Cumartesi, Nisan 05, 2014

Nah sana BuKart

Gazeteci kim denir?
Önce şunu belirteyim ki, benim gibilere gazeteci denmez!
Günümüz koşullarında “gerçek gazeteci kim?” sorusuna verilecek yanıt bir değil, yüzlerce.
Ama en popüler yanıt, gemisini yürüten, işsiz kalmayan gazeteci, “gerçek gazetecidir!”
Valla ben demiyorum, bu millet böyle diyor!
Çünkü banan yapılan en büyük eleştiri, “baksana sen dalgana, sana mı kaldı yanlışları düzeltmek”
Haklılar, zira ben Türkiye, hele ki Bursa koşullarında asla gerçek bir gazeteci olamadım hiç bir zaman.
Öyle gaza gelip son anda ÇGD’ye (Çağdaş Gazeteciler Derneği’ne) üye yaptılar, ancak benim faal olduğum dönemdeki gazeteciliğin kalmadığını geç de olsa idrak ettim.
Ya da ettirdiler…
***
BŞ Belediyesi’ne bağlı BURULAŞ, Bursa’da aktif olan gazetecilere, görevlerini daha kolay ifa etsinler diye bir süredir kent içinde ücretsiz seyahat kartı veriyor(muş).
...muş, diyorum zira faal gazetecilikten uzak kaldığım dönemde böyle bir kolaylığın sağlandığından haberim yoktu.
Gerçi, sarı basın kartı sahibi gerçek gazeteciler evvelden zaten bu hakka sahiptiler de, benim gibi kendini gazeteci sananlar ise böyle bir lüksten uzaktılar!
Lükse bakar mısınız?
Kent içinde Belediyeye ait tüm ulaşım hizmetlerinden bedava ve sınırsız yararlanmak…
İtiraf etmeliyim ki, gazeteciliğin en alt sınıfı olan muhabirler için bu gerçekten de çok önemli bir lüks.
BURULAŞ bu işi gazetecilikle ilgi dernekler aracılığı ile yürütüyor. Bursa Gazeteciler Cemiyeti ile Bursa Çağdaş Gazeteciler Derneği üyelerinden istenen listedeki herkese BURULAŞ özel BuKart’lardan verdi…
Bir ÇGD üyesi olarak benim de bundan yararlanmam gerektiği söylendi baştan. Tam da işsiz kaldığım dönemde, kent içi ulaşımı için benim gibi meteliksiz biri için önemli bir kolaylık olacaktık.
Sonra bir de baktım ki, ÇGD’nin verdiği listede benim adım silinmiş.
Gerekçe, çok manidar: İşsiz gazetecilere BuKart verilmiyor(muş)!
Şaka değil, valla böyle. ÇGD başkanı Yüksel Baysal bana öyle dedi. “Sen işsiz olduğun için, BuKart vermediler her halde”
-Her halde mi?
-?
İşsizliğin ardından suratıma patlayan bu şamarın acısı hala böğrümde…
Bu kart alamadığım için değil, “adam yerine konmadığıma üzüldüm”
Bunca yıldır, kendi imkanlarımla ulaşım sağlamış, olmadı ayaklarım sağ olsun, yürümüşüm, yıllardır böyle, bundan sonra da farklı olmasında sakınca yok.
Fakat, önce kart verecez deyip de sonra “Ne kartı? Değil kart, sana su yok su!” dercesine dışlanmam fena koydu.
Sonra ben de, önce Gazeteciler Cemiyeti’ni başvurdum ve Bursa’da ne kadar işsiz üyeleri olduğunu sordum.
Cemiyetten Sinan Tunç, bununla ilgili Bursa’da somut bir veri olmadığını söyledi.
Ardından da ÇGD Başkanı Yüksel Baysal’a da yönelttim aynı soruyu. O da bilmiyordu Bursa’da kaç işsiz gazeteci olduğunu.
Merak ettiğim şuydu, sadece bana mı BuKart verilmedi, yoksa başka ismi çizilen gazeteci var mıydı?
Benimle birlikte Bursa’da kaç işsiz gazeteci olduğunu net olarak öğrenemedim.
Sanırım BURULAŞ listede sadece benim adını çizmiş.
***
E ama BŞ Belediyesi’ni, Recep Altepe’yi, Türkiye'nin sahibi iktidardaki AKP’yi, koskoca Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirirsen, az bile sana oh olsun!
Nah sana bedava seyahat!
Ayıp mı oldu?
Çok mu kaba?
Olsun, koskoca Bursa medyası, koskoca BŞ Belediyesi ve BURULAŞ sadece bir kişiyi cezalandırıyorsa başka ne diyebilirim ki?
Ama oysa mantık şu olması gerekmiyor mu?
ÇGD de, Cemiyet de önce işsiz kalmış üyelerine öncelik tanınması için girişimlerde bulunması gerekmez mi?
Esas işsiz kalmış gazetecinin o karta ihtiyacı yok mu?
Zaten işsiz kalmış, maddi açıdan da sıkıntı yaşaması yüksek ihtimal bir gazetecinin ücretsiz kent içi seyahat etmesini sağlamak bu kadar zor mu?
Zor değil de o gazetecinin adı Suat Oktay Şenocak’sa o her şeye müstahak, o beter olsun, o gebersin gitsin, yok olsun, allahından bulsun.
Onlar işi Allaha bırakmayıp, önce adımın altını çizdiler, sonra da…
“Nah sana BuKart!” dediler, hamdolsun!

