Cuma, Temmuz 18, 2014

Atın Arapları gaz odalarına olsun bitsin(!)

Varsayalım İsrail, Gazze’yi yok etti!
Varsayalım kara harekâtı sırasında önün gelen herkesi kılıçtan geçirircesine tek tek öldürdü İsrail askerleri. Var sayalım Nazilerin yaptığı gibi tüm Filistinlileri bir kampa topladı ve gaz odalarında yakmaya başladı.
İsrail’de, Amerika’da, Avrupa’da yaşayan Yahudi vatandaşlar mutlu olacak mı?
Evet bu yazdıklarım çok uç şeyler.
Peki, kumsalda oynarken atılan bombaların 4 çocuğu öldürmesi, İsrail’in Tel Aviv kentinde yaşayan aynı yaşlardaki bir çocuğu mutlu eder mi? O çocuk, “oh ne güzel oldu, askerlerimiz çocukları parçaladı!” 
der mi?
Bir yanda bir avuç Filistinli, diğer yanda tam teşekküllü, son model askeri teçhizatla donatılmış İsrail komandoları kara harekâtı başlatmış. Ayrıca İsrail hükümeti 18 bin yedek asker için de seferberlik emri çıkartmış.
Peki, ne için? Hangi düşman için?
Köşeye sıkıştırılmış, çaresiz, bir avuç Filistinli için…
ABD başkanı Obama açıklama yapıyor, “İsrail’in yanındayız” Almanya başbakanı Merkel, “İsrail’i destekliyoruz” diyor da ne için, kime karşı?
İsrail’in karşısında bir canavar mı var?
Nasıl bir kin, nasıl bir nefret, öfke bu?
Kâğıdı ters çevirip bir başka açıdan bakalım; aynı durumda Yahudi’ler olsaydı ve Araplar Kudüs’te Yahudi’leri aynı şekilde kıstırıp bombalasaydı, Yahudi çocukları kumsalda oynarken parçalasaydı, biz susar mıydık? Tepki göstermez miydik sanıyor birileri?
Nazi kamplarında katledilen Museviler için gözyaşı dökmedik mi hiç?
Ataları gaz odalarında katledilmiş bir millet nasıl olur da Naziler kadar vahşi ve katil hale gelebilir? Yahudilere soykırım uygulayan Hamas mıydı, Naziler mi?
Maksat nedir, İsrail neyi amaçlamakta, tüm Arapları yok mu etmek istiyor, ya da yeryüzünde Müslüman nüfusunu harcamak mı niyeti?
Daha önce (www.dorduncukuvvetmedya.com adlı bir sitede) “HZ. MUSA'NIN LANETLİ KULLARI” başlıklı bir yazı hazırlamıştım (Artık o site AKP ve RT Erdoğan’ı eleştirdiğim için yazılarımı yayınlamıyor) 07 HAZİRAN 2010’da aynen şöyle demişim:
Başbakan Erdoğan’ın, Tevrat’taki ‘on emir’den biri olan “öldürmeyeceksin!”anımsatmasını, üstelik İngilizce ve İbranice yaptıktan, muhalifi Kemal Kılçıdaroğlu da hemen “çalmayacaksın, yalan söylemeyeceksin!” emirlerini de ekledikten sonra Tevrat’ta anlatılanlar geldi aklıma…
Bu yazıyı kaleme aldığım sıralarda, “on emir” atışması devam ediyordu.
Neyse, birileri yaptığı vahşet, işlediği cinayetlerin yanlarına kâr kalacak olmanın keyfiyle bu tartışmaya bir taraflarıyla gülüyordur, kimsenin kuşkusu olmasın!
Dünya’da İsrail hükümetine “dur” diyebilecek bir babayiğit yok, anlaşıldı bir kez daha!
Başta başbakanımız, mangalda kül bırakmıyor söylemlerinde ama icraat görebilmiş değiliz henüz, ne Türkiye’den ne de öteki bağımsız(!) ülkelerden!
“Peki İsrail bu cesareti nereden alıyor, neden bu kadar aymaz ve umursamaz?” sorunun yanıtı çok açık ve net aslında.
Ben biraz daha geçmişe inip, çık kısa bir anımsatma yapmak istiyorum.
Bundan 10 yıl kadar önce İsveç’te bulunduğum sırada bir misyonerin kaldığımız eve bıraktığı (Türkçe) Kitab-ı Mukaddes vasıtasıyla Tevrat’ı ve akabinde İncil’i okuma fırsatı bulmuştum.
Kitabı okuduktan sonra (inananlarına saygı duymakla beraber) Hıristiyanlığın tamamen uydurma bir din olduğuna kanaat getirdim.
Tevrat’ı okurken de Yahudilerin psikolojisini daha iyi anladım. Çünkü Tevrat onlara şöyle diyor: Rab İsrail oğullarını öncelikle yaratmıştır. Esas kulları İsrail oğullarıdır. Diğer insanları İsrail oğullarına köle olsunlar, hizmet etsinler diye yaratmıştır!
Belli ki bugün bu buyruğu gerçekleştirmek için her şeyi yapıyor Musa’nın kulları. İyi de aynı Tevrat, on emirde, Başbakanımız sayın Recep bey ile CHP lideri sayın Kemal bey’in anımsattığı emirleri de buyurmuş, ancak hükümet nezdindendeki Yahudiler bu emirlere pek aldırdıkları görülmüyor! 
Sadece bugün mü?
Hayır!
Hazreti Musa zamanında da işine nasıl geldiyse öyle davranmış İsrail oğulları…
Tanrı’nın Musa aracılığı ile söylediği her şeyin tersini yapmışlar… Hatta gidip, altından yaptırdıkları buzağı heykeline tapınmışlar, Musa Sina Dağına (Tur-i Sina) çıkarak tekrar Allaha yalvarıp ümmeti için af dilemiş, on emir gelmiş, Allah İsrail oğullarını yine affetmiş…  Ama onlar hem peygamberleri Musa’ya, hem de Allahın’ın onlar için indirdiği emirlere karşı gelmeye devam etmişler.
Asırlar geçmesine rağmen, İsrail oğullarının iktidarı ellerinde bulunduran bugünkü kulları, onca lanet, onca acı, gözyaşı ve yaşadıkları katliamlardan ders almamışçasına inandıkları dinin emirlerine sırt çevirmeyi sürdürüyorlar!
Yani Başbakan ve CHP Genel Başkanı boşuna yırtınıyor. Onlar kendi dinlerini de yasaklarını da herkesten iyi biliyorlar ve buna rağmen zulüm yapmaya devam ediyorlar!
“Neden?” sorusunun yanıtını ise zaman gösterecek!
Çünkü gelen haberlere göre İsrail içinde de, dünyanın başka yerlerindeki Yahudi ve diğer halklar da İsrail ordusunu yöneten hükümetinden bir hayli muzdarip.
Silahsız sivillerin bulunduğu Mavi Marmara gemisine yapılan son saldırı, tüm dünya televizyonlarında apaçık yansıyınca İsrail hükümetinin şeytanlardan(!) oluştuğu anlaşıldı!
İçimizdekilerin (özellikle medyada) farkında olmadan düştükleri tuzağı gördükten sonra Olağan Şüpheliler filminin şu ünlü repliğini anımsadım:“Şeytanın en büyük hilesi tüm dünyaya var olmadığına inandırmaktır”
İsrail’i ve bizimkileri gördükten sonra bu yalana kananların sayısının az olmadığını görmek çok üzücü… Hele ki koskoca kalemşörlerin, usta, üstat ve hocaların, efendilerin yorumları açıklamaları boğazlarımızda düğüm oldu, midemize oturdu!
***
İşte böyle, 4 yıl önce bunları yazmışım. O günden bu güne aynı İsrail aynı şiddet devam ediyor. 
Öyle, "van minut" diye cazgırlık yapmakla bu işler düzelmiyormuş, onu anladık.

Ama benim esas kafamı kurcalayan bir başka konu var! 

Daha bir kaç ay önce Suriye'de, Irak'da IŞID denen sözde müslüman örgütün bir kalemde 1500 kişiyi kurşuna dizmesi, kestikleri müslüman kafasıyla futbol oynamasına rağmen kılı kımıldamayanların şimdi aslan kesilip birden celallenmesi neyin nesidir? 

Evet, Filistinde ölen her can için yüreğimiz yanıyor, da, ölen Iraklı, Suriyeli ve Türkmen kardeşlerimiz için bu arkadaşlar nerelerdeydi?

Sayın Başbakan ve Cumhurbaşkanı adayımız Erdoğan o zaman neden IŞİD'in katliyamları için ses etmedi, neden acaba?

