Cuma, Temmuz 13, 2018

Muharrem İnce’ye mi inanalım, Levent Gültekin’e mi?


Levent Gültekin’in Medyascope.tv’de yaptığı konuşmayı diniyorum, bir taksici ile yaşadığı ansını anlatı. Taksicinin, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tercihini Erdoğan’dan yana kullandığını, Muharrem İnce’yi kastederek, “Çakma Erdoğan’a niye oy vereyim ki?” demiş Gültekin’e.
Levent Gültekin’in bu tepkiye alaycı bir gülücük savurduğunu, anıyı anlatırken verdiği tepkiden anlayabiliyorum.
Anladığımız kadarıyla seçmen, Meral Akşener’i Fetöcü iftirasıyla, Temel Karamollaoğlu’nu CHP ile iş birliği yaptığı için, Muharrem İnce’yi de, (o taksi şoförünün yaptığı gibi) Erdoğan’ı taklit ettiğini düşündüğü için sevmemiş ve istemeye istemeye gidip yine Erdoğan’ı tercih etmiş.
Bakar mısınız algıya?
Sn Erdoğan, (Levent Gültekin’in tabiriyle) kötünün iyisi ve alternatifsiz olduğu için halk tarafından tercih ediliyor…
Peki bu gerçek mi yoksa, böyle bir algı mı yaratılıyor?
Böyle bir algı oluştuysa buna kim zemin hazırladı dersiniz?
Levent Gültekin babamın oğlu değil. Seçim öncesi yazdıklarını, Cumhurbaşkanı adayı olduğunda verdiği mücadelesini destekleyenlerden biri de bendim. Yazılarımı takip edenler bilir; özellikle sol cenah tarafından acımasızca eleştirilirken “Vurun kahpe Levent Gültekin'e(!)” başlıklı 8 Aralık 2016’da bir yazı kaleme almıştım.
Gerçekten de yazdıklarını samimi ve cesur buluyordum Levent’in. Açıkçası, “bu cesareti nereden, nasıl ve kimden alıyor?” diye de sormuyor değildim ama, yine de muhalif düşüncedeki vatandaşların duygularına tercüman dolduğu için fikirlerine değer verip saygıyla karşılıyordum.
24 Haziran seçimlerinden sonra da kendisini izlemeye ve dinlemeye devam ettim ama artık samimiyetini sorgulamaya başladım ve iktidarı eleştirirken kimden cesaret aldığını ve kime güvendiğini anladım.
Dedim ya, ne Levent babamın oğlu, ne de Muharrem İnce, Recep Tayyip Erdoğan hiç değil…
Ben burada bir durum değerlendirmesi ile saptama yapıyorum, samimiyetleri sorguluyorum.
Ruşen Çakır’ın sahibi olduğu, YouTube kanalı Medyascope.tv’de Levent Gültekin’in Muharrem İnce hakkında iddialarını dikkatle izledim.
Gültekin, Ankara’da edindiği kulis ve özel bilgilere göre, 24 Haziran gecesi Muharrem İnce’nin ortadan kaybolma gerekçesini, çok emin kaynaklara dayandırarak, “Muharrem bey, seçim bitiminden itibaren alkol almaya başlıyor. Saat 11’e kadar tahmin ediyorum ki biraz fazla alıyor. O saatten itibaren televizyon karşısına çıkamayacak duruma geliyor. Ve eve kapatıyorlar” şeklinde tane tane anlattı.
Bunu duyunca şok oldum. İnanmak istemedim. Levent Gültekin o kadar kendinden emin konuştu ki, inanmamak elde değil!
Eğer gerçekten bu iddia doğru ise “Muharrem İnce’nin siyasi hayatı bitti” dedim kendi kendime. “Bu saatten sonra değil bir partiye genel başkan, ülkeye Cumhurbaşkanı, mahalleye muhtar, amatör spor kulübüne başkan bile olamaz, olmamalı…”
Ve eğer bu bilgi iktidar partisinin ve elbette Sn Erdoğan’ın elinde varsa, İnce’yi lime lime edecek, insan içine çıkamaz hale getirecektir, diye düşündüm.
Peki Sn Erdoğan bu konudan haberdar değil midir sizce, eğer biliyorsa bu fırsatı kaçırır mıydı?
Hemen, İnce’nin kampanyasını yakından takip eden samimiyetine ve dürüstlüğüne inandığım CHP Milletvekili bir arkadaşımı aradım ve işin aslını sordum:
“İnce o gece gerçekten konuşma yapamayacak kadar sarhoş mu oldu?”
Muharrem İnce’yi iki aylık seçim kampanyası boyunca yakinen takip ettiğini ve bir kere bile içtiğine ya da sarhoş olduğuna tanıklık etmediğine, o gece içki içmiş olmasının da mümkün olamayacağını söyledi değerli dostum.  
Zaten Muharrem İnce de, Habertürk TV’de Didem Arslan’ın sunduğu Türkiye’nin Nabzı programında bu soruya, 24 Haziran gecesi bulunduğu ortamı anlatarak yanıt verdi:
“O gece etrafımda eşim, kardeşlerim, torunlarım, vekiller, ekip arkadaşlarım. Vardı böyle bir şey olması mümkün mü? Ellerimizde telefonlar sürekli diğer seçim bölgelerinden bilgi almaya çalışıyorduk” dedi.
İtham çok ağır, Levent Gültekin eğer bu iddiasını kanıtlayamazsa, çok büyük bir vebalin altına girmiş demektir.
Çünkü bu iftiraya girer…
Bu bilgiyi her kim verdiyse Levent’e belli ki çok güvendiği biri olmalı; ya da o geceyle ilgili elinde somut (görüntü gibi) kanıtlar bulunmalı.
Fakat Levent Gültekin, olayı (bir videodan) gözleriyle görmüş gibi değil, başkasından duymuş gibi aktardı ki, işte bu samimiyetini sorgulamama neden oluyor.
Onun gibi biri çok emin olmadığı bir konuda böylesine vebal gerektiren bir olayı, “kendinden çok emin” bir üslupla anlatması ciddi bir zaafiyet ortaya çıkarıyor.
Başta anlattığı taksici anısı ve daha önce İnce’ye yönelik vurguları, önyargı gafletinin içinde olduğu izlenimi yaratıyor.
Bir daha anımsatıyorum; ne İnce ne de Gültekin babamın oğlu; kaldı ki, değil kardeşim, babam olsa bile ortada bir yanlış varsa, samimiyetsizlik sezersem, kimsenin gözünün yaşına bakmam.
Levent’in samimiyetini sorguluyorum artık. İddiasını kanıtlamak zorunda. Eğer gerçekse Muharrem İnce’nin siyasi hayatı bitmeli…
Yok eğer kanıtlayamazsa, belli ki birilerinin ve muhtemelen İnce karşıtı CHP’lilerin oyununa gelmiş…
24 Haziran gecesi sızmadıysa ki, bana da inandırıcı gelmiyor o iddia, büyük bir olasılıkla etrafında bulunan CHP’lilerin yönlendirmesi, seçimi kaybetmenin çöküntüsü ile konuşmayarak çok stratejik ve büyük bir hata yaptı Muharrem İnce.
Ne yapıp edip bir-iki kelime konuşmalıydı. Engin Altay’ı değil Yaşar Tüzün’ü dinlemeliydi…
Çünkü bu saatten sonra sarsılan imajını tekrar toparlaması kolay olmayacak.
Çünkü ona inan ve umutlanan seçmeni hala sorguluyor ve kafası çok karışık.
Çünkü İnce’nin sadece karşı tarafta değil, kendi teşkilatında da düşmanı çok.
Diğer partilere oy veren seçmen Selahattin Demirtaş’ı ziyaret ettiği için ona kızıyor.
Kendi seçmeni ise Erdoğan’ı tebrik etmesini hazmedemiyor.
Sevsek de sevmesek de, kızsak da, çatlasak da patlasak da Erdoğan seçimi kazandı. Erdoğan bizim düşmanımız değil; gerçi kendisini eleştiren herkesi düşmanlaştırsa da, ben kimsenin düşmanı değilim… Burada Muharrem İnce ile aynı düşünüyorum. Her ne kadar İnce’nin kazanması halinde Erdoğan’ın onu tebrik etme olasılığı olmasa da rakibi kutlamak etik olarak doğru bir hareket.
Gazeteciler de ayrı bir alem; Levent Gültekin’in söyledikleri ortada; e Yılmaz Özdil, İnce’ye resmen savaş açmış durumda. Ruşen Çakır gibi sosyalistler ise seçim mitinglerinde, Cuma namazından, anasının, bacısının türbanlı olmasından, Allah’tan namazdan niyazdan da söz etmesinden gıcık kapmış görünüyor ama Türkiye halkının %70’nin muhafazakar olduğunu, Muharrem İnce’nin onların dilinden konuşabildiğini unutuyorlar!
İnce bu halka kendini dinletmeyi başardı.
Çok zorlu bir seçim kampanyasından istediğini alamayarak çıksa da geniş kitlelere ulaştı.
Amma ve lakin, CHP başta olmak üzere, kendilerine ulusalcı diyen kesimin ve sol cenahın bu tutumu olduğu sürece değil Muharrem İnce, Mustafa Kemal Atatürk dirilip gelse hiçbir şey değişmeyecek!
Evet, sağcısına, solcusuna, muhafazakarına, milliyetçisine; İnce bu güruha çok kalın geldi(!) anlaşıldı…

NOT: Yazıya son noktayı koymuştum ki, Twitter'da Levent Gültekin'in şu paylaşımını gördüm, "başka söze gerek yok!" diyor ve aynen aktarıyorum: 





