Cumartesi, Eylül 02, 2017

Danaya değil bana girseydiniz ya(!)

Her kurban bayramında, kurban kesimi üzerine sosyal medyada dolaşan ve (gerçek olup olmadığını bilemediğim) birkaç kez benim de paylaştığım bir anektodu 2017’nin bu son bayramında bir kez daha paylaştım.
Kaynağı belirsiz bu anıya göre, iki arkadaş telefonda bayramlaşıyor ve biri diğerine, 5 kişi bir araya gelerek yaptıkları kurban ibadetini anlatıyor. Neyse, altta o konuyu görsel olarak paylaşıyorum, meraklısı tıklayıp bakabilir.
Bu ilginç anıyı paylaştıktan yaklaşık bir iki saat sonra Facebook arkadaşlarımdan birinden özel bir mesaj aldım. Mesajı yazan, bir zamanlar yolu medyadan geçmiş, başka işler demiş ve ardından işsiz kalmış, bu nedenle borçlanmış ve iş bulamadığı için yıllardır borçlarını ödeyememiş birkaç yıldır da bayramlara beş parasız girmek zorunda kalan bir arkadaşımdı.
Aslında mesajı okumaya başladığımda benden borç para isteyecek diye biraz paniklemedim değil(!) ama devamını okuyunca gerçeği anladım ve kendimden utandım.
"BİZ 5 kişi bir İNSANA girdik.."
Açıkçası arkadaşım durumunu bana anlatana kadar “BİZ 5 kişi bir İNSANA girdik” olayının gerçekliğinden şüphe duyuyor, olay gerçek olsa bile insanların buna duyarlılık göstermeyeceğini düşünüyordum.
Yani olay aslında efsaneydi ve gerçekleşme ihtimali bu dünyada ve hele günümüz Türkiyesi'nde mümkün değildi. Ve mümkün olamayacağını, olmadığını arkadaşımın mesajından bir kez daha anladım. İsmini (rencide olacağı için) vermeyeceğim dostumun mesajı aynen şöyle: “Dostum, önce bayramını kutluyor, seni saygıyla selamlıyorum. Umarım iyisindir, ben de iyi olmaya çalışıyorum, hamd olsun! Hamd olsun derken tevazu gösteriyorum, aslında pek iyi değilim, yaklaşık 3-4 yıldır maddi anlamda sıkıntılı günler geçiriyorum. İyi niyetle (bir iş yapmak için) edindiğim ve ödeyemediğim yaklaşık 40-50 bin TL borç yüzünden ne yüzüm güldü, ne de iki yakam bir araya gelebildi. Neyse, senin -5 kişi bir İNSANA girdik- paylaşımını görünce, kendi trajik durumum aklıma geldi. Etrafımdaki insanların (aralarında yakın akrabalarımın da var) ballandıra ballandıra anlattıkları, yok 7 kişi bir danaya girdik, yok iki koç kestik, yok şunu yaptık, yok şöyle yok böyle, şeklinde eda ettikleri kurban ibadetlerinin ne işe yaradığını sorguladım. Bir dana kaç para bilmiyorum. Ama tıpkı senin paylaşımında olduğu gibi, danaya değil bana ya da benim gibi ihtiyacı olan birine o parayı verselerdi ve o da gidip borçlarını ödeseydi daha sevap olmaz mıydı? diye kendi kendime düşündüm. Hadi bana iş bulmalarını geçtim, piyasaların durumu ortada. Borçlarını temizlemek o insanı mutlu edip rahatlatmaz mıydı? Hangisi daha sevap? Hayvan kesip küçük parçalar halinde konu komşuya dağıtmak ve bi kısmını kendine saklamak mı, yoksa zorda olsan insanların hayatlarına dokunmak mı? Hangisi gerçek kurban, hangisi Allaha, yüce yaradana yaklaşmaktır? Evet, hayvan keserek kurban ibadetlerini yerine getirenlerin kurbanını Allah kabul etsin, bize de epey bir et geldi, Allah razı olsun da… O etler bi süre sonra bitçek, garibanların borçları hala yerinde duruyor olcak, hatta durmakla kalmayıp faizi daha da katlancak! O dana kesenler keşke 5 kişi, 7 kişi bir araya gelselerdi ve bana girselerdi ve ben bayram sonrası hayatıma hiç olmazsa borçsuz girebilseydim, kesilen kurbandan daha hayırlı olmaz mıydı? Çok ütopik bir beklenti olduğunun farkındayım. Fakat senin paylaşımını görünce keşke gerçek olabilseydi dedim. Sonra düşündüm ve dedim ki, -ey insanı mahlukat, yağmur yağsa sana bir damla su vermeyecek olan bu Müslüman görünümlü insancıklar değil miydi, seni aylardır işe alıp sigortanın ödenmesini sağlayacak olanlar. Onlar kandan, kesmekten, senin sürüm sürüm sürünmenden hoşlanıyorlar, hiç sana yardım elini uzatırlar mı?-
Neyse, kardeşim kafanı daha fazla şişirmek istemezdim ama içimi de dökmek istedim, kusura bakma. Sana ve ailene hayırlı bayramlar dilerim, sağlıcakla kal!”
İşte böyle, o kestiğiniz hayvanlardan akıttığınız kan sizi Allah’a ne kadar yakınlaştırdı bilemiyorum ama sanki asıl sevabı ve Allah’a yakınlaşmanın doğru yolunu ıskaladığınızı düşünüyorum. İnşallah yanılıyorumdur.
İyi bayramlar, her nerede yaşıyor, yaşatılıyor ve gerçek anlamda muhtaçlara dost elini uzatabiliyorsanız, ne mutlu size… 
@SuatOktySnck

Pazar, Ağustos 20, 2017

Kubilay kanatsız kuş gibi...

Evet evet, teşbihte hata olmaz!
Oysa; her şey var, boy pos…
Gençliğin enerjisi…
Güç, şans, fırsat, muhtemelen yeteneği de var…
Zekâsı olmasa bu seviyelere de gelemezdi, akıl da vardır tabi…
Peki ne eksik Kubilay Kanatsızkuş’ta?
Belki de gerçekten bir çift kanat eksik, o soyadından kaynaklanan ruhundaki eksiği tamamlayacak…
Yani kanat dediğim aslında hırs, onu gaza getirecek hırslandıracak, coşturacak, kanatlandıracak düşünsel devrim.
Bir Fransız bunu yapamaz, Kubilay’ı coşturacak enerji, onunla aynı dili konuşan, aynı ruhu, aynı dünyayı, aynı kültürü yaşayan biri yapabilir ancak!
Bir yabancı hoca ona güvenir ve şans verir, ama o kadar…
Taraftar bakmaz, altyapıdan yetişmiş, gençmiş, gelecek vaat ediyormuş, kendi evladımızmış, umursamaz bile; eğer sahada mücadele etmiyorsa, çabalamıyor, ruhunu koyamıyorsa ortaya, basar ıslığı (ve hatta küfrü) Çıkarken insafsızca de yuhalar.
Kubilay bu sahalarda ıslıklanıp protesto edilen ne ilk ne de son topçudur…
Aynen de böyle oldu. Skor 2-2’ye gelince savunmadaki yabancıların hatalarıyla yenen gollere değil, forvette hiçbir varlık gösteremeyen Kubilay’a faturayı kesti tribünler. Stancu da vasattı ama bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Kubilay’ın yapmadığı veya yapmadığı buydu işte: mücadele…
Çünkü gerçekten de verilen şansı kullanamayan, elinin tersiyle iten biri vardı sahada.
Kubilay’ı kanatsız kılan hırsının olmamasıydı.
Hırs…
Marangoz emeklisi babam, gençliğimde bana kızdığında, “Hırs, istekli olmak demektir. Hırslı insan isterse bir kalası bile dişleriyle ısırır ve yerinden oynatır!” derdi.
Beni hırslandırmak için de aynen dediğini yapar ve iki buçuk metrelik 5’e 20 bir kalası ısırıp tezgahın üzerine koyardı.
İşte Kubilay Kanatsızkuş da kanatlanmak istiyorsa aynen böyle yapmalı, topu ısırmalı, kale direklerini kramponlarıyla parçalamalı, hırsıyla rakip savunmayı yıpratmalı, fiziksel tüm özelliklerini kullanıp gücünü ortaya koymalı ve bu durumdan kimseye de kızmamalı.
Çünkü bu taraftar ondan çok şey bekledi, bunca fırsata rağmen pısırık futbolu görünce de soyunma odasına kadar ıslıkladı.
Hoş olmadı lakin, bunun için kendine kızmalı Kubilay, pes etmemeli ve nerede hata yaptığını, kendinde neyin eksik olduğunu bulmalı.
Ben olsam Le Guen gibi Kubilay’dan kolay kolay vazgeçmem, potansiyeli varsa onu ortaya çıkarmak hocanın görevdir. Yönetim ise Kubilay gibi bir genci kaybetmek istemiyorsa, ya acilen konunun uzmanı bir akıl hocası bulup genç futbolcunun eksik yönlerini gidermesi için çalışmalara başlamalı, ya da kendini geliştirebileceği bir başka süper lig takımına kiralamalı. Gelişip de dönerse bizimdir, yok eğer gelişmezse, futbolcu çöplüğünde kaybolup gider!
Kubilay’ı bırakıp biraz da maça bakalım. Bursaspor 3-2 kazandı (ki bize verilen penaltı bence penaltı değil) evet ama takım kurgusunda hala oturmayan birçok parça var. İlerleyen haftalarda bu parçaların oturup oturmayacağını göreceğiz, çünkü sezonun daha başı ve birçok takım Bursaspor’dan farksız.
Kötü zemine, sıcak havaya ve kötü futbola rağmen 3 puan iyidir... Önümüzdeki hafta Beşiktaş ile deplasmanda oynayacağımız maç, bu takımın kalitesinin ne düzeyde olduğunu da gösterecek.
Ve o zemin nedir arkadaş?!
Hibrit çimler hafta içi gelmiş, yok uzun süre gümrükte kalmış, geçin bunları anam babam; iki buçuk üç aydır neredeydi bunlar? Bunca zamandır bir türlü tamamlamayı beceremediğiniz timsahın kafasıyla mı uğraştınız, ayıp değil mi, günah değil mi?
Böyle yarım yamalak stat yapacağınıza, Atatürk Stadı’nı yıkmak için ne diye yırtındınız bre zalimler?
Bursa’nın iki tane stadı olsaydı fena mı olurdu, bre nankörler?
Ortalama maçları Atatürk Stadı’nda, kalburüstü maçları da Timsah Arena’da oynamayı akıl edemediniz mi bre gafiller? Atatürk Stadı nerenize battı da Bursa’nın futbol tarihini yıktınız, yazıklar olsun size, yüz bin kere YAZIKLAR OLSUN!
Ve buna kayıtsız kalan, ses çıkarmayan taraftarlara da milyon kere YAZIKLAR OLSUN!