Cuma, Temmuz 11, 2014

Yoksa Erdoğan kaybetmekten mi korkuyor?

Geçen gün Ahmet Hakan, Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde, “Cumhurbaşkanı adayı Erdogan’a sorular” başlıklı yazısında
Recep Tayyip Erdoğan’a, birçok kişinin sormadığı ya da sormaya cesaret edemediği çok önemli sorular yöneltmiş.

Ama en önemli soruyu unutmuş:

“Erdoğan neden başbakanlıktan istifa etmiyor?”

Muhalefet ısrarla Erdoğan’ın hemen başbakanlık görevini bırakmasını istiyor. MHP bunun için resmen harekete geçti.

Etik olan da Erdoğan’ın başbakanlıktan istifa edip, tamamen Cumhurbaşkanlığı’na odaklanması…

Ama Erdoğan istifa etmiyor, etmeye de niyetli görünmüyor… Aksine genel seçimlere hazırlanan siyasi bir parti lideri gibi mitingler düzenliyor, her türlü imkanı köküne kadar kullanıyor!

Mesela, halkın paralarıyla beslenen devletin resmi TV kanalı TRT bile Recep Tayyip Erdoğan’ın resmi yayın kanalı haline gelmiş. AKP ve Erdoğan'ı öyle vahşice destekliyor ki, TC tarihinin hiç bir döneminde TRT bu denli iktidar yandaşı haline getirilmemişti. 

Diğer yandaş gazete, radyo ve TV’lerin performanslarını saymıyorum bile…

YSK’nın cumhurbaşkanlığı şartları arasında adayların görevlerinden istifa etmeleri gerektiği yer alıyor. Ancak iktidar partisi AKP bunun da kılıfını uydurmakta gecikmedi ve resmi şartları işine geldiği gibi yorumlarken, Erdoğan’ın başbakanlıktan istifa etmesini gerektirdiğine dair bir madde yer almadığı iddiasıyla, bu şartı alenen hem suiistimal, hem de ihlal ediyor.

Peki Erdoğan gerçekten de neden istifa etmiyor?

Etmiyor, çünkü onu istifaya zorlayacak herhangi bir yaptırım gücü ülkede kalmadı. E o da bunu paşa gönlünce, keyfince ve en arsız şekilde kullanıyor.

Mutlak güç onda…

Arkasında, çok emin olduğunu sandığı %50’lik bir oy potansiyeli var…
Gerçi o oy oranı Erdoğan’ın mı, yoksa partisinin mi, 11 Ağustos pazartesi sabahı hepimiz göreceğiz!

Neyse, Türkiye başta olmak üzere, yavru vatan Kıbrıs, yurtdışı konsolosluklar, Ortadoğu ve Balkanlar’da "Erdoğan %90 Cumhurbaşkanı seçilecek” diye konuşuluyor, seçimi kazanacağına mutlak gözüyle bakılıyor…

E o zaman madem kendinden bu kadar emin herkes, Recep Tayyip Erdoğan neden başbakanlığı bırakmıyor?

Yoksa sanıldığı gibi Cumhurbaşkanı seçileceği o kadar da garanti değil mi?

Kimse bunu sormuyor: E arkadaş, medya arkanda, iktidar arkanda, ordu, bürokrasi, polis hepsi ama hepsi seni destekliyorken, neden Cumhurbaşkanlığı için başbakanlıktan istifa edip de Ekmel İhsanoğlu ve Selahattin Demirtaş’ın karşısına eşit pozisyonda çıkmıyorsun?

Böyle bir soru yöneltmek elbette olanaksız. TC sınırları içinde, RTE'nn karşısına kim çıkıp da bunu sorabilir ki?

Mümkünatı yok.
Çünkü başbakan ve cumhurbaşkanı adayı Erdoğan'da da, bu soruyu yöneltebilecek birinin karşısına çıkma cesareti yok! O nedenle, medeni ülkelerde gördüğümüz, siyasilerin tv programlarına katılıp da cesurca tartıştığı canlı yayınları 12 yıldır bu ülkede artık görmüyoruz. (AKP'den önce vardı, desem ülkenin düştüğü medeniyet seviyesi anlaşılır mı acaba?)

Başbakan Erdoğan, yandaş ve besleme gazetecilerin dışında başka hiç bir gazeteciye mülakat vermiyor, karşısına da geçmeye yüreği yetmiyor!

Gelelim "Erdoğan Başbakanlıktan neden istifa etmiyor?" sorusuna...
Aslında bu sorunun yanıt çok basit…

Yurudun her hangi bir kahvehanesinde pişpirik oynayan, sonra da ibadetini huşu içinde ifa eden sıradan bir AKP’li gibi düşünelim: Yav Erdoğan bu kadar aptal mı, adam gücü yakalamış ne diye bıraksın. Elbette kullanacak her şeyi. Ben de olsam elimdeki gücü bırakmam tabi, aptal mıyım ben?

-İyi ama bu ne kadar ahlaki, ne kadar İslami değerlere, Müslümanlığın eşitlik ilkesine yaraşır?
Ya da onların anlayacağı dilden soralım, "Böyle yapmak helal midir, hocam?" 

Hoş, "Erkekler oruçluyken kadına bakarken boşalırsa orucu bozulmaz" diye fetva verebilen bir ulemaları varken, bu sorular da anlamını yitiriyor ya, neyse...

İşte bu soruya içten, yürekten ve samimi yanıt verdiğimiz zaman şu sonuç ortaya çıkıyor:
Erdoğan başbakanlıktan istifa etmez, edemez. Çünkü Erdoğan sanıldığı gibi Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanacağından o kadar da emin değil. Sadece, kamuoyunu böyle olduğuna inandırmaya çalışıyor.

Eğer kazanacağına mutlak inansaydı, emin olsaydı, başbakanlığı bırakır, rakiplerinin karşısına öyle çıkar, seçime de tarafsız biri olarak girerdi.

Girmiyor, çünkü Erdoğan korkuyor, kaybetmekten korkuyor!

Çünkü Recep Tayyip Erdoğan’ın fıtratında tarafsızlık yok. Adil yarışmak yok, samimiyet yok… Kazanmak için her şeyi mubah görüyor!

Çünkü seçimi kaybederse, 12 yıllık iktidarının da sonu olacağını biliyor. Kaybetmesi halinde tüm planladıkları, hesapları alt üst olacak…

Kaybederse…
Eğer kaybederse, Erdoğan için hesap günü de yakın demektir!

Oysa kazanmak gibi, kaybetmek de insanın fıtratında var.

Ama önemli olan nedir biliyor musunuz?

Delikanlı gibi kaybetmek…

Ne demiş Samuel Beckett; “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil”

Ben de şunu ekliyorum: Eğer kaybedeceksen de başbakanlıktan istifa et ve yenilsen bile “Adam gibi yenil”

Ne mutlu yenilgiden ders çıkarabilecek olanlara…

Şimdi birileri şunu diyecek: Başbakan hiç kaybetmedi ki.

Bazen hayat öyle sırlar saklar ki, kazandığın zaman aslında kaybetmiş, kaybettiğin zaman belki de kazanmışsındır.

Yeter ki insan ne kazandığını ve ne kaybettiğini anlayabilsin!

https://twitter.com/inSanatDernegi

Perşembe, Temmuz 03, 2014

Kim mazlum, kim zalim?

İlahi adalet var mı yok mu?
Bu sorunun yanıtını merak ediyorum ben de…
Ama önce şöyle kısa bir "zamanda yolculuk" yapmak istiyorum.
Kimsenin kuşkusu olmasın tarih mazlumların zaferlerini yazmış hep...
Peki gerçek mazlum, gerçek zalim kim? Gelin ona bir bakalım…
Zaman yolculuğumuzda ilk durak MÖ 480 yılı…
Leonidas’in 300 Spartalı’dan oluşan mütevazi ordusu, yaklaşık 250 bin Persli’den oluşan 1. Serhas’ın devasa ve donanımlı ordusuna karşı destansı bir mücadele vermiş.

31 Mart 627 tarihinde gerçekleşen Hendek Muharebesi’nde ise Müslümanların 3.000 savaşçısı, müşriklerin 10.000 savaşçısı ve 600 atlısına karşı zafer kazanmış…

Selahaddin Eyyubi de 1. haçlı seferlerinde devasa Hıristiyan ordularına karşı benzer bir zafere ulaşmıştı.