Çarşamba, Temmuz 04, 2018

Gelelim Muharrem İnce’nin zararlarına…


Fasulyenin hep faydalarından konuşulur da kimse zararlarını anlatmaz, çünkü fasulye nimettir, lezzettir, (bana göre) milli yemektir de…
Bi de kendini fasulyeden nimet zannetme durumu vardır, kültürümüzde.
Kendini bir şey zannedersin ama halk seni iplemez, dediklerine bakmaz, nezdinde bir karşılığın yoktur ve sen tepinip durur, doğruları söylesen de kimse dönüp bakmaz, hatta seni gören hemen gözlerini yumar, kulaklarını tıkar!
Muharrem İnce bu algıyı yıktı, yerle yeksan etti, 50 günlük miting macerasında, sağcısı solcusu, milliyetçisi, muhafazakarı, “ne diyor bu adam?” diye merakla ve heyecanla, gözlerini dört, kulaklarını beş açarak dinledi…
Peki neden Cumhurbaşkanı seçilemedi ya da neden seçimi ikinci tura taşıyamadı İnce?
Bir çok nedeni var ve bence en önemli neden şu: İnce kazanama ihtimali binde bir olan bir seçime girdi. Medyasını, polisini, ordusunu ve bürokratını kontrol eden, bunlar yetmiyormuş gibi seçimi OHAL koşullarında yapan bir rakibe karşı, değil ince Hz peygamber dirilip gelse yine de şansı olmazdı.
Ama bu asla mazeret olamamalı, olamaz da…
Eğer bunu mazeret olarak koyarsa, kim olursa olsun; o zaman da şöyle sorarlar adama; “şartların böyle olduğunu biliyordum ağabeycim, girmeyeydin seçime, seni zorla mı ittiler aday ol diye?”
Kafamda deli sorular, beynimi durur durur tırmalar:
O zaman İnce kaybedeceğini bile bile neden aday oldu, neden seçime girdi?
Seçim gecesi neden iki kelime konuşmadı da onca spekülasyonların ortaya çıkmasına, milleti şizofren edecek boyuta getirerek komplo teorilerin üretilmesine zemin hazırladı?
Bence Muharrem İnce’nin en büyük ve af edilmeyecek hatası bu oldu.
Oysa seçim öncesi söylemleriyle Muharrem İnce kuruyan umutlara, 16 yıldır kaybedenlerin çoraklaşmış hayallerine su serpti, yeşertti…
24 Haziran gecesi konuşmayarak ona umut bağlayanların travma yaşamalarına neden oldu.
Gerçi ertesi gün basın toplantısında az da olsa bunu telafi etti ama o gece çıkıp konuşmamasının gerçek nedenini henüz sağlıklı bir şekilde açıklayabilmiş değil.
O gece, ortalık karşımasına, herkes İnce’nin neden konuşmadığını merak etmesine rağmen, sessizliğin gerekçesini hala merak ediyor herkes!
Bundan ziyade beni rahatsız eden durum, CHP’nin içinde ki anti İnce’cilerin başlarını gizlendikleri deliklerden çıkarmaya başlaması oldu.
Ya İnce o gece yaşadığı şokun etkisini atlatamadı, o nedenle ertesi güne bıraktı açıklama yapmayı, ya da etrafında ki insanların yanlış yönlendirmesiyle stratejisini belirleyemedi.
İnce bir balon muydu?
O balon patladı mı?
Yoksa İnce’yi bu duruma düşürmeye çalışanlar mı vardı etrafında, anlaşılmış değil.
Ben Muharrem İnce’nin başından beri seçimi kazanamayacağını bildiğini düşünüyorum. Bu adaylık sürecini de kendisini ispatlama, parti içerisinde ki konumunu güçlendirme girişimi olarak görüyorum.
Tıpkı başında söylendiği gibi, Kılıçdaroğlu da Muharrem İnce’nin başarılı olamayacağını bildiği halde mecburiyetten aday gösterdi, amacı başından savmaktı, kurtulmak istedi. Lakin işler hiç de Kemal beyin planlandığı gibi gitmedi ve İnce başta Kılıçdaroğlu olmak üzere birçoklarını şaşırtarak halkın umudu haline geldi.
Şimdi CHP seçmeni ikiye, hatta üç ve hatta dörde bölündü; İnce’yi sevenler, İnce’den nefret edenler, İnce’ye tapanlar, İnce’nin ne yapmak istediğini anlayamayanlar!
Oysa tüm bu olumsuz durumu düzeltebilecek bir kişi vardı, o da Kemal Kılıçdaroğlu’ydu…
Defalarca yazdım, bir daha anımsatıyorum.
"8 seçim kaybetmiş bir siyasetçi neden istifa etmez, daha ne bekler?" diye sorup da yanıtını alamayınca, Muharrem İnce'nin yanlışlarını sorgulayamıyorum nedense...
Kemal Kılıçdaroğlu, kimsenin bir şey demesine gerek kalmadan, kaybettiği 3. seçimden sonra kenara çekilmeliydi. Bunu yapmadı ve yapmaya da niyeti olmadığı anlaşıldı.  8 seçim kaybettiği halde gidebilme erdemini gösterememiş birine karşı ne yapılması gerekiyorsa onu yapıyor Muharrem İnce.
Başarılı olur mu olamaz mı, bunu zaman gösterir, denemeden, görmeden öğrenemeyiz. CHP seçmeninin önünde şu an, bu coğrafyada geçerli olabilecek özelliklere haiz, halkta karşılığı olan, halkın dilinden anlayan lider tipi Muharrem İnce duruyor. Önlerinde ki tek seçenek o. Çünkü diğer adayların ne yazık ki halk nezdinde bir hükmü görünmüyor. Kemal Kılıçdaroğlu'nun yapabileceği en iyi şey, hem kendisi, hem partisi, hem de ülke için; istifa etmek…
Ve bence onursal başkanlık çok değerli bir teklif. Zira bundan sonra olabilecekler Kemal beyin arkasına teneke bağlanmasına kadar varabilir, ki bu hiç hoş olmaz. Fakat gitmesini bilmeyenlerin akıbeti ne yazık ki böyle olacak gibi görünüyor!
Muharrem İnce için de en büyük tehlike seçmenleri arasında, onu tek kurtarıcı olarak görüp mitleştirmeye çalışanlar. Yarın öbürgün şartlar değişip de başkan seçildiğinde o kitle “İnce’ye dokunmak ibadettir” durumuna gelirse şaşırmamak lazım!  
Muharrem İnce babamın oğlu değil; Erdoğan da değil, Kılıçdaroğlu da…
Sadece soruyorum; Süleyman Soylu’nun maksadını aşan açıklamalarına Sn Erdoğan neden sessiz kalır?
Kemal Kılıçdaroğlu partisinin ve kendisinin düştüğü durumdan hoşnut mu ki, hala istifa etmez?
Seçmeninin, hem partisi hem de kendisinden nefret etme derecesine geldiğini nasıl anlamaz?
Hangi birini yazayım, Yılmaz Özdil’in İnce’ye savaş açmasına mı, Türkiye Gazetesi Yazarı Fuat Uğur’un İnce hakkında efsaneler uydurmasına mı, Can Ataklı’nın, Levent Gültekin’in, Ruşen Çakır’ın kime ve neye hizmet ettiği belirsiz yorum, yayın ve tepkilerini mi?
Hadi Levent Gültekin’i Abdullah Gül ısrarı dışında anlayabiliyorum, ama diğerlerinin maksadı ne?
Vatandaş sadece bakıyor ve anlam vermeye çalışıyor; CHP’de neler oluyor?
Çünkü durum, hizmetçi uşağa, uşak aşçıya, aşçı bahçıvana sonra hepsi bahçıvana, durumu…


Salı, Haziran 26, 2018

Kemal Kılıçdaroğlu da İnce hastalığa tutulmuş(!)