Pazartesi, Mart 31, 2014

Şimdi gelelim AKP’nin faydalarına(!)

Bursa’da AKP’nin bu kadar açık ara kazanması benim için sürpriz olmadı. Tahmin ettiğim gibi AKP ve Recep Altepe çok rahat bir şekilde koltuğunu korudu. Altepe de üst üste 2. defa Bursa BŞ Belediye Başkanı seçilerek tarihe geçti.
Ama esas şaşırtan beni Türkiye genelindeki AKP oylarının düşmemiş olması.
Doğrusunu söylemem gerekirse, son aylarda yaşananlardan sonra, (birçok kişi gibi)  AKP’nin ciddi bir oy kaybına uğrayacağını düşünüyordum.
Özellikle Egemen Bağış’ın kutsal kitabımız Kuran ve bakar suresi hakkında söylediklerinden sonra muhafazakâr kesimin, içişleri bakanlığındaki Suriye konulu son toplantısından sızdırılan konuşmaların da milliyetçi oyların kopmasına neden olacağını ön görmüştüm. İşin içine cemaat oyarlının da, CHP, MHP ve Saadet Partisi’ne kayacağını varsayıp AKP’nin ciddi bir oy kaybı yaşayacağı beklentisindeydim.
Yanıldım.
Anlaşıldı ki, cemaat oyları sanıldığı gibi siyasetimizde etkili değilmiş…
AKP cemaatten sonra yeni ittifakı PKK ve BDP aracılığı ile Kürt oyları daha etkin rol oynamış. Özellikle de batıda yaşayan Kürtlerin oyları, yerel seçimin gözlerden kaçan, en hassas, dengeleri etkileyen kilit öneme sahip olduğu anlaşıldı.
***
Bu son seçimin sonucunun (bireysel anlamda) tek kaybedeni bence Kemal Kılıçdaroğlu oldu. CHP genel başkanı, AKP karşısında daha önce, İstanbul Belediye Başkan adayı olarak, 2009 yerel seçimlerinde, Genel Başkan olarak 2011 Genel seçimleri ve bu son seçimler olmak üzere üçüncü yenilgisini yaşadı.
Kılıçdaroğlu iyi, dürüst ve temiz bir siyasetçi olabilir, lakin bu özellikler Türk halkı için bir önem taşımıyor. (Aiziz Nesin'in kemikleri sızlıyordur) Temiz ve dürüst olmak avantaj değil, aksine ciddi bir zaaf olarak görülebilmekte. Bu özelliklerin bir işe yaramadığı anlaşıldı ve bence Kemal Kılıçdaroğlu, Bursa mitinginde verdiği sözünü yerine getirip hemen istifa etmeli.
Zira mazereti yok…
***
Gelelim AKP Bursa’ya.
Recep Altepe, bugüne kadar icraatlarıyla benim için hayal kırıklığı yaratmış olsa da, yaptıkları ve yapmadıklarıyla AKP’nin Bursa’da gösterebileceği en doğru adaydı. Her ne kadar temayül yoklamalarında parti teşkilatı tarafından sevilmediği ve istenmediği anlaşılsa da Bursa yerel medyası ile ilişkileri sayesinde ciddi bir başarıya ulaştı. Altepe'nin yeni döneminde daha dikkatli olup, hem kendi, hem de kentin imajına zarar veren bazı isimlerden kurtulacağını düşünüyorum.
Özellikle de (beni de ilgilendirdiği için) kültür ve sanat konularında Bursa’nın uluslararası perspektifini genişletecek organizasyonların önünü açacak girişimler yapması gerektiğini anımsatmak isterim.
Onarılan o ata yadigarı o hanlar-hamamlar, açılan kültür merkezlerinin içini doldurmak, dünyaya bu eserleri göstermek, tarihimizi anlatmanın en etkili yolu, sinema, müzik ve tiyatrodur.
TOKİ Doğanbey’de düştüğü yanlışından sonra yeni döneminde Recep Altepe’nin çok daha dikkatli olacağını tahmin ediyorum…

