Pazar, Eylül 24, 2017

Le Guen'den masallar...


Bursaspor’un bu sezon klasmanını belirleyecek bir mücadeleydi aslında Galatasaray maçı…
Ya Süper Lig’in ilk beş içinde yer alacak takımlardan biri olacağı anlaşılacaktı ya da orta sıralar…
İlk yarı gerçekten de rakibini çözümlemiş, haddini bilen, gücü doğrultusunda sahaya dizilip rakibe alan daraltan yeşil beyazlılar, bu performansının karşılığını da 1-0 öne geçerek aldı.
Öyle fırsatlar kaçırdı, hücuma kalkarken ve final paslarında öyle basit hatalar ve yanlış tercihler yaptı ki, golden sonra biraz daha dikkatli ve soğuk kanlı olabilselerdi, farkı iki, hatta üçe bile çıkarabilirlerdi…
Çok uzatmayacağım, kalede Harun ve önündeki dörtlü savunmanın konsantrasyonu hayranlık uyandıracak düzeydeydi ilk 45 dakika. Maçı izlerken aynen şöyle dedim: Gayet makul ve haddimize bilerek oynuyoruz. G.Saray ilk defa dişli rakiple karşılaşınca simi dökülmüş ayna gibi olduğu ortaya çıktı…
İkinci yarı başladığında ise Bursaspor’un özellikle savunmasının bu konsantrasyonunu devam ettirip ettiremeyeceği sorusu dolandı dilime. Zira rakip yedekleriyle, aslarıyla bu ligin hem en flaş kadrosuna sahip, hem de şampiyonluğun tartışmasız en büyük favorisi ve en formda takımı. Oyunun kaderini, her an değiştirecek usta ayaklara sahip…
Eğer savunmaya yaslanırsak ve hızlı hücumlarla rakibi zorlayamazsak 1-0’ı koruyamayacağımız ortadaydı. Konuk takımın baskısı artınca kenardan, yani teknik kadro tarafından müdahale edilmesi gerektiği apaçık anlaşılıyordu ama Bursaspor’un Fransız hocası Paul Le Guen ne yazık ki tıpkı bizim gibi maçı izliyor olmalıydı ki, konuk takımın Hırvat hocası Tudor’un oyuncu değişikliği hamlelerine doğru hamlelerle karşılık veremedi.
Her an golü yiyeceğimiz, savunmanın her an bir hata yapacağı, Harun’un her an çaresiz kalacağı bir dakikanın yaşanacağından oldukça emindik.
Galatasaray’ın oyuna giren ayakları (özellikle Fegouli) maçın kaderini etkilerken bizde ise yeni transfer Yusuf, beceriksiz John ve Okoli hamleleri hiçbir işe yaramadı. Özellikle de 71. Dakika’da 2-1 yenik duruma düştükten sonra Le Guen’in Josua John tercihi akıllara ziyandı. Cristobal Jorquera, hadi onu geçtim Bilal Kısa, hadi onu da geçtim Furkan Soyalp ya da Deniz Yılmaz varken John ne ayak arkadaş?
İşte o an anladım ki biz ilk yarı şiir, ikinci yarı ise Le Guen’den masallar dinlemişiz…
Gece ile gündüz gibi iki farklı takım vardı sahada evet ama ben şimdiye dek bu kadar kötü bir Batalla izlemediğimi de belirtmem gerek. Arjantinli’nin Bursaspor’da efsane olma yolunda ilerlerken böylesine bir düşüş yaşamasına anlam veremiyorum. Galatasaray karşısında sahada en büyük hayal kırıklığını bana yaşatan isimdi Pablo. Tüm pas tercihleri yanlıştı ve mücadele isteği yerlerde sürünüyordu.
Maçtan önce Galatasaray kazanırsa onlar için kolay, ama Bursaspor’un kazanması olay olur, demiştim. Rakipten gereksiz yere korkmanın sonucudur bu. Korkunun ecele faydasının olmadığının da kanıtı.
Bir çift söz de büyük Bursaspor taraftarına… Dünkü maçta gördüm ki, o büyüklük mazide hoş bir seda imiş(!)
Serdar Aziz ile uğraşmayı bırakıp az biraz takımı ateşlemeyi akıl edebilselerdi, gerçek görevlerini de yapmış olacaklardı. Fakat akıl etmek için düşünebilmek gerek.
Serdar Aziz Bursa’nın bir evladıdır. Yeşil beyazlı formayı giydiğinde terinin hatta ve hatta kanının son damlasına kadar mücadele ettiğini kimse inkâr edemez. Bursa’dan bir başka takıma transfer olurken kulübüne para kazandırarak gitmiştir. Yani kendisini yetiştiren kulübüne faydası olmuştur. Doğru mu?
Doğru, peki kendi takımını desteklemeyi bırakıp bağrından yetişmiş ve Milli Takım’a kadar yükselmiş bir evladına hakaretler etmek hangi vicdanın aciz ürünüdür?
Onu ıslıklayıp hakaret ederek hırslandırmak yerine, maç öncesi alkışlamak, olumlu tezahüratlarla bağrına basıp duygusal anlamda çökertmek hiç mi aklınıza gelmez, hiç mi akletmezsiniz?
Peki ya sonuç: 2-1 yenilgi.
Kim kaybetti, kim kazandı?
Bursaspor’un klasmanının ilk beş olmadığını da sanırım ifade etmeme gerek yok.
Bu takımın kapasitesi bu kadar, bundan sonra da ne bir santim uzar, ne bir santim kısalır….
La Fonten’den, pardon Le Guen’den masallar dinlediniz…
Haydi hayırlı tıraşlar(!)

Salı, Eylül 19, 2017

Evkur’dan şikayeti olan parmak kaldırsın!

Evkur’dan alışveriş yapmayanımız (hemen hemen) yoktur muhtemelen…
Biz de yaptık, aslında tüketim toplumları için çok pratik olanaklar sunuyor, Evkur ve türevleri… Özellikle de bizim gibi gelir seviyesi düşük ve kaynak dağılımının adil olmadığı fırsat eşitliğinin bulunmadığı toplumlar için, kefilsiz alış-veriş imkanı, uzun vade ve elbet yüksek faizlerini bir kenara bırakırsak, düzenli akarı olan orta direk için büyük kolaylık.
Evet, fakat, ama ve amma ve lakin, ilginç bir durum fark ettim Evkur ile ilgili.
Aslında fark ettiğim durum sadece ilginç değil aynı zamanda hoş olmayan bir gerçeği de anlamama vesile oldu.
2008’de aldığım ve 9 yıl boyunca kullanmaktan memnun kaldığım HP Pavilion laptopum artık miadını doldurunca yenilemeye karar verdim ve Evkur’dan aynı markanın yeni modelini tercih ettim.
Aldığımın daha ilk haftasında sorunlar başladı ve ürünü acilen servise yollamak zorunda kaldım.
Yıllarca sorunsuz kullandığım markanın eski sürüm ürününden sonra bu son cihazın bir haftada servislik olması hem canımı sıkmış, hem de aklımı karıştırmıştı.
Markada mı sorun vardı, yoksa…
Yoksa ne?
Sonra bir de baktım ki, etrafımda en az 6 kişi Evkur ile ilgili benzer sorunlar yaşamış, cihazların hepsi de alındığının birinci ayını doldurmada servisi boylamış. Özellikle de elektronik cihazlar, şikayetlerin odak noktasını oluşturuyordu.
Bu işte bir gariplik vardı.
Bir, iki, üç olsa diyecem ki rastlantı, ama benimle birlikte yedi Evkur müşterisi de elektronik cihazlarda aynı sorunla karşılaşıyorsa, burada rastlantıdan söz etmek saflık olur.
Belli ki Evkur’un sattığı elektronik cihazlarında ortak bir sendrom söz konusu.
Anladığım kadarıyla (ki bu benim çıkarımım) Evkur, dünyaca ünlü birçok markanın sorunlu cihazlarını ucuza topluyor, uzun vade ve yüksek faizle piyasaya sürüyor, zaten sorunlu olan cihazlar da hemen sorun çıkarıp servislik oluyor.
Çünkü bu durumun başka bir açıklaması yok!
Sadece bu mu?
Değil tabi…
(Evkur Bursa Merkez -2. Kat'ta sıra bekleyenler)
Evkur’un (Bursa) Heykel’de ki merkez mağazasında taksitleri ödemek için gelen müşteriler sıkıntılı bir şekilde kuyruklarda beklemek zorunda bırakılıyor. Mağazada iki ödeme noktası var ve iki noktada da iki kasa görünüyor ama o kasalarda ben bugüne kadar iki kasiyerin aynı anda aktif olduğuna rastlamadım. Haliyle, (özellikle de pazartesi günleri) uzun kuyruklar oluşuyor. Anlayacağınız Evkur’a para ödemek bile eziyet. Yani müşteriler hem borç ödüyor, hem de dakikalarca kuyrukta bekleyerek ıstırap yaşıyorlar! Belli ki Evkur az elemanla çok iş yaptırma derdinde ama müşterilerin eziyet çekmesini umursamıyor.
Özellikle yaşlıların durumu daha zor. Eksi 2. kattaki kasaya inseler uzun kuyruk var, 6. kata çıksalar, çık babam çık, taa en tepede…
Özetle; Evkur hem millete bozuk ürünleri sokuşturuyor, ödeme yapan müşteriye zorluk çıkarıyor, hem de yüksek faizlerle kârına kâr katıyor!
Bu duruma itiraz eden müşterinin tepkisini de pek ciddiye aldığı yok, mağazadaki görevliler evlere şenlik, seni dinleyecek seviyede değil, her eleştiriye bir bahaneleri var ve “müşteri daima haklıdır” ne demek bilmiyorlar, hele “müşteri velinimettir” sözünü, “müşteri yolunacak kazdır” diye algılıyor olmalılar… Vatandaş ne de olsa paşa paşa borcunu ödüyor, bu duruma dur diyecek ne bir makam var, ne de merci, memleket olmuş Yağma Hasan’ın Böreği…
Evkur’un yapması gerekenler belli, ama bunları yapsa belli ki kâr marjının düşeceğini hesaplıyor olmalı. Burada iş tüketiciye düşüyor. Evkur’a gitmeden önce bir değil, beş kez düşünecekler.
Zira ben müşteri olarak bundan böyle bunu yapacam ve etrafımdaki insanları uyarmaya başladım bile.
Evkur’u yönetenler şunu bilmeli ki, müşteri yoksa, para da yok!
Bir müşteri kaçmış Evkur için ne ki.
Varilde bir damla…

O damla(lar) olmasa varil(ler) dolar mı?

