Çarşamba, Haziran 03, 2015

Bu G.Saray'a kaybediyorsan eğer...

Yazıklar olsun!
Başka ne denir ki…
Saha kendi sahan… 
Rakip zafer sarhoşu, rakip yorgun… 
Rakip doymuş…
Aç olan sensin. Maça da hızlı başlamışsın. 
Evet şans senden yana değil belki ama bu kadar çabuk pes edilir, oyundan kopulur mu arkadaş!

Volkan Şen, sen böyle bir maçta yıldızlaşmayacaksın da ne zaman takımını zafere taşıyacaksın, o zaman sen yıldız değilsin! Bütün tercihlerin yanlıştı. Biraz dikkatli olsaydın, biraz, kendine değil takıma oynasaydın, maç ilk yarı kopacaktı.

Ozan Tufan, sen bu maçta döktürmeyeceksin de ne zaman takıma damga vuracaksın?

Harun, rakip üç kez geldi ve sen üçüne de buyur dedin kardeşim!

Şenol Güneş, evet çok tecrübelisin ama ne yazık ki daha önce yaptığın hatalardan hiç ama hiç ders alamamışsın… Takımın yine final maçını final gibi oynayamadı ve sen yine kaybettin. 
Sadece sen değil takımın da kaybetti…

Avucunun içine kadar gelmiş kupa şampiyonluğunu, doymuş, şımarık, kendi içinde kavga eden futbolculardan kurulu, yönetimi sorunlu ve çaylak bir teknik adamla yürüyen bir takım önünde kaybettin, hediye ettin!

Çok şey kaybetti Bursaspor. Kaçan sadece bir kupa değil, yarına dair umutlar, geleceğe dair planlar dağıldı…

Şenol Güneş sahanın en iyisi Bakambu’yu çıkardı, son dakikada gencecik Enes Ünal’ı soktu. Enes Ünal kurtarıcı olarak giriyor, Enes’e de yazık, Bakambu’ya da!

Galatasaray üç net pozisyon buldu, üçünü de gol yaptı. Biz ise birçok pozisyondan sadece 2 gol atabildik, biri de ofsayttan.

Bu neyin farkı biliyor musunuz? Takım deneyimi, oyuncuların bireysel tecrübesi… Bursaspor’da eksik olan en önemli fark buydu. Yedek kulübesinden deneyimli oyuncularla takviye yapabilirdi. Mesela Holman gibi…

G.Saray’ın buna benzer finaller oynamış deneyimli kadrosu Bursaspor’u kendi evinde sürpriz bir şekilde yendi ve ZTK’yı da kazandı.
Sürpriz evet. Çünkü, en önemli silahı kalecisi Muslera’dan yoksun ve maç Bursa’da…

Galatasaray'ı kutlamak gerek. Tıpkı ligde rakiplerinin hediye ettiği gibi Bursaspor’un da ikramını geri çevirmeyerek çifte zafer yaşadı.

Evet, Bursaspor savunmasında çok önemli oyuncular yoktu. (Şimdi gel de Serdar Aziz’e isyan etme o gördüğü kırmızı kart için)

Genç Ertuğrul’a kızamıyorum. Böyle bir deneyime hazır değilken çok ağır bir yükün altında ezildi. 

Evet ama rakip de zafer sarhoşu, yorgun ve sen kendi evinde oynuyorsun. Savunmada neden bu kadar salaklıklar yaparsan. Galatasaray gibi bir rakiple oynarken bu kadar basit hatalar yaparsan, hiç kusura bakma arkadaş, hüsran yaşaman kaçınılmaz olur. Öyle de oldu.

Hamza Hamzaoğlu bile "Oyuncularımı toparlamak zor oldu" diye itiraf ederken, Şenol Güneş ise maç içinde dağılan takımını sadece seyretmekle yetindi... 

Yazık mı oldu? 
Evet, yazık oldu ama takıma değil, bu takımdan çok şey uman taraftarlara. Yılların hasreti o kupa şampiyonluğunu doyasıya yaşamanın hayalini kuran taraftara yazık oldu.
Ve heba oldu. Sezon boyunca oynadığın etkili futbol, attığın onca gol, alın teri, emek, göz yaşı…
Hepsi heba oldu..
Bunları taçlandırman gerekirken, yine finali beceremedin. Ertuğrul Sağlam döneminde Ankara’da Fener’e hediye etmiştik kupayı, bu sefer de Galatasaray’a…

Bir çift söz de maçı TV’de yorumlayan hakem eskisi Erman Toroğlu’na…
Bursaspor da tıpkı G.Saray gibi bu ülkenin takımı. Maçın başında son anına kadar G.Saray’ın ne yapması, ne yapmaması gerektiğini, maçı nasıl çevirebileceğini, utanmadan, sıkılmadan yorumladın durdun. Bursaspor’a verilen penaltıda bile “maalesef penaltı” diyecek kadar tarafını belli ettin ki, bir kocaman “YAZIKLAR OLSUN” da sana…

Hüzün, göz yaşı ve keder de bana… :(

Ve Şenol Güneş, Volkan Şen, Ozan Tufan, Harun Tekin! Size inanan, güvenen koca bir kentin umutlarını, hayallerini yıktınız, sizi nasıl af etsem bilemiyorum,

Son sözüm de taraftara: Evet üzüntülüyüz, evet hayal kırıklığımız büyük... Fakat o koltukları kırma, zarar verme, isyan etme hakkını sana kimse vermez, veremez. Yenilginin acısnı da dindirmez! Büyük taraftar takımına işte bu anlarda destekler ki, galiba sen de sanıldığı kadar büyük falan değilsin... Bu takım neyse sen de o kadarsın işte!

Cuma, Mayıs 22, 2015

Bursa metal yorgunu…

Türk ekonomisinin gözü bir haftadır Bursa’da...
Otomotiv sektörünün kalbinin attığı bu kentin üç önemli fabrikası TOFAŞ, OYAK Renault ve MAKO işçileri hak ettiklerini düşündükleri ücreti alabilmek için inanılmaz bir direniş gösteriyor.

Daha önceleri çok grev gördüm, birçok boykot ve eyleme tanık oldum ama Bursa’da ilk defa böylesine bir dayanışmaya rastlıyorum.

Dün, TOFAŞ işçilerinin direnişine tanık olmak ve yaşananları belgelemek için fabrikanın önüne gittiğimizde direncin enerjisi anında hissettik!

Teşbihte hata olmaz ama sanki küçük çaplı bir Gezi Parkı direnişi havası vardı fabrikanın önünde. Çadırlarda sabahlayan işçiler, sürekli ziyarete gelen eş ve çocukları, endişeli ana ve babalar, tribünü aratmayan organize ve yaratıcı tezahüratlar, onlara destek veren Bursaspor (Texas) taraftar grupları, bedava dağıtılan çaylar, evden getirilen yiyecekler...

Her ne kadar bazı işçiler Gezi ile kıyaslanmaktan rahatsızlık duysalar da ortaya çıkan tablo direnişi işaret ediyor ve direniş denince de Gezi Parkı akla geliyordu.

"Her Yer TOFAŞ, Her Yer Direniş..."
"Direne Direne Kazanacağız..."

Gezi Parkı direnişinin izlerini taşıyan sloganlardan sadece bir kaçı...

Bir tek, gaz bombalı, yüzü maskeli Çevik Kuvvet ile TOMA’lar eksikti. Onlar da olsa (iyi ki de yoklar) direniş tam olacakmış sanki(!) 

Onların yokluğunda güvenliği sağlamak Asayiş ekiplerine kalmış. Onlar da bazı belediyelerin, işçilere destek amaçlı gönderdiği erzakların ulaşmasını engellediği şeklinde iddialar kafamızı kurcalamıştı. Her konuştuğumuz işçi bu iddianın gerçekliğini doğrulayan ifadelerle durumu özetledi.

Akşama doğru işçileri ikna etmek üzere fabrikaya gelen TOFAŞ CEO’su Cengiz Eroldu’nun çabaları sonuçsuz kaldı. Çünkü, bağlı bulundukları Türk Metal Sendikası’nın kendilerini temsil etmediğini anlayan işçilerin çok büyük bölümü sendikadan istifa etmişti.

Daha önce eşine rastlanmamış bir dayanışma örneği gösteren, sendikasız olmalarına rağmen, birlik ve beraberlik içinde hareket ederek Cengiz Eroldu’nun “Eylemi bitirin ve yarın sabah 06:.45’te iş başı yapın” çağrısına hep bir ağızdan şu karşılığı verdiler: Ölmek var dönmek yok!

Renault'da direniş yapan işçilerle de sürekli irtibat halinde olan TOFAŞ işçileri kendilerinden emin, istediklerini almadan eylemi bitirmeye niyetli olmadıkları net bir şekilde gösterdi.

İşçilerin bir kısmı içeride, bir kısmı dışarıda hayranlık uyandıran bir uyum ve güven içerisinde, pes etmeye niyetli görünmezken, tıpkı Avrupa’daki işçilerin sahip oldukları haklar gibi “Avrupa Şehri Bursa’nın çağdaş işçileri olarak” yaşamak istediklerini dile getiriyorlar...

Direnişte dikkat çeken bir diğer ayrıntı da halkın onlara verdiği destek. Özellikle Yalova Yolu'ndan geçen her araç, (otomobil, kamyon, tır ya da otobüs) TOFAŞ'ın önüne geldiğinde hemen kornalarına asılıyor ve desteklerini, hem korna, hem alkış hem de sözlü olarak gösteriyorlar! 