Haziran ortasında kar yağar mı?
Yağar elbet…
İçinizi ısıtan umutlarınız söndüyse, Haziran aynında da cehennem sıcağında da hayalleriniz buz keser, gündüzleriniz karanlığa gömülür.
25 Haziran sabahı yeni güne işte bu kasvetli duygularla uyandım ve çok ilginçtir; tam da ülkemizin geleceğinin üstüne çöken puslu, kaybedenlerin ruhunu yansıtan serin, buruk ve gri dünya ile karşılaştım Bursa’da.
Sanki bizi bekleyen umutsuz yarınlarımızın habercisi gibiydi…
Durdum.
Bekledim…
Havayı kokladım, pazartesi sendromu değil bu, olsa olsa kronikleşen kaybetmenin kanıksanma ile kabullenmeme arası bir duygu, tam tercümesi yok.
Yazımın devamını getirecek enerjiyi kendimde bulamadım.
Ve seçimlerden iki gün sonra, bugün; Salı…
Tekrar günaydın…
Bedenim uyandı, ruhum henüz aymadı…
Sabah saatlerindeyim, pus dağılmış sanki, Haziran ayında olması gerektiği gibi güneş açmış, bulutlar dağılmış; lakin duygularımız karanlık hala ve ben kaldığım yerden klavyemin tuşlarına ürkek dokunarak karalıyorum, kerpetenle sökmeye çalıştığım zihnimde hapsolmuş yorgun düşüncelerimi.
Oysa seçim öncesi dostlarım, “24 Haziran’da ne olur?” diye sorduklarında “Her şey olur” diyordum. Her şey oldu, ya da hiçbir şey!
“Erdoğan’ı Allah’tan başka kimse indiremez!” diyordum 24 Haziran’dan önce. 25 Haziran’dan sonra “artık Allah bile indiremez!” demek geçiyor içimden.
Böyle bir yetki böyle bir güç günümüz dünyasında hiçbir âdemoğluna verilmedi.
Erdoğan almadı bu gücü. Bu millet verdi; önce belediye başkanı yaptı, sonra başbakan, derken Cumhurbaşkanı ve başkan; ülkenin kanlı canlı mutlak ve tek tanrısı…
“Ona dokunmak ibadettir” diyenler, mübarek Ramazan ayı boyunca mitinglerde başkalarının yaptığı üniversitelere, hava alanlarına kendisi yapmış gibi sahiplenmesini alkışladı.
Biri de çıkıp demedi, “Koskoca Cumhurbaşkanı neden gerçek olmayan bilgiler anlatıyor bize?” diye sormadı, sorgulamadı.
“Neden sorgulamıyorsunuz?” diye sorduğum Ak Partili ve aklı selim olduğunu sandığım bir dostum, bana şu karşılığı verdi:
“Az bile söyledi. Daha çok yalan söylemesi lazımdı. Camileri kapatan, ezanı Türkçeleştiren CHP zihniyetine mi oy verecez?”
2018 yılının Haziran aynında birine “bunlar gerçek değil, hepsi yalan” diye haykırmanın anlamsızlığını acı şekilde hissettim.
Çünkü onlar için Erdoğan sadece bir başkan değil, uhrevi bir kişilik, tanrının yer yüzünde ki gölgesi sanki; ”O ne derse doğrudur, yalan söylese de vardır bir bildiği” diye düşünen bir güruha kralın çıplak olduğunu anlatmak imkansız.
24 Haziran’ı 25’e bağlayan gece milyonların umudu olan Muharrem İnce’nin sessizliğe bürünmesiyle üzerime ince ince yağan Haziran karının ruhumu sardığını ancak şimdi anlayabiliyorum.
FOXTV’den İsmail Küçükkayalı’ya attığı istem dışı WathsApp mesajından sonra çıkıp bir iki kelime etseydi, “Erdoğan’ı tebrik ediyorum. Beni destekleyen, peşimden gelen, bana inanan ve umut verdiklerimden özür diliyorum, hepsine teşekkür ediyorum. Ben Bilim, teknoloji, endüstri 0,4, iş ve huzur vaat ettim ama milletim kek yemeyi tercih ettiyse, saygı duymaktan başka bir şey gelmez elimden. Ayrıntılı açıklamayı yarın yapacam” deseydi, sabaha kadar sürüp giden saçma sapan spekülasyonlar ortaya çıkmayacaktı.
Gerçi pazartesi saat 12:00’de yaptığı açıklamadan söyledikleri yerindeydi. Mitinglerinde sürekli doğaçlama konuşmasına rağmen bu kez WathsApp yanlışından dolayı özür dilemesinin dışında ilk defa kağıttan okudu. Birçok kişi buna da abartılı anlamlar çıkarmaya çalışsa da, yaşadığı hayal kırıklığı ile yanlış bir şey söylememek için bunu yaptığını düşünüyorum.
Muharrem İnce en büyük yanılgısını CHP ile ittifak yapan partilerin düşük oy almasıyla yaşadığını söyledi konuşmasında. Ve elbette partisi CHP’nin de önceki seçimlerde ki yüzdesinin altında oy aldığını da ben ekleyeyim.
CHP’nin oyları nereye gitti?
Levent Gültekin twitter hesabından yaptığı değerlendirmede, “Burada gece gündüz "HDP barajı geçmeli onun için parlementoda HDP'ye vermeliyiz" kampanyası yapıp sonra da "CHP'nin oyu İnce'nin oyundan az bu nedenle Kılıçdaroğlu istifa etmeli" demek tek kelimeyle fırsatçılıktır. Tamam etsin de bu ne adaletsiz bir gerekçe” diye yazdı.
“HDP'ye ne kadar oy kaydı CHP'den bilemem ama bizzat tanıdığım en az on kişi CB için oyunu İnce, MV için ise İyi Parti'den yana kullandı ve hepsinin ortak gerekçesi aynıydı sevgili Levent? 8 seçim kaybetmiş birinden umudunu yitirmiş ve artık ona inanmıyor, onu istemiyorlardı!” diye karşılık verdim…
İnanmamalarının en büyük nedeni de Ekmelettin İhsanoğlu hadisesi ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun son seçimde Abdullah Gül'e sıcak bakmasıydı. CHP seçmeni Kılıçdaroğlu’nun İnce'yi mecburiyetten aday gösterdiğinin de farkında. Levent Gültekin dahil birçok kişi Muharrem İnce’den böyle bir performans beklemiyordu!
Muharrem İnce 50 günde inanılmaz bir kampanya yürüttü ve umut oldu. İlk defa ülkenin yarısı bir şeylerin değişebileceğine inandı.
Oysa hakemi taraf tutan bir maça çıkmıştı İnce. Sadece hakemi değil seyircileri, medyası, ordusu, polisi, bürokratıyla deplasmanda dövüşen, gözleri bağlı tek kollu bir boksör gibiydi.
Olmadı.
Zaten olamazdı da…
Peki Erdoğan kazandı mı?
Ya da İnce kaybetti mi?
Hayır…
Bu maçın bir kazananı ya da kaybedeni yok.
Sadece kazandığını zannedip, bir düşmanla savaşmış gibi yollara düşüp silahlar sıkan, havai fişekler patlatarak kutlamalar yapan kandırılmış büyük bir güruh var!
Belki gerçekten kaybeden biri var; o da Kemal Kılıçdaroğlu’ndan başkası değil.
Kemal bey, “cumhurbaşkanını halk seçsin” diye referanduma gitmeyi kabul ettiği gün kaybetti.
8 seçimden boynu bükük çıkmasına rağmen istifa etmemekle kaybetmişti. Kazandığı son CHP Genel Kurulu’nda kaybetmişti…
Peki bu kez istifa eder mi Kılıçdaroğlu?
Sanmam…
Onun da üzerine İnce ince yağan Haziran karı bizim içimizi ürperttiği gibi ona etki ettiğini düşünmüyorum. Öyle olsaydı, onurlu davranıp çoktan çekilmişti.
Sahi, iki gün oldu seçimler biteli, “Kemal Kılıçdaroğlu nerelerde, neden çıkıp konuşmuyor? Yoksa o da mı İnce hastalığa tutuldu?” diye düşünüyordum ki, öğleden sonra başını uzattı Kemal bey.
Kılıçdaroğlu’nun söylediklerinden anlaşıldı ki Erdoğan’dan çok kendisi etkilenmiş Muharrem İnce'nin perforamansından. Demek ki İnce hastalık bulaşıcıymış(!)

@SuatOktySnck

Perşembe, Haziran 21, 2018

Devleti sömürmenin kuralsızlığı…


İktidar partisi ve Erdoğan kazanmak için değil kaybetmemek için ellerinden gelen her şeyi yapmaya hazır, hatta ellerinden gelmeyeni bile yapmak için kolları sıvamışlar. Devletin hemen her kademesini, her zerresini arsızca kullanıyorlar.
Yok hayır, kullanmak kelimesi yetersiz kalıyor, köküne kadar “sömürüyorlar”
Seçimler için geriye sayım devam ederken, iktidarın göze batmayan arsızlıklarından birini yazmak istiyorum.
Başbakanlığa bağlı her kurum, Ak Parti iktidarı ve Recep Tayyip Erdoğan’ın hizmetine amade edilmiş vaziyette. Bunlardan biri de Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü…
Birkaç saat önce Bursa Fomara Meydanı’ndan İnSanat Derneği’ne
doğru yürürken Süluki Camii’nin önünde birinin, cami etrafındaki vatandaşlara iki broşür dağıttığını fark ettim. Önce bir partinin propaganda yaptığını düşündüm, yanına yaklaşıp da broşürlerden istediğimde bunun bir parti değil Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün memurları olduğunu şaşkınlıkla fark ettim.
Bakın, bunlar partili değil devlet memuru, devletin tarafsız olması gerekiyor değil mi?
Neyse…
“İyi tarafından bakayım” dedim önce, “belki vatandaşı seçimlerle ilgili bilgilendirmek istiyor olabilirler” diye düşündüm.  Broşürün biri kitapçık gibiydi, diğeri de üstü yapıştırmalı şekilde kapatılmış ve okumak isteyenin açabileceği şekilde hazırlanmış.
Bu arada Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü Bursa Temsilciliği İnSanat Derneği’nin hemen arkasında, derneğe gelir gelmez açıp baktım ne var ne yok diye!
Okudukça gözlerime inanamadım. Sözde tarafsızmış gibi hazırlanmış ama dikkatli baktığınızda bunun Cumhurbaşkanlığı seçimi için algı yaratma amacı taşıdığını kolaylıkla anlayabiliyorsunuz.
Tek taraflı verilen rakamsal bilgiler, bugüne kadar gerçekleşememiş ama bundan sonra Sn Erdoğan’ın seçim vaatleri madde madde sıralanmış ve tam da ortada Cumhurbaşkanlığı seçimin oy pusulası. Mühür tutan bir el, mührü tam da Erdoğan’ın üzerine denk gelecek şekilde yerleştirilmiş. Bu da yetmezmiş gibi Meral Akşener ile Muharrem İnce’nin fotoğrafları kapatılmış.
Bu ayıp mı?
Ayıp…
Adaletsiz mi?
Adaletsiz…
Bu broşür sadece Marmara Bölgesi (Bursa) için değil belli ki, tüm bölgeler için hazırlanmış ve dağıtılmakta.
Türkiye Cumhuriyeti devlet kendi çıkar ve menfaatleri için hiç bu kadar sömürülmedi…
Devletin bir genel müdürlüğüne bile bunu yaptıranların seçimleri kaybetmeleri halinde neler yapabileceklerini düşünmek bile istemiyorum.


Çarşamba, Haziran 20, 2018

Reis'in başını Suriyeliler yakacak!