Cumartesi, Eylül 16, 2017

Yugoslav’ya şampiyon, ya Türkiye?

Yugoslavya yok mu? Siz öyle sanın, bal gibi Yugoslavya var ve bu ekol 2017 Avrupa Basketbol Şampiyonası’na damgasını vurdu.
Finale çıkan Sırbistan ile Slovenya bu ekolün temel taşları ve elbette Hırvatistan’ı da unutmak lazım…
Peki ya biz, yani Türkiye ne ekolü?
Güldüğünüzün farkındayım, “Ne ekolü, dalga mı geçiyorsun?” dediğinizi duyar gibiyim…
Haklısınız, Türkiye her alanda nasıl ki hiçbir ekol değilse, basketbolda da ekol mekol değil elbet.
Basketbolda Rus (Sovyet) ekolü var, Yugoslav ekolü zaten malum, hatta İspanya ve hatta ki hatta Fransız ekolünden bile söz edebiliriz lakin Türk ekolünden asla ve katta söz etmek mümkün değil…
Mümkünatı yok.
Biz olsak olsak, sadece birbirimizin ayağını kaydırmada, kendi kuyumuzu kazamada ekolüzdür ki, bu konuda kimse elimize su dökemez!
Yalan mı?
Hayır, gerçek ve çok acı. Bunu da her alanda derinden yaşıyoruz ve en taze örneği de basketbolda karşımızda duruyor.
Çakma 12 Dev Adam ne yaptı gördük hep birlikte.
Çakma diyorum çünkü 2001’de ev sahibi olduğumuz şampiyonadaki kadro ile yakından uzaktan alakası olmayan bir kadro ile çıktık bu son şampiyonaya.
Sadece kadro olarak değil, ucubik ve uyduruk, sinir bozucu şarkısından tutun, federasyon başkanına, tribünlerin heyecandan yoksun atmosferine ve hata medyasına kadar, nereden baksanız emanet, toplama, alelacele bir araya getirilmiş yığından başka bir şey değildi.
O nedenle bu yeni 12 dev adam olsa olsa çakma dev adam olurdu, ki öyle de oldu.
Düşünsenize, böylesine dev bir organizasyonun en önemli ayağına ev sahipliği yapıyorsunuz ama bu şampiyonada ilk ona girebilecek bir kadro oluşturamıyor, NBA deneyimine sahip en önemli yıldızlarınızı getirtip hazır edemiyorsunuz.
Deneyimsiz kadronuz ve uluslararası deneyimden yoksun teknik ekibinizin kritik maçlarda ezilmesini seyrediyorsunuz.
Sizin fark yediğiniz İspanya’yı Slovenya yarı finalde parçalarken, İspanya’nın Gasol kardeşlerini, Navvaro’yu gözünde büyütüp korktuğu için elleri titreyen ve boş turnikeleri bile kaçıran gençlerinizin çaresizliği aklınıza geliyor ve bir kez daha üzülüyorsunuz!
Bu şampiyonanın final grubunun Türkiye’de yapılacağı iki yıl öncesinden belliyken bu kötü tablonun mimarı kim?
Kim bu kadroyu bu turnuva için hazırlayacaktı?
Hazırlanmasına kim engel oldu?
Federasyon Başkanını apar topar kim değiştirdi ve neden?
Şampiyonaya aylar kala, Türk basketbolunun en kariyerli, uluslararası deneyimi en fazla antrenörü Ergin Ataman’ın hem ulusal hem de kendi takımından ayağını kaydırmak için kim çabaladı? Kim kovdurdu?
Evet, bu sorulara yanıt verecek bir babayiğit arıyorum!
Fenerbahçe’nin EuroLeague şampiyonu olduğunda sevinenlere, “Bu başarı Türk basketbolunun değil, Fenerbahçe’nin başarısıdır” dediğimde bana kızmışlardı. Bunu Milli Takım’da bir kez daha gördük. Obradoviç’in, Melih Mahmutoğlu’nu, Barış Hersek’i Final Four’da oynatmayıp deneyim kazanmasını engelleyerek Türk basketboluna ne kadar zarar verdiğini belki birileri hala anlamamış olabilir. Sırp koç elbette kendi kariyerini düşünüp kendi vatandaşlarını oynatacaktı da, ya bizim gençlerimiz ne olacak?
Yugoslavya ekol olurken bizimkilerin turşusunu mu kuracaz?
Ufuk Sarıca ne yapsın, Cedi Osman, Kenan Sipahi, Furkan Korkmaz, Semih Erden ve diğerleri ne yapsın?
Ufuk Sarıca’ya yapabileceğim tek eleştiri, kadroda sırf Galatasaray’dan da biri olsun diye oyuncu alacağı yerde, ligdeki diğer takımlara bakmaması olabilir. Zira Sarıca’nın da eldeki kadronun da kapasitesi bu kadardı.
Keşke 12 Dev Adam olacaklarına Furkan Korkmaz kadar cesur olsalardı, hiç olmazsa belki ilk beş içinde yer alabilirdik. Belki diyorum çünkü, kaybettiğimiz İspanya maçını anımsıyorum da; parkelerde fark yaratan sadece korkmaz Furkan’dı…
İşte bu fark, finalde Yugoslavya olarak karşımıza çıktı.



Perşembe, Eylül 07, 2017

Siz kaçıncı maymunsunuz?

Memleket aslında ikiye bölündü: Emekliler ve emeksizler(!) Emekliler derken, bildiğiniz emekli olmuş insanları kast ediyorum, emeksizler de tahmin ettiğiniz gibi işsiz kalmış ya da bırakılmış, itibarsızlaştırılmış, bir takım nedenlerle ötekileştirilmiş çapulcu takımı diyebiliriz, yani tıpkı benim gibi… Facebook hesabımdan, geçen gün, bir haber ajansında çalışırken Bursa’nın yerel gazetelerinden birine transfer olan emekli bir gazeteci arkadaşımla ilgili paylaşımı gördüm. Paylaşılan fotoğrafta ki her gazeteci emekliydi ama hala çalışıyorlardı. Herkes emekli kardeşimizi tebrik eden mesajlar bırakıyordu paylaşımın altına. Sonra kendi durumumu düşündüm ve altına yorum yaptım. Daha sonra yaptığım yorumu buraya eklemek için paylaşıma baktığımdaysa yazdıklarımı göremedim. Burada ismini yazmayacağım değerli ve emekli ve hala çalışabilen bu gazeteci arkadaşım yorumumu silmiş. Bunun üzerine ben de şunu yazdım: Verdiğim rahatsızlık için özür dilerim ama yorumumu silmeniz, gerçeği görmenizi engellememeli, zira hem solcu hem de duygusuz olunmaaaaz(!)
Muhtemelen bunu da silecektir…
Silsin sorun değil ben de ardından Twitter hesabımdan şu nu yazdım: #İddiaEdiyorum; emekliler kenara çekilip "biraz da işsizler çalışsın, onlar da evlerine ekmek götürebilsin, bayramları beş parasız geçirmesinler!" dediği gün bu ülke adam olur!🇹🇷
Yalan mı? Değil tabi, peki kaç kişi bu yazdıklarıma tepki verdi dersiniz? Twitter’den sıfır, Facebook’tan 8 kişi… tabi beğenme ve ifade belirtme var! Ve iki yorum. Facebook arkadaşlarımdan Sadi Gucluer “Doğru söze ne denir!” dedi ve fotoğraf sanatçısı Abit Kullebi TC tepki verdi!
Sonra da altına şu yorumları yaptım:
Peki solcu olup da işsizleri düşünmeden hala çalışabilen ve kendine solcu diyen gazeteciler, öğretmenler, memurlar, utanmadan kendilerine nasıl hala solcuyum diyebiliyor?
--
Diyelim ki solcular dinsiz, imansız, kimilerine göre de vicdansız(!) Peki alnı secdede olup da işsizleri düşünmeden hala çalışabilen ve kendine "elhamdülillah Müslümanım" diyen gazeteciler, öğretmenler, memurlar, utanmadan kendilerine nasıl hala ümmeti Muhammet diyebiliyor?
--
Evet, solcular iktidarda değil yaptırımları yok, iyi ama ülkenin kontrolü, "elhamdülillah Müslümanım" diyen mümin kardeşlerimizde, peki onlar neden ülke refahını artırmak için bi şey yapmazlar, neden emekli olmuş bir vatandaş çalışmak zorunda bırakılır ve (resmi ya da özel) kurumlar neden işsizler ortada perişan haldeyken emeklileri tercih eder ve siyasi otorite neden buna bir çözüm üretmez, üretemez?
--
 "elhamdülillah Müslümanım" diyen güruh iktidar sarhoşu olmuş durumda, onlara ne desek nafile, 15 yıldır tıksırıncaya kadar yandaşlarını ihya ettiler, emekliler mi çalışıyormuş, işsizlerin durumu perişanmış, bunu dert edecek durumda değiller ama benim üzüldüğüm konu, özellikle medyada "Hak hukuk Adalet" diye slogan atan, "Ben solcuyum uleyn, solcuuu!" diye böğüren bazı tatlı su solcularının, emekli olmalarına rağmen hala utanmadan çalışıyor olmaları ve işsiz onca meslektaşları için gıklarını bile çıkarmamaları... Sonra anlıyorum ki, "yok aslında bir farkları, ha solcu, ha Müslüman, ha süslüman, hepimiz aynı b.kun sineğiyiz, çürümüşlük, toplumun sağından solundan, altından üstünden, tepeden tırnağa kadar kangren gibi sarmış her yanımızı... Çaresi yok, çürüyen organ kesilip atlır, lakin çürüyen organ baş olunca sonumuzu varın siz düşünün!
…diye yazdım, yazdım da ne oldu!?
Hiç… Tıpkı, “aman bana dokunmayan yılan bin yaşasın” modunda ahali, üç değil dört maymun vaziyette herkes; “Duymadım, görmedim, söylemedim ve çükümde bile değil!”
Çok mu sert oldu.
Olsun, sert olsun! Çürümekten, vicdansız kalmaktan iyidir.
Sahi, siz kaçıncı maymundunuz?