Peki ya siyasiler?

CHP ve Vatan Partisi’nden siyasetçilerin bazıları gelip destek vermiş. Fakat iktidar partisi AKP’den hiçbir siyasetçinin (yanlarına gelmek bir yana) dertlerini sormaması hepsinde büyük bir hayal kırıklığı yaratmış görünüyor.

Direnişin ilk günlerinde bazı AKP belediyelerinden yardım gelmiş ama sonra onlar da kesilmiş. CHP’li Mudanya ve Nilüfer Belediyesi’nden yollanan yardımların polis engeline takılmış olması, işçilerin direncini kırmak yerine daha da pekiştirmiş.


İşçiler yorgun ama umutsuz değil, çünkü haklı olduklarına inanıyor ve istediklerini alıncaya kadar direneceklerini söylüyorlar!

Özetle, TOFAŞ, Renault ve Mako çalışanları, işçi sınıfı tarihinde anlı, şanlı ve haklı bir direniş göstererek, gerçek anlamda "tarih yazıyorlar" Bu gösterdikleri çaba gelecekte övgüyle bahsedilecek, "hak verilmez, alınır" sözünün doğruluğunu kanıtladıkları için yürekten alkışlanacaklar!

NOT: Bursa'da Coşkunöz Metal ve Gölcük'te bulunan Ford Otosan otomotiv fabrikası işçileri dün işbaşı yaparken bir grev haberi de Ankara'dan geldi. Türk Traktör fabrikası işçileri talepleri karşılanıncaya kadar iş başı yapmayacaklarını belirterek iş bırakma eylemine başladı.

Cuma, Mayıs 15, 2015

Bakmak ile görmek arasındaki fark!

Okuma özürlü bir toplumuz.
Sadece bakıyoruz. 

Okuyorsak da anlamaktan yoksunuz.
Resimlere bakıyoruz ama resmin içeriğine değil. Baksak da görmüyoruz.
Yani bakmak ile görmek arasındaki fark çok büyük...
Göremedikten sonra bakmak pek bi işe yaramıyor.

Facebook'ta dün tesadüfen ilginç bir olay yaşadım.
2 yıl önce babam kalp ameliyatı geçirmiş, ameliyatın hemen ertesi günü de babamla ilgili profilimden bir fotoğraf paylaşmıştım.
Facebook dün bana bir anımsatma yaparak, “2 yıl önce bugün” diyerek babamın ameliyatı ile ilgili paylaşımımı gösterdi.
Ben de Facebook’un bu hizmetinden(!) yararlanarak “Vay be 2 yıl olmuş, babamın şu an maşallahı var, turp gibi…“  başlığı ile fotoğrafı tekrar paylaştım.
Aman Allah’ım o da ne, 2700 küsur kişilik arkadaş grubumdan yüzlerce geçmiş olsun mesajı yağmaya başladı. Fotoğrafı gören geçmiş olsun dedi. Hatta bazı akrabalarım endişeye kapılıp babamı telefonla bile aradı. Nedense kimse fotoğrafın başlığını okumadı.
Oysa başlığa baksalar, iki yıl öncesinin haberi olduğunu anlayacaklardı.
Neyse geç de olsa bazı dostlardan geçmiş olsun mesajı almanın zararı yok, diyerek, hepsine teşekkür edip yorumlarını beğenmeyi de ihmal etmedim.

Sonra aklıma bi şey denemek geldi.
Dün gün içerisinde, İnSanat Derneği 16mm Sinema Atölyesi bünyesinde çektiğimiz 3 kısa filmimiz Bursa’ya Türkiye çapında 3 ödül birden getirdiği haberini aldık ve hemen bu olayın üstüne bunun fotoğraflı bilgisini paylaştım.
Çok ilginçtir, ödül aldığımız bu mutlu ve güzel haber, babamın iki yıl önce ameliyat olduğu haberin tırnağı bile alamayacak derecede ilgi gördü.
Sonra, yapılan yorumların arasına da ekledim bu başarı haberini ama 3-5 kişi dışında nedense mutlu ve başarılı olmamız kimseyi ilgilendirmedi.

Sonuç:
Sağlık her şeyden önemli…
Evet önemli…
Başarılı olmanız milletin pek de umurlarında değil, paylaşımı görüyor ama umursamıyorlar. Çünkü onlar öyle bir başarıyla empati kuramıyorlar. Başlarına böyle bir başarı gelmeyecek. Ama hastalık her an kapılarını çalabilir ve o zaman bu ilgi ve alakaya onlar da ihtiyaç duyabilir.
Bir bencillik mi söz konusu?
Evet arsız bir bencillik bu... Ama bizim toplum ne yazık ki böyle…
Ve elbette okuma ve yazılanı idrak etme yoksunu olmamız da bunda yadsınamaz bir gerçek.
Öyle ki, bunda sadece eğitim düzeyi orta derecede olan dostlarım değil, koca koca 
öğretmen, mühendis, gazeteci, reklamcı, simitçi, gazozcu, hacı-hoca, ev hanımı ve küçük esnaflar da dâhil…

Herkes kendisiyle empati kurarak beğeni ve yorumlara ilgi gösteriyor. Yarın öbür gün kendilerinin de sağlıklarını yitireceği ihtimal ve endişesi sağlıkla ilgili paylaşımlara dikkat kesilmelerinde etken olduğunu düşünüyorum.

Yoksa, eski olmasına karşın ilgi gören ama yeni olduğu halde 3 ödül almış bir olaya aldırmamlarının başka açıklaması olabilir miydi?!

Salı, Mayıs 12, 2015

Dünya Evren’e de kalmadı…

Bugün cenaze töreni yapıldı bir zamanların muktediri, heybetli ve pek kudretli Kenan Evren’in…

98 yaşındaydı son nefesini verdiğinde...

Kimine göre yaptıkları yanına kar kaldı ve hesabını veremeden öldü.

Gerçekten huzur içinde mi öldü Evren, yoksa iddia edildiği gibi son 20 yılı hastane odalarında, doktor kontrolünde, “ha bugün ölecek, ha yarın” korkusuyla mı geçti, bilemiyoruz.
Ama bir gerçek var ki, Sultan Süleyman’a bile kalmayan dünya Kenan Evren’e de yar olamdı.

Ben cenaze törenini merak ediyordum, nasıl olacak, nasıl geçecek diye…

Çünkü, kızı Şenay Gürvit, CNNTurk’te Mirgün Cabas’ın sunduğu programa telefonla katılarak, “Türkiye’de 70 milyon’dan 60 Milyonu babamı takdir ediyor” demişti.
Elbette bu normal, nasıl ki kargaya yavrusu kuzgun görünüyorsa, anası/babası da yavrusuna dünyanın en mükemmel insanı olarak görünmesi doğal…

Ne yaptıysa Evren milleti için yaptı, deniyor. Hatta, 17 yaşındaki Erdal Eren’i, yaşı büyütülerek astırılması dahi Millet’in bekası içindi, onlara göre…

Nihayet o Evren, birçok kişinin idam ettiren, elleri titremeden imza attığını defalarca dile getiren bir zamanların korkulan adamı, 100. yaşını göremeden son nefesini verdi.

Kimine göre de ölmedi, düşünceleri ve zihniyeti, muktedir olmayı sevenlere miras kaldı, hala kullanılmakta…

***
Bugün Ankara Akseki Camii'nde cenaze namazı kılındı. Bir zamanlar peşinde pervane olan, ağzından çıkacak bir tek sözüne köle olmaya hazır yalaka ve yandaşlar ortada yoktu. Sadece bir grup asker ve bir çok medya mensubu…  Cenaze namazı ardından imam helallik istediği sırada iki kadın “Helal olsun” diyen askerleri arasından avazları çıkarak "Haram olsun" diye bağırdı.

Ardından da koşturmacalar, kadınları susturmaya çalışmalar, vs vs…

Oysa bir şeyi helal ya da haram etmek kulun insiyatifindedir. Bu İslam dininin inananlarına tanıdığı demokratik bir haktır(!)

Kimi bunu haykırır, kimi içinden söyler.

Bu kadınlar da bu haklarını haram etmekten yana kullanmayı tercih etmişler.

Anlaşılan zorla helal ettirmek muktedirlerin fıtratında var.

***
Kenan Evren’in kim ve ne olduğunu tekrar yazmaya, anlatmaya gerek yok. Çünkü o, Sam Amca'nın "bizim çocuklar başardı" diye övündüğü çocukların ağabeyi idi... 12 Eylül 1980 sabahını daha dün gibi anımsayanlardan biriyim. 14 yaşındaydım ve o gün nedense hep bir pazar günüymüş gibi yer etmişti kafamda. Oysa günlerden cumaydı ve bugün yaşadığımız nice sorunların temeli, nice acıların tohumları işte o gün atılmıştı.

Bugünün muktedirlerinin geçmişten ders almamaları ne acı!

Cumartesi, Mayıs 09, 2015

Kılıçdaroğlu bu kez istifa edecek mi?

Ana muhalefet partisi lideri, CHP Genel Bakanı Kemal Kılıçdaroğlu çok önemli ve dikkat çekici vaatlerde bulundu. 
Normal koşullarda bu vaatler bir partiyi uçurması gerekir. 
Yani, iktidar yolunda bir partiye kayda değer oy artışı sağlayacağı düşünülür.
Fakat yapılan kamuoyu yoklamaları ve anket sonuçları, CHP’nin %30’u görmeyeceği yönünde.