18 Mart 1915’te Çanakkale’de Osmanlı’nın kaybedecek gözüyle bakılan zayıf ama inançlı ordusu, Amiral John de Robeck komutasındaki 16 savaş gemilik dev donanması ve her türlü imkana ve mühimmata sahip itilaf devletleri ordusunun Çanakkale'yi geçmesine izin vermemişti.

Ve günümüzde farklı bir mecrada, farklı bir amaç ve uğurda benzer bir mücadele söz konusu.
Bir yanda her türlü medya, kamuoyu,  iktidar desteği ve maddi olanaklara sahip Recep Tayyip Erdoğan, diğer yanda kaybedeceğine mutlak gözüyle bakılan, aday gösterildiği partiler tarafından bile tartışılan, maddi imkanlardan, medya desteğinden yoksun Ekmelettin İhsanoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığı…

Aynı şey Selahattin Demirtaş için geçerli olsa da, nedense kimse onun adaylığını tartışmıyor.

Ortada çok ciddi bir gayri adil ve gayri ahlaki mücadele söz konusu.

Sanki İhsanoğlu mazlum duruma düşmüş gibi.

Tıpkı Spartalılar gibi…
Ya da müşriklerin komutanı Ebu Süfyan’a karşı savaşan Müslümanlar gibi…

Bir yanda yüzde 43’lik devasa yandaş ordusuyla TC’yi yıkma yolunda son kaleyi ele geçirmeye çalışan Recep Tayyip Erdoğan, diğer yanda bu kaleyi korumak için Ekmelettin İhsanoğlu’na bel bağlayan muhalefet…
Her şey ama her şey Erdoğan’dan yana.
Erdoğan’ın maça 1-0 önde başladığını söylemek yanlış olmaz.
Lakin, bizim halk mazlumların, ezilenlerin yanında yer alır hep.

Zalimlere karşı savaşan ve tek başına onlarca Bizanslıyı haklayan Kara Murat filmleriyle büyümüş bu halkın, zalimle mazlumu ayırt edemeyecek kadar vicdansız olmadığını düşünüyorum.
Zengin kız fakir oğlan aşkında, zalim fabrikatör babaya lanet etmiş bir ırkın ahfadıysa söz konusu, “bu da mı gol değil” diyen Turist Ömer’in isyanına ortak olacakların sayısını 11 Ağustos 2014 Pazartesi günü hep birlikte göreceğiz.
“Bunlar sadece filmlerde mi olur? İyiler sadece filmlerde mi kazanır? Gerçek hayatta kötüler belalarını bulacak mı, bulmayacak mı?” sorularının yanıtını ben de merakla bekliyorum.
Mazlumun ahı tecelli edecek mi, yoksa o bir efsane mi?
“İlahi adalet diye bir şey var mı, yok mu?” sorusunun karşılık bulacağı gündür işte o gün!

Yeter ki bu halk, kimin zalim, kimin mazlum olduğunu idrak etsin, “sandıktan civciv mi çıkacak kuş mu? hep birlikte göreceğiz…

https://twitter.com/inSanatDernegi

Salı, Haziran 24, 2014

Biri Kış Uykusu’nu tiyatroya uyarlasın!

Sinema mı tiyatro, tiyatro mu sinema?
“Bu ne biçim soru?” dediğinizi duyar gibiyim…
Evet, bence de garip bir soru bu…
Ancak, Altın Palmiye ödüllü “Kış Uykusu”nu izledikten sonra aklıma gelen ilk sorulardan biri buydu.
“Nuri Bilge Ceylan bu son projesinde Anton Çehov’un öykülerinden derlediği bir tiyatro metnini filme çekmiş” desem durumun ilginçliğini anlatmaya yeter mi, bilmiyorum.
Elbette daha önce Şekspir’in, Çehov’un bir çok öyküsü, romanı,  oyunu ve yüzlerce yazarın tiyatro metini, farklı dil, kültür ve anlayışla sinemaya aktarıldı; ancak hemen hepsinin başarılı birer sinema dili vardı. 
Hiçbiri, bu denli tiyatro dilini referans alarak beyaz perdeye yansımamıştı. Aksine, tiyatro yönetmenleri oyunlarının görselliğini artırmak için sinemanın estetiğinden faydalandıklarına rastlamıştım da, böylesini ilk kez tanıklık etmiş oldum. Uzun uzun tiratları, farklı açı ve planlarla yapılan çekimler bile Kış Uykusu'nun tiyatral etkisini ortadan kaldırmaya yetmemiş.
Ya da usta yönetmen NB Ceylan, bu projesini bilinçli olarak bu şekilde tasarladı ve sinemada tiyatro yapılıp yapılamayacağını denedi...
Ceylan’ın bilinen sinema anlayışından farklı olarak bol konuşma ve gaipten gelen müzikle desteklediği Kış Uykusu, birer saatten 3 perdelik bir tiyatro oyununu anımsattı bana.
Evet, izlerken sıkılmıyorsunuz; ama eğer esere tiyatral bir mantıkla bakarsanız… Zira 13 seansına gelerek benimle birlikte film izleyen 15 Bursalı sinema izleyicisinden 3’ü filmin yarısında, 4’ü de diğer yarısında salonu terk etmek zorunda kaldı.  
Çünkü izleyici sinemaya film izlemeye gelir tiyatro değil…
Diyeceksiniz ki, "Cem Yılmaz skeçlerini sinemaya aktarmıştı ya!"
Keşke bunu sinemada yapmasaydı, maalesef yaptı ve 3 milyon 744 bin kişi film değil, bol bol gülmeye gitmşti.
Nuri Bilge Ceylan ise komedyen değil, bir sinema yönetmeni ve üstelik bol ödüllü bir sinema markası.
Ne yazık ki, NB Ceylan’ın alıştığımız görsellik de Kış Uykusu'nda tatmin edici değildi.
Evet, görsel yönetmen (Gökhan Tiryaki) iyi iş çıkarmıştı, bir kaç devamlılık hatası dışında kamera açıları ve kurguda da sorun yoktu.  Oyunculuklar on numara. Özellikle Serkan Kılıç ve Nadir Sarıbacak ekstra alkışı hak etmiş…
Filmi izlemeden önce yazılanlara baktığımda, bir-iki yorum dışında Kış Uykusu’nu yere göğe sığdıramıyordu.
E haksız da sayılmazlar. Ne de olsa Cannes’dan almadık ödül bırakmayan, son Altın Palmiye ile başarısını taçlandıran Nuri Bilge Ceylan yönetmiş filmi. Eleştirmek kimin ne haddine ki… Biz Cannes jürisinden daha mı iyi bilecez(!)
Ama kimse “Olsa olsa bundan şahane bir tiyatro oyunu olurmuş, film gibi değil” dememiş.
Kış Uykusu hakkında çok şey yazıldı çizildi. Ben de, hasbelkader sinemayla ilgilenen biri olarak değerlendiriyorum filmi. 
Bu iş Ceylan’ın en iyi işi değil.
Elbette ben ne desem boş, Cannes jürisi Nuri Bilge Ceylan’ın bu son eserini de festivalin en büyük ödülüyle onurlandırmışken, bana ve benim gibi hariçten gazel okuyanlara halt yemek düşer(!)

Bundan sonra Ceylan nasıl bir film çeker, çekerse Cannes’a yine katılır mı, bilemem tabi. Onun yerinde ben olsam yaptığım her filmle beni ödülsüz bırakmayan festivali de referans alarak ilk seçimde Cannes Belediye Başkanlığı’na adaylığımı koyarım, kazanacağımdan endişem olmaz!  ;)

Salı, Haziran 17, 2014

Ekmeleddin cahili olmaktan değil, cahil kalmaktan kork!