Aha buraya yazıyorum; seçimlere 4 gün kala diyorum ki, “Suriye’den ülkemize gelen mülteciler Recep Tayyip Erdoğan’ın sandıkta belası olacak!”
Kaç Suriyeli TC vatandaşı yapıldı, gerçek rakam nedir bilmiyorum; ama gözlemlediğim bir gerçek var ki, sokaktaki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşların tepkisi, oy kullanma ihtimali olan Suriyeli taze vatandaşların katkısını yüz binlere katlar!
Pazar günü sandığa gidecek her seçmen, etraflarında mantar gibi biten, uyum sağlamak yerine ortamlarını kendilerine benzeten, hiç de savaştan kaçmış, mazlum gibi görünmeyen Suriyelileri ülkenin her tarafına yayılmasına kimlerin sebep olduğunu sorgulayarak tercihini yapacak!
Ben bir göçmen çocuğuyum, 2003-2005 yılları arasında kaldığım İsveç'te 10 ay bir mülteci gibi yaşayıp İsveç'e gelen yabancıların yaşamlarını gözlemledim ve önce “Gölge Adamlar” adında bir belgesel çektim, belgeselde anlatamadıklarımı da 2007'de basılan “Avrupa’da Mülteci Olmak/ Karanlıkta ki Gölge” adlı kitapta topladım. Mülteci olmanın, yabancı bir ülkeye gelip kendini kabul ettirmenin ne demek olduğunu bilirim. Bunu, Eski Yugoslavya’dan 13 yaşında Türkiye’ye göç eden babam da bilir, annem de… Yaşadıkları zorlukları, topluma kendilerini kabul ettirmekteki ıstıraplarını dinleyerek büyüdüm ve onlar kadar olmasa da o ruh halini İsveç’te ben de tattım. Mülteciler yeni gittikleri ülkede birer gölge gibidirler. Yerel halk onları görmek istemez, milli servetlerini, yaşam tarzlarını paylaşmaktan kaçınır, varlıklarını kabullenmezler. Bu her toplumda her dönem (hoş olamasa da) olağan kabul edilebilecek davranışlardır. Ancak şunu diyebilirim ki dünyanın hiçbir yerinde bu kadar kalabalık göçmene, Türkiye'de olduğu gibi kontrolsüz ve başı boş halde ülkenin dört bir yanına yayılmalarına izin verilmez. Vermezler...
16 yıldır ülkeyi yöneten Ak Parti ve lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın en büyük ve stratejik hatası Suriyeli Müslüman din kardeşlerimizin kontrolsüzce ülkenin her tarafına yayılmalarına göz yummak oldu.
Savaşın sillesini gerçek anlamda yemiş, büyük acı ve travmalar yaşamış, zor durumda olan, yardıma muhtaç insanlar da var, birikimlerini Türkiye’ye getirip kısa sürede ticarete atılmış, iktidarın kendilerine sağladığı nimetlerden fazlasıyla yararlanan ve hatta Ak Parti’den Milletvekili olabilecek seviyeye gelebilmiş olanlar da…
Ve ortaya çıkan tabloya baktığımızda Suriyeli mültecilerin çoğunluğu hiç de toplumumuzda gölge gibi durmuyorlar, aksine sanki 40 yıldır buradaymış gibi rahat ve keyifleri yerinde görünüyorlar.
Evet Türkiye göçmenlerden oluşan bir toplum. Fakat bu ülkeyi vatan belleyen hiçbir göçmene Suriyelilere olduğu kadar rahatlık ve imkân sağlanmadı. Arnavutlar, Boşnaklar, Çerkesler, Gürcüler, yakın tarihte Bulgaristan'dan gelen soydaşlar, ne dilendi, ne de umarsızca toplumu rahatsız ettiler!
Bu ülke Peşmergeleri de, Afgan mültecileri de gördü, ama hiç biri savaştan kaçtıkları söylenen Suriyeliler kadar arsızlaşıp sığındıkları toplumdan böylesine ayrışıp nefretle bakılmadı...
Halk işte bunu görüyor, bu durum toplum içinde ki ayrışmayı ve öfkeyi daha da kızıştırmış vaziyette.
Sadece iktidar karşıtlarında değil, Ak Parti seçmenleri arasında da Suriyelilerin varlığı ile ortaya çıkan olumsuz görüntü kafaları karıştırmışa benziyor.
Vatandaşın aklına takılan ve yanıt bulamadığı en önemli soru ise Suriyelilerin akıbetinin ne olacağı yönünde.
“Bu insanlar artık hep burada mı? Yoksa ülkelerinde ki savaş bitince bir gün gidecekler mi?”
Hele son bayramda birçok Suriyeli’nin ziyaret için ülkelerine gidebildikleri iyice ayyuka çıkınca ve iktidar partisinden hiç kimsenin kafalarda ki soru işaretlerine makul ve mantıklı yanıt vermeyince vatandaş için geriye tek bir seçenek kalıyor; dibe vurmuş bir ekonomi yetmiyormuş gibi bir de kamburlaşan Suriyeli sorununa çözüm üretme ihtimali olan diğer parti ve adaylara sandıkta oy vermek!
Ve bu tercih hem Ak Parti’yi, hem de lideri Erdoğan’ı zorda bırakacak gibi görünüyor.

@SuatOktySnck

Pazartesi, Haziran 11, 2018

Bursa’yı dinliyorum gözlerim kapalı(!)


Önce Muharrem İnce geldi, dinledik gitti…
Sonra Temel Karamollaoğlu geldi, dinledik gitti…
Karamollaoğlu beklediği alakayı bulamazken, İnce’ye Bursa’da umulanın da ötesinde bir ilgi olduğunu gördük.
Bu açıdan baktığımızda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Bursa mitingi merakla bekleniyordu.
Erdoğan ne yapacaktı?
Önceki yıllarda ki ilgiye mazhar olacak mıydı Bursa’da, yoksa…
Bunun sorunun yanıtını bugün aldık.
Saat 15:30’da başlaması gereken Reis’in Bursa mitingi 2 saat 45 dakikalık bir rötarla gerçekleşebildi. Miting öncesi Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na bağlı birimler personellerine (ki muhtemelen Ak Partili ilçe belediye başkanlıkları da dahildir buna) mitinge gitmeleri yönünde mesaj attığı ve hatta bazı personel müdürlerin elemanlarına mitinge gidip oradan selfie (özçekim) fotoğraf paylaşma baskısı yaptığı haberleri de ulaştı.
(Saat 15:30'da miting alanı boştu)
Saat 15:30 olmasına rağmen ne yazık ki mitingin yapılacağı eski Atatürk Stadı’nın bulunduğu alan hala boştu. Daha sonra gelen bir başka bilgi de ise mitingi doldurmak için 17 ilçeden vatandaş taşınacağı, Bursa’da yaşayan Suriyeli mültecilerin, (Mültecilere yardımlar yapan dernekler vasıtasıyla) Ak Parti Bursa teşkilatının temin ettiği 40 otobüsle meydana taşınacağını öğrendik.
Ak Parti’nin Bursa’da yaptığı her mitinde olduğu gibi bugünkü (11 Haziran) mitingde de tüm toplu taşıma araçları ücretsizdi. Buna rağmen, önceki mitinglerle ve Muharrem İnce’nin Bursa’da yaptığı mitingle karşılaştırdığımızda çok ciddi bir azalma olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Şimdi, bir yanda kendi olanaklarıyla Muharrem İnce’ye dinlemeye gelenler, diğer yanda her türlü ulaşım kolaylığı ile meydanlara taşınanlar var!
“Hangisi daha samimi ve inandırıcı, hangisi daha gerçekçi?” diye sormak gerekirse kuşkusuzu ki Erdoğan’ı dinlemeye gelen kitlenin umutsuz, Erdoğan’ın da samimiyetten ve inandırıcılıktan uzaklaştığını görüyoruz.
(BŞ Belediyesi İtfaiye
personeline mesaj)
Sn Erdoğan’ı dinlemeye getirilen kitlenin dörtte birlik bölümünün Suriyeli mülteci olduklarını da dikkate aldığımızda Bursa’da kaybettiği alakanın hangi boyutta olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Mevcut Cumhurbaşkanı, Ak Parti ve MHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Erdoğan’ın Bursa konuşmasının büyük bölümünü Muharrem İnce ile birlikte bu kez şiddetli şekilde eleştirdiği Kemal Kılıçdaroğlu’na ayırması, mitingin yapılacağı alanın yeniden düzenlenip (betan tribünlerinin yıkılarak) Millet Bahçesi haline getirileceğini söyledi.
Fakat Sn Erdoğan’ın unuttuğu bir şey daha var; o meydanın o hale getirilmesini yine kendisi talep etmiş, kovarak görevden aldığı bir önceki belediye başkanı Recep Altepe, meydanın bu hale getirmeye çalışmıştı.
Yani o beğenmediği meydanı yapan yine kendi partisinin belediyesinden başkası değildi.
Reis konuştu ama Suriyelilerin ne kadarı Türkçe öğrendi, ne kadarı anladı, varın artık siz düşünün!
Hele, Muharrem İnce’nin yakaladığı ivmeyle Diyarbakır mitinginde topladığı kalabalığı görünce diyorum ki, 24 Haziran seçimlerinde her şey olabilir!

Çarşamba, Mayıs 30, 2018

Affedersin, Hayko Bağdat mıdır nedir(!)