CHP adayı Necati Şahin’in kaybetmesindeki en büyük etkenin de ne yazık ki, Altepe döneminde yapılan bazı çalışmaları “bozmak-yıkmak” gibi açıklamalarla sevimsiz bir görüntü çizdiğini söylemek yanlış olmaz.
AKP Bursa'da hiç şansı olmadığı Nilüfer Belediyesi ile Mudanya Belediyesi dışında tüm ilçelerde üstünlük sağlamayı başardı.

Bu arada CHP, Nilüfer Belediyesi'nde yine kazanırken 4. kez başkan Seçilen Mustafa Bozbey de Bursa'da ayrı bir rekora imza atarak, rakipsiz olduğunu bir kez daha kanıtladı!
***
Sonuçta genel olarak baktığımızda AKP kazanan, CHP ve Kılıçdaroğlu ile birlikte özellikle de cemaatin kaybeden olduğunu söyleyebiliriz
Önümüzde çok karmaşık, stresli günler olduğunu görmek için kâhin olmaya da gerek yok. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Haziran 2013’ten bu yana ülkeyi germesinin bundan sonra da devam etmesi, geleceğe yönelik umutlarımızı karartıyor.

Ha bu arada, elektrikler bazı yerlerde bilerek kesildi, sandıkta şu oldu, bu oldu, medya desteği AKP'den yandaydı, Suriyeli çakma vatandaşlar, yakılan oylar vs vs, derken, AKP ve RT Erdoğan Türk siyasi tarihine, kolay kolay unutulmayacak şekilde damga vurdu.

İster sevin, ister sevmeyin, ağlayın zırlayın ama Türkiye bu!

Not: Yazıyı kaleme aldığım saatlerde özellikle Ankara’da Mansur Yavaş ile Melih Gökçek başkanlık yarışı kesinleşmemişti.




