İnanmıyorsanız açın bakın 3. Sayfa haberlerine. Ya da internet portallarında son bir yıldır yaşanan olaylara.
En taze örnek geçtiğimiz aylarda Konya Selçuk Üniversitesi’nde yaşandı. Bir profesör doktorun, bir doçent doktoru, kadın meselesi yüzünden boğazlayarak öldürdü.
Kenar mahallelerde olanları, kadına ve çocuğa uygulanan şiddeti işlemeye kalksam yazı bitmez...
***
Bursa’da belediye otobüslerine bindiğiniz zaman şöyle bir manzara dikkatinizi çekti mi?
Ön taraf tıka basa dolu arka taraflar boş. Şoför uyarıyor: “arkaya ilerleyelim arkadaşlar!”
Tık yok… Tüm vatan evlatları, ağabeyler, ablalar, amcalar dayılar birbirine bakıyor, şoförün bu uyarısını kimse üzerine alınıp da arkaya gitmek için kılını kımıldatmıyor.
Bazen şoföre soruyorum durumu. “Ne yapayım, onlarla mı uğraşayım, araç mı kullanayım, bilmiyorum” diyerek çaresizliğini ifade ediyor.
Benzer bir duruma Metro görünümlü BursaRay’da da sıkça rastlıyoruz. Bindiğiniz bir vagondan ineceğiniz durakta inmeniz binmeye çalışan yolcuların vicdanına kalmış. Çünkü siz inmeye yeltenmeden, yer kapmak için kapılara hücum eden bencil ahali yüzünden inmeniz bir hayli güç.
***
Gelişmiş ve eğitimli toplumlarda başkalarının hakkına saygı vardır. Önce inenlere yer verilir ki, binenlere yer açılsın.
Metro istasyonlarında yürüyen merdivenlerin sol tarafı daima boş bırakılmalı.
Nerede?
Elbette ki eğitimli toplumlarda… Bizde ise sağına soluna bakan yok, sizin aceleniz varsa yandınız demektir. Çünkü yürüyen merdivenden hızlı çıkabilmeniz için ciddi bir mücadele vermeniz gerekli.
Başkalarının hakkına saygısızlık, bencillik, trafik lambalarında beklerken gereksiz kornaya basmak, sarı ışıkta aracın hızını yavaşlatmak yerine daha da hızlandırmak, yayaların üstüne araç sürmek, yere çöp atmak, tükürmek hep eğitimsizlik hastalığının belirtileridir.
Eğer siz de bunları yapıyorsanız, fena halde hastasınız demektir.
En iyi yöntem, önce kendi kendinizi eğitmek…
Siz iyileşip farkında olmaya başladığınızda bu hastalıktan mustarip olanların illetten kurtulmalarına yardımcı olmanız mümkün…
Eğitimsizlik hastalığının ilacı yok, hastanesi yok, doktoru yok.
Tek çare sizsiniz, kendi kendinizi eğitmeniz zor değil, sadece fark edin, bakın, görün ve idrak edin, yani anlayın!
Sadece size yapılmasını istemediğiniz davranışları başkalarına yapmayın!
Geçmiş olsun…

Not: Burulaş için BursaRay'da dikkat edilmesi gereken kurallar için daha önce şöyle bir tanıtım filmi demosu hazırlamıştık: http://insanat.web.tv/video/p4bcksf5xri

Pazar, Haziran 01, 2014

2 stadı Bursa'ya çok görmeyin!

Alttaki yazıyı 13 Ekim 2013'de Bursaport ve Bursaspor.net siteleri için yazmıştım... Güncelleyip Bir kez daha paylaşıyorum.  Çünkü salı günü Bursaspor taraftarı Atatürk Stadı'nın yıkılmaması için bir etkinlik düzenleyecek.

Peki Bursa'da 2 adet stad olsa fena mı olur?

İstanbul’da kaç stad var biliyor musunuz?
Ya da Ankara’da?
İzmir’de?
Antalya’da?
Peki Bursa’da 2 stadın bulunması kime ne zararı var?

Önce şunu belirtmek isterim:

“Bursa’ya yeni bir stad yapılsa, en uygun yer neresi olurdu?” diye sorsalar, tartışmasız, Timsah Arena’nın şu an yapıldığı yeri gösterirdim. Nitekim, daha önceleri, yani bundan 15-20 yıl önce, Bursa’ya yeni stad yapılıp yapılmayacağı tartışılırken Nilüfer Çayı’nın hemen kenarında bulunan Veledrom ve Atış Poligonu’nun olduğu yere stad yapılmasını hayal ederdim.