Evet, kendine haksız avantaj sağlamakta bir beis görmeyen AKP iktidarını sürdürmek için siyasi arenada adil dövüşmüyor.
CHP, hem Başbakan Davutoğlu, hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan'a karşı, yani çift rakiple mücadele ediyor. Yazılı, sözlü ve görüntülü medya AKP’den yana arsız bir tavır sergilemekte. 

Ana muhalefet partisi, bunlara rağmen AKP’nin en güçlü rakibi durumunda. Medya ise HDP’nin barajı geçip geçemeyeceğine odaklanmış vaziyette…

Oysa AKP’nin en fazla oy kaybedeceği kesim HDP ya da CHP kanadı değil, milliyetçi oyların adresi MHP...

İktidar partisi, terör örgütü PKK'nın İmralı'da ömür boyu tutuklu lideri Abdullah Öcalan ile büyük bir özen ve gizlilik içinde yürüttüğü "Barış Süreci"ni bozma pahasına, milliyetçi oyların MHP'ye kaymaması için didiniyor.

Anketlere göre, Devlet Bahçeli’nin dümende olduğu MHP’nin oranı şimdilik %17 civarında…
HDP ise %9 ile %11 arasında gidip geliyor ve barajı geçmesi halinde seçimlerden ilk sırada çıkacak partinin önemli bir oyu da kaybolmuş olacak.

CHP'nin 1. parti olup olmamasından ziyade, HDP'nin barajı geçip AKP'nin oy kaybedip kaybetmeyeceği üzerine yapılıyor tüm hesaplar!

Bu bir spor karşılaşması olsaydı, CHP'nin sürpriz yapabilme olasılığını da hesaba katabilirdik.
Fakat, hakemi taraf tutan, seyircinin bir türlü sevemediği bu müsabakada CHP'nin kazanma ihtimalinden ziyade ben Kemal Kılıçdaroğlu'nun takınacağı tavrı merak etmekteyim!

7 Haziran’a bir aydan da az zaman kaldı. Bugüne kadar AKP'ye karşı tüm yarışları kaybeden ve şimdiye dek çoktan siyaseti ya da genel başkanlığı bırakması gereken Kılıçdaroğlu bakalım bu son seçimi de kaybederse ne yapacak?

Çünkü İngiltere’de hafta içi yapılan seçimlerde, iktidar partisi karşısında kaybeden muhalefetteki partilerin liderleri hiç kimseden uyarı beklemeden, ceketlerini alıp, oturdukları koltuğu bırakıp gittiler.

İşçi Partisi lideri Ed Miliband ve Liberal Demokratlar’ın lideri Nick Clegg çağdaş ve demokratik sistemde yapılması gerekeni yaptılar. Yani onurlarıyla istifa ettiler!

“Yav, bize ne İngiltere’den, burası Türkiye” diyenler olabilir…
Evet Burası Türkiye ama anımsatmak lazım, CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun bu son seçimi. Eğer CHP iktidar olamazsa. Yani yine AKP’nin altında kalırsa istifa mekanizmasını işletmesi gerek.
CHP, parti içi demokrasiyi kullanarak, ön seçimle adaylarını belirledi. Aynı demokratik ve çağdaş hareketi 8 Haziran sabahı Kemal beyden de ben şahsen bekliyorum.
(Gerçi önceki seçimlerde de beklemiştim ama…)

Üstte de yazdım, tekrar anımsatıyorum: Anketler ve istatistikler CHP’nin seçimden 1. parti çıkma ihtimalinin olmadığına işaret ediyor. 

Elle tutulur tüm gerçekçi vaatlerine, dürüst ve samimi, demokratik tavrına rağmen Türk halkı, cumhuriyetimizin kurucu unsuru, Atatürk’ün partisi CHP’yi ya da Kemal Kılıçdaroğlu’nu sevmiyor, güvenmiyor ve inanmıyor, gibi...

Sorun CHP’de mi, Kemal Kılıçdaroğlu’nda mı; yoksa Türk halkında mı bir tuhaflık var, karar sizin!

Bu tabloya bakınca, 8 Haziran sabahı Kılıçdaroğlu’nun istifa edip etmeyeceğini merak ve heyecanla bekliyorum.

Bugüne kadar, Kılıçdaroğlu’na bu soru yöneltilmedi.
Buradan ben sorsam acaba sesimi duyulur mu?
-Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, 7 Haziran’da yine seçimi kaybederseniz (Avrupa’daki çağdaş meslektaşlarınızın yaptığı gibi) 8 Haziran sabahı istifa edecek misiniz?

Çarşamba, Nisan 29, 2015

Sana "yavrum" diyebilir miyim, yavrum?

Aslında birinin yavrusu olmak hiç de kötü değil.
Hem kim birilerinin yavrusu değil ki…
Eğer ortada bir yavru varsa, mutlaka ana da var demektir.
Yavru asla bir yavru olarak kalmaz ve zaman içerisinde, yavruluktan (bebeklikten) çocukluğa ve derken ergenliğe geçer, ardından da gençlik, orta yaş ve yaşlılık…
Fakat bazıları, 40’na da gelse ana için bir yavru, bir çocuktur.
Evet, insani ilişkilerde böyledir de devlet ilişkilerinde durum nasıl olmalıdır?
KKTC, yani Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne hala yavru vatan demek ne kadar doğru olabilir?
1983’te kurulan, gerek Anavatan’dan ayrı ve ufak tefek olması, gerekse uğrunda çok bedeller ödenmesi nedeniyle Kıbrıs’a yavru vatan dedik durduk.
E insan ömrüyle 32 yaşına gelmiş bir devlete hala “yavru” demek Anavatan’ın hoşuna gitse de yavru vatanın bundan sıkıntı duyması da kaçınılmazdı.
Nitekim KKTC’nin yeni seçilen Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı da “Yeter ama eşek kadar adam olduk, hala yavru da yavru… Ne yavrusu? Bize yavru demeyin, diyecekseniz kardeş, deyin, canım deyin, ciğerim deyin, artık bana bebek muamelesi yapmayın!” diyerek Anne Vatan’a postasını koydu.
Anavatan’nın babası da geri durur mu? O da açtı ağzını yumdu gözünü, "Ağzından çıkanı kulağının duyması lazım. Bu ülke Kuzey Kıbrıs’a bir bedel ödedi. Şehitler verdi. Acaba Sayın Akıncı bu mücadeleyi tek başına yürüteceğini mi düşünüyor? Kuzey Kıbrıs’a bakışımız yavru vatandır. Bundan sonra da bu devam edecektir” diye harladı.
Bu karşılıklı gerilimden sonra gelen bilgilere göre seçilmiş iki reisi cumhur konuşup, koklaşıp ortamı yumuşatmışlar.
Laf arasında da Anavatan’ın babası, artık kendi ayakları üstünde durmak isteyen yavrusuna “İlk ziyaretinizi Ankara’ya gerçekleştirirsiniz…” diye tembihlemiş.
Peki Akıncı’nın buna yanıtı ne olmuş dersiniz?
“Bizi başka tanıyan ülke mi var; elbette Türkiye ‘ye gideceğiz”
Ne oldu? Şaşırdınız mı?
KKTC’yi bizden başka kimse tanımıyor mu?
Hay Allah, neden ki?
Bizim onu yıllardır bir yavru olarak tutmuş olmamızın bunda etkisi var mıdır acaba, ne dersiniz?
Bir türlü büyümesine, kendi ayakları üzerinde durmasına izin vermemiş olmamız bunde etken mi oldu acaba?
Hiç insan kendi yavrusunun gelişmemesini ister mi?
Yani, insan dediğime bakmayın, devlet işte!
Yavru vatanımızı bizden başka kimse sallamıyor mı?
Kürt kardeşimiz de yıllardır arka bahçede kendi evini yapmak istiyor ama ona da “hayır olmaz, senlen etle tırnak gibiyiz, ayrılamayız” diyoruz.
Ee ne olacak, KKTC yavru, Kürtler kardeş olarak mı kalacak?
Yavrumuz kendi ayakları üstünde, kardeşlerimiz de bir başına var olamayacak mı, onların böyle bir hakkı yok mu ve daha yıllarca Türkiye’nin kamburu olarak mı kalacaklar?

Cuma, Nisan 24, 2015

24 Nisan neşe dolamıyor insan(!)

23 Nisan çocukların bayramıydı...
24 Nisan ise Ermenilerin Türklerden nefret etme bayramı(!)
Fakat benim bu konuda kafamı kurcalayan bazı sorular var. Müsaadenizle onları sormak istiyorum, kendime!
Ermenistan'da hiç Türk var mı acaba?
Azeri, Tatar, Özbek, Kırgız ya da... Ya da bir başka Müslüman azınlık da olabilir...
Neyse...
Fransa'da yaşayan Diyarbakırlı Ermeni müzisyenler baba-oğul Onnik ve Ara Dinkjian Diyarbakır’da konser vermiş, ayakta alkışlanmışlar. Bu iki değerli sanatçıyı geçen akşam NTV’de Gece-Gündüz programında izledim. Özellikle 86 yaşındaki baba Onnik’in performansı ve okuduğu içten Türküler çok etkileyiciydi…

Sonra düşündüm ve bir soru daha yönelttim kendime: “Ermenistan’da bir Türk sanatçıya böylesine bir saygı gösterilebilir mi?”
(Ermenistan derken, orada doğumlu bir Türkü kast ettim...)