Ekmeleddin İhsanoğlu’nu ilk defa duyanlardan değilim, en azından adının ilginçliğinden ötürü bir yerlerden duymuşluğum ve aşinalığım var!
Ama kimdir, nedir, ne iş yapar, ne işe yarar, herkes gibi saf bir Ekmeleddin cahiliydim.
İsminin CHP lideri tarafından açıklanmasından sonra, gelen tepkileri gördüğümde inanamadım.
Bu ne ön yargıdır, bu ne arsız, görgüsüz, bilip tanımadan, öğrenmeden bir kalemde silip atma, tek kelamda tu kaka etmektir!
Yok tanınmıyormuş, yok fazla muhafazakarmış, yok şuymuş, yok buymuş...
Sanki Ahmet Necdet Sezer çok tanınıyordu önceden...
Biri Twitter'dan şunu yazmıştı: İlle de tanınan birini istiyorsan, Tüm TC, ortadoğu ve bakanların da tanıdığı Kıvanç Tatlıtuğ aday olsun, ister misiniz?
***
İhsanoğlu hakkında bilgiler netleşince kendisine büyük bir haksızlık yapıldığını düşünmeye başladım.
MHP ve CHP yüzde 80'i muhafazakâr ve tutucu olan bu halkın da kabulleneceği en makul Cumhurbaşkanı adayını bulduğunu düşünmeye başladım. Çünkü bu ülkede bu halk (AKP'nin tüm yolsuzluk ve hırsızlıklarına rağmen) CHP'ye inanmıyor ve güvenmiyor. MHP'yi de yeterli bulmuyor...
Ülkenin büyük bölümü CHP’yi bugün bile din düşmanı sanıyorsa, bunu kırmak gerekirdi. Çünkü Kemal Kılıçdaroğlu, bu algıyı kıramazlarsa, (böyle giderse) kendilerinin kırılacağının uzun zamandır farkındaydı.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun taktiği çok açık: Kazanmak için rakibinin zaaflarından değil, artılarından yararlanmak.
AKP bugünlere nasıl geldi? Bu halkın yüzde 43’ü, onca şaibeye, onca yolsuzluk iddialarına rağmen nasıl oldu da ilk seçimde bu kadar oy verebildi?
AKP’nin başarısı kadar CHP’nin halktan kopuk siyasi başarısızlığının, istikrarsızlığının payı yok mu?
İşte bu sorulara yanıt bulduğunuz zaman, AKP’nin başarısının da sırrını çözmüş olursunuz.
CHP lideri rakibini deşifre etmiş  görünüyor.
Bu açıdan bakıldığında Ekmeleddin İhsanoğlu, RT Erdoğan’ın karşısına çıkarılacak en doğru aday olarak görünüyor.
Peki Ekmeleddin ihsanoğlu neden doğru aday?
Şuna bakmak gerek: Ekmeleddin İhsanoğlu dürüst müdür, kariyeri nedir? Yoksa halkını tokatlayan, toplumu ayrıştıran, şaibeli biri midir?
CHP tabanı ve dahası sol cenah, saçma sapan yorumlarla kendi içinde kavga eder hale düştü. Elbette bu ilk değil, uzun zamandır böyle bir izlenim veriyor CHP. Ve bu görüntü halk nezdinde “güvensiz” bir siyasi platform oldukları imajını pekiştiriyor.
Zaten kimi aday gösterirseler göstersinler CHP içinden birileri çıkıp mutlaka burun kıvıracaktı. Türkiye’de insanları memnun etmek zor…  Hele solcuları daha da zor!
Burada ortak bir adayda karar kılınmış, seçmenine düşen görev AKP ve RTE'ye karşı bu adayı sonuna kadar desteklemek olması gerekirken, her kafadan bir ses…
CHP ve solcular halktan ve gerçeklerden o kadar uzaklar ki…
Hiç biri, “Kılıçdaroğlu neden böyle bir aday gösterdi?” sorusuna yanıt aramıyor.
CHP Lideri olayı çözmüş, halkın neden CHP'den kaçtığını anlamış. Çünkü ortada çıngıraklı bir kobra tarafından zehirlenmiş bir toplum var. O toplumu akrep panzehiri ile iyi edemezsiniz, mutlaka ama mutlaka aynı yılanın zehrini bulup panzehir hazırlamak gerek.
Daha açık ifade etmem gerekirse, Müslüman kisvesine bürünmüş, zehirli bir dindar tarafından hasta olmuş bu toplumu da ancak bir başka dindar ve muhafazakâr iyi edebilir. Maalesef bu topluma sol panzehiri iyi etmez, olmaz, doku uymaz. Çünkü yaşadığımız toplum bu.
Ve bence Kılıçdaroğlu da, Bahçeli de panzehiri bulmuş. Ama bizim solcular bunun farkına varacak algıdan uzaklar… Durumun ne kadar vahim olduğunu görmüyor ya da görmek istemiyorlar.
Ekmeleddin İhsanoğlu’nu hiç biri beğenmiyor. Aslında onlar da neden beğenmediklerini bilmiyor. Muhalefette kala kala beğenmemek ve her şeye karşı olmak ruhlarına işlemiş. Bunun için bir gerekçeleri olmasına da gerek yok, çünkü böyleler ve böyle kaldıkları sürece RTE ve onun gibiler daha uzun yıllar başımıza ekşimeye devam edecek demektir! 
Twitter hesabımdan, “Atatürk dirilse, CHP onu aday gösterse, bu gerzek solcular, ‘bula bula onu mu buldunuz da aday gösterdiniz?’ diye yine burun kıvırırdı” diye yazdım. Ne kadar haklı olduğumu da ilerleyen saatlerde, ortaya çıkan tepkilerden anladım.
***
Bir yanda 4 dil bilen, kariyeri başarılarla dolu, profesör doktor olmuş, uluslararası alanda önemli işlere imza atmış, akademik çalışmalarıyla adından söz ettirmiş, Türkiye gerçekliğini özümsemiş, (en az kendi ülkeleri için oluğu gibi Obama kadar, Putin ya da Merkel kadar) milliyetçi, muhafazakâr ve bir o kadar da çağdaş Ekmeleddin İhsanoğlu…
Öte yanda bildiği diller şiddet, öfke, kin ve kibirden ibaret, kendi vatandaşını tokatlayan, yüreği yaralı mazlum bir anayı kalabalıklara yuhalatan, 14 yaşındaki çocuğu terörist ilan edecek kadar vicdanı körelmiş, "ya tarafsın ya da bertaraf" diyerek toplumu bölen Recep Tayyip Erdoğan...

“Hangisini seçeceksin?” dediklerinde, kafasında hala soru işareti olanın hem aklına, hem de vicdanına şaşarım!

Perşembe, Haziran 12, 2014

Eğitimsizlik hastalığının tedavisi var mı?


Önce şunu sormak gerek: Eğitimsizlik bir hastalık mıdır?
Evet, hastalıktır ve tedavisi var. O da eğitimdir.
Bakın “eğitim” diyorum, “öğretim” değil.
Birine matematiği öğretebilirsiniz, çok iyi gitar çalmasını, şahane yemekler yapmasını öğretmek mümkün..
Fakat, öğretim ile eğitimi aynı anda uygulamaz, aynı dozda vermezseniz, ortaya Türkiye’de yaşaya halk gibi eğitimsizlik hastalığına yakalanmış milyonlar çıkar.
Türkiye’de halk ciddi şekilde adı konmamış bu hastalığa yakalanmış durumda.
Kenar mahalledeki kahvehaneden tutun da, üniversitede en üst seviye gelmiş bir akademisyenine bile bulaşmış durumda! Sporcusundan taraftarına, sanatçısından, hayranına... Siyasetçisinden seçmenine, öğretmeninde, kasabına, manavına dek, hemen herkeste bu hastalığın belirtilerini görmek olası!
İnanmıyorsanız açın bakın 3. Sayfa haberlerine. Ya da internet portallarında son bir yıldır yaşanan olaylara.
En taze örnek geçtiğimiz aylarda Konya Selçuk Üniversitesi’nde yaşandı. Bir profesör doktorun, bir doçent doktoru, kadın meselesi yüzünden boğazlayarak öldürdü.
Kenar mahallelerde olanları, kadına ve çocuğa uygulanan şiddeti işlemeye kalksam yazı bitmez...
***
Bursa’da belediye otobüslerine bindiğiniz zaman şöyle bir manzara dikkatinizi çekti mi?
Ön taraf tıka basa dolu arka taraflar boş. Şoför uyarıyor: “arkaya ilerleyelim arkadaşlar!”
Tık yok… Tüm vatan evlatları, ağabeyler, ablalar, amcalar dayılar birbirine bakıyor, şoförün bu uyarısını kimse üzerine alınıp da arkaya gitmek için kılını kımıldatmıyor.
Bazen şoföre soruyorum durumu. “Ne yapayım, onlarla mı uğraşayım, araç mı kullanayım, bilmiyorum” diyerek çaresizliğini ifade ediyor.
Benzer bir duruma Metro görünümlü BursaRay’da da sıkça rastlıyoruz. Bindiğiniz bir vagondan ineceğiniz durakta inmeniz binmeye çalışan yolcuların vicdanına kalmış. Çünkü siz inmeye yeltenmeden, yer kapmak için kapılara hücum eden bencil ahali yüzünden inmeniz bir hayli güç.
***
Gelişmiş ve eğitimli toplumlarda başkalarının hakkına saygı vardır. Önce inenlere yer verilir ki, binenlere yer açılsın.
Metro istasyonlarında yürüyen merdivenlerin sol tarafı daima boş bırakılmalı.
Nerede?
Elbette ki eğitimli toplumlarda… Bizde ise sağına soluna bakan yok, sizin aceleniz varsa yandınız demektir. Çünkü yürüyen merdivenden hızlı çıkabilmeniz için ciddi bir mücadele vermeniz gerekli.
Başkalarının hakkına saygısızlık, bencillik, trafik lambalarında beklerken gereksiz kornaya basmak, sarı ışıkta aracın hızını yavaşlatmak yerine daha da hızlandırmak, yayaların üstüne araç sürmek, yere çöp atmak, tükürmek hep eğitimsizlik hastalığının belirtileridir.
Eğer siz de bunları yapıyorsanız, fena halde hastasınız demektir.
En iyi yöntem, önce kendi kendinizi eğitmek…
Siz iyileşip farkında olmaya başladığınızda bu hastalıktan mustarip olanların illetten kurtulmalarına yardımcı olmanız mümkün…
Eğitimsizlik hastalığının ilacı yok, hastanesi yok, doktoru yok.
Tek çare sizsiniz, kendi kendinizi eğitmeniz zor değil, sadece fark edin, bakın, görün ve idrak edin, yani anlayın!
Sadece size yapılmasını istemediğiniz davranışları başkalarına yapmayın!
Geçmiş olsun…