Cumartesi, Ağustos 12, 2017

Oh be 1-0 yenildik(!)

Maçtan önce Bursaspor’un Başakşehir’den değil puan çıkarması, farklı yenilip yenilmeyeceği tartışılıyordu.
Böyle düşünenler haksız da sayılmazdı, zira bir yanda Avrupa’da sergilediği performansla yeni sezonun kuşkusuz en büyük şampiyonluk adaylarından biri olarak gösterilen Başakşehir, hem geçen yıl ki kadrosunu büyük ölçüde korumuş, hem de çok yerinde transferler yapmış bir takım, diğer yanda. geçen sezonun sonunda yaşadığı düşme travmasının üstüne oyuncu ve teknik kadrosunu yenilemiş, farklı bir anlayışla ve vasat bir hazırlık döneminden sonra 2017-18 sezonun ilk maçına çıkmış Bursaspor...
Başakşehir’i herkes biliyordu ve kazanacağından da ama kapalı kutu olan, Fransız Teknik Direktörlü Bursasapor merak konusuydu.
Güçlü ve hazır rakibi karşısında ya fark yiyecek ya da…
Ya da…
Neyse noktalı yerlerden sonra gelecek sözcükler çok da karamsarlık içermiyor Allah'tan.
Yeni Teknik patron Paul Le Guen, takıma haddini bilen bir anlayış kazandırmış. Ve maçın büyük bölümünde Başakşehir’e bu anlayışla direndi.
Maçın son bölümünde, biraz haddini aşıp yüklendi ve rakibi zorladı ama skora denge getirecek hamleyi yapamadı.
1-0’lık yenilginin sevinilecek ya da “iyi ki fark yemedik” durumuna düşürecek bir yani yok. Sonuçta yenilgi yenilgidir. Kaybedilen 3-0 puan ve lige yapılan kötü bir başlangıç var.
Fakat umut da var.
En azından mücadele, çaba, ortaya bir şeyler koyma isteği bu takımda geçen yıl göremediğimiz özelliklerdi.
Fransız hoca Le Guen, oyuncuları daha yakından tanıdıkça futbol anlayışını da oturtacağını ummak istiyorum. Zira tersi olursa (karamsar olmak istemem ama) ligin ilk yarısını tamamlayamaz.
Tabi bu sadece Paul Le Guen için değil yeniden oluşturulan kadro ve elbette yeni transferler de öyle.
Özetle; görülen şu ki, bu takımda potansiyel var. Her ne kadar, bu kadar çok yabancıyla futbol oynanıyor olması hoşuma gitmese de, ligdeki tüm takımların aynı durumda olduğunu düşününce sadece susmakla yetiniyorum.
Bursaspor'da öne çıkan, sivrilen bir isim yoktu ve bu durum da aslında takım olabilmenin işaretlerinden biri olarak yorumlanabilir. Geçen yıl Harun ve Batalla parlıyor, takım bi cacık oynamıyordu, diye taraftar boşuna isyan etmiyordu!
Belki maçın son bölümünde Furkan'ın o şutunun altını kalın harflerle işaretleyebiliriz! 
Başakşehir ise geçen yılın devamı gibiydi. Belli ki Teknik Direktör Abdullah takıma ruhunu fena halde aşılamış. Kim gelirse gelsin değişen bir şey olmuyor ki, bu da ustalık gerektirir. 
Lig esas Bursaspor için başladı, ve yenildik, ama bazen kaybetmek kazanmaktan daha hayırlı olabilir.
Aşçı iyi gibi, malzeme idare eder, bu malzeme ile ne kadar lezzetli helva çıkacak, artık aşçının hünerine kalmış; bekleyip görecez.



Pazar, Ağustos 06, 2017

Devlet üstüne devlet kurulur mu?

Soru basit: Hangi koşullarda devlet kurulur?
Yakın, çok yakın geçmişimize bakalım; devletler nasıl ve hangi koşullarda kurulmuş? En taze ve somut örnek Kosova…
Kosova nasıl kuruldu?
Dağılan Yugoslavya içinde, açıkta kalan azınlık ya da milletlerden olan Arnavutlar’ın önce özerklik, ardından da ulus olmasıyla devlet statüsüne kavuştu.
Diğer Yugoslav artıkları devletler de öyle… Ve eski Sovyet cumhuriyetleri de…
Osmanlı’nın ardından devlet ve devletçikler bu şartlarda ortaya çıktı.
Gel gelelim, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, KKTC adıyla kurulmuş olmasına rağmen hala gerçek anlamda devlet statüsüne kavuşabilmiş değil, zira 3-5 ülke dışında kimse tanımıyor!
Türkiye Cumhuriyeti ise dağılan Osmanlı’nın ardından, tüm olumsuz koşullara rağmen kanlı savaş ve zaferlerle 1923’de sıfırdan kuruldu…
Ak Parti yöneticisi Ayhan Oğan’ın söylediği “Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde yeni bir devlet kuruyoruz” sözleri bu kriterlerin hiçbirine uymuyor. Çünkü ortada yıkılmış ve çökmüş bir devlet, dağılmış, dağıtılmış bir cumhuriyet yok. Peki Oğan’ın söz ettiği yeni devlet mevcut TC üzerine kurulamayacaksa hangi amaçla söylenmiştir?
Bence Ayhan Oğan’ın sözlerine bu açıdan bakmak gerek.
Sapasağlam ayakta duran Türkiye Cumhuriyeti üstüne bir devlet kurulamayacağına göre, plan ancak şu olabilir: yıkılmış ve dağıtılmış bir devletin ardından yeni bir devlet kurmak.
Plan bence bu. İlk fırsatta TC’yi parçalamak ve üzerine Erdoğan’ın başkomutanlığında yeni devlet kurmak…
Çünkü Ayhan Oğan’ın çıkışının başka hiçbir anlamı ve açıklaması olamaz…
94 yıllık mevcut Türkiye Cumhuriyeti devleti ortadan kaldırılmadan bu mümkün olmayacaktır.
Ayhan Oğan gibilerin hayallerini süsleyen yeni devletin kurulması TC’nin yıkılması ile mümkün olacağına göre, emperyalistlerin bize karşı kaybettiği Çanakkale 1915, kurtuluş savaşı ve hatta 1974 Kıbrıs barış harekatının da rövanşı niteliği taşıyacağından da kimsenin kuşkusu olmasın!
Buraya kadar niyet belli...
Benim anlayamadığım konu şu. Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzenine karşı ihanet niteliği taşıyan bu açıklama karşısında cumhuriyetin savcıları neden harekete geçmez?
Hadi savcılar da ihanetin bir parçası diyelim, peki bu cumhuriyetin başı halkın seçtiği Recep Tayyip Erdoğan bu işe ne diyor?
Bir açıklamasını ya da tepkisini duydunuz mu?
Tamam, Erdoğan’ı da geçelim...
Reis'in kafası karışık diyelim, daha önemli konularla meşgul belki, ya her iki sözünden biri vatan millet, bayrak olan ve milliyetçilik temelleri üzerine kurulu MHP ve lideri Devlet Bahçeli bu ihanetin neresinde?
Oğan için "Yeni devlet kuruyoruz lafı FETÖ’ye uzatılmış zeytin dalıdır!" demiş Bahçeli. Peki sormazlar mı o zaman: "Bu arsızlığın ortaya çıkmasında senin orantısız desteğinin payı yok mu?"  
Öte yandan, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın rakibi olarak CHP ve MHP’nin adayı Ekmelettin İhsanoğlu, Milletvekili olduğu MHP’de hangi cür'etle Bahçeli ve hatta Erdoğan’ın yanında durabiliyor hâlâ, gerçekten anlamakta zorlanıyorum!
Ve elbette, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun bu duruma nasıl bir tepki vereceğini de merak etmiyor değilim. Açıklama yapmak yerine Hüriiyet Gazetesi yazarı Ahmet Hakan'ı telefonla arayıp, "Bahçeli değil de Erdoğan'ın ne diyeceğini merak ediyorum" demesine sadece güldüm!
Görevi boyunca kaybettiği 7 seçimle karnesi sıfırlarla dolu Kılıçdaroğlu'nun Adalet yürüyüşü performansının dahi nezdimdeki imajını değiştirmediğini anımsatmak isterim!
Meral Akşener'in ise resmi twitter hesabından konuyla ilgili yaptığı "Devlet etmeyi bilenler, Devlet kurarlar. Ciddiye almayın" şeklindeki açıklamasını hayretle okudum. O zaman hemen Meral ablamıza şunu anımsatayım:
Urfa Siverek’te Atatürk büstüne saldıran meczubu, şalvarlı ve sarıklı ve bir karış sakalıyla gündeme gelen polis memurunu, tarikat ve cemaatlerin hayatımıza arsızca müdahale etmeye başlamalarını, müftülere nikah kıyma yetkisinin verilmesini, imam hatiplerin sayısının artırılmasını, eğitim sisteminin laik yapıdan tam muhafazakâr yapıya kaymasını, PKK terör örgütünü, FETÖ’yü ve 15 Temmuz darbe girişimini Ayhan Oğan’ın açıklamalarının yanına koyunca ortaya çıkan tablo beni ürkütüyor.
Eğer sizi ürkütmüyorsa, bence ürkün, bu gidişle ve bu şekilde kurulacak yeni bir devlet kimseye yar olmaz. Adı da YTC: Yeni Türkiye Cehennemi’nden başka bir şey olmayacaktır, aha buraya da yazdım!
Allah sonumuzu hayretsin, birilerine akıl ve vicdan ihsan eylesin, amin(!)