Ben bir Türkiye Arnavuduyum, Hayko Bağdat bir Türkiye Ermeni’si, 2016'dan bu yana Almanya’da yaşıyor, oralardan hariçten(!) gazel okuyor.
Benim ailem, 2. Dünya savaşının ardından, eski Yugoslavya’da Müslümanlara karşı artan baskılara dayanamayarak 1950’li yılların ortalarında, Osmanlı’nın Balkanlar’da ki mirası olarak Türkiye’ye göç ederek Bursa’ya yerleşmiş. Ben doğma büyüme Bursalı’yım. Hayko Bağdat doğma büyüme İstanbullu…
İkimizin bir ortak özelliği daha var; Osmanlı’nın son döneminde Ermeniler ve Arnavutlar yönetimde bir hayli güçlüydü.
Arnavutluk Arnavutları Balkanlar’da Osmanlı’dan bağımsızlığını savaşarak alan tek millet. 1912’de bağımsız olmadan önce, Osmanlı, Balkanlar’da ki milletlerden ayrılmak isteyen, başta Bulgar, Yunan ve Sırplara sorunsuz bağımsızlığını verirken, Arnavutlara sıra gelince burun kıvırmış. Bunun nedeni de İstanbul’da ki yönetimde etkili olan Arnavut bürokratların statülerini kaybetme endişelerinden başka bir şey değildi ve bağımsız bir Arnavutluk devletinin kurulmasına en büyük engeli Osmanlı Arnavutları çıkardı. İstanbul’da ki Ermeniler ise özellikle Ruslar’ın kışkırtmasıyla Anadolu’ya saldıran Ermeni Taşnak çetecilerin fitilini ateşlediği 1915 olaylarının ardından statülerini de itibarlarını da kaybettiler. Ondan sonra olanlar ise tam bir trajedi…
Neyse, bu kısa tarihi anımsatmadan sonra asıl konuya geleyim; Hayko Bağdat, iyi bir yazar ama dün “Ahval” adlı internet sitesinde “Muharrem İnce'yi desteklemek Türkiye'ye ihanettir” başlıklı yazı kaleme aldı. Twitter’da başlığı görünce, önce “Acaba Hayko’nun twitter hesabı mı ele geçirildi, böyle bir zamanda hangi akla hizmet, bu tarz bir yorum yazılır?” diye düşünürken, Ahval’de ki yazsını okudum.
Bu kadar, seviyesiz, bu kadar aşağılık kompleksi içeren, ezik duygularla ve ön yargıyla kaleme alınmış yazı karşısında hayrette düştüm ve çok üzüldüm.
Sonra, Türkiye’de yetişmiş Ermeni, Rum, Yahudi (Kürt, Arnavut, Boşnak, Çerkes, Laz ve Arapları saymıyorum Müslüman oldukları için) gazeteci, yazar, sanatçı, sporcu ve siyasetçiler geldi aklıma.
Daha sonra da Ermenistan’da ya da Yunanistan veya İsrail’de bir Müslüman’ın aynı şekilde bir Ara Güler veya Fedon ya da Gazeteci Natali Yeres, sinema yazarı Alin Taşçıyan, ünlü Ressam Erol Sarrafyan, ressam Karolin Fiçekçi, besteciler Garo Mafyan, Onna Tunç, siyasetçi Garo Paylan, sinemamızın efsaneleri Nubar Terziyan, Sami Hazinses, Kenan Pars, müzisyen Hayko Cepkin, yazar Sevan Nişanyan, milli futbolcular efsane Lefter, Niko ve onlarca Musevi iş insanı ve elbette Hayko Bağdat gibi bir seviyeye gelebilme şansları olabilir miydi, diye sordum!
Birkaç yıl önce Gümrü’ye gitmiştim, orada ki Ermeni halkın Türkiye ve Türklere karşı sempatisine tanık olmuştum ama hiç Müslüman’a rastlamadım. Ya olsaydı, acaba yükselme şansı verirler miydi?  Hadi Ermenistan’da çok fazla Müslüman yok diyelim, peki ya Yunanistan’da, Batı Trakya’da onca Müslüman ve Türk olmasına rağmen siz hiç duydunuz mu bir sanatçı adı ya da Yunanistan’da yetişip Milli Takımlarında bir futbolcu ya da basketbolcu oynadığına tanık oldunuz mu? Geçin Türkleri, Yunansitan’da çok sayıda Arnavut yaşar, duydunuz mu hiç yetişmiş bir sanatçı ya da sporcu Yunanistan Arnavdu?
Ya İsrail?
Filistinli Müslüman Arapların kanını emen İsrail’de bir Müslüman’ın nefes alabilmekten başka ne şansı olabilir ki?
İşte bu perspektiften bakınca  Muharrem İnce’ye oy vermeyi Türkiye’ye ihanet olarak görmek; affedersin Hayko Bağdat, hiç kusura bakma ama çok büyük bir nankörlüktür be kardeş!
Hem ayıp, hem de günah…
Bu dinsel bir günah değil, etik anlamda günahtır.
Bir yanda senin ırkın için “Affedersin Ermeni” diye aşağılayan bir zihniyeti yıkmaya çalışan Muharrem İnce gibi biri, diğer tarafta, 'Atatürk olmasaydı adımız Yorgo olurdu' diyen İnce’ye kin besleyen bir köhne zihniyet!
Evet, Atatürk ve silah arkadaşları olmasaydı, Anadolu’da muhtemelen bir tane bile Müslüman kalmayacaktı ve hiçbiri ismini Yorgo ya da Hayko olarak değiştirmeye bile fırsat bulamayacaktı belki. Atatürk’ün bu söyleminin ne kadar gerçek olabileceğini üstte verdiğim somut örneklerle aktarmaya çalıştım.
Kendi topraklarında her türlü farklılıklara tahammülü olmayanların bugün tutundukları tavırları görmezden gelmek ve bir söz üzerinden, ülkenin en kritik zamanlarında kime ve neye hizmet ettiği belirsiz (belki de belli) bir yazıyla, “entelektüel kişiliğine yakışmayan ama karakterine uygun bir davranışta bulunmuşsun” desem Hayko Bağdat, senin yazın kadar maksadımı aşmış olur muyum acaba?!
Bu satırların yazarı, Hrant Dink katledildiğinde “Hepimiz Ermeniyiz” diye haykıranlardan biridir. Çektiği kısa filmlerle Dink Vakfı’nın Hrant adına düzenlediği yarışmalara katılıp final görmüş ve filmleri Ermenistan’da gösterilmiş bir sinemacıdır aynı zamanda…
Zira Almanyalardan ahkam kesmek, hariçten gazel okumak kolay, tüm baskılara rağmen muhalif olmanın dayanılmaz çaresizliğin (uzaklarda değil) tam da göbeğinden sesini duyurmanın ne kadar zor olduğunu unutmuş olmalısın!
Gazeteci Namık Durukan’ın haberleştirdiği İmralı tutanaklarından kamuoyuna yansıyan Öcalan’ın, Erdoğan için söylediği “Başkanlığını destekleriz” sözü ne kadar Ak Parti ve Erdoğan’a yarıyorsa, senin bu son yazınla en büyük darbeyi Muharrem İnce’ye değil HDP ve Kürt halkına indirdiğini görüyorum. Farkında olmadan bu ruh halindeysen çok aptalsın, yok eğer cebren bunu yapıyorsan ihanetin en büyüğü alnının tam da ortasında yaftadır, haberin ola!


Salı, Mayıs 15, 2018

Müslümanlar bunu hak ediyor mu?

Evet soru gayet basit ve açık.
Müslümanların bu içler acısı halinin sorumlusu kim?
Filistin halkı İsrail baskısı ve şiddeti altında yıllardır inim inim inlerken İslam dünyasının eli neden armut(!) topluyor?
İsrail’e kafa tutan bir tek İran var, Suriye’nin artık takati kalmadı. Kaddafi’nin başına gelenleri ve Libya’nın düştüğü durumu görüyoruz?
Peki ya biz?
Biz yani “Van minut” diye Reisimizin kafa tuttuğu(!) Türkiyemiz ne yapıyor?
Lanetliyor, evet şahane lanetliyor ve lanetlemeyeni de kınıyor.
Cumhurbaşkanı Sn Recep Tayyip Erdoğan İngiltere ziyareti sırasında, İsrail’in İsrailliğini göstererek silahsız 58 Filistinli Arap göstericiyi öldürdüğü, 2 bin 700'den fazlasını da yaraladığı haberini aldıktan sonra şu açıklamayı yaptı:
"İsrail'in yaptığı bir soykırımdır. Bu insanlık dramını, soykırımı hangi taraftan olursa olsun, ister Amerika ister İsrail, lanetliyorum. İsrail’in yaptığı katliamı kınamayanı lanetliyorum!”
Sn Erdoğan’a katılmamak elde değil.
Evet, ben de lanetliyorum!
Kimi lanetliyorum?
İsrail’i ve İsrail’in yaptığı katliama seyirci kalan, destek veren ve kınamayanları…
Vicdanı olup da yapılan her zulme kayıtsız kalan kim olursa lanetlemek ve kınamak gerek.
Peki Sn Recep Tayyip Erdoğan’ın İsrail’in bu mezalimini “kınamayanlar” diye tanımladığı kimler?
Elbette Arap dünyası. Başta Suudiler, BA, Kuveyt, Katar, Mısır, Tunus, Cezayir, Fas, Ürdün vs vs…
Bir avuçluk İsrail’e gık diyemeyen koskoca Müslüman dünyası. Şekil itibariyle koskocaman, ama gerçekte bir İsrail bile etmeyen, tembel, uyuşuk, ödlek, beceriksiz, çağdışı Araplar…
Yöneticileri şatafat içerisinde saltanat sürerken halkını cahil bırakan, krallar, prensler, emirler, sultanlar ve tek adamlar!
Sn Erdoğan’ın da dediği gibi, İsrail’in bu ilk katliamı değil, böyle giderse son da olmayacak.
İyi de lanetlemek yetiyor mu? Ya da lanetleyince veya dünya markası olmuş Yahudi şirketlerinin ürünlerini boykot etmek, onları ulu orta dökmek, kırmak veya İsrail bayrağını yakmak İsrail’in umurunda mı?
Bugüne kadar işe yaradı mı ki, tekrar benzer eylemler yapıldığında sonuç alınabilsin?
Dünya’da ABD’den sonra en çok yakılan ikinci bayrağın İsrail’e ait olduğunu biliyor muydunuz?
Arkasına ABD’nin ruh hastası başkanı Trump’ı alan İsrail’e kim dur diyebilir?
Dünya lideri olarak taraftarlarının yücelttiği Erdoğan’ın lanetlemekten başka elinden bir şey gelmemesi ve bugüne kadar kendisini Suudilerin desteklemiş olması ne kadar ironik değil mi!
Ha bir de yas ilan edip bu cuma namazdan sonra bir de telin mitingi de yaptık mıydı, tamam bu iş, İsrail’i yönetenlerin ayakları zangır zangır titreyecek, inanın geceleri uyuyamayacaklar(!)
Biz ki Suudi Kral için bile bir günlüğüne yas tutmuş bir milletiz 55 Müslüman din kardeşimiz için mi yas tutmayacaz.
Ha bu arada, Reis telin mitingini seçim mitingine çevirmez değil mi?
Yok canım, hiç öyle şey yapar mı?
Gerçi vakti zamanında elinde kuranla miting yapmışlığı var ama, o başka bu başka(!)
Neyse, mesele şu: Müslümanlar bunca zulmü hak ediyor mu?
Eğer siz halkınızı eğitmez, bilim ve sanattan uzak tutarsanız, teknoloji üretmez, bilim insanı ve sanatçı yetiştirmezseniz bir avuç Yahudi’nin elinde maskara olursunuz.
İslam dünyasının bugün yaşadığı bu zulüm az bile… Müslümanlar cahil kalmaya itiraz etmedikçe, İsrail daha çook katliamlar yapacak, biz daha çook lanetleyip kınayacaz gibi görünüyor!