Ardından da aklıma gelen Türkiye Ermenilerini saymaya başladım…
Atatürk’ün ricasıyla Türk Dil Kurumu’nun başına getirilen Agop Dilaçar, müzisyenler Onna Tunç, Garo Mafyan, fotoğraf ustası Ara Güler, sinema eleştirmeni Alin Taşçıyan, sinemamızın emektarları Nubar Terziyan, Sami Hazinses, Toto Karaca, Vahi Öz, Kenan Pars, Kevork Malikyan, manken Vahe Kılıçarslan, rock müzğinin sembol ismi Hayko Cepkin, pop müzik sanatçısı Rober Hatemo, gazeteci Hayko Bağdat, yazar Sevan Nişanyan, gazeteci Etyen Mahçupyan, sinema yazarı Artun Yeres ve kızı Natali Yeres... Ve elbette merhum Hrant Dink... Bunlara iki dostum Karolin Sarı ile Loren Vayloyan'ı da eklemek istiyorum…

Bir çırpıda sıralayabildiğimTürkiye Ermeni’si sadece bunlar...

Bazılarının çok özel hayranları var ve TC vatandaşı olarak önemli işler yapmışlar bu ülkede...

Ermenistan'da hiç Türk var mı, ya da Azeri?
Bilmiyorum ama olduğunu da sanmıyorum...
Peki ya olsaydı, acaba kaç Türk, Türkiye'deki Ermeniler gibi elit birer sanatçı olabilirdi?

Ermeniler Türklerden nefret ediyorlar...
Azımsanmayacak bir Türk kitlesi de Ermenilere benzer hisler besliyor...

24 Nisan 1915 olaylarının yıl dönümü münasebetiyle ben de bu konuya değinmek istedim. Malum, her 24 Nisan'da Ermeni diasporasının geleneksel Türk düşmanlığını dünyaya körüklediği gün haline gelen Ermeni soykırımını kabul ettirme ve Türkler'den nefret etme şenliklerinde(!) bu yara kaşınmaya ve bizi de kaşındırtmaya devam ediyor.

Belli ki Ermeniler bu işten vazgeçmeye niyetli değil. Sadistçe bir duyguyla Türklerin bu halinden keyif alıyor olmalılar!

Ben de merak edip, "Türkiye'deki ünlü  Ermenileri" ortaya sereyim dedim. Sonra da kafama takılan soruyu bir daha yönelttim: Ermenistan'da Türkler de azınlık olarak yaşasaydı, Türkiye'nin Ermeni vatandaşlarına yaptığını yapar mıydı?

Kaç Türk sanatçısı çıkabilirdi Ermenistan'dan?

Bizim yaptığımız gibi, Ara Güler'i, Onna Tunç'u Garo Mafyan'ı, Hayko Cepkin'i, Nubar Terziyan'ı, el üstünde tuttuğumuz gibi bir Türk'ü bağırlarından çıkarıp alkışlayabilme cesareti gösterebilirler miydi?

Türkler, (Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde) Ermeni'lere soykırım uyguladıysa, (hani biz tehcir diyoruz, Ermenler insanlık suçu işlediğimizi iddia ediyorlar ya) dedelerimizin canı sıkılıp da, "dur ya gidip şu bir milyon Ermeni'yi keseyim de stres atayım" mı, dedi acaba?

Ya da Osmanlı dışından gelen (Ruslar tarafından) kışkırtılan Ermeni çetelerinin Doğu Anadolu'da Türk köylerine saldırması yüzünden mi yaşandı bu büyük trajedi?

Çünkü aklım almıyor, kafam karışıyor. Bu Türkler soykırım yapabilecek kadar planlı ve sistemliydi de nasıl çökebildi Osmanlı?

Hem o dönem Osmanlı'nın en önemli mevkilerinde görev alan Ermeniler yetkin ve etkin değil miydi? Ne diye rahatlarını bozup Osmanlı'yı içten yıkmaya kalkıp, sonra da kendi soydaşlarına soykırım yapılmasına göz yumdular?

Üstte saydığım, günümüzde de sevilen ve sayılan bu ünlü Ermeni isimler neyin nesidir arkadaş? Bu Türkler ne psikopat milletmiş böyle, Ermenileri önce katlediyor, sonra da kalanlarını ülkenin en elit vatandaşı yapıyor, alkışlıyor, baş tacı ediyor!

Bu ne yaman çelişkidir böyle, gel de çık işin içinden(!)
***
Varsayalım ortada bir soykırım var!

Peki, o soykırımı kim yaptı?
1915'te yönetimde kim varsa onlar...
Onlar kim?
Osmanlılar...
E hani Türklerdi... Hem Osmanlılar kendilerine Türk demiyordu ki!
Osmanlı'nın üst yönetimi ve bürokrasisi Ermeniler gibi Rumlar, Yahudiler, Arnavutlar ve imparatorluktaki diğer azınlıkların kontrolünde.
Azınlık dediğime bakmayın. Aslında doğru tanımlama diğer etnik gruplar olmalıydı. Çünkü Osmanlı döneminde azınlık olan bu saydığım gruplar değil Türkler'di!
Evet Türkler...
Anadolu'da yaşayan, tarım ve hayvancılıkla uğraşan, eğitimsiz, cahil, büyük bölümü göçebe olan topluluk...
Hani Ermeniler'in, (hatta Kürt ve Süryaniler bile) "Türkler bizi katletti" diye itham ettiği Türkler var ya onlar işte!
***
Bu soruları alt alta dizdiğimde aklım karışıyor ve sahnelenen piyese inanasım gelmiyor!
Bu cahil köylü ve çiftçi topluluk nasıl 1 milyon Ermeni'yi, sonra da 500 bin Kürt ve binlerce Süryani'yi katlederek soykırım uygulamış, aklım almıyor.

Sonra Onnik ve Ara Dinkjian'ı düşünüyorum... NTV'de canlı yayında Türküleri'ni söylüyor. Aklıma Hrant Dink geliyor; on binlerce TC vatandaşının, "Hepimiz Hrantız hepimiz Ermeniyiz" haykırışı yankılanıyor kulaklarımda...
Nefret tohumları ekenlere anlam veremiyorum!

https://twitter.com/inSanatDernegi

Salı, Nisan 21, 2015

Bu lig kimin?

Futbolda adalet aramak!
Ne saçma değil mi?
Adaletsiz ülkede adaleti futbol camiasından ummak…
Adalet nerede kaybolmuş ki futbolda bulalım…
Adalet hangi alanda, hangi sektörde var ki futbolda olacak!
Taraflı tarafsız herkesin saptaması şu: Bursaspor şampiyon olduğu yıldan daha iyi futbol oynuyor.
Eee, iyi oynuyor da ne oluyor? Şu başına gelenlere baksanıza!
İlk yarı şanssızlıktan yakasını kurtaramazken, ligin ikinci yarısında da hakemlerden çektiğini hiçbir şeyden çekmedi.
Şampiyonluğun en güçlü adayı Fenerbahçe ile çok önemli bir maç oynadı Bursaspor. Ligin ilk yarısında Bursa’da 1-1 berabere kaldığı maçın rövanşında Kadıköy’de rakibi ile gecikmeli randevusundan önce, maçın hakeminin Hüseyin Gökçek olduğu açıklanır açıklanmaz Bursa cephesi, özellikle taraftarlar haklı bir endişeye kapılmıştı. Rakibi yenmek ya da berabere kalmak mümkündü, ya hakemi?
Çok garip ve olağan üstü bir olay yüzünden maçlar bir hafta ertelendi. İddia şuydu ki, Bursa maçı öncesi Fenerbahçe’de çok ciddi sakatlar vardı. Ve Ligin ertelenmesi  Ev sahibi takıma nefes aldıracaktı.
Fener kazanırsa lider olacak, kaybeder ya da berabere kalırsa şampiyonluk yarışında ciddi bir kayıp yaşayacaktı.
Çünkü rakip, ligin en iyi takımlarından Bursaspor...
Peki Bursaspor gibi bir takımı nasıl yenersiniz?
Çıkarsınız, takır takır hücum eder, savunmada rakibi etkisiz kılar ve evire çevire yenersiniz…
Ya da çıkar oynarsınız. Rakibiniz nizami bir gol atar, hakem o golü ofsayt gerekçesi ile iptal eder.
Siz baskılı oynar ama pozisyon bulamaz, fakat rakibin ataklarını gol çizgisinden çıkarırsınız. Sonra rakip oyuncuyu kendi ceza alanı içinde yaka paça indirirsiniz. Hakem bunu görmezden gelir. Sonra da olmayan bir pozisyonda hücum oyuncunuz rakip savunmaya faul yapar ve golü atarak 1-0 kazanır, çocuklar gibi sevinirsiniz.
Ne güzel değil mi?
Şahane… Tam da İstanbul medyasının istediği tablo ve heyecan…  Bi GS lider olur, sonra arada BJK ve nihayet esas oğlan FB liderlik koltuğuna oturur ya da oturtulur!
-Fenerbahçe lider oldu mu?
-E oldu…
-Bursaspor’un hakkı yendi mi, emekleri gasp edildi mi?
-Yav olacak o kadar... Kime hata yapmıyo ki hakemler yapmasın!
-Evet ama bir maçta, üç öldürücü hata yapılır mı?
İstanbul medyasında birkaç yorumcu dışında Bursaspor’un hakkının yendiğini dile getiren kaç FB yorumcusu duydunuz?
Bir, iki, beş?
Vallahi dün Bursaspor başkanı Recep Bölükbaşı’nın yerinde olmak istemezdim.
Ben olsam, sadece Bursaspor’u değil, tüm Anadolu takımları olarak topyekun çekilirim ligten. FB, GS, BJK, bi de Kasımpaşa ve Başakşehir’i de alsınlar, beşli grup yapıp takılsınlar, ne de olsa şampiyonun adı konmuş… Ya FB, ya GS ya da BJK şampiyon olacak, belli... Arada Bursaspor, Trabzon'dan sonra çıkıp tekere çomak sokmaya kalksa da, bi daha hayatta işi şansa bırakmaz Bizans! Bırakmayacağını da 2010’dan sonra gayet somut şekilde anladık. 
O zaman oynamanın ne anlamı var ki. Onca masraf, onca emek, onca çaba, onca umut, alın teri ve gözyaşı...
Günah değil mi?
Eğer Anadolu takımları bu ligde uvertür ise bir daha şampiyon olabilme ihtimalleri yoksa…
Biz bu ligi ne diye izleyelim arkadaş?
Bu lig kimin?