Pazartesi, Temmuz 24, 2017

Sinagog kapısı tekmelemek…

Sinagog, kilise, cami…
Üç hak dinin mabetleri.
Musevilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık…
Ortaya çıktıkları tarihten bu yana kedi köpek gibiler.
Bu üç din de kendilerinin “gerçek din” olduğunu iddia ediyorlar.
Yahudiler Hristiyanları tanımıyor, Hristiyanlar da kendilerinden sonra gelen Müslümanları tanımıyor…
Müslümanlar ise tek hak dinin kendilerinin olduğunu iddia etmelerine rağmen, Musevileri de Hristiyanları da tanıyor, peygamber ve kitaplarını da kutsal kabul edip (sözde) saygı gösteriyorlar…
Sözde diyorum lakin, diğer dinlerin mensuplarına karşı tutumları da tarihin değişik dönemlerinde trajik sonuçlar ortaya çıkarmıştır.
Ve elbette Hristiyanlığın (özellikle de haçlı seferleri) ile İslamiyet’in yayılmasını engellemek için yaptıklarını unutmak mümkün değil.
Müslümanlık, tarihinin en parlak dönemini, günümüz İspanya’sının Endülüs bölgesindeki 711-1492 yılları arasında İber Yarımadası'nda kurulan Emevi devleti ile yaşadı. Daha 100 Km ödete Hristiyanlar kilisenin engizisyon zulmüyle inim inim inlerken Endülüs çağının çok çok ötesinde ilim ve bilim üretiyordu ki, bugün modern tıp, fizik ve gök bilimlerinin temeli o dönemlerde atılmıştı.
Peki ne oldu da Müslümanlar yıldız gibi parlarken, hoşgörü ile bütünleşen okuma, eğitim ve çalışkanlığını terk edip cehalete mahkûm oldular?
Ne oldu da Hristiyanlık ve hatta Musevilik cehaletle boğuşurken aklı terk edip Müslümanlar doğru yoldan saptılar?
İşte kilit nokta ya da kader anı bu su sorunun yanıtında gizlidir:
Her şey İmam Gazali’nin felsefeye karşı verdiği mücadele ile İslam dünyasında felsefi düşüncenin gelişmesini önlemesiyle gerisi geri gitmeye, Müslümanların aklı bir kenara bırakıp dinin yoz ve yobazlaşmasına kayıtsız kalmasıyla başladı.
Hristiyanlık rönesansı yaparak köklü bir uyanış yaşarken Müslümanlar Gazali'nin etkisiyle sahip oldukları değerleri ellerinin tersiyle itip cehalete yöneldiler!
Ve sonuç...
Günümüz Müslümanlarının tamamen cehalete teslim olmasıyla düştükleri çaresiz durum bu tabloyu ortaya çıkardı.
Batı, Müslüman bilim insanlarının temellerini attığı fikirler üzerine medeniyetlerini inşa ederken Müslümanlar birbirini yemeye, sömürü düzenine karşı çözüm üretemez durma gelmeye devam etti.
2017’nin ortasına geldiğimiz dünya medeniyetinin en düşük eğitim seviyesinin Müslümanlarda olması bir tesadüf değil, kader hiç değil.
Müslümanlar nüfus olarak artarken, nitelikli insan sayısı konusunda ne yazık ki orta çağın da gerisine düşmüş durumda.
Batı teknoloji üretirken Müslümanların ürettiği tek şey kaos oldu...
Demek neymiş, nicelik değil nitelik önemliymiş. Sen istersen 10 milyar ol, eğer cahillerden ibaretsen, 8 milyon ilim bilim, sanat, siyaset üretebilen düşünebilen beyinlerin kölesi olmanı kimse engelleyemez! Örnek: (Yaklaşık) 25 milyon Yahudi, 1,5 milyar cahil Müslüman! Onlar 50'şer, 100’er yıllık planlar yapar, dünyanın düzenini belirleyen takımı kurar, sen gidip sinagoglarının kapısını tekmelersin anca!
Bir avuç İsrail’in bir avuçtan da az Filistinli’ye yaptıkları kabul edilemez, peki ya koskoca Arap ve Müslüman dünyasının buna karşı yaptırımı nedir?
Sıfır…
Müslüman dünyasının tek çağdaş toplumunun yaşadığı Türkiye Müslümanları, kendi vatandaşı olan Musevilerin ibadethanelerine saldırabiliyor…
İsrail’in yaptığı zulmün faturasını Türkiye Musevilerinden çıkarılamayacağını idrak edemeyen sözde vatan ve dinsever güruh bunlar!
Asırlardır bu topraklarda yaşayan Museviler kimdir, bu ülke için ne yapmışlardır, ne yapmaktadırlar, iyi bilmek lazım. Bir arkadaşım Facebook üzerinden şu değerlendirmeyi yapmış. Aynen paylaşıyorum:

Bu ülkede yaklaşık 17.000 kadar Musevi asıllı Türk vatandaşı var;
1- Hiçbiri yeşil kartlı değil.
2- Hiçbiri elektrik çalmaz. (Kaçak elektrik kullanmaz)
3- Hepsi vergi mükellefidir.
4- Kızlarını başlık parası adı altında para ile satmazlar.
5- Beşik kertmesi berdel ve töre cinayeti nedir bilmezler.
6- Devletin askerine polisine silah sıkmazlar, sivillerin üzerine molotof atmazlar. (Öğretmen kaçırıp katletmezler)
7- Dörde kadar kadın almazlar.
8- Atatürk'e bizden fazla saygılıdırlar.
9- Yüzlerce yıldır bu topraklarda yaşarlar ve devletlerine asla ihanet etmezler.
10- Hırsızlık ve uyuşturucu işinden hüküm giymiş bir tek Musevi asıllı vatandaşımız yoktur.
Vee, bir suru de can arkadaşım Musevi' dir!

Evet, bir tane bile tembel, uyuşuk, başkalarının sırtından geçinen Musevi göremezsiniz.
Peki biz ne yapıyoruz?
Onlar gibi çalışkan, onlar gibi üretken, onlar gibi doğru olmak yerine, İsrail’e duyduğumuz öfkeyi kendi vatandaşlarımızdan çıkarmaya çalışıyoruz.
Ve bizimkiler Müslüman, onlar Yahudi, ötekiler Hristiyan.
Sonra Müslümanlar cennete gidecek, onlar cehenneme öyle mi?
He ya he…

 @SuatOktySnck 

Cuma, Temmuz 14, 2017

Biri tiyatro mu dedi?

 Yok yok, bildiğiniz tiyatrodan söz etmiyorum; bu tiyatro başka tiyatro...
Ama önce tiyatro nedir ona bakalım: Tiyatro, insanı insana insanla insanca anlatma sanatıdır.
Peki, 15 Temmuz darbe girişimi gerçekten bir tiyatro mu, yoksa Kemal Kılıçdaroğlu’nun ısrarla nitelendirdiği gibi kontrollü bir darbe girişimi mi?
15 Temmuz’dan sonra kafalarda oluşan soru işaretleri nedeniyle bir kesim tarafından ortaya atıldığı gibi bu bir tiyatro mu değil mi bilmem ama duruma açıklık getirmek adına aklıma takılan soruları tekrar yöneltmek istiyorum.
Sadece soruyorum, yanıtını bilen varsa lütfen ya yorum yazsın ya da bi şekilde ulaşıp mail atsın; çünkü herkes gibi ben de çok merak ediyorum…