Not: Burulaş için BursaRay'da dikkat edilmesi gereken kurallar için daha önce şöyle bir tanıtım filmi demosu hazırlamıştık: http://insanat.web.tv/video/p4bcksf5xri

Pazar, Haziran 01, 2014

2 stadı Bursa'ya çok görmeyin!

Alttaki yazıyı 13 Ekim 2013'de Bursaport ve Bursaspor.net siteleri için yazmıştım... Güncelleyip Bir kez daha paylaşıyorum.  Çünkü salı günü Bursaspor taraftarı Atatürk Stadı'nın yıkılmaması için bir etkinlik düzenleyecek.

Peki Bursa'da 2 adet stad olsa fena mı olur?

İstanbul’da kaç stad var biliyor musunuz?
Ya da Ankara’da?
İzmir’de?
Antalya’da?
Peki Bursa’da 2 stadın bulunması kime ne zararı var?

Önce şunu belirtmek isterim:

“Bursa’ya yeni bir stad yapılsa, en uygun yer neresi olurdu?” diye sorsalar, tartışmasız, Timsah Arena’nın şu an yapıldığı yeri gösterirdim. Nitekim, daha önceleri, yani bundan 15-20 yıl önce, Bursa’ya yeni stad yapılıp yapılmayacağı tartışılırken Nilüfer Çayı’nın hemen kenarında bulunan Veledrom ve Atış Poligonu’nun olduğu yere stad yapılmasını hayal ederdim.

Gazetecilik yaptığım dönemlerde de, Veledrom Sahası’nda göreve gittiğimde hep 50 bin kişilik bir stad yapıldığını gözümde canlandırırdım.

Bence yeni stadın çok makul bir yerde yapıldığını düşünüyorum. Kente ne uzak, ne de yakın. Metro istasyonuna iki adım mesafede. Trafiği de çok aksatacağını düşünmüyorum. (Hele ki İstanbul’da Olimpiyat Stadı ile TT Arena ve Kadıköy Şükrü Saraçoğlu stadlarını düşündükçe Timsah Arena’nın yeri çok uygun.

Amma ve lakin benim itirazım mevcut Atatürk Stadı’nın yıkılacak olmasına!

Birçok kişi Atatürk Stadı’nın yıkılması ve Atatürk isminin buradan kalkacak olmasına itiraz ediyor. Ben buna da katılmıyorum.

Mustafa Kemal Atatürk’ün adının bir stada verilip verilmemesinden ziyade ülkenin bağımsız olup olmaması, kalkınıp kalkınmaması daha önemlidir. Nitekim bu ülkenin en önemli kurucu unsurlarından ve adının “Türkiye Cumhuriyeti” olmasının sebebidir, Atatürk. Türkiye demek Mustafa Kemal Atatürk demek, tek bir stadın adına indirgenmemeli!

Bursa Mimarlar Odası, BUMİAD, GÜMÇED ve Mayıs 16 grubu, Atatürk Stadı’nın yıkılıp meydan adı altında ticari alan olmaması için “Korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı” olarak tescil edilmesi için Bursa Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Müdürlüğü’ne başvuruda bulunmuş.

Bence güzel bir girişim. Ve Atatürk Stadı olduğu gibi kalmalı. Önemli maçlar Timsah Arena’da, diğer maçlar Atatürk Stadı’nda oynanabilir. 2 ve 3. Lig maçları da dahil, stad maksadına uygun faaliyetlerine devam eder...

Nüfusu 3 milyona yaklaşan bir metropol için 2 stada sahip olmak da lüks değil ihtiyaç, diye düşünmekteyim.

Tüm Bursalılar için Atatürk Stadı’nın önemi çok fazla. Çok önemli anıları var Bursa halkının o stadla ilgili… Kazanılan ulusal ya da uluslar arası başarılar bir yana, çocukluğunda o stadın zemininde kim Cumhuriyet Bayramı törenlerine katılmadı ki? 19 Mayıs törenleri de öyle…

Bursa BŞ Belediye Başkanı Recep Altepe bu konuda ne kadar inisiyatif sahibidir bilemiyorum ama yeniden aday oldu ve açık farkla seçildi. Ona oy verenler arasında Bursaspor taraftarları da var. Ama o taraftar oylarını stadı yıksın diye vermedi her halde! 


Altepe'nin en önemli icraatlarından bir de Atatürk Satdı’nı olduğu gibi bırakmak olmalı ya da mevcut halini gözeterek yeni bir proje düşünmeli…

Çünkü Atatürk Stadı Bursa için çok şey ifade ediyor, politikacıların idrak edemeyeceği kadar ok şey!


https://twitter.com/inSanatDernegi

Çarşamba, Mayıs 28, 2014

Kablo hırsızlarının istikbali…

Adapazarı istikametinde olmuş…
Yüksek Hızlı Tren için döşenen kabloları çalmışlar.
Daha önce de Bursa’da evlerin önünde bulunan doğalgaz tesisatların üzerindeki topraklama amaçlı bakır telleri de çalınmış, failler hiçbir zaman yakalanamamıştı.

Peki YHT’nin kablolarının çalınmasına şaşırdık mı?
Hayır…
Neden?
Çünkü burası şerefsiz ve hain dolu Anadolu!
Nereden mi biliyoruz? Aşk olsun nereden bilecez, hamd olsun ki, bebek katilimiz var, kadına ve çocuğa şiddet uygulayanı, tecavüz edeni, sıfırlanamayan 30 milyon avrolar, 700 bin dolarlık kol saatleri var, tepsi tepsi çukulata örtülü bayramlık 500 bin dolarlık hediyeler var, kutsal kitabımız kuranla bakara ile makara yapanı var, var oğlu var… E meclistekiler böyleyken, bir kaç yüz metre kablo çalınmış, çok mu yani?
O mu gözünüze battı, onların canı can da vatandaşın ki patlıcan mı?
Anlıyoruz ki, mecliste olanları gören yurdum insanının da canı çekmiş…  Onlar birbirne tekme tokat girince, halkım da karısına, sevgilisine, olmadı evladına sille tokat dalmasın da ne yapsın. E kolay mı, sıfırlanmaya çalışılan 30 milyon avroları duyunca "ben de isterim ben de insan evladıyım" demeyecek vatandaş var mı? Benim sokaktaki yurttaşım evinden kasa kasa, kutu kutu milyon avrolar çıkartamadığına göre onlar da gidip Yüksek Hızlı Tren’in kablolarına dadanıyor. Güçleri buna yetiyor. İmkânları olsa daha iyisini de yapacaklar ama yok bi kere, çalmak için fırsat eşitliği hiç yok(!)

O nedenle bırakın garibanlar Yüksek Hızlı Tren’in kablolarıyla idare etsinler(!) Gün gelir, meclise girerseler, bu halk onlara güvenip de seçerse (ki bizim halkımız o tür insanı, işini bilen memuru bağrına basmayı pek sever…) Rıza Sarraf da ellerinden tutarsa, hele bi de başbakanımızın gözüne girdiler miydi, bu gençler kesin ağabeylerini aratmayacak, memleketin içine ederler yani, kimsenin endişesi olmasın, bu halkta, bu millette o potansiyel var…

En kötü ihtimalle damarlarımızdaki asil kanda her şey mevcut, öyle değil mi? ;)


***
Dünya Meteoroloji Örgütü’nden (DMÖ) yapılan yazılı açıklamaya göre, kuzey yarım küredeki karbondioksit oranının yüksek oranda arttığı bildirildi. Nisan ayında yapılan son ölçümlere göre kuzey yarım küredeki karbondioksit oranının milyonda 400 birimle iklim değişikliği için kaygı verici eşiğe geldiği açıklandı.