Bu ülke, bu şehir, bu insanlar kimin?

Cuma, Nisan 17, 2015

Sansür bahane, reklam şahane!

Sansür  Fransızca “censure” kelimesinin Türkçeye girmiş hali…  Türk Dil Kurumu Sansürü şöyle açıklıyor: Her türlü yayının, sinema ve tiyatro eserinin hükumetçe önceden denetlenmesi işi, sıkı denetimi…
Peki sansür gerçekten de etkili bir yöntem mi?
Yani gerçekten de bir eseri ya da her hangi bir düşünceyi engellemeye yarıyor mu, yoksa o çalışmayı daha da ilgi çekici hale getirip değerini artırıyor mu?
Eğer bir şeyi engellemek ve yaygınlaşmamasını istiyorsanız yapacağınız işin sansür olmadığını düşünüyorum.
Son yıllarda, özellikle de AKP döneminde garip bir sansür uygulaması dikkat çekiyor. Bir şeyi sansürleyip yasaklarken sonucunu asla kavrayamıyorlar!
Bir yandan sansür koyan devlet, özellikle sinemada, gerek belgesel, gerekse kısa veya uzun metraj Kürt temalı filmlere Kültür Bakanlığı vasıtasıyla inanılmaz bir maddi destek verdiği görülüyor. Sadece Kültür Bakanlığı değil aslında, bir çok festival Kürt temalı filmlere daha çok şans tanıyor. Bunlar arasında if Film Festivali, Akbank Kısa Film Festivali ve Gezici Festival başı çekiyor. Adana Altın Koza ve Antalya Film Festivali de Kürt filmi gördüğünde yelkenleri suya indirenlerden…
Bu festivallerin komisyonlarındaki Kürt lobisinin gücünden midir nedir, bilemiyorum ama son 15-20 yıldır “Kürtler” üzerinden film yapmak moda oldu sanki ve Kürt konusu sömürüldükçe sömürüldü. Ayrıca Reha Erdem gibi usta bir yönetmen bile konuya kayıtsız kalamayıp, PKK gerillası olmak zorunda kalan genç bir kadının hikayesini anlattığı “Jîn” adlı film çekmekten kendini alamadı.
Bu dönemde film mi çekmek istiyorsunuz, karakterlerinizi Kürtlerden seçin, bir de durumu ajite edin festivaller filminizi havada kapar.
Peki ya sansür mekanizması Kürt filmlerine dokunmuyor mu?
Dokunuyor elbet, dokunmaz olur mu?
Lakin amaç gerçekten sansürlemek mi, yoksa (farkında olmadan)reklamını yapmak mı, anlamak pek de kolay değil!
En taze örneğini 34. İstanbul Film Festivali'nde yarışma dışı gösterilmesi gereken Çayan Demirel ve Ertuğrul Mavioğlu'nun yönettiği 'Bakur/Kuzey' belgeseli yaşadı.
Çayan Demirel ve Ertuğrul Mavioğlu büyük bir cesaret örneği göstererek(!) yaptıkları, Türkiye'deki PKK kamplarındaki yaşantıyı anlatan belgesellerini İstanbul Film Festivali'ne yolluyor ve ön elemeden geçirtme başarısı sağlayarak, gösterim hakkı kazanıyorlar.
PKK kampları, hem de Türkiye sınırları içinde…
Daha önce hiçbir yerde yansımamış görüntülerin yer aldığı bir belgesel.
İster Kürt olun, ister Türk ya da Laz veya Çerkes…
Objektif ve sanatçı/gazeteci gözüyle baktığınızda, mesleki anlamında önemli bir iş var ortada.
Gerçekten belgeselde ne anlatılıyor? Terör örgütünün propagandası mı yapılıyor, yoksa sadece gündelik yaşamlarından kesitler mi yer alıyor, bilmiyorum!
Fakat belgesel son anda sansür kılıcının öldürücü(!) darbesiyle kendini festival dışında buldu. Gerekçe ise belgeselin eser işletim belgesine sahip olmamasıymış.
Hadi canım..
İyi de, İFF bugüne kadar bir çok filmi eser işletim belgesi olmadan göstermiş bir organizasyon.
Bu gerekçeye kim inanır, belki Kadir İnanır(!)
Böyle mazerete böyle  espri :D
Kültür Bakanlığı belli ki, Türkiye sınırları içinde PKK kamplarının belgelenmesiyle ilgili bir sıkıntı yaşamış ve bunun kamuoyuyla paylaşılmasını engellemeye çalışmış.
Peki bu sansür işe yaradı mı?
Elbette ki hayır…
12 Eylül döneminde bir çok film, şarkı, roman, gazete dergi, üstelik pornografik unsur yasaklanıp sansürlenir ama bi şekilde el altından hedef kitlesine ulaşmayı başarırdı.
2015’te de durum farklı değil! Hele internet çağında asla…
Türkçesi ‘Kuzey’' Kürtçesi “Bakur’ belgeseli de sansürlenip festival dışına itilince kıyamet koptu. Sosyal medya çalkalandı… Yılların İstanbul Film Festivali 34. yılında karizmasını fena çizdi! En baba yönetmenler, yazarlar, aktör ve aktrisler ya festivalden filmlerini çekti ya da çok sert açıklamalarla sansürü ayıpladılar.
Üstüne üstelik Ankara Film Festivali’ne bile sirayet eden sansür belası yüzünden ünlü yönetmen Onur Ünlü başkanlığındaki jüri festivalden çekildiğini açıkladı.
Çok enteresandır, geçen yıl Antalya Altın Portakal da, ön jürinin seçtiği, Reyan Tuvi'nin gezi olaylarını derlediği 'Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek' belgeselini festivalden atmış ama ne yazık ki, ‘Bakur’a verilen destek Tuvi’nin çalışmasına verilmemişti.  Hatta Onur Ünlü başta olma üzere bir çok yönetmen, filmlerini çekmeyi nedense akıl edememişti.
Buna rağmen Reyan Tuvi'nin gezi belgeseli ummadığı bir ilgiye karşılaşmış, ulusal ve uluslararası bir çok başka festivalden davetler alarak teselli bulmuştu.
Bakur, yani Kuzey belgeselinin başına gelecekler de farklı olmayacak. Bilakis daha fazla ilgi göreceğini kestirmek kehanet olmaz.
Belgesel yasaklanmasaydı belki festival hengamesi arasında kaybolup gidecekti. Amma ve lakin şimdi, ulusal ve uluslararası bir çok festival Bakur’u duydu. Sansür sayesinde herkes bu belgeseli merak ediyor.
Emin olun ki belgeseli çeken arkadaşlar, sansürcü başına dua ediyorlardır… Şimdi gelsin festivaller, gelsin ödüller! ;)

https://twitter.com/inSanatDernegi

Çarşamba, Nisan 01, 2015

Elektrikler kesildi, alışmadım hocam(!)


Birkaç saat önce (dün gece 23:45) ortanca oğlum Tarık ile birlikte İnSanat’tan çıktık Fomara’dan aşağıya eve doğru gidiyoruz. Konumuz malum gündem: Savcı Kiraz'ın rehin alınması, operasyon sonucu saldırganların öldürülmesi ve savcının vefat ettiğine dair gelen son üzücü haber…
Ve Türkiye’yi felç eden elektrik kesintisi…

Herkesin aklını karıştıran ve hükmet kanadından tatmin edici samimi bir açıklama gelmemesi, spekülasyonları da beraberinde getirdi.
Yok, Keban barajına bomba konuldu…
Yok, şirketler ucuz elektrik satmamak için bunu yaptı…
Yok, IŞİD saldırı düzenledi…
Yok, önceki gün Türkiye’ye nota veren İran, Rusya ile bir olup sattıkları doğal gazı kestiği için bu kesinti yaşandı…
Yok Enerji nakil hatlarındaki sistem çöktü…
Yok, nükleer enerjiye geçecekler de halkı ikna etmek için kesintiyi bilerek yaptılar… vs vs vs…
Milletin ağzı torba değil ki büzesin…  Ağzı olan konuşur, eli klavyeye değen herkes yazar, fikrini de,  zikrini de ortaya döker oldu.
Bilgi kirlendikçe kirlendi…

Bu kirlilik içinde makul ve akla yatkın olanlar da yok değil elbet…
Mesela, nükleer santral yapılacak olması ve bu konuda toplumdan gelecek “toplu” tepkileri azaltmak için, “Bakın, elektriksiz kalınca ülke ne hale geldi. Nükleere de ülkenin acilen ihtiyacı var. Nükleere karşı çıkarsanız elektriksiz kalmaya da razı olursunuz, ona göre!” dendiğini hepimiz biliyoruz!
Bu şok elektrik kesintisinin ardından kafaları karıştıran ve “sabotaj var” diyenleri haklı çıkaracak ilk açıklama Slovakya’dan başkanlık oynamaya devan eden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan geldi: Üçüncü bir nükleer enerjinin adımını atacağız!