Cumartesi, Eylül 02, 2017

Danaya değil bana girseydiniz ya(!)

Her kurban bayramında, kurban kesimi üzerine sosyal medyada dolaşan ve (gerçek olup olmadığını bilemediğim) birkaç kez benim de paylaştığım bir anektodu 2017’nin bu son bayramında bir kez daha paylaştım.
Kaynağı belirsiz bu anıya göre, iki arkadaş telefonda bayramlaşıyor ve biri diğerine, 5 kişi bir araya gelerek yaptıkları kurban ibadetini anlatıyor. Neyse, altta o konuyu görsel olarak paylaşıyorum, meraklısı tıklayıp bakabilir.
Bu ilginç anıyı paylaştıktan yaklaşık bir iki saat sonra Facebook arkadaşlarımdan birinden özel bir mesaj aldım. Mesajı yazan, bir zamanlar yolu medyadan geçmiş, başka işler demiş ve ardından işsiz kalmış, bu nedenle borçlanmış ve iş bulamadığı için yıllardır borçlarını ödeyememiş birkaç yıldır da bayramlara beş parasız girmek zorunda kalan bir arkadaşımdı.
Aslında mesajı okumaya başladığımda benden borç para isteyecek diye biraz paniklemedim değil(!) ama devamını okuyunca gerçeği anladım ve kendimden utandım.
"BİZ 5 kişi bir İNSANA girdik.."
Açıkçası arkadaşım durumunu bana anlatana kadar “BİZ 5 kişi bir İNSANA girdik” olayının gerçekliğinden şüphe duyuyor, olay gerçek olsa bile insanların buna duyarlılık göstermeyeceğini düşünüyordum.
Yani olay aslında efsaneydi ve gerçekleşme ihtimali bu dünyada ve hele günümüz Türkiyesi'nde mümkün değildi. Ve mümkün olamayacağını, olmadığını arkadaşımın mesajından bir kez daha anladım. İsmini (rencide olacağı için) vermeyeceğim dostumun mesajı aynen şöyle: “Dostum, önce bayramını kutluyor, seni saygıyla selamlıyorum. Umarım iyisindir, ben de iyi olmaya çalışıyorum, hamd olsun! Hamd olsun derken tevazu gösteriyorum, aslında pek iyi değilim, yaklaşık 3-4 yıldır maddi anlamda sıkıntılı günler geçiriyorum. İyi niyetle (bir iş yapmak için) edindiğim ve ödeyemediğim yaklaşık 40-50 bin TL borç yüzünden ne yüzüm güldü, ne de iki yakam bir araya gelebildi. Neyse, senin -5 kişi bir İNSANA girdik- paylaşımını görünce, kendi trajik durumum aklıma geldi. Etrafımdaki insanların (aralarında yakın akrabalarımın da var) ballandıra ballandıra anlattıkları, yok 7 kişi bir danaya girdik, yok iki koç kestik, yok şunu yaptık, yok şöyle yok böyle, şeklinde eda ettikleri kurban ibadetlerinin ne işe yaradığını sorguladım. Bir dana kaç para bilmiyorum. Ama tıpkı senin paylaşımında olduğu gibi, danaya değil bana ya da benim gibi ihtiyacı olan birine o parayı verselerdi ve o da gidip borçlarını ödeseydi daha sevap olmaz mıydı? diye kendi kendime düşündüm. Hadi bana iş bulmalarını geçtim, piyasaların durumu ortada. Borçlarını temizlemek o insanı mutlu edip rahatlatmaz mıydı? Hangisi daha sevap? Hayvan kesip küçük parçalar halinde konu komşuya dağıtmak ve bi kısmını kendine saklamak mı, yoksa zorda olsan insanların hayatlarına dokunmak mı? Hangisi gerçek kurban, hangisi Allaha, yüce yaradana yaklaşmaktır? Evet, hayvan keserek kurban ibadetlerini yerine getirenlerin kurbanını Allah kabul etsin, bize de epey bir et geldi, Allah razı olsun da… O etler bi süre sonra bitçek, garibanların borçları hala yerinde duruyor olcak, hatta durmakla kalmayıp faizi daha da katlancak! O dana kesenler keşke 5 kişi, 7 kişi bir araya gelselerdi ve bana girselerdi ve ben bayram sonrası hayatıma hiç olmazsa borçsuz girebilseydim, kesilen kurbandan daha hayırlı olmaz mıydı? Çok ütopik bir beklenti olduğunun farkındayım. Fakat senin paylaşımını görünce keşke gerçek olabilseydi dedim. Sonra düşündüm ve dedim ki, -ey insanı mahlukat, yağmur yağsa sana bir damla su vermeyecek olan bu Müslüman görünümlü insancıklar değil miydi, seni aylardır işe alıp sigortanın ödenmesini sağlayacak olanlar. Onlar kandan, kesmekten, senin sürüm sürüm sürünmenden hoşlanıyorlar, hiç sana yardım elini uzatırlar mı?-
Neyse, kardeşim kafanı daha fazla şişirmek istemezdim ama içimi de dökmek istedim, kusura bakma. Sana ve ailene hayırlı bayramlar dilerim, sağlıcakla kal!”
İşte böyle, o kestiğiniz hayvanlardan akıttığınız kan sizi Allah’a ne kadar yakınlaştırdı bilemiyorum ama sanki asıl sevabı ve Allah’a yakınlaşmanın doğru yolunu ıskaladığınızı düşünüyorum. İnşallah yanılıyorumdur.
İyi bayramlar, her nerede yaşıyor, yaşatılıyor ve gerçek anlamda muhtaçlara dost elini uzatabiliyorsanız, ne mutlu size… 
@SuatOktySnck

Pazar, Ağustos 20, 2017

Kubilay kanatsız kuş gibi...

Evet evet, teşbihte hata olmaz!
Oysa; her şey var, boy pos…
Gençliğin enerjisi…
Güç, şans, fırsat, muhtemelen yeteneği de var…
Zekâsı olmasa bu seviyelere de gelemezdi, akıl da vardır tabi…
Peki ne eksik Kubilay Kanatsızkuş’ta?
Belki de gerçekten bir çift kanat eksik, o soyadından kaynaklanan ruhundaki eksiği tamamlayacak…
Yani kanat dediğim aslında hırs, onu gaza getirecek hırslandıracak, coşturacak, kanatlandıracak düşünsel devrim.
Bir Fransız bunu yapamaz, Kubilay’ı coşturacak enerji, onunla aynı dili konuşan, aynı ruhu, aynı dünyayı, aynı kültürü yaşayan biri yapabilir ancak!
Bir yabancı hoca ona güvenir ve şans verir, ama o kadar…
Taraftar bakmaz, altyapıdan yetişmiş, gençmiş, gelecek vaat ediyormuş, kendi evladımızmış, umursamaz bile; eğer sahada mücadele etmiyorsa, çabalamıyor, ruhunu koyamıyorsa ortaya, basar ıslığı (ve hatta küfrü) Çıkarken insafsızca de yuhalar.
Kubilay bu sahalarda ıslıklanıp protesto edilen ne ilk ne de son topçudur…
Aynen de böyle oldu. Skor 2-2’ye gelince savunmadaki yabancıların hatalarıyla yenen gollere değil, forvette hiçbir varlık gösteremeyen Kubilay’a faturayı kesti tribünler. Stancu da vasattı ama bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Kubilay’ın yapmadığı veya yapmadığı buydu işte: mücadele…
Çünkü gerçekten de verilen şansı kullanamayan, elinin tersiyle iten biri vardı sahada.
Kubilay’ı kanatsız kılan hırsının olmamasıydı.
Hırs…
Marangoz emeklisi babam, gençliğimde bana kızdığında, “Hırs, istekli olmak demektir. Hırslı insan isterse bir kalası bile dişleriyle ısırır ve yerinden oynatır!” derdi.
Beni hırslandırmak için de aynen dediğini yapar ve iki buçuk metrelik 5’e 20 bir kalası ısırıp tezgahın üzerine koyardı.
İşte Kubilay Kanatsızkuş da kanatlanmak istiyorsa aynen böyle yapmalı, topu ısırmalı, kale direklerini kramponlarıyla parçalamalı, hırsıyla rakip savunmayı yıpratmalı, fiziksel tüm özelliklerini kullanıp gücünü ortaya koymalı ve bu durumdan kimseye de kızmamalı.
Çünkü bu taraftar ondan çok şey bekledi, bunca fırsata rağmen pısırık futbolu görünce de soyunma odasına kadar ıslıkladı.
Hoş olmadı lakin, bunun için kendine kızmalı Kubilay, pes etmemeli ve nerede hata yaptığını, kendinde neyin eksik olduğunu bulmalı.
Ben olsam Le Guen gibi Kubilay’dan kolay kolay vazgeçmem, potansiyeli varsa onu ortaya çıkarmak hocanın görevdir. Yönetim ise Kubilay gibi bir genci kaybetmek istemiyorsa, ya acilen konunun uzmanı bir akıl hocası bulup genç futbolcunun eksik yönlerini gidermesi için çalışmalara başlamalı, ya da kendini geliştirebileceği bir başka süper lig takımına kiralamalı. Gelişip de dönerse bizimdir, yok eğer gelişmezse, futbolcu çöplüğünde kaybolup gider!
Kubilay’ı bırakıp biraz da maça bakalım. Bursaspor 3-2 kazandı (ki bize verilen penaltı bence penaltı değil) evet ama takım kurgusunda hala oturmayan birçok parça var. İlerleyen haftalarda bu parçaların oturup oturmayacağını göreceğiz, çünkü sezonun daha başı ve birçok takım Bursaspor’dan farksız.
Kötü zemine, sıcak havaya ve kötü futbola rağmen 3 puan iyidir... Önümüzdeki hafta Beşiktaş ile deplasmanda oynayacağımız maç, bu takımın kalitesinin ne düzeyde olduğunu da gösterecek.
Ve o zemin nedir arkadaş?!
Hibrit çimler hafta içi gelmiş, yok uzun süre gümrükte kalmış, geçin bunları anam babam; iki buçuk üç aydır neredeydi bunlar? Bunca zamandır bir türlü tamamlamayı beceremediğiniz timsahın kafasıyla mı uğraştınız, ayıp değil mi, günah değil mi?
Böyle yarım yamalak stat yapacağınıza, Atatürk Stadı’nı yıkmak için ne diye yırtındınız bre zalimler?
Bursa’nın iki tane stadı olsaydı fena mı olurdu, bre nankörler?
Ortalama maçları Atatürk Stadı’nda, kalburüstü maçları da Timsah Arena’da oynamayı akıl edemediniz mi bre gafiller? Atatürk Stadı nerenize battı da Bursa’nın futbol tarihini yıktınız, yazıklar olsun size, yüz bin kere YAZIKLAR OLSUN!
Ve buna kayıtsız kalan, ses çıkarmayan taraftarlara da milyon kere YAZIKLAR OLSUN!