DMÖ'nün 2015 ve 2016 yıllarında bile karbondioksidin 400 birimin altında kalacağını tahmin edildiğinin anımsatıldığı açıklamada, artan gaz miktarının sıcaklık dalgalarına, kuraklıklara ve deniz seviyelerinde yükselmeye neden olabileceği ifade edildi.

Yani anlayacağınız durum çok ciddi. Özellikle de denizin yükselme tehlikesi nedeniyle zorda olan ülkeler İngiltere, Hollanda, İtalya, Japonya, Malezya’nın sular altında kalma ihtimali yüksek.

Ama bu durum bizi ilgilendirmez değil mi? Bu olaylalar tahminen 2015 ve 2016’dan sonra oluşabilecek durumlar.

Yani Türklerin korkmasına gerek yok, biz zaten 1800'lü yıllara denk yaşadığımız için küresel ısınmanın bizi etkilemesine 200 kusur yıl var daha(!)

***
Devlet Bahçeli eski cumhurbaşkanlarından önce Süleyman Demirel, ardında da Ahmet Necdet Sezer ile görüştü. Son olarak da mevcut Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile seçimler öncesi bir araya geldi. Yapılan yorum ve değerlendirmeler genelde Bahçeli’yi ağır şekilde eleştiren nitelik taşıyordu.

MHP liderinin bugüne kadar gerek AKP gerekse Erdoğan konusundaki davranış ve tutumu nedeniyle kafalarda soru işareti bırakmış olması, gerekse de eleştirilerde haklılık payı taşımasına rağmen ben konuya farklı bir noktadan bakıyorum..

Bence bu iyi bir taktik ve nabız yoklama girişimi olabilir. Hem Abdullah Gül'ün kulağına kar suyu kaçırma amacın taşıyor, hem de Cumhurbaşkanı koltuğunda oturmasına rağmen Gül’ün aslında Başbakan Erdoğan karşısında ne denli zayıf ve ezik olduğunu kanıtlamış oluyor.

Belli ki Abdullah Gül, bundan sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın ihtirasına diş gösterecek kadar siyasetin içinde yer almak istemiyor.

Esas merak edilen konu  muhalefetin tutumu…

Şimdi sıra RTE'yi mat edecek hamleye geldi.

Bakalım kim şah diyecek? 

***
Son olarak, şu atalarımızın ettiği sözler var ya hani; her şey için bir söz etmiş olan ve her şeyi bilen atalarımız son yıllarda ülkede yaşadığımız gayri adil ve gayri ahlaki olaylar için de şunu demiş mesela: Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste!

Tecrübeyle sabit olan bu benzetmelerin doğruluğundan hiç kuşkum yok.
Evet yok ama şu ilahi adalet gelse de yerini bulsa diyorum artık.  Tecelli etmesi için daha kaç mazlumun ahı gerekli, anlamış değilim valla!



Salı, Mayıs 20, 2014

‘Hoş’t görü…

İnsan hoş görür…
Çünkü insandır ve diğer hayvanlardan farkı düşünebilme yeteneğidir. 
O nedenle yayılırken İslam dini, hoş görülü davranmanın avantajını kullanmıştır asırlarca...
Taaa ki…
Ta ki, hoş görü, HOŞT görü haline gelinceye kadar.
Peki ya bugün durum nasıl?
***
Durum çok vahim…
İslam dinine bakıp da “Allah’ın insanlara sunduğu, doğruluk, adalet ve insanı merkeze alan, insanın mutluluğunu ve huzurunu gözeten din bu mu?” diye sorgulanmaya başlandı.
Dünyada durum bu şekilde, ya Türkiye’de?
Türkiye’de de durum içinden çıkılmaz bir hal alıyor.
300 kusur insanımız madende pisi pisine ölmüş, matemi tazeliğini koruyor, yürekler yaralı, insanlar yarından umutsuz, birkaç gün sonra da ulusun en önemli resmi bayramlarından biri, 19 Mayıs, gel gör ki, ülkenin en güçlü adamı, birlik beraberlik ve dostluk mesajları vereceği yerde, ekranlara çıkmış, kürsüden nefret ve kin kusuyor!
Bir Allahın kulu da “Ey Müslüman evladı, bir sus, Allah rızası için sus! İslam’ın özü olan hoşgörüyü düşün, affet, bağışla, kucaklayıcı ol” demiyor, Lider, kendisine yapılan tüm eleştirileri haklı çıkartan bir ses tonu ve biçemde ülkeyi gerdikçe geriyor.
Azarlıyor, yumrukluyor, farklı düşünene, kendisini eleştirene tahammül edemiyor, öfke her yanımızı sardıkça sarıyor…
Kadınlarımız hiç olmadığı kadar sokaklarda katlediliyor, çocuklarımız bebelerimiz kaçırılıp tecavüze uğruyor, sıradan insanlarımız bir anlık öfkeleriyle cinnet sarmalına kapılıp akıl almaz cinayetler işleyebiliyor!
Oysa ülkede yaşananların her miliminde, her zerresinde ibret alınacak olaylarla dolu. Sadece etrafımıza bakıp, ellerimizi başımıza alıp düşünmemiz gerekiyor, “Ben ne yapıyorum?”
***
Bu halk buna reva mı?
“Neden bir İngiliz, Bir Alman, Fransız, Japon, bir Amerikalı, Kanadalı gibi benim vatandaşım da huzur bulamıyor? Onların yaşam kalitesi neden benim halkımda da yok? O huzuru sağlamak benim görevim değil mi?” diye sormuyor, soramıyor?
Seçilerek en tepesine oturduğu ülkenin imparatoru sanıyor kendini ve yanlış yaptıkça batıyor, battıkça da ülkesini de bitiriyor.
Oysa ki, küçük bir özür, halktan af dileme ortamı yumuşatmaya yetecekti.
Elin dinsizi, şintoisti, elin kafiri, elin gavuru bunu yapabiliyor.
Çıkıp halkından özür diliyebiliyor, olmadı istifa ediyorken, bizimkiler…
Ya bizimkiler?
Bizim Müslüman liderimiz ve yöneticilerimiz, siyasetçilerimiz İslam’ın özüne neden ters ve aykırı davranıyor?
İşte sorulması gereken soru bu?
Neden?
Kendi halkına karşı bu hoşgörüsüzlük, niye?
Böyle davranarak başta gazeteci Yılmaz Özdil’i ve onu diktatör gibi davranmakla suçlayanları haklı çıkarmıyor mu?

Perşembe, Mayıs 15, 2014

Allah'a iftira atabilme cesareti!