1 – Darbe girişimi neden o saatte yapıldı, neden sadece tek köprü ve tek geçişi tutuldu?
2 – Neden meclis bombalandı?
3 – TBMM’nin çatısı bombalanırken Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın neden sadece bahçe duvarına bomba atıldı?
4 – Sn Erdoğan’ın darbe yapılacağını eniştesinden öğrenmiş olma ihtimali size de garip gelmiyor mu?
5 – Marmaris’te kalan Erdoğan’a suikast yapılacağı önceden bilinmiyorsa neden aynı anda 4 uçak hazırda bekletildi?
6 – Darbenin ardından doğal olarak OHAL ilan edildi, peki hangi gerekçe ile OHAL sürekli şekilde uzatıldı?
7– OHAL’in verdiği yetkilere dayanarak birçok insan ya FETÖ üyeliğinden ya da ya da uydurulan farklı gerekçelerle işinden oldu, kimi de hapse atıldı, yargı hükmü olmadığı halde neden hala hapisteler?
8 – FETÖ ile alakaları olmayan ve ömürleri FETÖ ile mücadele etmekle geçen gazeteci ve yazarların FETÖCÜ diye tutuklanmaları size de garip gelmiyor mu?
9 – Fetullah Gülen ile yan yana boy boy fotoğrafları olan, Gülen’i arsızca ve abartılı şekilde övdükleri videolarla kanıtlanabilen ama Ak Parti’ye yakın durdukları için onlara kimse dokunamazken, sadece Bank Asya’ya hesap açıp, FETÖ’nün desteklediği sendikalara üye olduğu için birçok kişinin hayatı karartılmış olması hangi vicdana sığar?
10  – FETÖ’nün siyasi ayağının ortaya çıkarılması için verilen soru önergeleri Ak Parti tarafından neden engellendi ve bunu engellemek Ak Parti içindeki FETÖCÜ’leri korumak anlamına gelmez mi?
11 – Artık sadece Cumhurbaşkanı değil, Ak Parti Genel Başkanı ve TC tarihinin en güçlü siyasetçisi haline gelen Recep Tayyip Erdoğan, partisi içindeki FETÖCÜ’lerin araştırılmasının engelleniyor olmasına neden çözüm bulamaz? Erdoğan’ın bu tavrı garip değil mi?
12 – Elde olan tüm verilere bakınca MİT müsteşarı Hakan Fidan ile Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar’ın darbe girişimini engellemekte bilerek ya da bilmeyerek başarısız oldukları ortadayken bu iki ism, bir yıl geçmesine rağmen nasıl hala görevde kalabiliyor?
13 –  365 gün sonunda tüm olanlara bakınca Sn Recep Tayyip Erdoğan gerçekten de darbe olacağını bildiği izlenimi ortaya çıkmıyor mu? Eğer biliyor idiyse durumdan yararlanmak için engellemediyse bu da suç değil mi?
14 – Yaklaşık 15 saat süren ve 248 vatandaşımızın şehit edildiği, 2196 vatandaşımızın ise yaralandığı darbe girişiminden sonra ortaya çıkan tablo gerçekten de bir destan mı, yoksa, yoksa…

15 Temmuz’dan sonra ortaya atılan “bu bir tiyatro” İddiaları için, “bunun tiyatro olduğunu anlamak için aradan bir ya da iki yıl geçmesi lazım” demiştim. Bu süreç içerisinde, Sn Erdoğan öfke dilini bir kenara bırakıp, toplumu bölmekten vaz geçer, herkesin Cumhurbaşkanı olur, hepimizi kucaklar, sadece FETÖ örgütünü çökertmeye yönelik çaba içerisinde olursa, evet bu bir gerçek darbedir” diye ifade etmiştim.
Aradan bir yıl geçti ve Sn Erdoğan ne yazık ki, öfke ve nefret dilinden vazgeçmedi, aksine daha da acımasız oldu. Toplumu ayrıştırmaya, kendi tabanını bir arada tutmak adına kendisini eleştirenleri ötekileştirmeye, sadece bir kesimin başkanı olmaya devam etti!
Şimdi son ve 15. soruyu yöneltiyorum: 15 Temmuz Darbe Girişimi tiyatro mu değil mi? Tiyatro ise bu oyunun yönetmeni kim, yazarı kim? Yok eğer tiyatro değilse, Recep Tayyip Erdoğan neden hepimizin değil de sadece bir kesimin Cumhurbaşkanı gibi davranıyor?

Başka sorum yok, söz savunmanın…
Destanınız hayırlı olsun(!)



Perşembe, Haziran 29, 2017

Bir yanda Osman Aga, diğer yanda Anjelika

Önce size Osman Aga’yı anlatayım:
Osman Aga bir Rumeli türküsünün kahramanı, “Ne de güzel kaşların var, Ne de güzel kaşların var, Rastık sürmek ister Osman Aga, Rastık sürmek ister Osman Aga” diye sürer gider… Son yıllarda, her düğünün mutlak repertuvar şarkısıdır, çalınmazsa, söylenmese eksik kalır sanki.
Osman Aga gerçekten yaşadı mı bilmem ama, Anjelika var, hala yaşıyor ve yaptığı bestelerle doğduğu topraklardan, Kazakistan’dan binlerce kilometre uzakta, vatan bellediği Türkiye’de sanatını icra ediyor, hem besteleriyle hem de güzelliği ile gönüllerde taht kuruyor Anjelika, yani Anjelika Akbar…
Dün akşam, bu yıl 56. kez organize edilen Bursa’nın en köklü sanat organizasyonu olan Bursa Kültür ve Sanat Festivali’nin ilk gününde Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası ile birlikte açılış konseri verdi değerli sanatçı. Kültür Park Açıkahava Tiyatrosu’nda hatırı sayılı bir sanatsever Akbar’ı ve senfoniyi dinlemeye gelmişti.
Ben de uzun yıllar sonra Açıkhava Tiyatrosu’nda bir konseri, hemi de Anjelika Akbar’ı dinleme ve izleme fırsatı bulduğum için sevinçliydim.
Ne konserler, ne oyunlar, ne şovlar izlemişliğim vardır emektar tesiste, ki Bursa için önemli bir mekandır Açıkhava Tiyatrosu…
Evet, İtalyan Şef Alessandro Cedrone’nun coşturduğu orkestra Anjelika Akbar ile birlikte unutulmaz bir akşam yaşattı.
Unutulmaz olması sadece konserin güzelliği kadar, Kültür Park’ın getirildiği durumla da ilgili biraz.
Emektar Açık Hava Tiyatrosu’nun yaklaşık 100 metre ötesinde bulunan lokallerde düğün yapılıyor olması ve o düğünün tüm patırtısının konseri sabote etmesinin yarattığı absürtlüğü anlatmak için doğru kelimeleri yan yana getirmeye zorlanıyorum.
Absürtlük dediğime bakmayın aslında tam bir rezillik.
Dünyaca tanınmış bir sanatçı konser veriyor, bir sürü insan bu konseri dinlemeye gelmiş, fakat hemen arkadaki bir düğünde Osman Aga çalıyor.
“Hayd breee osman agaaaaaa, aman ammaaan Osman Agaaaa….”
Yeni Türkiye’nin abukluklarından biri değil, diyemem, çünkü memlekette o kadar abuk ve subuk olaylar yaşıyoruz ki…
Bu sadece biri.
Festivalin açılış konseri olduğu için tüm sponsorlar da orada, Erbaklar, Durmazlar, BTSO vs vs... Organizasyonun ev sahibi BŞ Belediye Başkanı Recep Altepe'nin muhtemelen çok önemli işi çıkmış olmalı ki, yine yoktu ortada... Bu tür etkinliklere koşturduğu yardımcılarından Abdülkadir Karlık temsil etti Recep beyi... Peki ya Sn Valimiz Bursa Sultanı(!) 1. İzzettin Küçük bey hazretleri neredeler acep?
Açık Hava Tiyatrosu’nun dibine açılmış bir lokal, para kazanması için verilen düğün organizasyonları ve Osman Aga ile Anjelika Akbar…
Dün Anjelika Akbar vardı sahnede, bu akşam (29 Haziran) İtalya'nın yetiştirdiği önemli bir gitar virtüözlerinden Gianni Guarracino, ertesi gün (30 Haziran) Bursa’mızın yetiştirdiği Fettah Can, Ardından Frida Opereti,  Dünyaca ünlü müzisyenimiz Mehmet Ali Sanlıkol, Ata Demirer, Şebnem Ferah vs vs…
Anjelika Akbar sakindi, sorun çıkarmadı, ben olsam o şartlarda konseri bırakır giderdim; yarın diğer sanatçılardan biri kalkıp da “Açık Hava Tiyatrosu’nu neden düğün salonun dibine kurdunuz, ben bu şartlarda konser monser veremem” derse ne yapacanız?
BURFAŞ 3-5 kuruş fazla kazanacak diye, Bursa’yı taşra şehrine dünüştürme çabanıza tüm iyi niyetime rağmen anlam veremediğimi anımsatıyor, beceriksizliğinizi esefle kınıyorum!
Kimi mi?
Bu kentin değerlerinin farkında olmayan, sanattan anlamayan her kim bizi yönetiyor ya da yönetemiyorsa…