Cumartesi, Ağustos 12, 2017

Oh be 1-0 yenildik(!)

Maçtan önce Bursaspor’un Başakşehir’den değil puan çıkarması, farklı yenilip yenilmeyeceği tartışılıyordu.
Böyle düşünenler haksız da sayılmazdı, zira bir yanda Avrupa’da sergilediği performansla yeni sezonun kuşkusuz en büyük şampiyonluk adaylarından biri olarak gösterilen Başakşehir, hem geçen yıl ki kadrosunu büyük ölçüde korumuş, hem de çok yerinde transferler yapmış bir takım, diğer yanda. geçen sezonun sonunda yaşadığı düşme travmasının üstüne oyuncu ve teknik kadrosunu yenilemiş, farklı bir anlayışla ve vasat bir hazırlık döneminden sonra 2017-18 sezonun ilk maçına çıkmış Bursaspor...
Başakşehir’i herkes biliyordu ve kazanacağından da ama kapalı kutu olan, Fransız Teknik Direktörlü Bursasapor merak konusuydu.
Güçlü ve hazır rakibi karşısında ya fark yiyecek ya da…
Ya da…
Neyse noktalı yerlerden sonra gelecek sözcükler çok da karamsarlık içermiyor Allah'tan.
Yeni Teknik patron Paul Le Guen, takıma haddini bilen bir anlayış kazandırmış. Ve maçın büyük bölümünde Başakşehir’e bu anlayışla direndi.
Maçın son bölümünde, biraz haddini aşıp yüklendi ve rakibi zorladı ama skora denge getirecek hamleyi yapamadı.
1-0’lık yenilginin sevinilecek ya da “iyi ki fark yemedik” durumuna düşürecek bir yani yok. Sonuçta yenilgi yenilgidir. Kaybedilen 3-0 puan ve lige yapılan kötü bir başlangıç var.
Fakat umut da var.
En azından mücadele, çaba, ortaya bir şeyler koyma isteği bu takımda geçen yıl göremediğimiz özelliklerdi.
Fransız hoca Le Guen, oyuncuları daha yakından tanıdıkça futbol anlayışını da oturtacağını ummak istiyorum. Zira tersi olursa (karamsar olmak istemem ama) ligin ilk yarısını tamamlayamaz.
Tabi bu sadece Paul Le Guen için değil yeniden oluşturulan kadro ve elbette yeni transferler de öyle.
Özetle; görülen şu ki, bu takımda potansiyel var. Her ne kadar, bu kadar çok yabancıyla futbol oynanıyor olması hoşuma gitmese de, ligdeki tüm takımların aynı durumda olduğunu düşününce sadece susmakla yetiniyorum.
Bursaspor'da öne çıkan, sivrilen bir isim yoktu ve bu durum da aslında takım olabilmenin işaretlerinden biri olarak yorumlanabilir. Geçen yıl Harun ve Batalla parlıyor, takım bi cacık oynamıyordu, diye taraftar boşuna isyan etmiyordu!
Belki maçın son bölümünde Furkan'ın o şutunun altını kalın harflerle işaretleyebiliriz! 
Başakşehir ise geçen yılın devamı gibiydi. Belli ki Teknik Direktör Abdullah takıma ruhunu fena halde aşılamış. Kim gelirse gelsin değişen bir şey olmuyor ki, bu da ustalık gerektirir. 
Lig esas Bursaspor için başladı, ve yenildik, ama bazen kaybetmek kazanmaktan daha hayırlı olabilir.
Aşçı iyi gibi, malzeme idare eder, bu malzeme ile ne kadar lezzetli helva çıkacak, artık aşçının hünerine kalmış; bekleyip görecez.



Pazar, Ağustos 06, 2017

Devlet üstüne devlet kurulur mu?

Soru basit: Hangi koşullarda devlet kurulur?
Yakın, çok yakın geçmişimize bakalım; devletler nasıl ve hangi koşullarda kurulmuş? En taze ve somut örnek Kosova…
Kosova nasıl kuruldu?
Dağılan Yugoslavya içinde, açıkta kalan azınlık ya da milletlerden olan Arnavutlar’ın önce özerklik, ardından da ulus olmasıyla devlet statüsüne kavuştu.
Diğer Yugoslav artıkları devletler de öyle… Ve eski Sovyet cumhuriyetleri de…
Osmanlı’nın ardından devlet ve devletçikler bu şartlarda ortaya çıktı.
Gel gelelim, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, KKTC adıyla kurulmuş olmasına rağmen hala gerçek anlamda devlet statüsüne kavuşabilmiş değil, zira 3-5 ülke dışında kimse tanımıyor!
Türkiye Cumhuriyeti ise dağılan Osmanlı’nın ardından, tüm olumsuz koşullara rağmen kanlı savaş ve zaferlerle 1923’de sıfırdan kuruldu…
Ak Parti yöneticisi Ayhan Oğan’ın söylediği “Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde yeni bir devlet kuruyoruz” sözleri bu kriterlerin hiçbirine uymuyor. Çünkü ortada yıkılmış ve çökmüş bir devlet, dağılmış, dağıtılmış bir cumhuriyet yok. Peki Oğan’ın söz ettiği yeni devlet mevcut TC üzerine kurulamayacaksa hangi amaçla söylenmiştir?
Bence Ayhan Oğan’ın sözlerine bu açıdan bakmak gerek.
Sapasağlam ayakta duran Türkiye Cumhuriyeti üstüne bir devlet kurulamayacağına göre, plan ancak şu olabilir: yıkılmış ve dağıtılmış bir devletin ardından yeni bir devlet kurmak.
Plan bence bu. İlk fırsatta TC’yi parçalamak ve üzerine Erdoğan’ın başkomutanlığında yeni devlet kurmak…
Çünkü Ayhan Oğan’ın çıkışının başka hiçbir anlamı ve açıklaması olamaz…
94 yıllık mevcut Türkiye Cumhuriyeti devleti ortadan kaldırılmadan bu mümkün olmayacaktır.
Ayhan Oğan gibilerin hayallerini süsleyen yeni devletin kurulması TC’nin yıkılması ile mümkün olacağına göre, emperyalistlerin bize karşı kaybettiği Çanakkale 1915, kurtuluş savaşı ve hatta 1974 Kıbrıs barış harekatının da rövanşı niteliği taşıyacağından da kimsenin kuşkusu olmasın!
Buraya kadar niyet belli...
Benim anlayamadığım konu şu. Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzenine karşı ihanet niteliği taşıyan bu açıklama karşısında cumhuriyetin savcıları neden harekete geçmez?
Hadi savcılar da ihanetin bir parçası diyelim, peki bu cumhuriyetin başı halkın seçtiği Recep Tayyip Erdoğan bu işe ne diyor?
Bir açıklamasını ya da tepkisini duydunuz mu?
Tamam, Erdoğan’ı da geçelim...
Reis'in kafası karışık diyelim, daha önemli konularla meşgul belki, ya her iki sözünden biri vatan millet, bayrak olan ve milliyetçilik temelleri üzerine kurulu MHP ve lideri Devlet Bahçeli bu ihanetin neresinde?
Oğan için "Yeni devlet kuruyoruz lafı FETÖ’ye uzatılmış zeytin dalıdır!" demiş Bahçeli. Peki sormazlar mı o zaman: "Bu arsızlığın ortaya çıkmasında senin orantısız desteğinin payı yok mu?"  
Öte yandan, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın rakibi olarak CHP ve MHP’nin adayı Ekmelettin İhsanoğlu, Milletvekili olduğu MHP’de hangi cür'etle Bahçeli ve hatta Erdoğan’ın yanında durabiliyor hâlâ, gerçekten anlamakta zorlanıyorum!
Ve elbette, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun bu duruma nasıl bir tepki vereceğini de merak etmiyor değilim. Açıklama yapmak yerine Hüriiyet Gazetesi yazarı Ahmet Hakan'ı telefonla arayıp, "Bahçeli değil de Erdoğan'ın ne diyeceğini merak ediyorum" demesine sadece güldüm!
Görevi boyunca kaybettiği 7 seçimle karnesi sıfırlarla dolu Kılıçdaroğlu'nun Adalet yürüyüşü performansının dahi nezdimdeki imajını değiştirmediğini anımsatmak isterim!
Meral Akşener'in ise resmi twitter hesabından konuyla ilgili yaptığı "Devlet etmeyi bilenler, Devlet kurarlar. Ciddiye almayın" şeklindeki açıklamasını hayretle okudum. O zaman hemen Meral ablamıza şunu anımsatayım:
Urfa Siverek’te Atatürk büstüne saldıran meczubu, şalvarlı ve sarıklı ve bir karış sakalıyla gündeme gelen polis memurunu, tarikat ve cemaatlerin hayatımıza arsızca müdahale etmeye başlamalarını, müftülere nikah kıyma yetkisinin verilmesini, imam hatiplerin sayısının artırılmasını, eğitim sisteminin laik yapıdan tam muhafazakâr yapıya kaymasını, PKK terör örgütünü, FETÖ’yü ve 15 Temmuz darbe girişimini Ayhan Oğan’ın açıklamalarının yanına koyunca ortaya çıkan tablo beni ürkütüyor.
Eğer sizi ürkütmüyorsa, bence ürkün, bu gidişle ve bu şekilde kurulacak yeni bir devlet kimseye yar olmaz. Adı da YTC: Yeni Türkiye Cehennemi’nden başka bir şey olmayacaktır, aha buraya da yazdım!
Allah sonumuzu hayretsin, birilerine akıl ve vicdan ihsan eylesin, amin(!)