Bu yazıyı okuyanlar bir yaratıcının olup olmadığına inanır ya da inanmaz, her inanç ve her görüş sahibini bağlar.
Ama bu satırların yazarı, bir yaratıcının olduğunu düşünüyor ve uzun süredir rastlantılara inanmıyor!
Evrenin oluşmaya başladığı ilk andan ben bu satırları karladığım şu ana kadar, olup biten, yaşanan ve yaşanacak olan her şeyin “sebep ve sonuç” denklemiyle açıklanabileceğini düşünüyorum. Eğer sebep varsa, mutlaka ve mutlaka o sebebin bir de sonucu olacaktır!
Peki ülkemizde bu yaşananlar da sonuç mudur?
Ya da bu bir kader midir gerçekten?
Acı çekmek, eziyet, elem ve keder…
Gözyaşı kader midir?
Eğer “sebep ve sonuç” denkleminden yola çıkacak olursak,  sebeplere bakarak kaderimizi çözümlemek mümkün olabilir!
Hatta "birden fazla sonucun belki de en hafifi bugün olanlardır" demek iyimserlik olmaz! Zira birden fazla sebep olduğunu da düşünürsek, henüz sonuçların en büyüğünü yaşamadık demektir!
Çünkü son yıllarda ülkemizde yaşananlara baktığımızda o kadar çok mesaj alınacak olay geçmiş ki başımızdan…
Fakat hiçbir sonuçtan toplumsal bilinci artıracak çıkarımlar yapamamışız…
Afyon’daki askeri birlikte yaşanan patlamada kaç kişi öldü, o olay neden gerçekleşti, orada ölen gencecik çocuklar ne için feda edildi, bilen var mı?
Peki ya merak eden?
1999 depreminden günümüze ne değişti?
1980’lerde başlayarak günümüze kadar devam eden PKK terörünün sebebi ve sonucu 40 bin cana mal olmasına hangimiz makul ve mantıklı bir açıklama getirebilir?
Veya trafik kazalarında bugüne dek kaç kişi öldüğü hakkında bilgisi olan var mı?
Pek sebep nedir de trafik kazalarında bu kadar acı bir tablo sonuç olarak önümüzde duruyor.
Samsun'un Canik ilçesindeki selde boğulanlara, Van’daki depremzedelere, geçen yıl Gezi olayları sırasında ölenlere, daha bir kaç ay önce kaybolan, kaçırılan bebelere ağlıyorduk, şimdi de katliam gibi faciada ölen madencilere...
Ben soruyorum: Bu lanetli coğrafyada olaysız gün geçmeyecek mi? 
Güney Kore’de bir feribot batıyor, yüzlerce insan boğularak yaşamını yitiriyor, akabinde başbakan Chung Hong Won kaza nedeniyle istifa ediyor, feribotu işleten Chonghaejin Denizcilik Şirketi'nin sahibi Kim Han Shik tutuklanıyor.
***
İstifa, onurlu ve şerefli insanların işletebildiği YÜREKLİ bir mekanizmadır. ADAM gibi yönetilmeyen ülkelerdeki vicdansızlar "MUKADDERAT" diye suçu ALLAH'a atar!
Tıpkı 1999 depreminden sonra bir vatandaşın “7.4 yetmedi mi?” diye pankart açması gibi!
Oysa orada insanları öldüren deprem değil kalitesiz malzeme ile yapılan binlerce çürük bina değil miydi?
Peki, “7.4 yetmedi mi” diyerek, bazı kimseleri Allahın cezalandırdığını söylemek, Allah’a iftira değil midir?
E Allah her insana aynı aklı vermedi mi? Çürük binayı fay üstüne, çürük zemine yaparsan depremde evin yıkılacağını, dere yatağına ev yaparsan selde batacağını anlamak için süper zeki olmaya gerek var mı?

"Ucuz insanlar 12 yıldır bu hükumeti alkışlayadursun" Onlar alkışladıkça birileri başımızda daha çok yellenecek, yellendikçe de bizler daha çoook diri diri gömüleceğiz!
Çünkü layığımız budur, unutmayalım ki her insan layığını bulur, her toplum layık olduğu gibi yönetilir.
Bunu ben değil, onların da inandığı son peygamber Hz Muhammed (SAV) söylüyor.
***
Peki ya Sn Başbakan Erdoğan’ın böyle bir olayda bile özür dilemek yerine "Bunlar olağan şeylerdir. Bunun yapısında fıtratında bunlar var" demesi, tek kelimeyle utanç vesilesi değil midir? Hele mutlak bir kudret ile yönettiği ülkesini, 200 yıldan bu yana madencilikte hiç kimsenin ölmediği İngiltere'nin 1800'lü yıllarıyla kıyaslaması acizliğin daniskası değil midir?
Özür dilemek bir erdemdir. Müslüman olmayan Güney Kore'li yöneticiler, istifa ederek Müslümanlardan çok daha erdemli ve onurlu olduklarını kanıtlamışlardır. Ben bir İNSAN olarak bundan UTANIYORUM, diğer Müslümanları bilemem!
Tüm bu olanlar “sonuç mudur?”
Eğer sonuçsa “sebep nedir?
Sebep sadece ve sadece akıl ve akılsızlıktır!
Akıl da eğitim ve bilinçli toplumlarda görülür.

Cehaletin sebep olduğu sonucu işte şimdi hep birlikte yaşıyoruz!

https://twitter.com/inSanatDernegi

Cuma, Mayıs 09, 2014

Bu nedir Sn Altepe?

Geçenlerde, başkanı olduğum İnSanat Derneği’nin de bulunduğu Katlı Otopark Pasajı’na Bursa Bş Belediyesi Başkanı Recep Altepe geldi.
Daha doğrusu bize değil, derneğimizin hemen üstünde yer alan kas hastalıkları derneği için akülü araç bakım atölyesinin açılışına gelmişti Altepe. 
Ben de, (bugüne kadar kendisini makamında ziyaret etmek için yaptığımız hiçbir talebe karşılık vermeyen) başkanı hazır denk getirmişken, biraz da emrivaki yaparak, İnSanat Derneği’ne davet ettim. Sağ olsun kırmadı bizi. Bursa’nın aktif ve film üreten tek merkezi İnSanat Derneği 16mm Sinema Atölyesi’ni onurlandırdı. Gelmişken kendisine Bursa’da Bursa olanaklarıyla çekilmiş ilk ve tek sinema filmi “Adı Aşk Bu Eziyetin” DVD’sini armağan ettim. Derneği gezdirirken de bir kaç talepte bulundum.
Yine sağ olsun Altepe, isteklerimizi “he he..” diyerek karşıladı.
Başkanı bulmuşken, kendisini eleştirdiğimi de söylemeyi ihmal etmedim.
Etrafındakiler, “Başkan eleştirilir mi, olur mu, öyle şey yapılır mı?” gibi homurdanmalarına rağmen  eleştirmenin ne kadar önemli ve faydalı olduğunu ima etmeye çalıştım.
***
Neyse…
Gelelim bugüne… 
Bugün derken, günümüz değil, baya baya, bugün, yani Cuma gününden söz ediyorum…
Birkaç saat önce Cumhuriyet Caddesi’ne çıktım…
Hani şu nostaljik tramvayın pink attığı için trafiğe kapatılan cadde var ya, işte ora!
Son halini gördünüz mü oranın?
Görmediyseniz fotoğrafına mutlaka bakınız. 9 Mayıs 2014 Cuma saat 18:21 itibariyle, cadde işte bu halde!
Peki, nostaljik tramvay ne zaman hizmete açıldı bilen var mı?
Ben söyleyeyim hemen, 28 Mayıs 2011’de…
Yani tam üç yıl önce…
T1 Tramvay hattı ise 12 Ekim 2013’te, bundan 8 ay önce hizmete açıldı.
Peki, bir tramvay hattının döşendiği su kanalları neden 3 yıl sonra değiştirilir, bilen var mı?
Hadi diyelim nostaljik tramvay 3 yılda eskidi, peki ya T1 hattı?
***
Sayın Recep Altepe, nedir bu yapılanlar?
Bir Bursalı olarak bunu size soruyorum, bu bir eleştiri değil, kentli bilincine sahip bir vatandaş olma durumu.
Bursa'yı, en az sizin kadar ben de seviyorum, bundan kuşkunuz yoktur her halde...
Lütfen, tramvay hatlarına yapılan bu parke düzenleme çalışması neyin nesidir ve ne için yapılmaktadır, bu zaruret, neden zuhur etmiştir?
Sizi eleştirince etrafınızdakiler kızıyor, hadi eleştirmeyelim de o zaman sadece hakkımız olan soruları yöneltelim, Sn Altepe: “Her AKP belediyesi başkanı, göreve seçildiğinin akabinde ilk icraatı kaldırım taşlarını yeniler”  iddiası gerçek midir?
Siz de, "değiştirecek kaldırım bulamayınca, bula bula tramvay kanallarını mı buldunuz değiştirmek için?"
Buna ihtiyaç var mı Sn Recep Altepe, bakın yaptıklarınızla sizi alkışladık, hanlar-hamamlar onarıp birer kültür merkezine çevirmeniz takdire şayan. Hadi TOKİ Doğanbey malum, ona artık diyecek laf yok, (kınına giren şemsiye açılmaz(!) lakin, tam da bahar aylarına girme hazırlığı yaparken, turizm sezonu arefesinde bu yapılan işin makul ve mantıklı açıklamasını bir Bursalı olarak bekliyorum.
Tramvayın işlevi yokmuş, amacına uygun değilmiş, vs vs.. Geçtim bunları, Bursalı’nın parasıyla yapılan bu hizmetlerin maksadını öğrenmek hakkımız…
***
Bunu ben soruyorum!
Benden çok, size oy vermiş hemşehrilerim de bunu size sormak zorunda. Onların hakkı daha çok… Esas hesap sorması gereken onlardır. Eminim, Cumhuriyet Caddesi’nden geçen her Bursalı, orada neler olduğunu, o tadilatın mana ve ehemmiyetini merak ediyordur!
Eğer zaruri bir yenileme çalışması ise o zaman da akla şu soru gelecek bilmiş olun!
Nasıl bir hizmet, nasıl bir berbat işçiliktir ki bu, milyon dolara mal olmuş bir çalışma bu kadar kısa sürede böylesine bir onarıma muhtaç kalıyor?
Ben Bursalı olarak kendimi kazıklanmış ve aptal yerine konmuş hissediyorum ya siz?