Gazetecilik yaptığım dönemlerde de, Veledrom Sahası’nda göreve gittiğimde hep 50 bin kişilik bir stad yapıldığını gözümde canlandırırdım.

Bence yeni stadın çok makul bir yerde yapıldığını düşünüyorum. Kente ne uzak, ne de yakın. Metro istasyonuna iki adım mesafede. Trafiği de çok aksatacağını düşünmüyorum. (Hele ki İstanbul’da Olimpiyat Stadı ile TT Arena ve Kadıköy Şükrü Saraçoğlu stadlarını düşündükçe Timsah Arena’nın yeri çok uygun.

Amma ve lakin benim itirazım mevcut Atatürk Stadı’nın yıkılacak olmasına!

Birçok kişi Atatürk Stadı’nın yıkılması ve Atatürk isminin buradan kalkacak olmasına itiraz ediyor. Ben buna da katılmıyorum.

Mustafa Kemal Atatürk’ün adının bir stada verilip verilmemesinden ziyade ülkenin bağımsız olup olmaması, kalkınıp kalkınmaması daha önemlidir. Nitekim bu ülkenin en önemli kurucu unsurlarından ve adının “Türkiye Cumhuriyeti” olmasının sebebidir, Atatürk. Türkiye demek Mustafa Kemal Atatürk demek, tek bir stadın adına indirgenmemeli!

Bursa Mimarlar Odası, BUMİAD, GÜMÇED ve Mayıs 16 grubu, Atatürk Stadı’nın yıkılıp meydan adı altında ticari alan olmaması için “Korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı” olarak tescil edilmesi için Bursa Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Müdürlüğü’ne başvuruda bulunmuş.

Bence güzel bir girişim. Ve Atatürk Stadı olduğu gibi kalmalı. Önemli maçlar Timsah Arena’da, diğer maçlar Atatürk Stadı’nda oynanabilir. 2 ve 3. Lig maçları da dahil, stad maksadına uygun faaliyetlerine devam eder...

Nüfusu 3 milyona yaklaşan bir metropol için 2 stada sahip olmak da lüks değil ihtiyaç, diye düşünmekteyim.

Tüm Bursalılar için Atatürk Stadı’nın önemi çok fazla. Çok önemli anıları var Bursa halkının o stadla ilgili… Kazanılan ulusal ya da uluslar arası başarılar bir yana, çocukluğunda o stadın zemininde kim Cumhuriyet Bayramı törenlerine katılmadı ki? 19 Mayıs törenleri de öyle…

Bursa BŞ Belediye Başkanı Recep Altepe bu konuda ne kadar inisiyatif sahibidir bilemiyorum ama yeniden aday oldu ve açık farkla seçildi. Ona oy verenler arasında Bursaspor taraftarları da var. Ama o taraftar oylarını stadı yıksın diye vermedi her halde! 


Altepe'nin en önemli icraatlarından bir de Atatürk Satdı’nı olduğu gibi bırakmak olmalı ya da mevcut halini gözeterek yeni bir proje düşünmeli…

Çünkü Atatürk Stadı Bursa için çok şey ifade ediyor, politikacıların idrak edemeyeceği kadar ok şey!


https://twitter.com/inSanatDernegi

Çarşamba, Mayıs 28, 2014

Kablo hırsızlarının istikbali…

Adapazarı istikametinde olmuş…
Yüksek Hızlı Tren için döşenen kabloları çalmışlar.
Daha önce de Bursa’da evlerin önünde bulunan doğalgaz tesisatların üzerindeki topraklama amaçlı bakır telleri de çalınmış, failler hiçbir zaman yakalanamamıştı.