Pazartesi, Mayıs 07, 2018

Fener bu hakemlerle dünyayı yener(!)


Fenerbahçeliler pek mutlu. Bursaspor gibi bir takımı evire çevire ve muhteşem bir futbolla 2-1 yenerek şampiyonluk iddiasını sürdürdü.
Peki gerçekten öyle mi?
Maç Kadıköy’de. Rakip Bursaspor, Ligde kalmayı garantilemiş, sarı lacivertli taraftarlar, rakibi parçalayacak diye bekliyor ama o da ne!
Bursaspor hiç de öyle kollarını açmış, “gel bana gol at” havasında değil. Haddini bilen, akıllı futboluyla ev sahibi rakibin ataklarını başarıyla karşılayan bir performans sergiliyor. Savunmada aptalca bir hata olmazsa Fenerbahçe’nin gol atması zor görünüyor.
Böyle giderse Bursaspor’un kazanması, en kötü ihtimalle bu zorlu deplasmandan bir puan koparması işten bile değil.
Fenerbahçe baskılı ama dişe dokunur pozisyonu pek yok. İkinci yarı başlıyor ve genç teknik adam Mustafa Er’in takımı, deneyimli teknik adam Aykut Kocaman’ın takımına karşı stratejisini bozmuyor ve Bursa’nın bereketli altyapısının, Fransız futbol uleması Le Guen’in yeteneğini görmezden geldiği Furkan Soyalp’in George Hagi’yi anımsatan usta işi vuruşu ile 1-0 öne geçiyor.
Bursasporlular havalarda ama heveslerini kursaklarına bırakan hata, attıkları golün sıcaklığı ve heyecanı geçmeden savunmadan değil de forvetinden geliyor.
Eski Fenerbahçeli Bursaspor’un tartışılan ismi Fransa doğumlu Müslüman Moussa Sow öyle bir dakikada öyle bir hata yaptı ki, eski takımını adeta ipten aldı. O gol olmazsa ev sahibi takım daha da panikleyecek, belki de Bursaspor bir gol daha bulacak.
Oyun Bursaspor’un attığı gollerle 1-1 olmuş, Bursaspor kontrollü futboluna devam ediyordu ki bu kez umulmadık bir başka gizli Fenerbahçeli sahneye çıktı ve konuk takıma son darbeyi indirdi.
Hakem Fırat Aydınus.
Maç boyunca ev sahibi takımın sert futboluna göz yuman, kritik anlarda ev sahibi takımı kollayan kritik kararlarıyla oyunun akışını ev sahibi lehine çeviren Aydınus, Volkan’a ve Valbuena’ya göstermediği sarı kartını Bursaspor’dan Titi’ye kırmızı kart olarak patlattı!
Sadece Titi’ye değil, yedek kulübesinde karara isyan eden Kubilay Kanatsızkuş’a da kırmızı gösterdi, ardından Teknik Direktör Mustafa Er’i ve hızını alamayıp kulübün tercümanını da tribüne yolladı.
Sonra ve sonra, gardı düşen Bursaspor’a son yumruğu eski futbolcusu Fernandao indirdi ve hakem kararıyla(!) maçı Fenerbahçe kazandı.
Evet; Fenerbahçe zorlu Bursa deplasmanından, af edersiniz, maç Kadıköy’deydi değil mi, hay Allah, neyse; zorlu maçı kazanarak taraftarlarını da engin coşkulara boğdu(!)
İnanın abartmıyorum, hakem kararıyla kazanılan bu maç Fenerbahçelileri çok mutlu etti. Emin olun bir tane aklıselim Fenerbahçeli “Bursaspor’un hakkı yendi, koskoca Fenerbahçe’nin hakemin katkısıyla maç kazanması beni utandırıyor” diye düşünmemiştir, kuşkunuz olmasın.
Aksine, birçok Fenerbahçeli taraftar, Bursaspor’un bu kadar çok direnmesine anlam veremiyor, üstüne hakaretler ediyordu.
Bursaspor’un iddiası yokmuş da, neden maça asılıyormuş da vs vs…
Bırakın sıradan fanatik taraftarları (ki, onlar için maçın nasıl kazanıldığı değil, sadece üç puan alınmış olmasının önemi vardı. Takımları galip gelsin de nasıl gelirse gelsin!)
Taraftarın bu şekilde düşünmesini normal kabul edelim de ya anlı şanlı gazeteci ve yazarların taraftarlar gibi bakmasına ne demeli?
İçlerinde bi tane bile haysiyetli yazar çıkmaz mı?
Hadi İbrahim Seten Fenerbahçeli diyelim, peki ya Uğur Meleke gibi tarafsızlığına inandığım yazar, maç yazısında Fırat Aydınus’un yanlışlarını nasıl görmez?
Erman Toroğlu ekrandan bağırıp çağırdı Fırat Aydınıs’un rezilliğini anlattı ama ne çare…
Türk futbolunun yaşayan efsane kalecisi Rüştü Reçber’i ne kadar Fenerbahçeli sayabiliriz artık? Belki de objektif ve gerçekçi yorumlarıyla Fenerlilerin onurunu kurtaran tek isimdi, bence.
Bursaspor’un hakem kararıyla kaybettiği, Fenerbahçe’nin de bu şekilde kazandığı ilk maç değildi bu, son da olmayacak.
Kadıköy’de oynanan maçta şunu anladık ki, Bursaspor Türk futboluna yetenekler kazandırmaya, Fenerbahçe ise yetenekleri yok ederek zarar vermeye devam ediyor.
Maçta atılan 3 golde de Bursaspor’un izleri var çünkü, görmek isteyen o izleri takip edip Türk futboluna kimin yarar, kimin zarar verdiğini daha iyi anlayabilir.
Hatta sadece Fenerbahçe’ye değil Galatasaray’a bakınca da bunu anlayabilirsiniz.
Sadece bakın yeter!  