Pazartesi, Mayıs 05, 2014

Hepimizi Allah kurtarsın!

Çember daralıyor…
“Ne çemberi?” diye merak eden varsa hemen söyleyeyim, “ölüm çemberi”
Evet evet, ölüm artık her zamankinden daha yakın bize.
Nüfus arttıkça insan kalitesi de azalıyor, azalan kalitesiz insan yığınları hepimizin sağlığını tehdit ediyor.
Kalitesiz insanların kişiliği de kalitesiz olunca bu tür insanların vicdanları da aynı oranda çürük oluyor. Böylece, hem sağlık hem de kişilik anlamında çürük bir toplum ortaya çıkıyor.
Yani anlayacağınız, vahşi kapitalizm sayesinde çürüyen toplumun yarattığı çemberin daralan çeperinde sıkışıp kalan insanlık kendi kendini yok ediyor.
***
Yeryüzünde kendi kendine zarar verebilen tek yaşam formunun İNSAN olduğu gerçeği, bulaşıcı bir hastalığın tedavisi mümkün olmayan virüsü gibi yayılıyor!
Silah sanayinin körüklediği savaşlar ve el altından beslediği terörizm aracılığı ile bu işi hızlı ve kanlı yaparken, ilaç sanayi ile birlikte hareket ettiği apaçık bilinen, hep daha çok, hep daha fazla kazanmak için her yolu deneyen zalim büyük gıda firmalarının GDO’lu ürünleri süreci yavaş yavaş ilerleterek, kağıt parçalarından oluşan servetlerine servet katıyor.
Hastalıklar artıyor, hastalıklar artıkça hem ilaç sanayi kazanıyor, hem de hormonlu ve sağlıksız ürünleri üretenler köşeyi dönüyor.
Peki nereye kadar?
İşte bu noktada ünlü Kızılderili atasözü geliyor akıllara da, ne fayda:
“Son ırmak kurumadan, son ağaç yok olmadan, son balık ölmeden, beyaz adam paranın yenmeyeceğini anlayamayacak”
***
Bu gidişle birçok insan bu sözün gerçekleştiğini göremeyecek.
Çünkü pek yakında o ilaçları ve GDO’lu ürünleri kullanacak, pazarlayacak kimse kalmayacak etrafta.
Sadece tüketime dayalı ekonomiler kapitalizmin ruhuna da aykırı aslında. Çünkü eğer üretim varsa, bu üretileni tüketecek bir de “tüketici” olması gerekir.
Vahşi kapitalizm işte burada en büyük hatayı yapıyor. “Daha çok hep daha çok kazanacağım” diye, asal müşterisi tüketiciyi hasta edip yavaş yavaş yok ediyor!
Etrafında kanser olmamış, bir akrabası ya da dostu olmayan kimse neredeyse yok gibi!
Ben en az 10-15 kişi sayabilirim. Ya kanserden ölmüş ya da o illete yakalanıp paçayı son anda yırtmış.
Bu daralan çemberin içinde ben de varım ve her an kanser olabilirim. Çünkü her insanda olduğu gibi kanser hücresi bende de var ve bu koca bedenime giren gıdaların ne kadar sağlıklı veya sağlıksız olduğunu bilmiyorum. Ve bu gıdalar vücudumun dengesini bozup hastalıklara karşı direncini düşürüp, kanser oluşumunu hızlandırabilir. Bu satırları okuyan sizler de bugün-yarın kanser olabilirsiniz.
Sigara içip içmemek önemli değil artık. Tütün ürünleri sadece süreci hızlandırıyor ve potansiyeli daha erken yaşlara çekiyor.
***
Çemberden çıkış da yok, kaçış da.
Dua etmek de işe yaramayacak, çünkü kaderimiz vicdanları çürümüş, kokuşmuş insan müsveddelerinin elinde.
Belki tanrıya, onlara vicdan ihsan etmesi için yalvarabilirsiniz de, bu saatten sonra bu işe Allah karışır mı, bilemem!
Çünkü Yaradan her insana eşit akıl verdiyse ve birileri bu akılını kullanırken vicdanlarını çürütüyorsa…

İnsanlığı Allah bile kurtaramaz!

Çarşamba, Nisan 23, 2014

İtirazım var, bu filme kimse gitmesin(!)

Çünkü, İtirazım var böyle sinema seyircisine!
Hoş, ben “Gidin sinemada izleyin, bu film Recep İvediklere de, Düğün Dernek’e de, Eyvah Eyvahlara da on değil yüz basar” desem de nafile…
Filmde gerçeklik dersen var, mizah desen var, kara komedi dersen var, ak komedi(!) dersen var, taşlama dersen var, dram dersen var, Türkiye dersen köküne kadar var, filmde var oğlu var…
Ama bir tek filme hakkını verecek izleyici ortada yok!
Ve doğum günüm münasebetiyle Onur Ünlü’nün Bursa’da Zafer Plaza Cinetech sinemalarında gösterimde olan son uzun metraj çalışması “İtirazım var”ı ısmarladım kendime ;) Film Türkiye genelinde ise 73 salonda vizyonda ve ilk 3 gün 16.669 kişi izledi.
Kıyaslamak gibi olmasın ama Recep İvedik4 gibi saçma sapan bir filmi ise bu millet bu hafta itibariyle 7.055.955 kişi ile mükafatlandırdı.
Elbette bu bir rekor.
Aman yanlış anlaşılmasın, “İvediklere kimse gitmesin izlemesin” demiyorum.
Ama birader, sinemada sinema filmi izlenir, skeç değil.
İtirazım Var ile 33. İstanbul Film Festivali’nden Onur Ünlü'nün en iyi yönetmen, Serkan Keskin’in de en iyi erkek oyuncu olarak ödüllendirildiği bir filmin ilk üç günün on altı buçuk bin kişinin izlemesi nedir, ne büyük bir toplumsal aymazlıktır öyle!
Elbette, filme +18 yaş sınırlaması getirilmesinin de gişenin düşük kalmasındaki payı yadsınamaz, kuşkusuz!
Kültür Bakanlığı, filmin geniş kitlelere ulaşmasının önüne geçmek için böyle bir çaba içerinse girdiğini anlamak zor değil. Bir iki aşina küfür için İtirazım Var filmine +18 gösterim izni vermenin başka izahı yok, zira pekala +13 vizyon izni de verilebilirmiş…
İvedik serileri gibi içi boş, saçma esprilerin yer aldığı bir film ile İtirazım Var gibi içi dolu, toplumsal hiciv kalitesinin üst seviyede olduğu bir filmi karşılaştırmak doğru olmamakla birlikte, yine de insan düşünmeden edemiyor.
Çünkü, İtirazım Var son yıllarda sinema filmi olarak vizyona girmiş, değer yargıların, yozlaşmanın, güncel olaylara dokunduran belki ilk ve tek yapım diyebilirim.
Çünkü senaryonun izleyeni güldürmek için özel bir çabası yok, her şey gerektiği dozda ve kalitede!
Serkan Keskin’in muhteşem performansıyla hayat verdiği ve “star”laştığı Salman Bulut, gerek dizi film, gerekse sinema karakterleri içerisinde son 10-15 yılda yaratılmış en gerçekçi ve özgün figür olduğunu söylemek abartı olmaz!

Bundan sonraki haftalarda izleyici filmi keşfedip sinemaya koşar mı, bilemem ama izlemeyen bu filmde çok şeyi kaçırır.
Özellikle de Recep İvedikleri gözü kapalı görmeye gidenlere öneriyorum, “gidin sinema filmi izleyin, gidin hem polisiye, hem mizah, hem de seviyeli, içi dolu eleştirel sinema nasıl yapılırmış anlayın. Gidin sinemaya ‘İtirazım Var’ı izleyin ve İvediklerin ne denli boş film olduğunun farkına varın!”

Gider misiniz?
Elbette gitmezsiniz, çünkü gittiğinizde kalitesizliğiniz ortaya çıkacak ve belki de utanacaksınız, değil mi?
Fakat unutmayın ki, utanmak iyidir, çünkü “Dünyayı Utanç Kurtaracak” demişti İsveçli dünyaca ünlü yönetmen   
Siz de dünyayı kurtarma adına (istemeden de olsa) böyle bir adım atabilirisiniz belki, kim bilir? ;)