Yani bu kadar da rastlantı olmaz ki… Böyle bir açıklama yapmak için bugünü mü bekledin usta?
(Her ne kadar yarın, "ben öyle bir şey demedim" de diyebilir gerçi ya...)
Erdoğan böyle konuşunca ve gün boyu, tüm ülkeyi felce uğratmış elektrik kesintisi de olmuşsa…
Ve bir de üstüne, yol kenarındaki mini bilboardlara (raketlere) asılmış  “GÜÇLÜ TÜRKİYE’NİN YENİ ENERJİSİ:  AKKUYU NÜKLEER” afişini görünce dumur kat sayımız da elbette ikiye katlandı. 
Afişte konu mankeni olarak 3 küçük sevimli çocuk kullanılmış ve nükleer enerjiyi sempatik göstermek için her unsur işlenmiş!

“Pes” dedim kendi kendime. Bunu gören oğlum Tarık hemen cep telefonunu çıkardı ve afişi fotoğrafla belgeledi… Ve elbet ben de onunla birlikte afişi belgelemekten geri kalmadım.
“Bu afiş daha önce vardı da biz mi fark etmedik? Yoksa yeni mi asıldı?” gibi sorular kafamızda dolanıp, mantıklı bir karşılık bulmaya çalışırken, işin içinden çıkamadığımızı fark ettik.

Ülkeyi gün boyu durma noktasına getirmiş, sebebi açıklanmamış ulusal çapta bir elektrik kesintisi olmuş.... Üstüne, ülkenin en muktedir adamı Erdoğan nükleer enerjinin gerekliliği ile ilgili açıklama yapmış... Büyük şehirlerin merkezlerinin en işlek caddelerine nükleer enerji reklamını yapan afişler asılmış!

İnsanın başka ne gelebilir ki aklına?
Bu işin içinde bir (sanki) iş var, ama...

"Nükleer enerjinin reklamı mı olur? Ne bu, çikolata mı, otomobil mi? Bayram değil seyran değil, bu nükleer enerji reklamı da neyin nesi?" dediğinizi duyar gibiyim...

Elektriklerin olağanüstü kesintisinin nedeni gerçek anlamda kamuoyuna açıklanmadıkça, son iddia hükumetin başını çok ağrıtacağa benziyor!





Pazartesi, Mart 30, 2015

Temayül yoklaması ön seçimi döver mi(!)

7 Haziran’da yapılacak Genel Seçimler için geriye sayım tam gaz devam ederken, memlekette acayip bir demokrasi kavgası var!
AKP diyor ki, “Biz milletvekili adaylarımızı sivil toplum örgütlerinin, başkan ve yönetim kurulu üyelerinin de katıldığı temayül yoklamasıyla saptıyoruz. Gerçek demokrasi budur işte!”
CHP ise “tüm parti üyesi ve delegelerin katıldığı bir ön seçim ile adaylarımızı belirliyoruz. O değil, esas demokrasi budur!” diyor…
Ne güzel değil mi? Resmen demokrasi kavgası yaşıyoruz(!)
-Benim demokratik temayül yoklamam, senin demokratik ön seçimini döver...
-Yok hayır, benim ön seçimim gerçek demokrasidir ve senin temayül yoklamanı döver(!)
Dün CHP’de ön seçim vardı. Üye ve delegeler 7 Haziran’da yapılacak genel seçimlerde milletvekilliğine aday olan adayları sandıkta oyladı ve bu oylama hiçbir şekilde, hiçbir güç tarafından değiştirilemeyecek. Çünkü bu partiye üye ve delege olanların gerçek iradesi olarak resmen kayda girdi.
AKP ise milletvekili adaylarını belirlemek için bugüne kadar denenmemiş bir yönteme başvurdu ve temayül yoklamalarında oy kullanmaları için, tüm sivil toplum örgüt başkanları ve yönetim kurulu üyelerine de oy kullanma hakkı tanıdı.
O temayül yoklaması da bir hafta önce yapılmıştı. İnSanat Derneği başkanı olarak ben de oy kullandım.
Oysa bundan haberdar değildim. Daha bir hafta öncesinden, daha önce adını sanını duymadığım, ismini cismini bilmediğim isimlerden cep telefonum mesaj (SMS) bombardımanına uğradı.  
“Ne oluyooor yahuuu?!” dememe kalmadan gerçek anlaşıldı ve meğerse AKP’li aday adaylar kara kaşım, kara gözüm için değil, benim bir oyum için yırtınıyormuş(!)
Bursa’nın tanıtımında büyük önem taşıyan filmlerimizi çok büyük zorluklarla çekerken, halimizi hatırımızı sormayan yerel politikacılar, vekillik yolunda aralanacak ilk kapı için bana mesaj yağdırdılar!
Ertesi gün AKP’nin bu nazik çağrısına icabet edip gittim tabi.
Atatürk Kongre Ve Kültür Merkezi’nde bir hengame, bir curcuna ki sormayın gitsin. AKP’li dostlar “İşte demokrasi budur!” diye ağızları kulaklarında konuşurken, bugüne kadar bizim yaptığımız filmlere destek olan sadece bir kişiyi aday adayları arasında gördüm ve onu da (Yüksel Yeni)  listenin en başına yazdım!
Bu demokrasi midir?
Evet “bir demokrasidir” denebilir…
Amma ve lakin durum ile ilgili orada gördüğüm dostlara bazı sorularım olmuştu.
Dedim ki, “Şimdi ben burada bir tercih yaptım. Bu yaptığım tercih ne kadar etkili olacak? Burada, temayül yoklamasında, üye, delege ve ekstradan oy kullanma fırsatı tanınan sivil toplum örgütü yöneticilerinin tercihi karşılık bulacak mı? Yoksa, parti genel merkezindekiler yine de kendi bildiklerini mi okuyacaklar? Eğer temayül yoklamasından çıkacak sonuçlara itibar etmeyeceklerse, böyle bir külfete ne gerek var? Son kararı Başbakan Davutoğlu ve hatta Cumhurbaşkanı  Erdoğan verecekse, bu gerçekten de demokrasi midir?”
Bir yanda CHP’nin ön seçimi, diğer yanda AKP’nin temayül yoklaması. CHP’de seçimin sonuçları hemen akşamında alındı ve ertesi gün tüm kesin adaylar kamuoyuna açıklandı.
AKP’de ise temayül yoklaması bir hafta önce yapılmasına rağmen hala ses seda, hala sonuç yok!
Şimdi tekrar soruyorum: Hangisi gerçek demokrasi?
Ön seçimle aday belirlemek mi, yoksa temayül yoklaması m?
Kararı halkımız 7 Haziran günü sandıkta verecek!
Ya gerçek demokrasi kazanacak, ya da…



Pazar, Mart 22, 2015

Bursa'ya lale kondurmak...

Meğer, Bursa’nın “lale”si varmış!
Vallahi bak!
Bursa lalesi…
Bursa kalesi değil, lalesi…
Biz görmedik ama Bursa valiliği laleyi havada görmüş olmalı ve kenti simgeleyen yeni logosuna nal gibi lale kondurmuş!
Yani, resmen at kuyruğuna kelebek konmuş misali Bursa’nın da nur top gibi, pardon nal topu gibi(!) lalesi oldu…
-Ne lalesi?
-Bursa Lalesi…
“E Bursa’nın Uludağ’ı, yeşili, kestanesi, şeftalisi, zeytini, ovası, İskender kebabı, pideli köftesi var ya, lale de nereden çıktı?” diye soranlara verilecek pek bir yanıt yok.
Sayın valimiz buyurdular ve Bursamıza lale kondurdular…

Vali Münir Karaloğlu, Bursa’nın sloganının da ‘Ulu Şehir’ olduğunu söylüyor. E güzel, Ulu Şehir, Osmanlı'nın ilk başkentine, Uludağ ve Ulcami ve elbet Bursa'yı tanımlar da, ya lale?
"Belediyelerimiz, kaymakamlıklarımız, kamu kurumlarımız, sanayicilerimiz, odalarımız, otellerimiz, esnafımız, kestane şekercimiz, Bursa kebapçılarımız bu logoyu kullanmalı. Menşei Bursa olan her üründe, markada yer almalı" diye buyurmuş sayın valimiz.

Ve demiş ki, "Lale Orta Asya’dan beri yoldaşımız. Medeniyetimizin ürettiği sanatın en vazgeçilmez deseni. Dünyanın neresinde yetişirse yetişsin bizi temsil ediyor"  

-İyi de nasıl temsil ediyor, Sn Karaloğlu? Lale Bursa’da yetişmiyor ki? Bugüne kadar tek lale görülmüş o da İznik çinilerinde desen olarak!
-Bursa'yı simgeleyen onca özelliği ne diye lalenin altına itiyorsunuz?
-Hem erguvan vardı ya Bursa'ya özgü, lale de nereden çıktı?
-Lale İstanbul’un simgesi değil miydi?
-Eveeet, İstanbul’un simgesi ama zaten Bursa da İstanbul’un arka bahçesi değil mi?
-Evin logosu lale ise, arka bahçesi de lale olsa ne sakınca yaratır ki?
Arka bahçede de sadece erguvan olacak değil ya, bal gibi lale de olur…
Olur olur, lale gibi olur.
Olsa da konur olmasa da…

Lale’ye Bursa’dan çok tepkiler geldi, hatta ve hatta Kent Konseyi Genel sekreteri, yüksek inşaat mühendisi, Recep Altepe’nin 1 numaralı danışmanı Semih Pala “oha” falan oldu, tepki gösterdi, harladı, hırladı, lakin…
Lakin kimse tınlamadı, ne Semih Pala’yı taktı Bursa valiliği, ne de bu konuyu eleştirip, “Bu ne lalesi? Bursa’nın lale ile ne ilgisi var? Saçma logo tasarımı için kaç para harcandı, kim koydu laleyi, kimin fikriydi?” diye ufak çaplı bir patırtı koparan üç-beş yazar bile para etmedi. Kentin her yerine, taksilere, meydanlara, dağlara –taşlara lale konduruldu.
Hızını alamayan, yılların eskitemediği Bursa’nın en köklü ve ilk ofset baskılı gazetesi Bursa Hakimiyet bile ibretlik bir davranışla logosuna lale kondurdu!
Madem laleyi Bursa’nın bi tarafına sokuşturdular, onlara tavsiyem buna bir de şarkı hazırlatsınlar, tam olsun.