Pazartesi, Temmuz 24, 2017

Sinagog kapısı tekmelemek…

Sinagog, kilise, cami…
Üç hak dinin mabetleri.
Musevilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık…
Ortaya çıktıkları tarihten bu yana kedi köpek gibiler.
Bu üç din de kendilerinin “gerçek din” olduğunu iddia ediyorlar.
Yahudiler Hristiyanları tanımıyor, Hristiyanlar da kendilerinden sonra gelen Müslümanları tanımıyor…
Müslümanlar ise tek hak dinin kendilerinin olduğunu iddia etmelerine rağmen, Musevileri de Hristiyanları da tanıyor, peygamber ve kitaplarını da kutsal kabul edip (sözde) saygı gösteriyorlar…
Sözde diyorum lakin, diğer dinlerin mensuplarına karşı tutumları da tarihin değişik dönemlerinde trajik sonuçlar ortaya çıkarmıştır.
Ve elbette Hristiyanlığın (özellikle de haçlı seferleri) ile İslamiyet’in yayılmasını engellemek için yaptıklarını unutmak mümkün değil.
Müslümanlık, tarihinin en parlak dönemini, günümüz İspanya’sının Endülüs bölgesindeki 711-1492 yılları arasında İber Yarımadası'nda kurulan Emevi devleti ile yaşadı. Daha 100 Km ödete Hristiyanlar kilisenin engizisyon zulmüyle inim inim inlerken Endülüs çağının çok çok ötesinde ilim ve bilim üretiyordu ki, bugün modern tıp, fizik ve gök bilimlerinin temeli o dönemlerde atılmıştı.
Peki ne oldu da Müslümanlar yıldız gibi parlarken, hoşgörü ile bütünleşen okuma, eğitim ve çalışkanlığını terk edip cehalete mahkûm oldular?
Ne oldu da Hristiyanlık ve hatta Musevilik cehaletle boğuşurken aklı terk edip Müslümanlar doğru yoldan saptılar?
İşte kilit nokta ya da kader anı bu su sorunun yanıtında gizlidir:
Her şey İmam Gazali’nin felsefeye karşı verdiği mücadele ile İslam dünyasında felsefi düşüncenin gelişmesini önlemesiyle gerisi geri gitmeye, Müslümanların aklı bir kenara bırakıp dinin yoz ve yobazlaşmasına kayıtsız kalmasıyla başladı.
Hristiyanlık rönesansı yaparak köklü bir uyanış yaşarken Müslümanlar Gazali'nin etkisiyle sahip oldukları değerleri ellerinin tersiyle itip cehalete yöneldiler!
Ve sonuç...
Günümüz Müslümanlarının tamamen cehalete teslim olmasıyla düştükleri çaresiz durum bu tabloyu ortaya çıkardı.
Batı, Müslüman bilim insanlarının temellerini attığı fikirler üzerine medeniyetlerini inşa ederken Müslümanlar birbirini yemeye, sömürü düzenine karşı çözüm üretemez durma gelmeye devam etti.
2017’nin ortasına geldiğimiz dünya medeniyetinin en düşük eğitim seviyesinin Müslümanlarda olması bir tesadüf değil, kader hiç değil.
Müslümanlar nüfus olarak artarken, nitelikli insan sayısı konusunda ne yazık ki orta çağın da gerisine düşmüş durumda.
Batı teknoloji üretirken Müslümanların ürettiği tek şey kaos oldu...
Demek neymiş, nicelik değil nitelik önemliymiş. Sen istersen 10 milyar ol, eğer cahillerden ibaretsen, 8 milyon ilim bilim, sanat, siyaset üretebilen düşünebilen beyinlerin kölesi olmanı kimse engelleyemez! Örnek: (Yaklaşık) 25 milyon Yahudi, 1,5 milyar cahil Müslüman! Onlar 50'şer, 100’er yıllık planlar yapar, dünyanın düzenini belirleyen takımı kurar, sen gidip sinagoglarının kapısını tekmelersin anca!
Bir avuç İsrail’in bir avuçtan da az Filistinli’ye yaptıkları kabul edilemez, peki ya koskoca Arap ve Müslüman dünyasının buna karşı yaptırımı nedir?
Sıfır…
Müslüman dünyasının tek çağdaş toplumunun yaşadığı Türkiye Müslümanları, kendi vatandaşı olan Musevilerin ibadethanelerine saldırabiliyor…
İsrail’in yaptığı zulmün faturasını Türkiye Musevilerinden çıkarılamayacağını idrak edemeyen sözde vatan ve dinsever güruh bunlar!
Asırlardır bu topraklarda yaşayan Museviler kimdir, bu ülke için ne yapmışlardır, ne yapmaktadırlar, iyi bilmek lazım. Bir arkadaşım Facebook üzerinden şu değerlendirmeyi yapmış. Aynen paylaşıyorum:

Bu ülkede yaklaşık 17.000 kadar Musevi asıllı Türk vatandaşı var;
1- Hiçbiri yeşil kartlı değil.
2- Hiçbiri elektrik çalmaz. (Kaçak elektrik kullanmaz)
3- Hepsi vergi mükellefidir.
4- Kızlarını başlık parası adı altında para ile satmazlar.
5- Beşik kertmesi berdel ve töre cinayeti nedir bilmezler.
6- Devletin askerine polisine silah sıkmazlar, sivillerin üzerine molotof atmazlar. (Öğretmen kaçırıp katletmezler)
7- Dörde kadar kadın almazlar.
8- Atatürk'e bizden fazla saygılıdırlar.
9- Yüzlerce yıldır bu topraklarda yaşarlar ve devletlerine asla ihanet etmezler.
10- Hırsızlık ve uyuşturucu işinden hüküm giymiş bir tek Musevi asıllı vatandaşımız yoktur.
Vee, bir suru de can arkadaşım Musevi' dir!

Evet, bir tane bile tembel, uyuşuk, başkalarının sırtından geçinen Musevi göremezsiniz.
Peki biz ne yapıyoruz?
Onlar gibi çalışkan, onlar gibi üretken, onlar gibi doğru olmak yerine, İsrail’e duyduğumuz öfkeyi kendi vatandaşlarımızdan çıkarmaya çalışıyoruz.
Ve bizimkiler Müslüman, onlar Yahudi, ötekiler Hristiyan.
Sonra Müslümanlar cennete gidecek, onlar cehenneme öyle mi?
He ya he…

 @SuatOktySnck 

Cuma, Temmuz 14, 2017

Biri tiyatro mu dedi?

 Yok yok, bildiğiniz tiyatrodan söz etmiyorum; bu tiyatro başka tiyatro...
Ama önce tiyatro nedir ona bakalım: Tiyatro, insanı insana insanla insanca anlatma sanatıdır.
Peki, 15 Temmuz darbe girişimi gerçekten bir tiyatro mu, yoksa Kemal Kılıçdaroğlu’nun ısrarla nitelendirdiği gibi kontrollü bir darbe girişimi mi?
15 Temmuz’dan sonra kafalarda oluşan soru işaretleri nedeniyle bir kesim tarafından ortaya atıldığı gibi bu bir tiyatro mu değil mi bilmem ama duruma açıklık getirmek adına aklıma takılan soruları tekrar yöneltmek istiyorum.
Sadece soruyorum, yanıtını bilen varsa lütfen ya yorum yazsın ya da bi şekilde ulaşıp mail atsın; çünkü herkes gibi ben de çok merak ediyorum…