Pazartesi, Mart 24, 2014

Bursa’nın onurunu kurtaran festival…

Balkan Tiyatro festivali sona erdi.
Bursa’nın özlediği bir organizasyondu.
Gerçi Nilüfer Belediyesi de buna benzer bir festival düzenliyor yıllardır ama o hem uluslararası değil, hem de daha lokal kalıyordu.
O nedenle bu yıl ilk defa düzenlenen Balkan Ülkeleri Tiyatro Festivali, Bursa’nın görsel sanatlar alanında organize edilen en önemli festivali olarak kayıtlara düştü.
Bu festivalin bir özelliği de organizasyonu Devlet Tiyatroları kapsamında Bursa AVP Devlet Tiyatrosu’nun üstlenmiş olmasıydı.
Her ne kadar Bursa Valiliği ile BŞ Belediyesi’nin hariçten desteklediği festivalin en sevindirici yanı da kuşkusuz sahnelenen oyunların neredeyse tamamının kapalı gişe oynamasıydı.
O nedenle başta Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Mustafa Kurt olmak üzere festivalin mimarı AVP Devlet Tiyatrosu Müdür Arzu Tan Bayraktutan’ı kutlamak gerek.
Özellikle de Arzu Tan, kısa süre önce göreve gelmesine rağmen, çok hızlı şekilde hareket edip, ekibini başarıyla koordine ederek böyle bir organizasyona imza atarken en büyük alkışı da hak etti.
Zira, BŞ Belediyesi Başkanı Recep Altepe’nin (bağnaz danışmanlarının yanlış yönlendirmesiyle) yok ettiği Uluslararası İpek Yolu Film Festivali’nden sonra böyle bir tiyatro festivali, Bursa’ya olan entelektüel güvenimizi de artırdı.
Bu arada anımsatmadan geçemeyeceğim. Recep Altepe, 4 kez düzenlenen İpek Yolu Film Festivali’ni, sırf bir önceki başkan rahmetli Hikmet Şahin başlattığı için ortadan kaldırmak istediği şeklinde ciddi duyumlar da almışlığım var. Altepe, Osmangazi Belediye Başkanı iken Şahin ile yaşadığı sürtüşmeyi bilmeyen yoktur.
İşte bu düşmanlığın oluşturduğu nefret ortamı Bursa’yı çok önemli bir organizasyondan mahrum bırakmıştı. Yerine konulmaya çalışan Karagöz Sinema atölyesi gibi güdük bir etkinlik ise bu kente hiçbir şey katmadığı görüldü.
Bu açıdan bakıldığında Balkan Ülkeleri Tiyatro Festivali Bursa’nın yok edilen sanatsal itibarını ve onurunu da iade etmiş oldu.
Festival ile ilgili yapabileceğim tek eleştiri zamanlamayla ilgili olabilir. Belki Mart’ın ilk haftası değil de, havaların ısınmaya başladığı bir tarih belirlenebilirdi.
Ancak Arzu Tan Bayraktutan, bu tarihin özellikle seçildiğini, dünya ‘Kadınlar Günü’ne denk getirildiğini söyledi.
Bunun dışında gelecek yıllarda belki içinde bir de yarışma bölümü de eklenebilir. En iyi oyun, en iyi yönetmen, en iyi kostüm. En iyi ışık, en iyi müzik, en iyi kadın ve erkek oyuncu gibi kategorilerde verilecek ödüllerle festivalin etki alanı genişletilebilir.
Nereden bakarsanız bakın, Bursa AVP Devlet Tiyatrosu çok önemli bir işin altından başarıyla kalktı. Bursa halkı da AVP’nin koltuklarını doldurarak, festivali sahipsiz bırakmadı.

Emeği geçen herkesi kutluyor, festivalin devamlı olmasını diliyorum. Böyle bir organizasyona çok ihtiyacımız vardı, hem de çok…

Cumartesi, Mart 15, 2014

Yunan gavuru ve Müslüman gavuru(!)

Kim daha gavur?
..ya da kim daha vicdanlı?

Hani Kurtuluş Savaşı’nda denize döktüğümüz şu işgalci Yunanlılar var ya, onların torunlarından söz ediyorum…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Gaziantep mitingini dinledikten sonra, işte bunu düşündüm. Hoşgörü dini Müslümanlığın bir mensubu, en üst düzeye çıkmayı başarmış biri “bu kadar zalim olabilir mi?” diye sorguladım ve kendimden utandım!

Peki bu zulmü kime karşı yapıyor bu lider? Kendi gibi Müslüman olan ama partisine oy vermeyen ve kendisini eleştiren halkına…

Defnedilmesinin henüz ertesi günü, 16 Kg’lik bedeni bile soğumamış mazlum Berkin Elvan’ın yüreği yaralı anasını ve babasını toplanan kalabalığa yuhalattırdı.

Olaylar sırasında öldürülen bir başka genç Burakcan ile Berkin ve ailesini “bizden ve onlardan” diye ayrıştırarak ötekileştirdi.

Böyle bir vicdansızlık bu topraklarda daha önce görülmemişti.

Erdoğan’ın kendi tabanını provoke etmeye, (tıpkı Gezi Parkı direnişinde olduğu gibi) devam etti!

Peki kim bu AKP tabanı?