Pazar, Mayıs 28, 2017

Süper Lig bu şehre de takıma da fazla…

Evet fazla…
Çok bile…
Bu nankörlüğün bir bedeli, bir kefareti olmalıydı, galiba bunu ligden düşerek ödeyecez hep beraber!
Evet henüz düşmedik, Trabzon’u deplasmanda yenersek, ya da Rize son maçında kaybederse ligden düşmeyecez belki; de hak ediyor muyuz?
Uzun bir aradan sonra Bursaspor’u canlı gözle izlemek için, ilk defa Timsah Arena, ya da Cumhurbaşkanı Sn Erdoğan’ın hoşlanacağı tabirle söyleyeyim: (hani arena Türkçe değil, o isimle rahatsız oluyormuş da o nedenle futbol sahalarının adının içinde arenanın kullanılmamasını emretmişti ya, başka meselemiz yokmuş gibi…) Bursaspor’u bu zor ve çok önemli, neredeyse sezon finali niteliği taşıyan maçta yalnız bırakmamak için, hafta içi passolig çıkartıp ilk defa “Bursa BŞ Belediyesi Stadyumu”na gittim...
Hani, belki keramet bendedir de enerjimi hisseden futbolcular aşka gelip az biraz canlanır, diye de içimden kendi kendime geyik de yapmadım değil.
Keramet bende değilmiş. Bu kadar ruhsuz, bu kadar isteksiz bir takım acaba ligde kalmak istemiyorlar sanki.
Timsah Arena'da rezalete tanık oldum!
Utanç kelimesi hafif kalır. Ruhunu kaybetmiş bir yığın vardı ortada...
Bir takım nasıl bu hale gelebilir, diye tez yazasım var üstüne...
Acaba futbolcuların bilinç altında, “Lan siz bizim otobüsümüze saldırdınız, bizi yumrukladınız, beter olun, beter” gibisinden bir psikoloji olabilir mi, diye aklımdan geçmiyor da değil.
Zira futbolculardaki bu cenaze evi sakinlerinin ruh hallerinin başka bir açıklamasını bulamıyorum.
Ligin ilk yarsında takımın şansla da olsa kazandığı maçları mumla aradığımız bir ikinci yarının sonunda gelinen nokta bu. Kendi sahamızda Gençlerbirliği’ni bile yenemiyoruz. Zaten kendi evinde kazanamıyorsan, o lig sana fazladır, lükstür. Düşmek kaçınılmazdır.
Bu takım ligin son haftasında büyük bir olasılıkla düşecek. Trabzon’u yenmemiz mümkün değil. Rize’nin kaybedeceğini de düşünemiyorum.
Maç sonu gerçek bir Bursaspor taraftarı aynen şöyle dedi: Biz, Kasımpaşa deplasmanından sonra otobüse saldırıp, Harun’u yumrukladığımız gün ligden düştük.
O nedenle, Ali Ay’mış, Recep Bölükbaşı’ymış, Hamza Hoca, Yok Mutlu Hoca vs vs. Bunlardan önce bence gerçek suçlu her şeyi bilen ama bi halttan anlamayan, haddini bilmeyen taraftarlardır.
Bir iki satır da Adnan Örnek Hoca için yazamadan noktayı koymayayım:
2010 yılında Bursaspor şampiyon olduğunda o takımın dinamolarından biri de Sercan Yıldırım’dı. Ve sen takımında bulunan bu dinamodan yararlanmayı beceremiyor, futbolcularını küstürüyorsan, hiç kusura bakma hocam sana da bu takım fazla…
Bir aşçı, yetersiz malzemeyle de olsa lezzetli yemek yapabiliyorsa o iyi bir aşçıdır.
Ama eldeki malzemeyi gerektiği gibi kullanamıyorsa o aşçı değil olsa olsa bulaşıkçıdır!



Pazar, Mayıs 07, 2017

Bursa, altı evliya üstü eşkıya(!)

2010’larda amatör bir grubun yaptığı bir rap şarkının sözlerinde geçiyordu bu sözler: “Altı evliya üstü eşkıya gerisi dört duvar önümde yok riya girişi var çıkışı yok burası Bursa”
Biraz abartılı bir tanımlama olsa da aslında bir isyanın ve haklı bir tepkinin dışa vurumdur bu benzetme!
Ve daha çok tribünden çıkan gençlerin sloganıydı.
Bursaspor 3 haftada toplam 16 gol yiyerek, tarihin en rezil düşüş ve çöküşünü yaşarken taraflı tarafsız herkesi şaşkınlığa uğrattı ve son Rize deplasmanında alınan 6-0’lık yenilgi bana “Bursa, altı evliya üstü eşkıya” sloganını anımsattı.
Bursa neden bu hale düştü, kim bu hale düşürdü diye, şimdi herkes kelle avcılığına başlamışken, kimse de aynaya bakmayı akıl edemeyecek, kuşkunuz olmasın....
Evet Burası Bursa. Altında ne kadar evliya, üstünde ne kadar eşkıya var bilemem ama şunu biliyorum: Bu kentte 2+2 4 etmez.
Çünkü Bursa’da herkes her şeyden anlar. Bursa’da herkes teknik direktördür, santrfor, kaleci ve liberodur, süper yöneticidir, başkandır, belediye başkanlığının kralını yapar her biri, kahvehane, kafe ve arkadaş toplantılarında konuşur, slogan atar, bağırır, çağırır, lanet eder, küfür eder ama iş icraata gelince, fosss…
Çünkü bu Bursa, şöyle ya da böyle kente şampiyonluk yaşatmış Ertuğrul Sağlam’ın arkasına teneke bağlayıp kentten kaçırmıştır. Çünkü bu taraftar kendi evladı kaleci Harun’u yumruklamıştır…
Nankörlüğün kitabını yazsalar Bursalının yaptıkları sayfalara sığmaz.
Abartıyor muyum?
Evet, abartıyorum; ama az bile yapıyorum.
Bir Bursalı, Bursasporlu olarak yazıyorum bunları. Bu kenti benden daha iyi tanıyan çözümleyen biri daha çıkmaz.
Tarihi ve kültürü ve potansiyeliyle Bizans’a kafa tutmuş bir coğrafya burası, Anadolu isyanının başkenti.
Bursaspor başkanı Ali Ay’a küfür ve hakaretler gırla bu aralar. Aynı grup Recep Bölükbaşı’nı sevmiyordu. Ondan öncekileri de sevmemişti bu taraftar.
“Ama şimdi rahmetli İbrahim Yazıcı’yı saygıyla yâd ediyorlar ya…”
Eh yani o kadar olsun, atalarımız bu durum için “Kör ölür badem gözlü olur” diye boşuna dememiş.
Bu taraftarın rahmetli Yazıcı’ya neler dediğini unutmadık.
Velhasıl-ı kelam; Burası Bursa.
Burada tutunmak, başarılı olmak, Bursalı'yı memnun etmek çok zordur.
Her şeyi dört dörtlük yapsanız bile "neden 5-4’lük değil" diye burun kıvırırlar.
Kahvehanede emeklisinden, kenar mahallesindeki esnafına, kafedeki üniversiteli gencinden, devlet dairesindeki memuruna, gazetecisinden, fabrikadaki, işçisine, memuruna kadar…
Havasından mıdır, suyundan mı, bilemem ama…
Burası Bursa, altında yatan ölüsüyle, üstteki dirisiyle çelişkiler diyarı ve asla ama asla kalıbının şehir değildir.
Uludağ’ı, Ulucami’si, Yeşil’i, Çekirge’si, kestanesi, kebabı, şeftalisi aldatmasın sizi, Türkiye’nin en kötü yönetilen şehirdir, çünkü böyle yönetilmeye layıktır, belediyelerinden, valisine, futbol kulübünden tiyatrosuna kadar, çoktan ligden düşmüş de farkında değil!



Perşembe, Mayıs 04, 2017

Boyut mu önemli, işlev mi?

Aklınıza yanlış bir şey gelmesin. Aslında sormak istediğim müstehcen bir şey değil. Boyut derken niceliğin, işlev derken de niteliğin öneminin altını çizmek istedim.
Her musibeti, her türlü olumsuzluğu Yahudilere bağlama ve Yahudilerin dünyayı ve dolayısıyla Amerika'yı yönettiğini sanan bazı ezik tipler vardır mutlaka etrafımızda. Onlara yanıt olacak bir bilgi paylaşıyorum, meraklısı varsa buyursun okusun. 
Bir yanda 180,6 milyonluk Türk dünyası (Turancı bir web sitesinde ise 303.3 milyon olduğumuzu iddia etmiş mesela) diğer yanda ise 16,5 milyon Yahudi dünyası var! 
Türkler şöyle esaslı bi yellense, ortalığı tozunu atacak ne Yahudi bırakacak etrafta ne de dış düşman(!) Peki neden olmuyor, gelin ona bi göz atalım: ABD'nin nüfusu (2016 sayımına göre) 324.3 milyon. Bu 324 milyon içinde Yahudi nüfusu 7 milyon civarında. Yani Amerikan vatandaşlarının sadece %2'si Yahudi. Yazıyla: Yüzde iki... 
Şimdi gelelim bu yüzde 2'lik Yahudi toplumunun süper güç ABD içindeki rolüne ve konumuna.
 ABD'deki ileri gelen düşünürlerin ve entellektüellerin %45'i Yahudidir. ABD'deki büyük üniversitelerdeki profesörlerin %30'u, ABD devlet kademelerinde bulunan üst düzey bürokratların %21'i, New York ve Washington gibi büyük şehirlerde bulunan hukuk firmalarının %40'ı, Amerikan medyasında çalışan editör, gazeteci, yazı işleri müdürlerinin %26'sı, Amerikan sinema ve film sanayinde yönetmen, metin yazarı, prodüktör olarak çalışanların %56'sı… Ve en zengin 400 Amerikalı milyarderin %23'ü, yani 92 kişisi Yahudidir. (*)
Bir toplum, ancak okuyarak, bilim üzerine çalışarak, birbirlerine saygı ve sevgi ile sıkı sıkıya bağlı olarak böyle bir konuma gelebilir.
Bir din düşünün ki, ilk emri "OKU" olsun. O dinin peygamberi de çıkıp, "İlim Çin'de de olsa arayın" desin. Ve bir devlet adamı düşünün ki; "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir..." diyerek milletine yol göstersin. Amma ve lakin buna rağmen halk, kendilerinin cahil bırakılmalarına ses çıkarmasın, tepki vermesin.
 O zaman şunu soralım: kim gerçek Müslüman? Ya da gerçek Müslümanlık nedir? İnsan olamadıktan, cehaleti yenemedikten sonra Müslüman olsan ne olur, olmasan ne! Cehalet üzerine bir din ve ahlak kurgulamaya çalışanlar mı, yoksa bilim ile dünyaya yön verenler mi başarılı oluyor?
Ne demiş Mustafa Kemal Atatürk? "Yalnız tek bir şeye ihtiyacımız vardır, çalışkan olmak. Servet ve onun tabii neticesi olan refah ve saadet yalnız ve ancak çalışkanların hakkıdır"
Peki biz çalışkan mıyız? Yani biz derken Müslümanları kast ediyorum.
Bu arada çalışmak ile çalışkan olmak aynı şeyler değil.“Çalışkan” demek, üreten, icat eden, dünyaya/insanlığa faydalı ürünler, teknolojiler yaratan, geliştiren anlamında kullanılmalı.
Yoksa özellikle biz Türkler çok çalışıyor ve çalıştırılıyoruz ki, tarihte insanlığa tek bir faydamız dokumuş o da yoğurt, ayran ve nihayetinde cacık yapmak.
Evet evet, biz Türkler çok çalışıp asırlar içerisinde bunu başarmışız. Ha, bir de atalarımız şahane ata biner ve acayip ok atarmış. Taaa ki, gavurun biri barut ve silahı icat edip mertliği bozana dek(!) 
Yıllar önce ünlü bir siyasetçimiz Süleyman Demirel, Sovyetler dağıldıktan sonra, ortaya çıkan Türki cumhuriyetlerini kastederek, “100 milyon olunca Dünyayı titrecez!” demişti. Bir diğer siyasetçimiz Bülent Ecevit ise siyasi hasmının, bu açıklamasına karşısında şu gerçekçi saptamayı yapmıştı: “Nicelik değil, nitelik önemlidir!”
Yıllar önce TVlerde yayınlanan bir araba lastiği reklamın sloganı şöyleydi: Kontrolsüz güç, güç değildir.
Sonuç: Bir yanda 16 buçuk milyon boyutunda Yahudi toplumu, diğer yanda 180 buçuk milyon boyutunda Türk toplumu.
Karar verin, boyutu mu, işlevi mi değerlidir?