1 – Darbe girişimi neden o saatte yapıldı, neden sadece tek köprü ve tek geçişi tutuldu?
2 – Neden meclis bombalandı?
3 – TBMM’nin çatısı bombalanırken Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın neden sadece bahçe duvarına bomba atıldı?
4 – Sn Erdoğan’ın darbe yapılacağını eniştesinden öğrenmiş olma ihtimali size de garip gelmiyor mu?
5 – Marmaris’te kalan Erdoğan’a suikast yapılacağı önceden bilinmiyorsa neden aynı anda 4 uçak hazırda bekletildi?
6 – Darbenin ardından doğal olarak OHAL ilan edildi, peki hangi gerekçe ile OHAL sürekli şekilde uzatıldı?
7– OHAL’in verdiği yetkilere dayanarak birçok insan ya FETÖ üyeliğinden ya da ya da uydurulan farklı gerekçelerle işinden oldu, kimi de hapse atıldı, yargı hükmü olmadığı halde neden hala hapisteler?
8 – FETÖ ile alakaları olmayan ve ömürleri FETÖ ile mücadele etmekle geçen gazeteci ve yazarların FETÖCÜ diye tutuklanmaları size de garip gelmiyor mu?
9 – Fetullah Gülen ile yan yana boy boy fotoğrafları olan, Gülen’i arsızca ve abartılı şekilde övdükleri videolarla kanıtlanabilen ama Ak Parti’ye yakın durdukları için onlara kimse dokunamazken, sadece Bank Asya’ya hesap açıp, FETÖ’nün desteklediği sendikalara üye olduğu için birçok kişinin hayatı karartılmış olması hangi vicdana sığar?
10  – FETÖ’nün siyasi ayağının ortaya çıkarılması için verilen soru önergeleri Ak Parti tarafından neden engellendi ve bunu engellemek Ak Parti içindeki FETÖCÜ’leri korumak anlamına gelmez mi?
11 – Artık sadece Cumhurbaşkanı değil, Ak Parti Genel Başkanı ve TC tarihinin en güçlü siyasetçisi haline gelen Recep Tayyip Erdoğan, partisi içindeki FETÖCÜ’lerin araştırılmasının engelleniyor olmasına neden çözüm bulamaz? Erdoğan’ın bu tavrı garip değil mi?
12 – Elde olan tüm verilere bakınca MİT müsteşarı Hakan Fidan ile Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar’ın darbe girişimini engellemekte bilerek ya da bilmeyerek başarısız oldukları ortadayken bu iki ism, bir yıl geçmesine rağmen nasıl hala görevde kalabiliyor?
13 –  365 gün sonunda tüm olanlara bakınca Sn Recep Tayyip Erdoğan gerçekten de darbe olacağını bildiği izlenimi ortaya çıkmıyor mu? Eğer biliyor idiyse durumdan yararlanmak için engellemediyse bu da suç değil mi?
14 – Yaklaşık 15 saat süren ve 248 vatandaşımızın şehit edildiği, 2196 vatandaşımızın ise yaralandığı darbe girişiminden sonra ortaya çıkan tablo gerçekten de bir destan mı, yoksa, yoksa…

15 Temmuz’dan sonra ortaya atılan “bu bir tiyatro” İddiaları için, “bunun tiyatro olduğunu anlamak için aradan bir ya da iki yıl geçmesi lazım” demiştim. Bu süreç içerisinde, Sn Erdoğan öfke dilini bir kenara bırakıp, toplumu bölmekten vaz geçer, herkesin Cumhurbaşkanı olur, hepimizi kucaklar, sadece FETÖ örgütünü çökertmeye yönelik çaba içerisinde olursa, evet bu bir gerçek darbedir” diye ifade etmiştim.
Aradan bir yıl geçti ve Sn Erdoğan ne yazık ki, öfke ve nefret dilinden vazgeçmedi, aksine daha da acımasız oldu. Toplumu ayrıştırmaya, kendi tabanını bir arada tutmak adına kendisini eleştirenleri ötekileştirmeye, sadece bir kesimin başkanı olmaya devam etti!
Şimdi son ve 15. soruyu yöneltiyorum: 15 Temmuz Darbe Girişimi tiyatro mu değil mi? Tiyatro ise bu oyunun yönetmeni kim, yazarı kim? Yok eğer tiyatro değilse, Recep Tayyip Erdoğan neden hepimizin değil de sadece bir kesimin Cumhurbaşkanı gibi davranıyor?

Başka sorum yok, söz savunmanın…
Destanınız hayırlı olsun(!)



Perşembe, Haziran 29, 2017

Bir yanda Osman Aga, diğer yanda Anjelika

Önce size Osman Aga’yı anlatayım:
Osman Aga bir Rumeli türküsünün kahramanı, “Ne de güzel kaşların var, Ne de güzel kaşların var, Rastık sürmek ister Osman Aga, Rastık sürmek ister Osman Aga” diye sürer gider… Son yıllarda, her düğünün mutlak repertuvar şarkısıdır, çalınmazsa, söylenmese eksik kalır sanki.
Osman Aga gerçekten yaşadı mı bilmem ama, Anjelika var, hala yaşıyor ve yaptığı bestelerle doğduğu topraklardan, Kazakistan’dan binlerce kilometre uzakta, vatan bellediği Türkiye’de sanatını icra ediyor, hem besteleriyle hem de güzelliği ile gönüllerde taht kuruyor Anjelika, yani Anjelika Akbar…
Dün akşam, bu yıl 56. kez organize edilen Bursa’nın en köklü sanat organizasyonu olan Bursa Kültür ve Sanat Festivali’nin ilk gününde Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası ile birlikte açılış konseri verdi değerli sanatçı. Kültür Park Açıkahava Tiyatrosu’nda hatırı sayılı bir sanatsever Akbar’ı ve senfoniyi dinlemeye gelmişti.
Ben de uzun yıllar sonra Açıkhava Tiyatrosu’nda bir konseri, hemi de Anjelika Akbar’ı dinleme ve izleme fırsatı bulduğum için sevinçliydim.
Ne konserler, ne oyunlar, ne şovlar izlemişliğim vardır emektar tesiste, ki Bursa için önemli bir mekandır Açıkhava Tiyatrosu…
Evet, İtalyan Şef Alessandro Cedrone’nun coşturduğu orkestra Anjelika Akbar ile birlikte unutulmaz bir akşam yaşattı.
Unutulmaz olması sadece konserin güzelliği kadar, Kültür Park’ın getirildiği durumla da ilgili biraz.
Emektar Açık Hava Tiyatrosu’nun yaklaşık 100 metre ötesinde bulunan lokallerde düğün yapılıyor olması ve o düğünün tüm patırtısının konseri sabote etmesinin yarattığı absürtlüğü anlatmak için doğru kelimeleri yan yana getirmeye zorlanıyorum.
Absürtlük dediğime bakmayın aslında tam bir rezillik.
Dünyaca tanınmış bir sanatçı konser veriyor, bir sürü insan bu konseri dinlemeye gelmiş, fakat hemen arkadaki bir düğünde Osman Aga çalıyor.
“Hayd breee osman agaaaaaa, aman ammaaan Osman Agaaaa….”
Yeni Türkiye’nin abukluklarından biri değil, diyemem, çünkü memlekette o kadar abuk ve subuk olaylar yaşıyoruz ki…
Bu sadece biri.
Festivalin açılış konseri olduğu için tüm sponsorlar da orada, Erbaklar, Durmazlar, BTSO vs vs... Organizasyonun ev sahibi BŞ Belediye Başkanı Recep Altepe'nin muhtemelen çok önemli işi çıkmış olmalı ki, yine yoktu ortada... Bu tür etkinliklere koşturduğu yardımcılarından Abdülkadir Karlık temsil etti Recep beyi... Peki ya Sn Valimiz Bursa Sultanı(!) 1. İzzettin Küçük bey hazretleri neredeler acep?
Açık Hava Tiyatrosu’nun dibine açılmış bir lokal, para kazanması için verilen düğün organizasyonları ve Osman Aga ile Anjelika Akbar…
Dün Anjelika Akbar vardı sahnede, bu akşam (29 Haziran) İtalya'nın yetiştirdiği önemli bir gitar virtüözlerinden Gianni Guarracino, ertesi gün (30 Haziran) Bursa’mızın yetiştirdiği Fettah Can, Ardından Frida Opereti,  Dünyaca ünlü müzisyenimiz Mehmet Ali Sanlıkol, Ata Demirer, Şebnem Ferah vs vs…
Anjelika Akbar sakindi, sorun çıkarmadı, ben olsam o şartlarda konseri bırakır giderdim; yarın diğer sanatçılardan biri kalkıp da “Açık Hava Tiyatrosu’nu neden düğün salonun dibine kurdunuz, ben bu şartlarda konser monser veremem” derse ne yapacanız?
BURFAŞ 3-5 kuruş fazla kazanacak diye, Bursa’yı taşra şehrine dünüştürme çabanıza tüm iyi niyetime rağmen anlam veremediğimi anımsatıyor, beceriksizliğinizi esefle kınıyorum!
Kimi mi?
Bu kentin değerlerinin farkında olmayan, sanattan anlamayan her kim bizi yönetiyor ya da yönetemiyorsa…

Pazar, Mayıs 28, 2017

Süper Lig bu şehre de takıma da fazla…

Evet fazla…
Çok bile…
Bu nankörlüğün bir bedeli, bir kefareti olmalıydı, galiba bunu ligden düşerek ödeyecez hep beraber!
Evet henüz düşmedik, Trabzon’u deplasmanda yenersek, ya da Rize son maçında kaybederse ligden düşmeyecez belki; de hak ediyor muyuz?
Uzun bir aradan sonra Bursaspor’u canlı gözle izlemek için, ilk defa Timsah Arena, ya da Cumhurbaşkanı Sn Erdoğan’ın hoşlanacağı tabirle söyleyeyim: (hani arena Türkçe değil, o isimle rahatsız oluyormuş da o nedenle futbol sahalarının adının içinde arenanın kullanılmamasını emretmişti ya, başka meselemiz yokmuş gibi…) Bursaspor’u bu zor ve çok önemli, neredeyse sezon finali niteliği taşıyan maçta yalnız bırakmamak için, hafta içi passolig çıkartıp ilk defa “Bursa BŞ Belediyesi Stadyumu”na gittim...
Hani, belki keramet bendedir de enerjimi hisseden futbolcular aşka gelip az biraz canlanır, diye de içimden kendi kendime geyik de yapmadım değil.
Keramet bende değilmiş. Bu kadar ruhsuz, bu kadar isteksiz bir takım acaba ligde kalmak istemiyorlar sanki.
Timsah Arena'da rezalete tanık oldum!
Utanç kelimesi hafif kalır. Ruhunu kaybetmiş bir yığın vardı ortada...
Bir takım nasıl bu hale gelebilir, diye tez yazasım var üstüne...
Acaba futbolcuların bilinç altında, “Lan siz bizim otobüsümüze saldırdınız, bizi yumrukladınız, beter olun, beter” gibisinden bir psikoloji olabilir mi, diye aklımdan geçmiyor da değil.
Zira futbolculardaki bu cenaze evi sakinlerinin ruh hallerinin başka bir açıklamasını bulamıyorum.
Ligin ilk yarsında takımın şansla da olsa kazandığı maçları mumla aradığımız bir ikinci yarının sonunda gelinen nokta bu. Kendi sahamızda Gençlerbirliği’ni bile yenemiyoruz. Zaten kendi evinde kazanamıyorsan, o lig sana fazladır, lükstür. Düşmek kaçınılmazdır.
Bu takım ligin son haftasında büyük bir olasılıkla düşecek. Trabzon’u yenmemiz mümkün değil. Rize’nin kaybedeceğini de düşünemiyorum.
Maç sonu gerçek bir Bursaspor taraftarı aynen şöyle dedi: Biz, Kasımpaşa deplasmanından sonra otobüse saldırıp, Harun’u yumrukladığımız gün ligden düştük.
O nedenle, Ali Ay’mış, Recep Bölükbaşı’ymış, Hamza Hoca, Yok Mutlu Hoca vs vs. Bunlardan önce bence gerçek suçlu her şeyi bilen ama bi halttan anlamayan, haddini bilmeyen taraftarlardır.
Bir iki satır da Adnan Örnek Hoca için yazamadan noktayı koymayayım:
2010 yılında Bursaspor şampiyon olduğunda o takımın dinamolarından biri de Sercan Yıldırım’dı. Ve sen takımında bulunan bu dinamodan yararlanmayı beceremiyor, futbolcularını küstürüyorsan, hiç kusura bakma hocam sana da bu takım fazla…
Bir aşçı, yetersiz malzemeyle de olsa lezzetli yemek yapabiliyorsa o iyi bir aşçıdır.
Ama eldeki malzemeyi gerektiği gibi kullanamıyorsa o aşçı değil olsa olsa bulaşıkçıdır!