Bunun için laleye yakışır besteyi de en şahane ve yaraşır şekilde Ajdar besteleyecektir.
Hadi, madem battı lale yan gider, sözlerini de ben yazayım: Ajdar söylüyor:
Lale lale lale…
Koktu lale, kondu Bursa’ya…
Lale lale lale, bu ne nane…
Nane değil lale.
Haydi lale, kim alır seni kaale, lale lale lale…
Leylek uçar havada, sazan gider karada,
Koklasana hadi bak, buna derler lale.
Kim alır seni kaale…
Lale lale lale…
Oh aman, yandan yandan,
Laleyi kondurdular camdan,
Lale lale lale…



Pazar, Mart 01, 2015

Ceyhun İrgil’i nasıl bilirsiniz?


Bakın "tanır mısınız?" demiyorum, "bilir misiniz?" diye soruyorum; çünkü tanımak ile bilmek arasında derin bir fark vardır.
Birini tanır ama bilemezsiniz!
Belki aranızda onu tanıyan ama bilmeyenler olabilir, diye bu yeni yazıma konu ettim.
Ceyhun İrgil Bursalı değil; ama Bursa’ya gönül vermiş, bu kent için çok önemli işler yapmış ve yapmak için çabalayan bir Bursa sevdalısı…
“Ailem Bursa’da değil ama eşim Bursalı, o nedenle içgüveysiyim” diye şakayla karışık Bursa ile olan bağını en yalın ve samimi şekilde ifade edebiliyor Ceyhun!
***
1989 yılında Bursa Olay Gazetesi’nin spor servisinde gazeteciliğe başladığım yıllarda tanıdım Ceyhun İrgil’i… O dönem çiçeği burnunda bir hekim… Buna rağmen inanılmaz sosyal ve gerek yerel gazetelerde, gerekse radyo ve TV’lerde önemli pozisyonlarda sorumluluk alıp Bursa’nın çağdaş bir kimliğe kavuşması yolunda çabaladığına tanık olmuştum.
“Birini bana anlatın, nasıl biridir, kimdir?” diye sorsalar, her ayrı birey için birbirinden farklı sözcükler kurmak, ona destansı bir imaj kazandırmak mümkün!
Oysa öyle insanlar vardır ki, onu tanımlamak için bir iki kelime yeter.
Ceyhun İrgil de böyle insanlardan. İsterseniz hakkında sayfalar dolusu bilgiler yazabilir ve o yazacağınız her satır, kuşkusuz Ceyhun’u tanımlamaya yetecektir. Çünkü on parmağında 15 marifet olan, çok özel biri.
Ya da bir iki satır da yazsanız, “evet bu Ceyhun’dur. Başka söze de gerek yok!” diyebilirsiniz.
Peki Ceyhun’u nasıl tamılayabiliriz?
"Dürüst" desek yeter mi?
Ya da "güvenilir..."
"Çalışkan…"
"Yaratıcı…"
"İlerici..."
"Samimi…"
Ve "işinin ehli…" demesek eksik kalır mı?
Ya da böyle bir insan için “iyi” demeye gerek var mı?
E hadi, onu da diyelim; "iyi bir baba, iyi bir eş, iyi bir arkadaş, iyi bir doktor ve cerrah… İyi bir gazeteci… İyi bir gözlemci…"
Ve, üstte de dedim; iyi bir Bursa sevdalısı…
Şimdi Ceyhun İrgil, bu meziyetlerine bir de vekilliği eklemeye hazırlanıyor.
Yıllar önce, bir yemekte yaptığımız sohbette, “Bir gün Bursa’ya Belediye Başkanı olacağım” demişti bana.
Belediye Başkanı olarak değil belki ama Bursa’yı parlamentoda temsil edebilme fırsatı yakalamaya çalışıyor.
12 Haziran pazar günü yapılacak 2015 Genel Seçimlerde Ceyhun İrgil CHP’den aday adaylığını açıkladı.
Merinos’taki Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi’nde çok sayıda dostunun ve meraklının katıldığı toplantıda, vekil olmak istemesinin gerekçelerini anlatan Ceyhun İrgil’in neden parti olarak CHP’yi tercih ettiğini vurgulamaya gerek yok. Bu iktidar partisi de olabilirdi veya MHP, ya da HDP de…
Çünkü Ceyhun Bursa’da, partiler üstü birkaç kişiden, belki de ilk sırada yer alan isim.
Partiler üstü ne demek?
Partiler üstü demek, her türlü siyasi ve görüşten insanının tereddüt etmeden güvenip inanabileceği, kentine ve ülkesine, hiçbir çıkar ve menfaat gözetmeden hizmet edebileceğinden kimsenin kuşkusu olmayan kişi demek.
***
İşte 49 yaşındaki bu genç ve dinamik adam, soru işaretleriyle dolu yeni CHP’de, 1937'li Önder Sav ve 1938'li Deniz Baykal'larla birlikte, AKP hegemonyasına son vermeye çalışacak.
Peki umut var mı?
Gençlerin olduğu her yerde umut vardır.
Hele bu gençler dürüst ve namusluysa, bize de onlara güvenip oy vermek kalıyor!



Cuma, Şubat 27, 2015

Allah şahidim olsun ki…

Böyle bir yeminimiz vardır hani, bir iş yaparsınız ve bunu tescillemek için Allah’ı “şahit” gösteririz, yani tanık…
Evet inanlar için o her şeyi bilir, muktedirdir.
Peki bu tanıklığı, yani şahitliği nasıl test edecez?
Bunun için Allah’tan onay aldık mı?
Bu şahitliğe (referans işine) o ne der?
Yani yaratıcımıza seslenip, “Ey güzel Allah’ım, ey âlemlerin rabbi, Suat kulun seni şahit gösterdi, ne dersin bu işe?” diye sorsanız, nasıl bir tepki almayı umarsınız?
Çok gerçek üstü değil mi? 
Evet, Türkiye’nin son 13 yılında acayip şeyler oluyor.
Gerçek üstü, korku dolu bir film izliyoruz sanki.
Özellikle de 2015, sürrealizmde tavan yaptı desem abartı olmaz…
Hem gördüklerimiz ve duyduklarımızdan sonra abartı ne ki?
Osmanlı Sultanı kostümlü AKP Millet Vekili aday adayları mı ararsın, Allah’ı referans göstereni mi, adaylardan aday beğenin!
Fakat her şey, Cumhurbaşkanımız Sn. RT Erdoğan’ın sarayındaki muhafızların tarihteki Türk devletlerinin kostümleriyle Ak Saray’ın merdivende boy göstermesiyle başladı sanki.
Tam “imam cemaat” durumu yaşanıyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı gören AKP ümmetinin en yaratıcı vekil aday adayları, boy boy afişlerde kendilerini sancak beyi, sultan ve prens görmeye başladılar ki, sormayın gitsin…
Amma ve lakin son bombayı, Malatya’dan AKP Millet Vekili aday adayı olan Malatya Zer Tv sahibi Ebuzer Aydın patlattı ve vekilliğine referans olarak Allah CC’yi gösterdi.
Başta şaka sandım, belki de fake (sahte) hesaptır diye düşündüm ama Facebook sayfasına girdiğimde Sayın Aydın, baya baya, bariz ve aleni şekilde Allah’ı kendine referans göstermiş.
Yani yaşadığı ve adaylığını açıkladığı ilin halkını ya da valisini değil, belediye başkanını değil, mensubu olduğu partinin başbakanı, iç işleri veya dış işleri bakanını, başbakan yardımcısını, hele hele Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hiç değil, sadece Allah’ı referans göstermiş!
Belki de haklı, kalkıp, koskoca Cumhurbaşkanına “Ebuzer efendiyi nasıl bilirsiniz, aday adaylığına kefil misiniz?” diye soracak değiliz ya, hâşâ(!)
Ama yüce yaradan elimizin altında, her an, her istediğimiz zaman yanına varıp dilediğimizi sorabilir, Ebuzer kulu hakkında da her türlü istihbarat bilgisini bizzat ve şahsen kendisinden temin edebiliriz(!) değil mi?
Şaka değil, gerçek.
Ebuzer beyin twitter hesabına da baktım, bu durumdan pek bir memnun, aklınca inanılmaz bir reklam yaptığını sanıyor!
Bakın şunu anlarım; evde, mescitte veya camide ya da hacda, ellerinizi kaldırıp içinizden “Allah’ım niyet ettim vekil olmaya, vekilliğimde önümü aç, milletime hizmet etmeyi nasip et, beni muktedir kıl” diye dua edebilirsiniz. Ve bu sizinle Allah arasında kalır ki, iyi bir kulsanız, inandığınız yaratıcı da sizin bu duanızı ya kabul eder, ya da duymazdan gelir!
Peki bu Allah’ı referans gösterme cür'eti nedir?
Hem ona “âlemlerin rabbi” diye secde edeceksin, hem de siyasi idealine malzeme!
Tarih boyunca Allah’ın adı değişik durumlarda çıkar ve menfaatleri için insanlar tarafından kullanıldı. Bu ilk değil. Ancak, hiç bir dönemde Allah'ın adı, sığ siyasetçilerin emellerine bu denli, "arsızca" alet edilmemişti…
Bu millet Kuranla makara yapanlara ses etmedi, şimdi de Allah'ın adını bariz şekilde siyasi emellerine alet ediyorlar, bakalım bu sefer birilerinin kafasına dank edecek mi?