NOT: (*) İstatistiki veriler ABD'li siyaset bilimci Seymour Martin Lipset'in "Liberalism, Conservatism, and Americanism", Ethics & International Affairs vol 4 (1990) başlıklı araştırmasının 5. bölümünden alınmıştır. 27 yılda ABD'deki Yahudi lobisi ne kadar artmıştır varın siz hesaplayın! 

Çarşamba, Nisan 19, 2017

Büyük ve yalnız adam(!)

Kimden söz ettiğimi biliyorsunuz elbet; Recep Tayyip Erdoğan. “Muhtar bile olamazsın” diyenlere inat, hem onlardan intikam alıyor, hem de bu ülkede olabilecek her şey oluyor, bir tek rezil olamıyor(!)
16 Nisan öncesi yaptığım değerlendirmede, Erdoğan'ın referanduma bir şeye güvenerek girdiğini, kaybedeceğini anladığı anda referandumun bir bahane ile iptal edileceğini yazmıştım.
Gerçekten de öyle oldu ve Sn Cumhurbaşkanı, devletin el verdiği ya da el vermediği, yettiği ya da yetmediği ne imkanı varsa her şeyi, en ince ayrıntısına, zerresine dek kullandı, kullanmakla kalmadı, tek kelimeyle ve amiyane tabiriyle “sömürdü”
Recep Tayyip Erdoğan'ın güvendiği şey ise kendi yarattığı hukuksuzluk sistemiydi ve bunu sağlama aldığı ortam da yine kendi kararı olan OHAL’den başkası değildi.
Israr ve inatla OHAL’de referanduma gitmesinin sebebi de elbet seçimin hemen ardından anlaşıldı.
“Mühürsüz milyonlarca oy pusulası ve zarf”
2010’da kendi çıkardıkları yasaya göre o oylar geçersiz sayılmalıydı ama kendi çıkardıkları yasayı yine kendileri hiçe saymaktan çekinmediler.
Tüm olağanüstü imkanlara rağmen referandumda çıkan kıl payı sonuç, Recep Tayyip Erdoğan'ın istediği gibi olsa da; yanıtsız kalan soru: “Bu ülke böyle bir durumu hak ediyor mu?”
Taraflı tarafsız tüm hukukçular, aklı çalışan, sorgulayan her insanın kafasında şu soru hâlâ asılı duruyor ve şimdiye kadar kimse çıkıp dile getirmedi: “Yaşananlar bir planın parçası olabilir mi?”
Plan evet, plan, yani bir tezgâh, kurmaca bir düzen, düzenek, ketenpere…
Çünkü, sosyal medyaya yansıyan videolar, görseller ve bilgiler hiç de göz ardı edilebilecek gibi değil ve ister istemez, “Yok artık, bu kadarı da olamaz” dedirtiyor insana.
Peki ya eğer referandumda tam tersi bir sonuçla, az farkla hayır kararı çıksaydı ne olacaktı dersiniz?
Elbette, bugün geçerli sayılan mühürsüz oylar kendileri tarafından ortaya serilecek ve itiraz sonucu geçersiz sayılarak referandum “paşa paşa” yenilenecekti…
İşte bu durumu dikkate aldığımız zaman, diyorum ki, “Mühürsüz oy pusulası ve zarflar, aslında planın bir parçası. Duruma göre kullanılacak bir kozdu. Planı bozan ise bu usulsüzlüğün diğerleri tarafından fark edilmesi oldu”
YSK Başkanı Sadi Güven mühürsüz oyların geçerli sayılma nedeni hakkında “böyle uygun gördük” şeklinde yaptığı açıklama durumu özetlemiyor mu sizce?
Aslında kendisinin uygun gördüğü bir durum yok, uygun gören o değil, Reis’in ta kendisi…
Reis, Recep Tayyip Erdoğan….
Erdoğan bu maçı, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle çoktan kazanmıştı oysa.
CHP genel başkanı Kemal Kılıçtaroğlu ise nasıl kumpasa getirildiğini bugün bile anlamamışa benziyor.
Karşısında faullü güreşen, yenileceğini bile bile, hakeminin taraf tuttuğu maça çıkıyorsa hala, bunun tek bir açıklaması olabilir: Aptallık.
Ve sonuç itibariyle Erdoğan, Türkiye gerçekliğinde büyük bir siyasetçi ve tek adam, bir o kadar da yalnız…
Yanınızda kalabalıkların olması sizi yalnızlığınızdan kurtarmaz…
Etrafındaki zümre ona yalakalık yapmaktan başka bir işe yaramıyor; belli ki, o da onların yalakalığından pek memnun olmalı, lakin halkın çoğunluğu Erdoğan’ın tek adam olmasından hoşnut değil.
Belki bugün kendi kurduğu plan içerisinde “Atı alıp Üsküdar’ı geçti” ama o bindiği at yakında onu üzerinden silkelerse kimse şaşırmasın. Çünkü Üsküdar’dan aşağı Kasımpaşa(!)

Ortada gerçek anlamda bir hukuksuzluk varsa, bu aynı zamanda kul hakkıdır ki, “Elhamdülillah Müslümanım” diyen biri için en büyük vebal kul hakkıdır. Mazlumların ahı zaten orada bir yerde duruyor, işin içine kul hakkı da girdiyse,..
 Allah hepimizin yar ve yardımcısı olsun! 

Cumartesi, Mart 18, 2017

Erdoğan kaybedeceği yarışa girer mi?

3 Kasım 2002’den bu yana girdiği tüm seçimleri kazanmış, 15 yılda karşısına çıkmış, sadece karşısına çıkanı değil, yanında duranları bile tek tek bertaraf eyleyip aforoz etmiş bir fenomenden söz ediyoruz: Recep Tayyip Erdoğan

Seversiniz ya da sevmezsiniz, şöyle ya da böyle Erdoğan bir fenomendir. Mübalağa etmiyorum, durum saptaması yapıyorum; Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra bu coğrafyaya gelmiş en güçlü şahsiyetten söz ediyorum.

15 Yıl… (bunun belediye başkanlığı sürecini ise saymıyorum) 15 Yıl bir ülkenin başında olmak her babayiğidin harcı değil. Bakınız, başarılı olup olmaması da değil söz konusu. Mesele, bir toplumun büyük bir kesimini ikna etmek ve onların güvenini kazanıp, önce başbakan, sonra Cumhurbaşkanı olmak ve ardından da tüm kontrolü ele geçirmek için tek ve güçlülerin en güçlüsü olmak istemesi.
15 yıllık süre içinde şunu yaptı, bunu yaptı, yanlıştı doğruydu, tartışmanın anlamı yok. Bu toplumun çoğunluğu Recep Tayyip Erdoğan’dan memnun. Kalan yarısının memnun olmamasının bir hükmü yok, mevcut sistem içinde.

Şimdi önümüzde bir referandum var. Bir yanda Erdoğan’a tapan ve ne yaparsa yapsın kabullenen, sorgulama organlarını yitirmiş bir toplum; diğer tarafta ise ondan nefret eden ve bu coğrafyaya gelmiş bir bela, bir bölücü olarak gören, asıl amacının, Atatürk’ün kurulurken önderlik ettiği Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak olduğunu düşünen diğer kesim.

16 Nisan Pazar günü bu halk bir karar verecek, ya “evet” diyerek “sorgulanamaz, yargılanamaz, dokunulamaz” yetkilerle donatıp Tayyip Erdoğan’ı ölünceye kadar başımıza dikecek… Ya da, “hayır” diyerek, “Dur… Bu kadar yeter, 15 yıldır bu ülkeyi yönettin, bizi 15 Temmuz gibi bir felakete sürükledin. Bunca yıldır yapamadıklarını tek adam olduktan sonra yapacağına inanmıyoruz. Bu cumhuriyet kolay kurulmadı, sana da yıktırmayız!” diyecek.