Peki YHT’nin kablolarının çalınmasına şaşırdık mı?
Hayır…
Neden?
Çünkü burası şerefsiz ve hain dolu Anadolu!
Nereden mi biliyoruz? Aşk olsun nereden bilecez, hamd olsun ki, bebek katilimiz var, kadına ve çocuğa şiddet uygulayanı, tecavüz edeni, sıfırlanamayan 30 milyon avrolar, 700 bin dolarlık kol saatleri var, tepsi tepsi çukulata örtülü bayramlık 500 bin dolarlık hediyeler var, kutsal kitabımız kuranla bakara ile makara yapanı var, var oğlu var… E meclistekiler böyleyken, bir kaç yüz metre kablo çalınmış, çok mu yani?
O mu gözünüze battı, onların canı can da vatandaşın ki patlıcan mı?
Anlıyoruz ki, mecliste olanları gören yurdum insanının da canı çekmiş…  Onlar birbirne tekme tokat girince, halkım da karısına, sevgilisine, olmadı evladına sille tokat dalmasın da ne yapsın. E kolay mı, sıfırlanmaya çalışılan 30 milyon avroları duyunca "ben de isterim ben de insan evladıyım" demeyecek vatandaş var mı? Benim sokaktaki yurttaşım evinden kasa kasa, kutu kutu milyon avrolar çıkartamadığına göre onlar da gidip Yüksek Hızlı Tren’in kablolarına dadanıyor. Güçleri buna yetiyor. İmkânları olsa daha iyisini de yapacaklar ama yok bi kere, çalmak için fırsat eşitliği hiç yok(!)

O nedenle bırakın garibanlar Yüksek Hızlı Tren’in kablolarıyla idare etsinler(!) Gün gelir, meclise girerseler, bu halk onlara güvenip de seçerse (ki bizim halkımız o tür insanı, işini bilen memuru bağrına basmayı pek sever…) Rıza Sarraf da ellerinden tutarsa, hele bi de başbakanımızın gözüne girdiler miydi, bu gençler kesin ağabeylerini aratmayacak, memleketin içine ederler yani, kimsenin endişesi olmasın, bu halkta, bu millette o potansiyel var…

En kötü ihtimalle damarlarımızdaki asil kanda her şey mevcut, öyle değil mi? ;)


***
Dünya Meteoroloji Örgütü’nden (DMÖ) yapılan yazılı açıklamaya göre, kuzey yarım küredeki karbondioksit oranının yüksek oranda arttığı bildirildi. Nisan ayında yapılan son ölçümlere göre kuzey yarım küredeki karbondioksit oranının milyonda 400 birimle iklim değişikliği için kaygı verici eşiğe geldiği açıklandı.

DMÖ'nün 2015 ve 2016 yıllarında bile karbondioksidin 400 birimin altında kalacağını tahmin edildiğinin anımsatıldığı açıklamada, artan gaz miktarının sıcaklık dalgalarına, kuraklıklara ve deniz seviyelerinde yükselmeye neden olabileceği ifade edildi.

Yani anlayacağınız durum çok ciddi. Özellikle de denizin yükselme tehlikesi nedeniyle zorda olan ülkeler İngiltere, Hollanda, İtalya, Japonya, Malezya’nın sular altında kalma ihtimali yüksek.

Ama bu durum bizi ilgilendirmez değil mi? Bu olaylalar tahminen 2015 ve 2016’dan sonra oluşabilecek durumlar.

Yani Türklerin korkmasına gerek yok, biz zaten 1800'lü yıllara denk yaşadığımız için küresel ısınmanın bizi etkilemesine 200 kusur yıl var daha(!)

***
Devlet Bahçeli eski cumhurbaşkanlarından önce Süleyman Demirel, ardında da Ahmet Necdet Sezer ile görüştü. Son olarak da mevcut Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile seçimler öncesi bir araya geldi. Yapılan yorum ve değerlendirmeler genelde Bahçeli’yi ağır şekilde eleştiren nitelik taşıyordu.

MHP liderinin bugüne kadar gerek AKP gerekse Erdoğan konusundaki davranış ve tutumu nedeniyle kafalarda soru işareti bırakmış olması, gerekse de eleştirilerde haklılık payı taşımasına rağmen ben konuya farklı bir noktadan bakıyorum..

Bence bu iyi bir taktik ve nabız yoklama girişimi olabilir. Hem Abdullah Gül'ün kulağına kar suyu kaçırma amacın taşıyor, hem de Cumhurbaşkanı koltuğunda oturmasına rağmen Gül’ün aslında Başbakan Erdoğan karşısında ne denli zayıf ve ezik olduğunu kanıtlamış oluyor.

Belli ki Abdullah Gül, bundan sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın ihtirasına diş gösterecek kadar siyasetin içinde yer almak istemiyor.