Kafasına dank etmeyenlere, üstat Mehmet Akif’in şu sözlerini hediye ediyorum, kabul buyursunlar: “Aldanma insanın samimiyetine, Menfaati uğruna gelir vecde, Cenneti vaad etmeseydi eğer, Allah'a bile etmezdi secde!”

Pazartesi, Şubat 16, 2015

Bu toplum uzaydan mı geldi?

Evet bu ilk değil, son olur mu; emin değilim…
Bu, Müslüman veya Türk olup olmamakla ilgili bir durum değil ya da “bu coğrafyaya özgü bir davranıştır” demek de yerinde bir saptama olmaz, evet…
Ama bu bir utanç!
Ve toplumdaki çürük domateslerin sayısı hiç de azımsanacak gibi değil.
Oysa Ahlak çok önemli bir kavram...
Fakat biz toplum olarak ahlak=namus kavramını sadece bacak arasına indirgemiş durumdayız.
İtalyan düşünür Cicero "Toplumlar parasızlıktan değil (her türlü) ahlaksızlıktan çöker" demiş.
Siz istediğiniz kadar parasal yönden zenginleşin, ama ahlaksızlık önce vicdanlarınızı öldürüyor!
Fransız yazar Montaigne “Adaletin olmadığı ülkelerde ahlak da yoktur” diye tarihe not düşmüş…
Yani en büyük zenginlik “Adalet”
Eğer adaletiniz yoksa ahlak da yok, ahlak yoksa vicdan da yok!
Son bir yılda, son 10 veya 20 yılda işlenen kadın cinayetlerini, çocuk ve kadın istismarını, tecavüzlerini, tacizlerini yan yana, üst üste koysak ve karşısına geçip baksak,utanır mıyız?
Kaçımız utanır ve “biz ne rezil bir toplumuz!” diye yemeden içmeden kesilir!
Genç bir kızımız hemcinsim olan, ama insanlığı gelişmemiş bir vicdan yoksunu sapık tarafından katledildi.
Çok şeyler söylendi, çok şeyler yazıldı. Birkaç gün sonra da unutulup gidecek, her zamanki gibi ateş düştüğü yeri yakacak ve o güzel insanın ailesi bu acıyı ömürleri boyunca yaşayacak?
Peki ya bu hunharca cinayeti işleyen insan müsveddesinin anası, varsa ablası, halası, dayısı, teyzesi, amcası ve diğer akrabaları bu utançla yaşamak için nasıl bir suç işledi?
Bir anlık gafletin, sonucu utanç, acı ve gözyaşı ve büyük çaplı bir infial olarak mı kalacak?
***
Bu sabah evden çıkıp da minibüse bindiğimde bunları sordum kendime.
Aracı kullanan minibüs şoförüne baktım, diğer erkek yolculara ve minibüsün camından yansıyan kendi aksime. Hepimiz potansiyel cani miyiz? Hemen önümde oturan orta yaşlı adam ya da arkamdaki genç, her an bir canavara dönüşebilir mi?
Ben bir canavar olabilir miyim?
O malum şahsı hangi ruh hali masum bir kızı vahşice katledebilecek seviyeye getirdi?
Nasıl bir vicdani körlüktür bu?
Nereye kadar saklanabileceğini, kaçabileceğini düşündü?
Hadi diyelim, aylarca saklandı, kaçtı polisten, jandarmadan gizlendi?
Ülke çapında ortaya çıkan infialin yarattığı vicdani atmosferden ne kadar kendini soyutlayabilirdi?
Ve ya her geçen gün büyüyecek vicdani hesaplaşmadan kim kaçabilir?
***
Minibüste bizimle birlikte yolculuk eden 3-4 kadın ve kız var, kimi türbanlı, kimi başı açık. Belli ki ürkekler.
Sonra düşündüm ki, yaşanan son olayın ürkekliği değil bu durum, kadın olmanın ürkekliğiydi.
Biz erkeklerin yarattığı, yaşanmaz, çekilmez, paylaşımsız, amansız, vicdan yoksunu toplumun bir sonucu...
İyi de bu erkekler nasıl bu hale geldi?
Bu erkekleri de bir kadın doğurmadı mı?
Bu din, İslamiyet; değil insanı öldürmek, karıncayı bile incitmeyi yasaklarken...
Bu sapıklar uzaydan mı geldi?
Bu yolsuzluk yapan bürokratlar, politikacılar, bir futbol maçı için gözü kararan taraftarlar?
Gözünü kırpmadan insan kesen, diri diri yakan, kadınları köle pazarlarında satan IŞİD, El Kaide, Taliban Müslümanlığı hangi insani değerle örtüşür?
Kaş yapayım derken göz çıkarırcasına, erkek egemen toplumun vahşi sistemine alkış tutan dindar kadın gazetecilerin yazdıkları, yozlaşmış sanatçı müsveddelerinin söyledikleri, Müslüman kimlikleriyle nefret tohumları eken dindar medya…
Bu toplumu oluşturan bireyler gökten zembille inmedi ya!



Perşembe, Şubat 05, 2015

TL’nin makûs talihi…

Frakında mısınız, hissedebiliyor musunuz?
Yoksa bana mı öyle geliyor!
Cebimizdeki para, yani Türk Lirası giderek zayıflıyor, gücü azaldı. Artık 1 TL ile sadece bir sakız alabiliyoruz.
Oysa sıfırlar atıldığında dönemin başbakanı Erdoğan, bozuk paralar için pantolonlarına küçük cep yaptırmaları için vatandaşa akıl veriyordu.
Geçin 1 TL’yi…
..100 TL ile neler alabiliyoruz?
Tam her şey düzeldi, ekonomimiz rayına girdi, gurur duyacağımız, alım gücü yüksek bir paramız var derken, yine döndük 90'lı yıllara. Türk Lirası'nın makûs talihi mi bu, yoksa beceriksizliğimiz mi?

Türk Lirası dün ABD Doları karşısında “Cumhuriyet Tarihi”nin en değersiz seviyesine düştü.
“Cumhuriyet Tarihi” tanımlaması çok mu abartı oldu sizce?
Peki o öyleyse zaman yolculuğu yapalım ve yakın geçmişte durum nasılmış bir göz atalım:
4 Kasım 2002’de AKP’nin iktidara geldiği günün ertesi, pazartesi günü Merkez Bankası’nda 1 Dolar alış 1,670,018, satış 1,678,073 olarak işlem görmüş.
O zaman sıfırlar henüz atılmadığı için bu rakamların milyon olarak okunduğunu da unutmayalım!

Şimdi aynı verileri bir de sıfırlar olmadan okuyunca bakalım ne olacak? “1 lira 678 kuruş”
Peki dün, yani 4 Şubat 2015, Kasım 2002’den tam 12 yıl, 4 ay sonra dolar ne kadar oldu dersiniz?
Merkez Bankası verilerine göre ABD Doları alış 2.4098 TL, satış 2.4141 TL.
Serbest piyasada ise Dolar, kademeli olarak yükselirken  Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan gelen "Merkez Bankası bağımsız olunca gelinen nokta bu. Bizim daha iyi bir noktayı yakalamamız lazım" şeklindeki açıklamalar sonrası 2,4630 lira ile tarihi zirvesini gördü. 
Bir de bunları sıfır atılmadığını varsayarak okuyalım bakalım Türk ekonomisi ne kadar değişmiş ve gelişmiş(!)

Karar sizin, buyurun afiyetle okuyun: “2 Milyon 46 bin 30 Kuruş”
Siz hala farkında değil misiniz, Türk Lirası’nın sefil hale geldiğinin?!
O zaman şöyle anlatayım:  2002’de en büyük kâğıt para 50 Milyon idi…
2015’e geldiğimizde en büyük kâğıt para 200 TL.
Peki 200 TL’ye o atılan sıfırları da ekleyerek okuyunca ne görüyorsunuz?
-?
-Ne o, canınız mı sıkıldı?
-E o zaman Enflasyon neden düşük?

Onu bana değil, kurnanın başında duranlara soracaksınız?
Ben giderek eriyen cebimdeki Türk Lirası’nın alım gücüne bakarım…
100 TL ile ne alabiliyorum, ne kadar idare edebiliyorum, onun hesabını yaparım!
Kurnanın başında TL’yi vatandaşa koklatarak verip de, yeşil dolarları, gri avroları istif yapanlar bu maçın asal oyuncuları.
Lakin ben de sizin gibi tribündeki değersiz ve işlevsiz bir izleyiciyim, istesem de istemesem de bu saçma maçı izliyorum…
Ve görüyorum ki, bu maç karakolda biter(!)