Peki, 15 yılda girdiği her seçim yarışını kazanan Erdoğan gibi bir siyasetçi, kaybedeceğini bile bile bir yarışa girerek risk alır mı?

Her gazetede, her tv kanalında. yurt içinde ve yurt dışında kaybetmemek için her şeyi yapan ve yapmaya hazır olan Erdoğan riske girer mi sizce?

Bence girmez. Çünkü girerse biliyor ki hem kendisi bitecek, hem de etrafında onun tek adamlığından nemalanan güruh, yok olacak. 
Bu yok olma, ortalıktan çekilme, sessizliğe bürünme şeklinde olmaz elbet. Erdoğan kaybederse, bir çoğunun felaketi olacak. Çünkü bundan önce yaptıklarının bir bedeli olacağının farkında hepsi!

Aha buraya yazıyorum: Referanduma bir aydan az bir süre kaldı. Eğer Nisan'ın ilk haftasına kadar referandum iptal edilmezse bilin ki, Erdoğan "evet"leri garantilemiş demektir, gönül rahatlığı ile referanduma gider. Yok eğer "#hayır"ları geçemeyeceklerini anlarsa, ya son anda (tıpkı Hollanda olayı gibi) "evet"leri köpürtecek, (kimsenin beklemediği) son bir hamle daha yapacaktır. Ya da referandumu iptal ettirecektir.

Bence Erdoğan, kaybedeceği bir yarışa girmez.
Çünkü asla kumar oynamaz. Çünkü üst aklı onun kazanmasını istiyor.
Kim üst akıl?

Erdoğan'ın tek adam olması için kim ses etmiyor ve alttan alta (karşıymış gibi görünüp) ona akıl verip destek oluyorsa, üst akıl odur! 

Cuma, Mart 03, 2017

İbrahim Burkay ile ayaküstü…

 2009-2010 yılları arasındaydı sanırım, Bursa Ticaret ve Sanayi Odası (BTSO), “Marka Kent Bursa” projesi kapsamında “Hafta Sonu Bursa’ ya” adlı bir kampanya gerçekleştirmişti.
Bursa’nın tanıtımı ve kente yerli turist çekmek ve kent içi ticareti hareketlendirmek amacıyla özel hazırlanan bir otobüs çevre illeri tek tek dolaşıp Bursa’yı tanıtacaktı.
Kendi halkımıza Bursa’yı anlatmak fikri komik gelse de o dönem çok ciddi paralar harcanmış, ancak (tahminen) arzulanan sonuca ulaşılamamıştı.
Yine de niyet iyiydi de yöntem yanlıştı, diye düşünmüştüm o zaman…
O zamandan bu zamana Bursa da çok şey değişti, BTSO’nun algı, anlayış ve yöntemleri de…
Bursa sanayisi ve bu sanayinin öncü birlik kuruluşu Ticaret ve Sanayi Odası aktif olduğu ilk günlerinden bu yana kentin sadece ticari dinamiğine yön vermekle kalmadı, aynı zamanda sosyal ve kültürel alanda da katkılar sağlamaya çalıştı.
Ancak bu ne yazık ki gerçek anlamda bir “katkı” olma özelliğine haiz olmadı. Sadece “kültür ve sanata destek olduk mu, olduk” mantalitesinden öteye geçemedi.
Önceki akşam, Müstakil Sanayici İşadamları Derneği Bursa Şubesi (MÜSİAD)’ın bir süredir organize ettiği söyleşi etkinliklerinin son konuğu BTSO’nun dinamik başkanı İbrahim Burkay oldu.
BTSO olarak yaptıkları ve yapmaya çalıştıkları çok önemli çalışmaları meslektaşlarına aktarma fırsatı buldu Burkay!

Anlattıkları zaten BTSO’nun doğası ve kuruluş amacına yönelik “yapması ve yapılması gereken elzem” çalışmalardı.
Benim merak ettiğim ise, 2009’da yapılmaya çalışılan ama yöntem ve içerik olarak yetersiz kalan “Marka Kent Bursa” projesinin kültür ve sanat, dolayısıyla sinema aracılığı ile daha etkili kullanılıp kullanılamayacağı, sorusuydu…
Soru-cevap faslında buna yönelik düşüncelerini merak etim Sn İbrahim Burkay’ın. Açıkçası soruma verdiği cevap, Bursa olanaklarıyla sanat ve sinema yapmaya çalışan bizleri bir hayli umutlandırdı.
(BTSO Başkanı İbrahim Burkay ile MUSİAD Bursa Şubesi'nde karşılaştık)
Kültüre ve sanata gereken ilgiyi gösteremediklerini, ancak BTSO olarak sanat ve kültürel projelere her türlü desteği vereceklerini ifade etti Burkay. Söyleşinin ardından da kendisiyle (ayak üstü de olsa) durumumuzu özetleme fırsatı da bulup, detayları konuşmak üzere randevu talep ettim, sağ olsun o da en kısa sürede görüşebileceklerini belirterek, projelerimizi merak ettiğini söyledi.
Projelerimiz elbette sinema filmleri üzerine. Bursa’da sinema filmleri çekmek, çekilen filmlerin ulusal ve uluslararası festivallerine katılımını sağlayıp, Bursa’nın ‘Marka Değeri’ni artırmak.
Marka değeri nedir?
Eğer işin ticari boyutuna bakarsanız, ortaya çıkardığınız ürünün tanınıp, bilinmesi, o ürünün son kullanıcı tarafından talep edilmesi sonucu şeklinde açıklanabilir!
Eğer, ürettiğiniz mal, mahsul veya malzeme eğer marka mertebesine erişemiyorsa pazarı da yakalayamıyorsunuz, demektir!  
Sadece tanınıp bilinmek yetmez bu noktada, markanızın altını/içini de doldurmanız gerekir. Kalite, çekicilik ve maksimim fayda, burada büyük önem arz etmektedir.
Peki bir kent nasıl marka olur?
Elbette, doğal ve tarihi özellikleri, kültürel zenginlikleriyle…
Bunlar varsa şanslısınız, yoksa eğer tıpkı Amerika’nın yaptığı gibi, kendi markalarınızı kendiniz yaratır, bunları cilalar ve dünyaya satarsınız!
İstanbul bir marka kenttir mesela…Tartışmaya bile gerek yoktur.
New York öyle, Paris, Viyana, Madrid, Barcelona, Sidney, Tokyo, Shangay, Roma, Venedik Dünya’ca bilinen marka kentler sıralamasında üstlerde yer alan kentlerdir.
Bu sıralamada ne yazık ki Bursa’yı üst sıralarda göremiyoruz. Değil dünya klasmanında, Türkiye sıralamasında bile Bursa görmek istediğimiz yerde değil.
Ki, Bursa Türkiye’nin dördüncü büyük kenti, sanayisi, doğası tarihi ve öz değerleriyle, salt Türkiye değil bence dünya klasmanında bile üst seviyelerde yer alması gereken çok önemli potansiyeli barındıran bir kent olduğunu düşünüyorum.
Siz kentin tarihi dokusunu, hanları hamamları onararak tekrar kazanabilir, kendi tramvayınızı üretebilir, kayak merkezlerini sahil kasabalarını düzenleyebilirsiniz. Bunları zaten kendi halkınız, yurttaşınız için yapmak zorundasınız, bu sizin görevinizdir.
Ancak, bu yaptıklarınızı farklı kültürlere aktarmanın, başka halklara anlatmanın en kestirme yolu sanattır ve elbette sinemadır.
Kentinizde öyle bir film çekersiniz ki, milyonlarca lira harcayarak yapmaya çalıştığınız tanıtımınızı bir anda tüm dünyaya ulaşarak başarabilirsiniz.
Bugün Amerika’yı Amerika yapan en güçlü yöntem sinemadır.
Amerika olmayan ya da sonradan uydurulan kültürünü sanatla dünyaya aktarır; müzikle, sinemayla…
Sever ya da sevmezsiniz, ayrı meseledir ama Amerika önce kültürünü, sonra da markalarını satar dünyaya.
Bunun en pratik, en etkili yolu yordamı sinemadır, televizyondur, müziktir; yani sanattır!
Bu vizyonun BTSO başkanı İbrahim Burkay’da olduğunu görüyorum. Bursa’daki, kültürel ve sanatsal anlamdaki eksikliğini görüyor ve sinema ile neler yapılabileceğinin farkında.
Bundan sonra yapılacak tek bir şey kalıyor; Bursa’da sinema filmlerinin çekilmesinin önünü açmak, Bursa’nın “doğal plato” dokusunu dünyaya pazarlamak!
Bursa’da bu potansiyel var.
Marifet bu potansiyeli ortaya çıkarıp işlemek.


Pazar, Ocak 29, 2017

Erdoğan’ın tribünleri etkileme yeteneği muhteşem!