Perşembe, Nisan 26, 2018

Fenerbahçe ve Ak Partililerin ortak yönleri


“Hayat fena halde futbola benzer” demişti Erkan Can, Serdar Akar'ın yönettiği “Dar alanda kısa paslaşmalar” filminde.
Bence ülkemizde sadece hayat değil siyaset ve siyasetçiler fena halde futbola benziyor!
Gerçi İngiliz yazar Simon Kuper “futbol asla sadece futbol değildir” diyerek teşhisi yıllar önce koymuş ve ülkemiz bunu defalarca kanıtlamıştı ama yine de Türkiye gündemi allak bullak. Bir yanda siyaset, bir yanda futbol, Kuper’i haklı çıkaracak gelişmeleri eksik etmiyor hayatımızda…
Siyaset, özellikle de futbolun içine öylesine girmiş ki, o kadar olur.
Sn Cumhurbaşkanımız bir sabah emrediyor ve hoop “Arena” diye adlandırılan futbol sahalarının adı, “Arena” tanımlamasının Türkçe olmadığı ve gladyatörleri çağrıştırdığı bahanesiyle ya stadyum ya da park olarak değiştirildi: Örnek Vodafone Park ya da Türk Telekom Stadyumu.
Peki park ve stadyum kelimeleri Türkçe mi?
Neyse, konumuz o değil. Konumuz siyasetin spora, dolayısıyla futbola etkisi, malum Fenerbahçe-Beşiktaş arasında oynanan ve olaylar nedeniyle yarım kalan maçtan sonra koyu Fenerbahçeli olduğu bilinen Sn Erdoğan yaşananları kumpas olarak nitelemiş, hemen ardından Sn Bahçeli de maçın kaldığı yerden devam etmesi gerektiğini açıklamıştı.
Bu talebini boş geçmeyen TFF, tıpkı Bahçeli’nin dediği gibi maçın 3 Mayıs’ta kaldığı yerden devam etmesine karar verdi.
Tüm bunlar yaşanırken futbolumuz ve siyasetimizde uzun süredir dikkatimi çeken bir duruma değinmek istiyorum.
Fenerbahçeliler ile Ak Partililer ve Sn Recep Tayyip Erdoğan ile Aziz Yıldırım arasında davranış biçimi ve karakteristik benzerlikler…
Özellikle Sn Erdoğan ile Yıldırım’ın ortak yönlerine dikkat çekmek istiyorum.
-Biri Türkiye Cumhuriyeti Başkanı, diğeri Fenerbahçe Cumhuriyeti…
-İkisi de başkanı oldukları camiayı, camia da onları bırakmıyor…
-İkisi de koyu Fenerbahçeli…
-İkisi de otoriter ve baskıcı…
-İkisinin de dış düşmanları var ve varlıklarını bu düşmanlıklar üzerinden perçinliyor.
-İkisi de seçilerek geldi ama gitmek bilmiyorlar…
-İkisinin de yandaşları/taraftarları ölümüne seviyor, muhalifleri nefret ediyor…
-İkisi de koltuğuna iktidarlarını sarsma ihtimali olan rakiplerini harcadı, koltuklarında tek başlarına kaldı.
-İki camia da kıskanıldığını düşünüyor.
-Mesela Fenerbahçe’yi başta Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzon ve elbette Tüm Anadolu takımları çok kıskanıyor, başarılarını çekemiyor(!)
-Ak Parti ve Erdoğan’ı ise başta Almanya olmak üzere tüm Avrupa ülkeleri ve ABD kıskanıyor, yaptıkları havaalanı ve yollar nedeniyle başarılarını hazmedemiyor, hele muhalefet partileri hasedinden çatlıyor(!)
-Erdoğan ve Ak Parti’yi 17-25 Aralık’ta yıpratmaya, 15 Temmuz’da devirmeye, Fenerbahçe ve Aziz Yıldırımı da 3 Temmuz şike davasıyla yıpratmaya çalıştıklarına inanların sayısı azımsanmayacak kadar çok.
-İkisi de bu hengameden sıyrılmayı başardıkları ve güçlenerek çıktıları ortada.
-İkisinin de en büyük düşmanı Fetö. Tek farkla; Fetö biriyle can yoldaştı, diğeriyle daima papaz olmuştu…
-İki lider ve iki camia da başarı için her yolu mubah sayıyor ve kazanmak için her şeyi yapmaya hazır.
-İki lider de yaptıkları yanlışları asla kabullenmiyor, hatalarını başkalarına yamamayı her zaman başarıyorlar.
-İki başkan da seçime hazırlanıyor, ikisinin de çok güçlü rakipleri var…
-İkisi de bu güçlü rakiplerini ekarte edip ömür boyu koltuklarında oturmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyor, kaybetmenin ölmekten beter olduğunu biliyor.
Sanki kader ağlarını örmüş gibi. Fenerbahçe çok köklü bir camia yok olması neredeyse imkânsız, taraftarları kendisine din gibi tapıyor. Aziz Yıldırım gitse bile kulübe bir şey olmaz.
Ak Parti’nin kaderi Erdoğan’ın durumuna endeksli. Reis giderse ne Ak Parti kalır, ne dillerinden düşürmedikleri “dava” …
Bakalım bu iki camia ve başkanından hangisi yoluna devam edecek?


Cumartesi, Nisan 21, 2018

Orada, bir Yunak var uzakta…


Evet Yunak, bir ilçe…
Bereketli Konya ovasının Eskişehir ve Ankara’ya yakın, Konya merkeze 190 Km uzaklıkta göz ardı edilmiş 22 bin nüfuslu şirin bir ilçesi…
Başta pancar olmak üzere buğdayın da ekilebildiği bereketli topraklara sahip, ama gelin görün ki bu şirin ilçe hep ihmal edilmiş…
“Bu Yunak da nereden çıktı, bize ne Yunak’tan” demenize gerek kalmadan ben açıklayayım hemen.
Geçen hafta, Bursa’da yaşayan Yunaklılar’ın kurduğu yardımlaşma ve dayanışma derneği Bursalı birkaç gazeteciyle birlikte ilçelerine iki günlük bir gezi düzenledi. Bu gezi münasebetiyle ben de Yunak ilçesini görme ve durumunu bizzat görme, insanlarıyla tanış olma fırsatını yakaladım.
10 dakikada, bir baştan bir başa gezilebilecek kadar küçük ama yaptıklarıyla Türk tarımına, ürettiği buğday ve pancar ile önemli katkılar koyan bu ilçenin en önemli sorunu dışarıya verilen ve önüne geçilemeyen göç.
Genç nüfus Yunak’ta yaşamak istemiyor.
Bunu söyleyen de ilçenin genç belediye başkanı Abdullah Emre Demirhan. Aslında bir kimyager ama hem çiftçilik yapıyor, hem de sorumluluk alarak Ak Parti’den ilçesinin belediye başkanı seçilmiş.
Aslında ironik bir durum: Yunak Belediye başkanı genç ama gençler ilçeden kaçıyor, çiftçilik yapmak istemiyor.
Kendinden önce de belediye yine Ak Parti’den isimler tarafından yönetilmiş ama hiçbiri halkının beklediği ivmeyi kazandıramamış.
Yunak Belediye Başkanı A. Emre Demirhan
Emre Demirhan, bu konuda hem hırslı, hem de iddialı; bize hizmetlerini gösteriyor ve yaptıklarını, yapacaklarını ve nasıl yapmaya çalıştığını anlatıyor; “İlçeme tek bir kamyon kazandırmak için, defalarca Ankara’ya gidip, günlerce kalıp ilgili makamların kapsını aşındırmak zorunda kalıyor, tabiri caizse dileniyorum. Bunu yapmadan kimse bize destek ve yardımda bulunmuyor.  Nüfusumuz sürekli düştüğü için de hazineden umduğumuz desteği alamıyoruz” diyor.

Konu açılmışken genç başkana şeker fabrikalarının satışa çıkarılması ile ilgili düşüncelerini de sorduk.
Demirhan özelleştirmenin iyi sonuçlar vereceğine inanıyor ve daha önceden devletin hantal yapılanmasının sıkıntısını yaşadıklarının altını çiziyor.
“Pancar ve Buğday üretiminin en büyük dilimi Yunak’tan çıkıyor. Ama ne yazık ki yakınımızda pancar işleyecek bir şeker fabrikası yok. En yakın fabrikalar Susurluk ve Sakarya’da. Ama oralara pancar nakliye etme işi çok mailyetli. Özel sektörün ilçemizde bir şeker fabrikası kurarak bu potansiyeli değerlendirmesini istiyoruz. Böyle bir fabrika açıldığında ilçemizde istihdam da artmış olacak” diye konuşan başkan, dışarıya göçü tersine çevirmek için projeler geliştirdiklerini söyledi.
Evet; Yunak’ta durum böyle…
Güzel ülkemizin unutulan birçok ilçe ve köylerinde durum farklı değil. Yanlış tarım politikaları, ihmal edilen köylü ve çiftçiler yüzünden Yunak dışında kalan Ilgaz Anadolu hızla insansızlaşıyor. İnsansız kalan köyler terk ediliyor, terk edilince de en büyük zararı ülke tarımı görüyor. Çok değil, bundan yaklaşık 25-30 yıl önce Türkiye kendi kendine yetebilen Dünya’nın sayılı, Ortadoğu ve Balkanların en ciddi tahıl ambarlarından biriydi.
O günlere dönebilmek için Yunak gibi ilçelere yatırım yapmanın ne kadar önemli olduğunu bir kaz daha anladım.
Elbette benim anlamam, Yunaklıların haykırması yetmiyor.
Bizi Yönetenler, inşaat sektörüne verdikleri önemin yarısını tarım ve hayvancılığa vermeleri gerekiyor.
Yoksa yarın öbür gün siyasetçiler demir, beton ve tuğlanın yenmeyeceğini anlayacaklar ama o zaman çok geç olacak!

Pazartesi, Nisan 16, 2018

Dikkat camide vekil var!


Yer, Bursa’nın Hüdavendigar Mahallesi’de ki Mihraplı Cami, bundan birkaç gün önce; İslam alemi Miraç gecesini idrak ettiği sıralarda, tam da Amerikan uçakları Müslüman Suriye’ye bomba yağdırdığı anlarda, yatsı namazını kılmak için toplanan cemaat, İmam’ın anonsuyla dikkat kesilir.
-Ey cemaati Müslimin, şu anda aramızda Ak Parti Bursa Milletvekilimiz, Başbakan Yardımcımız, pek muhterem insan, sayın Hakan Çavuşoğlu ve AK Parti Bursa il Başkanı Ayhan Salman namazlarını kılmak üzere camimizde bulunmaktadır.
Evet yanlış okumadınız; bu olay bir camide oluyor.
Cami değil taverna sanki…
80’li yıllarda tavernalarda program yapan sanatçılar kendisini dinlemeye gelen tanınmış isimleri bu şekilde anons ederlerdi.
-İş adamı Ahmet Hacizadegil ve pek muhterem yenge hanımefendiler de aramızda, costaka cıstaka,    -Oh oh maşallah, başka kim var aramızda, aman aman Celal bey ve pek şirin sevgilisi de burada oh bi o yandan, bi bu yandan…
Ey ahali, cami bu camii, taverna değil; ne oluyoruz ya?
Vekil’in camiye gelmesini imam ne diye anons eder?
Vekil camiye ibadet etmeye geldiyse vatandaşın neden umurunda olsun ki?
Peki sizce, imam vekili görünce mi, “dur şu vekilime bir yalakalık edeyim de gözüne girip, beni daha süper, mesela Ulu Cami’ye atasın” diye mi düşündü, yoksa kraldan çok, kralcılar mı (ya da vekilin kendisi) İmam efendiye böyle bir icazette bulundu?
Her ne olursa olsun, imamın işi mi bu?
Halkın vekili, halk tarafından seçilmiş bir insanın Allah’ın evinde ayrıcalığı mı olmalı?
Vatandaş ona, camide ismi anons edilsin diye mi oy verdi?
O vatandaşın vekili ise o zaman imam efendi, vekile yaptığı gibi asilleri de, yani camiye gelen her bir vatandaşın ismini de anons etmesi gerekmez mi?
-Dikkat dikkat; Manav Rıza efendi ve çırağı Mahmut da aramızda.
-Oo, Hamddullah amca ve torunu Berkcan da gelmiş….
-Aman efendim aman aman, uzun süredir mescidimize teşrif etmeyen galerici Hayri bey de burada, hamdü senalar olsun, allah kabul etsin!
Ne oluyoruz, aloo!
Siz nasıl Müslümansınız?
Yoksa gerçek Müslüman siz misiniz?
Siz Müslümansanız, biz neyiz?
Emperyalistler bir olmuş Suriye’ye bombalar yağdırıyor, Filistin’de İsrail mezalimi almış yürümüş, Müslümanlar hep birlikte alkışlıyor.
Bu mudur, Muhammed’in ümmetinin düştüğü, düşürüldüğü durum?
Halkının çoğunluğu Müslüman olan, neredeyse tamamı tek adamla yönetilen ve demokrasi götürme bahanesiyle yerle bir edilen Afganistan, Irak, Libya, Mısır, Tunus ve Suriye’den sonra sıra bize gelmeyecek mi sanırsınız?
Akletmez misiniz?
Bir vekil, vatandaşın, halkın temsilcisidir. Ona o yetkiyi halk vermiştir ve tek imtiyazı vekil olmaktır.
Eyy imam efendi, eyy cemaati Müslimin, ey sn vekil ve şürekâsı!
Allah günahlarınızı af etsin ki, kul olarak ben hakkımı asla ve kat’a af etmem!