Esas merak edilen konu  muhalefetin tutumu…

Şimdi sıra RTE'yi mat edecek hamleye geldi.

Bakalım kim şah diyecek? 

***
Son olarak, şu atalarımızın ettiği sözler var ya hani; her şey için bir söz etmiş olan ve her şeyi bilen atalarımız son yıllarda ülkede yaşadığımız gayri adil ve gayri ahlaki olaylar için de şunu demiş mesela: Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste!

Tecrübeyle sabit olan bu benzetmelerin doğruluğundan hiç kuşkum yok.
Evet yok ama şu ilahi adalet gelse de yerini bulsa diyorum artık.  Tecelli etmesi için daha kaç mazlumun ahı gerekli, anlamış değilim valla!



Salı, Mayıs 20, 2014

‘Hoş’t görü…

İnsan hoş görür…
Çünkü insandır ve diğer hayvanlardan farkı düşünebilme yeteneğidir. 
O nedenle yayılırken İslam dini, hoş görülü davranmanın avantajını kullanmıştır asırlarca...
Taaa ki…
Ta ki, hoş görü, HOŞT görü haline gelinceye kadar.
Peki ya bugün durum nasıl?
***
Durum çok vahim…
İslam dinine bakıp da “Allah’ın insanlara sunduğu, doğruluk, adalet ve insanı merkeze alan, insanın mutluluğunu ve huzurunu gözeten din bu mu?” diye sorgulanmaya başlandı.
Dünyada durum bu şekilde, ya Türkiye’de?
Türkiye’de de durum içinden çıkılmaz bir hal alıyor.
300 kusur insanımız madende pisi pisine ölmüş, matemi tazeliğini koruyor, yürekler yaralı, insanlar yarından umutsuz, birkaç gün sonra da ulusun en önemli resmi bayramlarından biri, 19 Mayıs, gel gör ki, ülkenin en güçlü adamı, birlik beraberlik ve dostluk mesajları vereceği yerde, ekranlara çıkmış, kürsüden nefret ve kin kusuyor!
Bir Allahın kulu da “Ey Müslüman evladı, bir sus, Allah rızası için sus! İslam’ın özü olan hoşgörüyü düşün, affet, bağışla, kucaklayıcı ol” demiyor, Lider, kendisine yapılan tüm eleştirileri haklı çıkartan bir ses tonu ve biçemde ülkeyi gerdikçe geriyor.
Azarlıyor, yumrukluyor, farklı düşünene, kendisini eleştirene tahammül edemiyor, öfke her yanımızı sardıkça sarıyor…
Kadınlarımız hiç olmadığı kadar sokaklarda katlediliyor, çocuklarımız bebelerimiz kaçırılıp tecavüze uğruyor, sıradan insanlarımız bir anlık öfkeleriyle cinnet sarmalına kapılıp akıl almaz cinayetler işleyebiliyor!
Oysa ülkede yaşananların her miliminde, her zerresinde ibret alınacak olaylarla dolu. Sadece etrafımıza bakıp, ellerimizi başımıza alıp düşünmemiz gerekiyor, “Ben ne yapıyorum?”
***
Bu halk buna reva mı?
“Neden bir İngiliz, Bir Alman, Fransız, Japon, bir Amerikalı, Kanadalı gibi benim vatandaşım da huzur bulamıyor? Onların yaşam kalitesi neden benim halkımda da yok? O huzuru sağlamak benim görevim değil mi?” diye sormuyor, soramıyor?
Seçilerek en tepesine oturduğu ülkenin imparatoru sanıyor kendini ve yanlış yaptıkça batıyor, battıkça da ülkesini de bitiriyor.
Oysa ki, küçük bir özür, halktan af dileme ortamı yumuşatmaya yetecekti.
Elin dinsizi, şintoisti, elin kafiri, elin gavuru bunu yapabiliyor.
Çıkıp halkından özür diliyebiliyor, olmadı istifa ediyorken, bizimkiler…
Ya bizimkiler?
Bizim Müslüman liderimiz ve yöneticilerimiz, siyasetçilerimiz İslam’ın özüne neden ters ve aykırı davranıyor?
İşte sorulması gereken soru bu?
Neden?
Kendi halkına karşı bu hoşgörüsüzlük, niye?
Böyle davranarak başta gazeteci Yılmaz Özdil’i ve onu diktatör gibi davranmakla suçlayanları haklı çıkarmıyor mu?