Pazar, Mayıs 07, 2017

Bursa, altı evliya üstü eşkıya(!)

2010’larda amatör bir grubun yaptığı bir rap şarkının sözlerinde geçiyordu bu sözler: “Altı evliya üstü eşkıya gerisi dört duvar önümde yok riya girişi var çıkışı yok burası Bursa”
Biraz abartılı bir tanımlama olsa da aslında bir isyanın ve haklı bir tepkinin dışa vurumdur bu benzetme!
Ve daha çok tribünden çıkan gençlerin sloganıydı.
Bursaspor 3 haftada toplam 16 gol yiyerek, tarihin en rezil düşüş ve çöküşünü yaşarken taraflı tarafsız herkesi şaşkınlığa uğrattı ve son Rize deplasmanında alınan 6-0’lık yenilgi bana “Bursa, altı evliya üstü eşkıya” sloganını anımsattı.
Bursa neden bu hale düştü, kim bu hale düşürdü diye, şimdi herkes kelle avcılığına başlamışken, kimse de aynaya bakmayı akıl edemeyecek, kuşkunuz olmasın....
Evet Burası Bursa. Altında ne kadar evliya, üstünde ne kadar eşkıya var bilemem ama şunu biliyorum: Bu kentte 2+2 4 etmez.
Çünkü Bursa’da herkes her şeyden anlar. Bursa’da herkes teknik direktördür, santrfor, kaleci ve liberodur, süper yöneticidir, başkandır, belediye başkanlığının kralını yapar her biri, kahvehane, kafe ve arkadaş toplantılarında konuşur, slogan atar, bağırır, çağırır, lanet eder, küfür eder ama iş icraata gelince, fosss…
Çünkü bu Bursa, şöyle ya da böyle kente şampiyonluk yaşatmış Ertuğrul Sağlam’ın arkasına teneke bağlayıp kentten kaçırmıştır. Çünkü bu taraftar kendi evladı kaleci Harun’u yumruklamıştır…
Nankörlüğün kitabını yazsalar Bursalının yaptıkları sayfalara sığmaz.
Abartıyor muyum?
Evet, abartıyorum; ama az bile yapıyorum.
Bir Bursalı, Bursasporlu olarak yazıyorum bunları. Bu kenti benden daha iyi tanıyan çözümleyen biri daha çıkmaz.
Tarihi ve kültürü ve potansiyeliyle Bizans’a kafa tutmuş bir coğrafya burası, Anadolu isyanının başkenti.
Bursaspor başkanı Ali Ay’a küfür ve hakaretler gırla bu aralar. Aynı grup Recep Bölükbaşı’nı sevmiyordu. Ondan öncekileri de sevmemişti bu taraftar.
“Ama şimdi rahmetli İbrahim Yazıcı’yı saygıyla yâd ediyorlar ya…”
Eh yani o kadar olsun, atalarımız bu durum için “Kör ölür badem gözlü olur” diye boşuna dememiş.
Bu taraftarın rahmetli Yazıcı’ya neler dediğini unutmadık.
Velhasıl-ı kelam; Burası Bursa.
Burada tutunmak, başarılı olmak, Bursalı'yı memnun etmek çok zordur.
Her şeyi dört dörtlük yapsanız bile "neden 5-4’lük değil" diye burun kıvırırlar.
Kahvehanede emeklisinden, kenar mahallesindeki esnafına, kafedeki üniversiteli gencinden, devlet dairesindeki memuruna, gazetecisinden, fabrikadaki, işçisine, memuruna kadar…
Havasından mıdır, suyundan mı, bilemem ama…
Burası Bursa, altında yatan ölüsüyle, üstteki dirisiyle çelişkiler diyarı ve asla ama asla kalıbının şehir değildir.
Uludağ’ı, Ulucami’si, Yeşil’i, Çekirge’si, kestanesi, kebabı, şeftalisi aldatmasın sizi, Türkiye’nin en kötü yönetilen şehirdir, çünkü böyle yönetilmeye layıktır, belediyelerinden, valisine, futbol kulübünden tiyatrosuna kadar, çoktan ligden düşmüş de farkında değil!



Perşembe, Mayıs 04, 2017

Boyut mu önemli, işlev mi?

Aklınıza yanlış bir şey gelmesin. Aslında sormak istediğim müstehcen bir şey değil. Boyut derken niceliğin, işlev derken de niteliğin öneminin altını çizmek istedim.
Her musibeti, her türlü olumsuzluğu Yahudilere bağlama ve Yahudilerin dünyayı ve dolayısıyla Amerika'yı yönettiğini sanan bazı ezik tipler vardır mutlaka etrafımızda. Onlara yanıt olacak bir bilgi paylaşıyorum, meraklısı varsa buyursun okusun. 
Bir yanda 180,6 milyonluk Türk dünyası (Turancı bir web sitesinde ise 303.3 milyon olduğumuzu iddia etmiş mesela) diğer yanda ise 16,5 milyon Yahudi dünyası var! 
Türkler şöyle esaslı bi yellense, ortalığı tozunu atacak ne Yahudi bırakacak etrafta ne de dış düşman(!) Peki neden olmuyor, gelin ona bi göz atalım: ABD'nin nüfusu (2016 sayımına göre) 324.3 milyon. Bu 324 milyon içinde Yahudi nüfusu 7 milyon civarında. Yani Amerikan vatandaşlarının sadece %2'si Yahudi. Yazıyla: Yüzde iki... 
Şimdi gelelim bu yüzde 2'lik Yahudi toplumunun süper güç ABD içindeki rolüne ve konumuna.
 ABD'deki ileri gelen düşünürlerin ve entellektüellerin %45'i Yahudidir. ABD'deki büyük üniversitelerdeki profesörlerin %30'u, ABD devlet kademelerinde bulunan üst düzey bürokratların %21'i, New York ve Washington gibi büyük şehirlerde bulunan hukuk firmalarının %40'ı, Amerikan medyasında çalışan editör, gazeteci, yazı işleri müdürlerinin %26'sı, Amerikan sinema ve film sanayinde yönetmen, metin yazarı, prodüktör olarak çalışanların %56'sı… Ve en zengin 400 Amerikalı milyarderin %23'ü, yani 92 kişisi Yahudidir. (*)
Bir toplum, ancak okuyarak, bilim üzerine çalışarak, birbirlerine saygı ve sevgi ile sıkı sıkıya bağlı olarak böyle bir konuma gelebilir.
Bir din düşünün ki, ilk emri "OKU" olsun. O dinin peygamberi de çıkıp, "İlim Çin'de de olsa arayın" desin. Ve bir devlet adamı düşünün ki; "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir..." diyerek milletine yol göstersin. Amma ve lakin buna rağmen halk, kendilerinin cahil bırakılmalarına ses çıkarmasın, tepki vermesin.
 O zaman şunu soralım: kim gerçek Müslüman? Ya da gerçek Müslümanlık nedir? İnsan olamadıktan, cehaleti yenemedikten sonra Müslüman olsan ne olur, olmasan ne! Cehalet üzerine bir din ve ahlak kurgulamaya çalışanlar mı, yoksa bilim ile dünyaya yön verenler mi başarılı oluyor?
Ne demiş Mustafa Kemal Atatürk? "Yalnız tek bir şeye ihtiyacımız vardır, çalışkan olmak. Servet ve onun tabii neticesi olan refah ve saadet yalnız ve ancak çalışkanların hakkıdır"
Peki biz çalışkan mıyız? Yani biz derken Müslümanları kast ediyorum.
Bu arada çalışmak ile çalışkan olmak aynı şeyler değil.“Çalışkan” demek, üreten, icat eden, dünyaya/insanlığa faydalı ürünler, teknolojiler yaratan, geliştiren anlamında kullanılmalı.
Yoksa özellikle biz Türkler çok çalışıyor ve çalıştırılıyoruz ki, tarihte insanlığa tek bir faydamız dokumuş o da yoğurt, ayran ve nihayetinde cacık yapmak.
Evet evet, biz Türkler çok çalışıp asırlar içerisinde bunu başarmışız. Ha, bir de atalarımız şahane ata biner ve acayip ok atarmış. Taaa ki, gavurun biri barut ve silahı icat edip mertliği bozana dek(!) 
Yıllar önce ünlü bir siyasetçimiz Süleyman Demirel, Sovyetler dağıldıktan sonra, ortaya çıkan Türki cumhuriyetlerini kastederek, “100 milyon olunca Dünyayı titrecez!” demişti. Bir diğer siyasetçimiz Bülent Ecevit ise siyasi hasmının, bu açıklamasına karşısında şu gerçekçi saptamayı yapmıştı: “Nicelik değil, nitelik önemlidir!”
Yıllar önce TVlerde yayınlanan bir araba lastiği reklamın sloganı şöyleydi: Kontrolsüz güç, güç değildir.
Sonuç: Bir yanda 16 buçuk milyon boyutunda Yahudi toplumu, diğer yanda 180 buçuk milyon boyutunda Türk toplumu.
Karar verin, boyutu mu, işlevi mi değerlidir?