Pazar, Mart 25, 2018

Zirvenin adı var tadı yok…

Capital ve Ekonomist dergilerinin her yıl geleneksel olarak düzenlediği ve Beyaz Cennet Uludağ’ı “Davos” yapma iddiasıyla, bugüne kadar Ortadoğu, Afrika, Asya, Balkanlar ve Avrupa ve hatta Amerika’dan bile konukların katıldığı 7. Uludağ Ekonomi Zirvesi tamamlandı.
Yazımın başlığında dediğim gibi, “zirvenin adı var ama tadı” yok…
Bu sadece benim gözlemim değil, katılımcılarla ayaküstü yaptığımız söyleşilerde ortak değerlendirme bu yöndeydi.
Neye yorarsanız yorun, nasıl açıklarsanız açıklayın, ortadaki gerçek, ülke genelinde yaşanan ekonomik istikrarsızlığın zirveye de doğrudan etki ettiği ortada…
7 yıl boyunca birçok konukla, ekonomiye can ve yön verecek birçok farklı konunun tartışıldığı Ekonomi Zirvesi kuşkusuz çok önemli bir organizasyon.
Karsız ve heyecansız geçen güdük sezonunda Uludağ’a hareket getirmesi beklenen Ekonomi Zirvesi 2018’in Bursa’ya ne kattığını bilemiyorum ama Türk ekonomisine getirileri neler oluyor, ben asıl bunu merak ediyorum. Her zirve sonrası eminim ki bir sonuç bildirgesi ya da değerlendirme raporu hazırlanıyordur.
Böylesi bir organizasyon “yaptık oldu” mantığıyla geçiştirilecek bir iş değil!
Çünkü “Zirve”nin etkisinin sadece yerel ya da ulusal anlamda da değil, tıpkı ilk yola çıkıldığında (veya kamuoyuna yansıtıldığı dönem) hedeflendiği gibi “Davos” kıvamında olabilmesi, uluslararası alanda da ses getirebilmesi için neler yapılabileceğinin düşünülmesi gerek.
Ekonomi sadece sanayi, ticaret, holding ve şirketlerle dönmüyor. Ekonominin damarlarından biri de spor ve sanat… Müzik ve elbet sinema…
Önceki yıllarda spor (futbol) konusu da işlenmiş. Ama sanata ve sinemaya henüz bir parantez açılmamış gibi görünüyor ki, önümüzde ABD örneği dururken, sinema sanatının gücünü kullanarak yarattığı “Hollywood” markasıyla dünyanın en büyük sinema sektörü haline gelmesi bunun en somut örneğini teşkil ediyor.
Ekonomiyi sadece büyük fabrikalar, devasa ağır sanayi olarak da düşünmeme gerek. En küçük birimi bakkaldan, manava, terziden, camcıya, marangoza kadar, ekonominin en küçük dinamiklerini yani esnafları da bi dinlemek, bakış açılarını görmek lazım. Çünkü üretimin ilk basamağı esnaflıkla başlar.
Holding sahibi de olsanız, eğer esnaf gibi düşünemiyor, özetle “esnaf” olamıyorsanız, ulusal anlamda katkınız sadece dar bir çerçevede kalıyor.
Uludağ Ekonomi Zirvesi’nin çok önemli bir organizasyon olduğunu tekrar anımsatmama gerek yok. Amma ve lakin bunun lokal bir panayır havasından sıyrılıp uluslararası seviyeye taşınmasının gerektiğini dip not olarak anımsatmak isterim.

23-24 Mart tarihleri arasında yapılan Uludağ Ekonomi Zirvesi'ni 7 dakika 25 saniyeye sığdırdım, izlemek için tıklayın: https://youtu.be/yjuPuYgm06w  
@SuatOktySnck

7 Dakikada Uludağ Ekonomi Zirvesi #UEZ2018

Perşembe, Mart 22, 2018

Al Teleferiğini sok… cebine(!)


Çok mu sert oldu?
Evet farkındayım, sert oldu ama sinirliyim, daha da sert yazabilirim, o nedenle aklımdan geçen en yumuşak ve kibar tepkim bu ve bunu da yazımın başlığına koyuyorum.
Neden?
Çok nedeni var ama, birkaç tanesini sırlamak istiyorum izninizle…
1-Teleferik Bursa’nın simgelerinden biriydi, artık değil.
2-Değil, çünkü Bursalılardan çok yabancılara ve özellikle Arap turistlere hizmet ediyor.
3-Pahalı. Yok hayır sadece pahalı değil çok pahalı. 35 TL bir kişi, iki kişi 70, üç de çocuk ekleyin 20 TL’den 60 TL toplam 130 TL.
4- Teleferik (öncelikli olarak) Bursalılara hizmet etsin diye kurulmuş bir tesis olması gerekirken Bursalıların bu hizmetten yararlanamadıklarını, Bursa’da doğma büyüme olup da Beyaz Cennet Uludağ’a (artık kimin cennetiyse) hiç çıkmayan ve teleferiğe hiç binmeyenlerin sayısının bir hayli kabarık olduğunu bilenlerdenim.
5-Eskiden Teleferik belediyenin işletmesiydi. Sağ olsun devrik belediye başkanı Recep Altepe’nin Bursa’ya attığı kazıklardan biri olarak bu işletme, onun döneminde özel bir şirkete verildi ve Teleferik Bursalıların olmaktan çıktı.
Neyse sadede geleyim.
Bugün, Uludağ’da geleneksel Ekonomi Zirvesi başlıyor. 3 Yıldır akredite olmama rağmen fırsat bulup gidemiyordum. Bu sefer gideyim, gidip de bir kaç röportaj yapayım dedim. Bu akşam, zirveye teleferikle çıkmak için hazırlandım, kameralarımı tripot (3 ayak), dizüstü bilgisayar ve sırt çantamı yüklenip Teleferik’e saat 20’de ki son sefere yetiştim. Elimde ki basın kartlarımı gösterip Ekonomi Zirvesi için Teleferik’ten yararlanmak istediğimi söyledim ama sarı basın kartı dışında hiç basın mensubuna böyle bir kolaylık sağlayamadıklarını ve Uludağ’a çıkmak için 35 TL ödemem gerektiği söylendi. Ücret bir şey değil de acele ettiğim için yanıma fazla para almadığımı belirtip, orada ki görevlilerden yardımcı olmalarını talep ettim.
Yardım mı, o da ne?
Yardım ve kolaylık medeni toplumlarda olur, zorda kalmış insanların işini çözmek sadece medeni olmayı değil, esnaf olmayı da gerektirir. Burası Türkiye’nin vicdanları çoraklaşmış şehri Bursa. Zorda kalmaya gör, susuzluktan gebersen, gözünü para bürümüş vampirler sana bir damla su bile vermez!
Ve tabii ki, Nuh dediler ama peygamber demedi görevliler.
Aman ha yanlış anlamayın; resmi bir devlet kurumu ya da askeri disiplinin hakim olduğu bir bölge değil, özel bir şirketin işlettiği bir zamanlar Bursalılara ait olan bir işletmede inisiyatif alamaya korkan görevlilerden söz ediyorum.
Sadece baktım, acıdım. Ve kendime de elbet...
Sonra onların görevli değil de köle oldukları ayrımsadım. Efendilerine (patronları ya da patrona yaranmaya çalışan şef veya müdüre) karşı hesap veremeyeceklerini düşünüyorlardı haklı olarak. Zira kovulmak ve ekmeğinden olmak bu devirde göze alınabilecek bir risk değil.
Bana yardımcı olsalardı ne olurdu peki?
Keyfine ya da gezmeye çıkmış biri değil, işini halletmeye, Ekonomi Zirvesi’ne yetişmeye çalışan bir gazeteciye yardımcı olup ücretsiz Teleferik Hizmetinden yararlandırdıkları için kovulurlar mıydı?
Abooovvv büyük suç, cehennemlik bir günah(!)
Bursalı gazeteci olup da kendi şehrinde rezil duruma düşmenin öfke ve siniriyle, aptal yerine konmanın dayanılmaz acısını yüreğime gömüp omzumda tripot, sırtımda kameralarla yüklenilmiş çantamı aldım ve oradan uzaklaştım. Cuma sabah ilk işim, 35 TL’yi suratlarına vurup “Alın Teleferiğinizi sokun… cebinize” diyecem ve Ekonomi Zirvesi’ne katılacam.
Artık Bursa’ya ait olmayan Türkiye'nin en pahalı teleferiğin içine tükürmeyen namerttir!


@SuatOktySnck