Seversiniz ya da sevmezsiniz, tarzınıza uyar ya da uymaz, dünya görüşünüze ters ya da düzdür, bilemem ama bir gerçek var ki, Recep Tayyip Erdoğan toplumun büyük bölümünün yansımasıdır. Yaptığı birçok eylemi, aldığı kararların çoğunluğu, sözlerinin ve söylemlerinin halkta karşılığı olduğu su götürmez bir gerçek.
Ne derse desin, ne yaparsa yapsın, bu toplumun neredeyse yarısı sorup sorgulamadan, yadırgamadan benimseyip onaylıyor.
Sn Erdoğan da bundan cesaret aldı, hem de ziyadesiyle beslenmesini bildi.
Bu halkı, daha doğrusu seçmenini çok iyi tanıyor ve onlara nasıl hitap edeceğini, onları nasıl etkileyeceğini çok iyi beceriyor.
E haklı tabi, 15 yıldır onu omuzlarında taşıyan, önce başbakan, sonra da Cumhurbaşkanı yapan aynı kitleydi nihayet. Erdoğan onları tanımayacak da Kılıçdaroğlu mı tanıyacak(!)
Zaten tüm sonuçlar ortada…
Erdoğan kendi taraftarlarının tribünlerine oynamayı müthiş beceriyor!
Mesela geçenlerde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geleneksel Muhtarlar Toplantısı'nda bir kaymakamı fırçalamıştı.
Düşünsenize, bir yanda ülkenin en kudretli lideri, Cumhuriyet’in başı, ordunun başkumandanı, diğer yanda ise devletin atanmış bir memuru…
Cumhur’un başı, o memuru muhatap alıp kürsüden azarlayabiliyor.
Hani, karşı karşıya gelmiş olsalar ve Sn Erdoğan yanlışını öğrenip hemen o anda azarlasa, eyvallah, anlarım…
Lakin konuyla alakası olmayan bir noktada böyle bir münasebete ihtiyaç duyuyorsa Sn Erdoğan, burada maksat tribünlere, “Bakın ben konuya, olaylara, duruma ne kadar hakimim, ne kadar güçlüyüm. Başkan olunca daha iyisini yaparım ve sizin her meselenizle şak diye ilgilenirim” mesajı vermektir.
Oysa, o kaymakamın yanlışının hesabını soracak kişi Sn Erdoğan değil, kaymakamın bağlı bulunduğu ilin en yüksek amiri olan Validir.
Sn reisi cumhur, başbakanı arar, o içişleri bakanın, içişleri bakanı valiliyi uyarır, vali bey de işini savsakladığı iddia edilen o kaymakamın kulağını çeker.   
Kaymakam azarlamak Cumhurbaşkanının işi olmamalı.
Sn Erdoğan’ın tribünlere oynadığı son şovu ise Şehircilik Şûrası’nda yaşandı. Beştepe'de sekiz yıl aradan sonra gerçekleşen şûrada Erdoğan, “Müteaahitler acımasız bir biçimde yolsuzluk yapıyorlar. Kazanmak istiyorum derken ihanet ediyorsun geç o işleri” diye konuştu.
Duyduğumda kulaklarıma inanamadım, “ohaa” dedim kendi kendime, “Bunları Sn Erdoğan mı söylüyor, bi yanlışlık olmasın” diye defalarca dinledim ama gerçekten de Erdoğan’ın ağzından çıkmıştı bu sözler.
Sonuna kadar haklı, söylediği her sözün altına bu ülkede imza atmayacak hiçbir aklı selim insan yoktur!
İyi de, Sn Erdoğan’ın “Yolsuzluk yapıyorlar, ihanet ediyorlar” diye tüm Türkiye’ye rezil ettiği bu müteaahitler son 15 yılda palazlanmadı mı? Bursa’daki TOKİ ucubelerini, İstanbul’un siluetini bozan çirkin yapılaşmanın sorumluları Ak Parti döneminde türemedi mi? Bizler eleştirirken, o müteaahitler iktidar partisi ile omuz omza, yanak yanağa durdu daima…
Milletin AMK diyen Mehmet Cengiz de o müteaahitlerden biri değil mi?
Üstelik bir önceki Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, “..varolan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan'ın onayıylayapıldı. Başbakan’ın istifa etmesi gerekir” diyerek dönemim başbakanını, yani Sn Erdoğan’ı suçlamamış mıydı?
Yani…

Yanisi şu: Sn Cumhurbaşkanı Şehircilik Şûrası’nda müteaahitleri suçlayıp, hedef göstererek, tribünlere, yani referandumda oy verecek seçmenlerine demek istiyor ki, “Valla billa benim hiç suçum. Bu çarpık şehirleşmenin, bu çirkin ve çürük binalarını suçlusu aha bu müteaahitledir. Yarın deprem olduğunda çoluk çocuk göçük altında kalırsanız gidin onlara beddua edin. Benden günah gitti(!)”
Tribünler bunu yer mi?
E vallla bugüne kadar yediler hamdolsun…

Referanduma kadar Sn Recep Tayyip Erdoğan’ın tribünlere şovu devam edecek gibi görünüyor. Bakalım, sıradaki fırçalama seansından kim nasibini alacak ve bakalım tribünler daha ne kadar bu şova alkış tutacak!  

Çarşamba, Ocak 25, 2017

Verelim başkanlığı da, bu iş huzur içinde çözülsün(!)

7 Haziran seçimlerinden önce o dönem başbakan olan Sn Recep Tayyip Erdoğan, “Verin 400 vekili, bu işi huzur içinde çözülsün!” demişti..
Millet, 400’ü vermek yerine AK Parti’yi yine birinci parti yapmış, lakin bu sonuç Erdoğan’ı hiç memnun etmemişti.
Bu bir tehdit miydi?
Evet, bir tehditti ve bunun tehdit olduğunu, ondan sonra yaşananlara baktığımızda anlayabiliyoruz.
PKK yeniden silaha sarılmış, bu yetmiyormuş gibi, çakal sürüsüne IŞİD de katılmış, biri dururken diğer, diğeri dururken öbürü saldırarak mazlum kanını vampir gibi emmeye başlamıştı!
7 hazirandan sonra binlerce insanımız ya PKK ya da IŞİD tarafından katledildi. Bir de TC vatandaşı olup da kandırılarak PKK ve IŞİD saflarında ölenleri de hesaba kattığımızda ortaya çıkan tablo daha da ürkütücü oluyor. Bizi birbirimize, yani kardeşi kardeşe düşman etmişler!
Ölenlerin hepsi bu coğrafyanın insanı, Kürt, Türk, Müslüman…
Yapılan her saldırı, akan her damla kan, Erdoğan’ı zayıflatacağı yerde daha da güçlü kıldı ve her şehit haberinden sonra, başkanlığa bir adın daha yaklaştı.
Tüm bunlara rağmen daha da güçlenen Recep Tayyip Erdoğan inatla başkan, tek adam, tek lider olmak istiyor ve olmazsa, olamazsa, her şeyi yapmaya göze aldığını da söylediği ve söylettiği her sözle, yazdırdığı her satırla, her davranışıyla bunu açık açık ifa ediyor.
Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş'un son yaptığı açıklama 400 vekilli tehdidini anımsattı: "Referandumda evet oyundan sonra bu terör örgütlerinin hiçbir sesi çıkmayacak hale gelirler”
Bi dakka bi dakka; bu bir tehdit, alenen halkı korkutmak ve "evet" demezseniz, size daha beterini yaşatacağız, demenin Türkçesi değil mi?
O zaman din kardeşimiz Sn Kurtulmuş'a sormak lazım, “Her türlü güç ve yetkiye sahip Sn Cumhurbaşkanımız Erdoğan, bugün ülkemizdeki bu garabeti düzeltemiyor da, başkan olunca Süpermenleşip, PKK ve IŞİD'i anında yok edip, doları şak diye aşağıya mı çekecek?" Peki o zaman şöyle soralım: Madem başkan olunca her şey çok güzel olacak, tüm sorunlar hallolacak, şimdi neden düzeltemiyor? Nedir eksik olan? O zaman bu IŞİD ve PKK Erdoğan başkan olsun, diye mi mazlum kanı döküyor? Başkan olunca kan ve gözyaşı nasıl duracak? Sn Erdoğan’ın bilmediğimiz sihirli bir gücü mü var? Bay Kurtulmuş bu halkı aptal yerine koymaktan vaz geçsin ve siyasete başladığında sadece tek bir yüzüğü olan, “bir gün Erdoğan’ın çok zengin olduğunu duyarsanız bilin ki çalmıştır” diyen Sn Erdoğan’ın 15 yılda yapamadıklarını başkan olunca nasıl başaracak, öğrenmeye hakkımız yok mu?
Madem “evet” dememizi istiyorlar, bunu nasıl başaracak, planı nedir Sn Cumhurbaşkanımızın, lütfen açıklasınlar!
Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş'un bu açıklamasından sonra gündemi sarsan bir diğer olay ise spor camiasının ve özellikle Rıdvan Dilmen’in hazırladığı video oldu. Şeytan Rıdvan, şeytanın bile aklına gelmeyecek(!) bir kampanya başlatarak, referandumda halkı evet demeye ikna etmek adına, Arda Turan ve Burak Yılmaz’ı da bi kirli siyasi oyunun içine dahil etmiş.
Belli ki, anketlerden gelen sonuçlar Sn Erdoğan’ın istediği gibi değil. Başkanlık aşkına, ellerindeki her kozu kullanmaya, her oyunu oynayamaya hazırlar. Halkı ikna etmek için spor dünyasını bile kendi çıkarlarına alet etmeye çekinmediklerine göre başkanlık yolunda durum pek #Hayır’lı görünüyor(!)
Düne kadar küs oldukları Saadet Partisi ile gizli istişareler, dinci Kürt partisi Hüda-Par’ı yanlarına çekme çalışmaları, spor camiasının desteğine muhtaç kalmalarından sonra gözleri sanat dünyasına çevirdi.
Bakalım “evet” diye haykıracak ilk büyük sanatçı kim olacak?