NOT: (*) İstatistiki veriler ABD'li siyaset bilimci Seymour Martin Lipset'in "Liberalism, Conservatism, and Americanism", Ethics & International Affairs vol 4 (1990) başlıklı araştırmasının 5. bölümünden alınmıştır. 27 yılda ABD'deki Yahudi lobisi ne kadar artmıştır varın siz hesaplayın! 

Çarşamba, Nisan 19, 2017

Büyük ve yalnız adam(!)

Kimden söz ettiğimi biliyorsunuz elbet; Recep Tayyip Erdoğan. “Muhtar bile olamazsın” diyenlere inat, hem onlardan intikam alıyor, hem de bu ülkede olabilecek her şey oluyor, bir tek rezil olamıyor(!)
16 Nisan öncesi yaptığım değerlendirmede, Erdoğan'ın referanduma bir şeye güvenerek girdiğini, kaybedeceğini anladığı anda referandumun bir bahane ile iptal edileceğini yazmıştım.
Gerçekten de öyle oldu ve Sn Cumhurbaşkanı, devletin el verdiği ya da el vermediği, yettiği ya da yetmediği ne imkanı varsa her şeyi, en ince ayrıntısına, zerresine dek kullandı, kullanmakla kalmadı, tek kelimeyle ve amiyane tabiriyle “sömürdü”
Recep Tayyip Erdoğan'ın güvendiği şey ise kendi yarattığı hukuksuzluk sistemiydi ve bunu sağlama aldığı ortam da yine kendi kararı olan OHAL’den başkası değildi.
Israr ve inatla OHAL’de referanduma gitmesinin sebebi de elbet seçimin hemen ardından anlaşıldı.
“Mühürsüz milyonlarca oy pusulası ve zarf”
2010’da kendi çıkardıkları yasaya göre o oylar geçersiz sayılmalıydı ama kendi çıkardıkları yasayı yine kendileri hiçe saymaktan çekinmediler.
Tüm olağanüstü imkanlara rağmen referandumda çıkan kıl payı sonuç, Recep Tayyip Erdoğan'ın istediği gibi olsa da; yanıtsız kalan soru: “Bu ülke böyle bir durumu hak ediyor mu?”
Taraflı tarafsız tüm hukukçular, aklı çalışan, sorgulayan her insanın kafasında şu soru hâlâ asılı duruyor ve şimdiye kadar kimse çıkıp dile getirmedi: “Yaşananlar bir planın parçası olabilir mi?”
Plan evet, plan, yani bir tezgâh, kurmaca bir düzen, düzenek, ketenpere…
Çünkü, sosyal medyaya yansıyan videolar, görseller ve bilgiler hiç de göz ardı edilebilecek gibi değil ve ister istemez, “Yok artık, bu kadarı da olamaz” dedirtiyor insana.
Peki ya eğer referandumda tam tersi bir sonuçla, az farkla hayır kararı çıksaydı ne olacaktı dersiniz?
Elbette, bugün geçerli sayılan mühürsüz oylar kendileri tarafından ortaya serilecek ve itiraz sonucu geçersiz sayılarak referandum “paşa paşa” yenilenecekti…
İşte bu durumu dikkate aldığımız zaman, diyorum ki, “Mühürsüz oy pusulası ve zarflar, aslında planın bir parçası. Duruma göre kullanılacak bir kozdu. Planı bozan ise bu usulsüzlüğün diğerleri tarafından fark edilmesi oldu”
YSK Başkanı Sadi Güven mühürsüz oyların geçerli sayılma nedeni hakkında “böyle uygun gördük” şeklinde yaptığı açıklama durumu özetlemiyor mu sizce?
Aslında kendisinin uygun gördüğü bir durum yok, uygun gören o değil, Reis’in ta kendisi…
Reis, Recep Tayyip Erdoğan….
Erdoğan bu maçı, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle çoktan kazanmıştı oysa.
CHP genel başkanı Kemal Kılıçtaroğlu ise nasıl kumpasa getirildiğini bugün bile anlamamışa benziyor.
Karşısında faullü güreşen, yenileceğini bile bile, hakeminin taraf tuttuğu maça çıkıyorsa hala, bunun tek bir açıklaması olabilir: Aptallık.
Ve sonuç itibariyle Erdoğan, Türkiye gerçekliğinde büyük bir siyasetçi ve tek adam, bir o kadar da yalnız…
Yanınızda kalabalıkların olması sizi yalnızlığınızdan kurtarmaz…
Etrafındaki zümre ona yalakalık yapmaktan başka bir işe yaramıyor; belli ki, o da onların yalakalığından pek memnun olmalı, lakin halkın çoğunluğu Erdoğan’ın tek adam olmasından hoşnut değil.
Belki bugün kendi kurduğu plan içerisinde “Atı alıp Üsküdar’ı geçti” ama o bindiği at yakında onu üzerinden silkelerse kimse şaşırmasın. Çünkü Üsküdar’dan aşağı Kasımpaşa(!)

Ortada gerçek anlamda bir hukuksuzluk varsa, bu aynı zamanda kul hakkıdır ki, “Elhamdülillah Müslümanım” diyen biri için en büyük vebal kul hakkıdır. Mazlumların ahı zaten orada bir yerde duruyor, işin içine kul hakkı da girdiyse,..
 Allah hepimizin yar ve yardımcısı olsun! 

Cumartesi, Mart 18, 2017

Erdoğan kaybedeceği yarışa girer mi?

3 Kasım 2002’den bu yana girdiği tüm seçimleri kazanmış, 15 yılda karşısına çıkmış, sadece karşısına çıkanı değil, yanında duranları bile tek tek bertaraf eyleyip aforoz etmiş bir fenomenden söz ediyoruz: Recep Tayyip Erdoğan

Seversiniz ya da sevmezsiniz, şöyle ya da böyle Erdoğan bir fenomendir. Mübalağa etmiyorum, durum saptaması yapıyorum; Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra bu coğrafyaya gelmiş en güçlü şahsiyetten söz ediyorum.

15 Yıl… (bunun belediye başkanlığı sürecini ise saymıyorum) 15 Yıl bir ülkenin başında olmak her babayiğidin harcı değil. Bakınız, başarılı olup olmaması da değil söz konusu. Mesele, bir toplumun büyük bir kesimini ikna etmek ve onların güvenini kazanıp, önce başbakan, sonra Cumhurbaşkanı olmak ve ardından da tüm kontrolü ele geçirmek için tek ve güçlülerin en güçlüsü olmak istemesi.
15 yıllık süre içinde şunu yaptı, bunu yaptı, yanlıştı doğruydu, tartışmanın anlamı yok. Bu toplumun çoğunluğu Recep Tayyip Erdoğan’dan memnun. Kalan yarısının memnun olmamasının bir hükmü yok, mevcut sistem içinde.

Şimdi önümüzde bir referandum var. Bir yanda Erdoğan’a tapan ve ne yaparsa yapsın kabullenen, sorgulama organlarını yitirmiş bir toplum; diğer tarafta ise ondan nefret eden ve bu coğrafyaya gelmiş bir bela, bir bölücü olarak gören, asıl amacının, Atatürk’ün kurulurken önderlik ettiği Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak olduğunu düşünen diğer kesim.

16 Nisan Pazar günü bu halk bir karar verecek, ya “evet” diyerek “sorgulanamaz, yargılanamaz, dokunulamaz” yetkilerle donatıp Tayyip Erdoğan’ı ölünceye kadar başımıza dikecek… Ya da, “hayır” diyerek, “Dur… Bu kadar yeter, 15 yıldır bu ülkeyi yönettin, bizi 15 Temmuz gibi bir felakete sürükledin. Bunca yıldır yapamadıklarını tek adam olduktan sonra yapacağına inanmıyoruz. Bu cumhuriyet kolay kurulmadı, sana da yıktırmayız!” diyecek.

Peki, 15 yılda girdiği her seçim yarışını kazanan Erdoğan gibi bir siyasetçi, kaybedeceğini bile bile bir yarışa girerek risk alır mı?

Her gazetede, her tv kanalında. yurt içinde ve yurt dışında kaybetmemek için her şeyi yapan ve yapmaya hazır olan Erdoğan riske girer mi sizce?

Bence girmez. Çünkü girerse biliyor ki hem kendisi bitecek, hem de etrafında onun tek adamlığından nemalanan güruh, yok olacak. 
Bu yok olma, ortalıktan çekilme, sessizliğe bürünme şeklinde olmaz elbet. Erdoğan kaybederse, bir çoğunun felaketi olacak. Çünkü bundan önce yaptıklarının bir bedeli olacağının farkında hepsi!

Aha buraya yazıyorum: Referanduma bir aydan az bir süre kaldı. Eğer Nisan'ın ilk haftasına kadar referandum iptal edilmezse bilin ki, Erdoğan "evet"leri garantilemiş demektir, gönül rahatlığı ile referanduma gider. Yok eğer "#hayır"ları geçemeyeceklerini anlarsa, ya son anda (tıpkı Hollanda olayı gibi) "evet"leri köpürtecek, (kimsenin beklemediği) son bir hamle daha yapacaktır. Ya da referandumu iptal ettirecektir.

Bence Erdoğan, kaybedeceği bir yarışa girmez.
Çünkü asla kumar oynamaz. Çünkü üst aklı onun kazanmasını istiyor.
Kim üst akıl?

Erdoğan'ın tek adam olması için kim ses etmiyor ve alttan alta (karşıymış gibi görünüp) ona akıl verip destek oluyorsa, üst akıl odur!