Üstat Ahmet Hakan, “Benim tanıdığım AK Parti tabanı” başlıklı Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde bu konuya değindi…

“Benim tanıdığım AK Parti tabanı, Kavga istemez, çatışma istemez, provokasyon istemez, düşmanlık istemez, gazap istemez, kin istemez, benim tanıdığım AK Parti tabanı, Merhamet ister, huzur ister, barış ister, rahmet ister, mağfiret ister, tahammül ister, yaratılanı yaratandan ötürü sevmek ister” demiş…

Ahmet Hakan’ın tanıdığı taban böyle, ya tanımadığı ya da tanıyamadığı?

Hakan kadar olmasa da ben de benzer bir muhafazakar çevrede yetiştim, lakin etrafımdaki AKP tabanı ne yazık ki insanlıktan çıkmış vaziyette…

Ahmet Hakan, yazısında ayrıca, hani “Yunan gavuru diye aşağıladığımız komşumuz” Yunanistan var ya, işte orada yaşanan ibretlik bir insanlık dramına da değinmiş.

AKP’liler Berkin’e atmadıkları iftira bırakmazken (Müslümanlıkta en büyük günahlardan biridir iftira) “Atina kendi Berkinleri için neler yaptı?” diye sormuş. ATİNA’da düzenlenen hükümet karşıtı gösteriler sırasında (tıpkı Berkin gibi) polis kurşunuyla öldürülen 16 yaşındaki Alexandros Grigoropoulos adlı çocuk için yapılanları kaleme almış.

Biz ölmüş Türk evladı Berkin’e ana avrat küfür ederken onlar Alexandros’un adını sokaklara vermiş.
Ve daha başka…
- Yunanistan Cumhurbaşkanı, “Bu olay hukuk devletimiz için kapanmaz bir yaradır” diye demeç vermiş…
- Yunanistan İçişleri Bakanı istifa etmiş…
- Çocuğu öldüren polis, hiçbir hafifletici neden dikkate alınmadan müebbet hapsi  mahkûm edilmiş…
- Çocuğu öldüren polisin yanındaki polisi de, “arkadaşına engel olmadığı” gerekçesiyle 10 yıl hapis cezasına çarptırmış...
- Yunanistan Başbakanı, halktan ve çocuğun ailesinden özür dilemiş…
- Çocuğun ölüm yıldönümünde büyük gösteriler düzenleniyormuş.

Peki biz…
Biz, elhamdülillah Müslüman Türkler, Berkin ve ailesi için ne yapıyoruz öyle? Başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, muhafazakar medyası ve AKP’nin dindar gençliği Berkin Elvan’a nasıl yaklaştı?

Tam da imam ve cemaat münasebeti hasıl oldu.  Çünkü tablo çok vahim…
Görünen o ki Yunan gavuru(!) kadar dahi vicdanlı olamadık. Üstelik kendi insanımıza karşı bile vicdanımız kurumuş, insanlıktan çıkmışız…

Ahmet Hakan AKP tabanının gerçeği göreceğinden emin de, “bu insanlar hangi ara bu kadar zalim oldu?” sorusunu yöneltiyor aklı selim, vicdanlı yürekler…

Başbakan Erdoğan gariban bir aileden geliyor, gariban ailelerden yetişmiş polisler, gariban ailelerin çocukları Berkin, Ali İsmail, Ethem ve diğerlerini acımasızca öldürdü. Bir başka gariban ailesinin çocuğu Burakcan da gariban ailelerin yitirilmiş gençleri tarafından katledildi. Bu iki gariban ailenin babaları, acılarını yüreklerine gömüp birbirlerine başsağlığı dileyerek, dostluk mesajları verirken gariban ülkemizin gariban(!) başbakanının meydanlardan nefret tohumları ekmesinin ise makul ve mantıklı açıklamasını bulamıyorum!

Yunanistan kendi evlatlarına sahip çıkarken, “biz neden birbirimizden bu kadar çok nefret ediyoruz?” sorusuna yanıt verecek bir babayiğit çıkmadı henüz!

Neden?
AKP seçmeni öz kardeşim ve kuzenlerim benden, RTE’ye toz kondurmayan, hırsızlık yaptığına inanmayan komşularım, gerçekleri yazıp çiziyoruz diye hepimizden nefret ediyor, değer verdiğim bir çok arkadaşım Gezi Parkı olayları sırasında bana küstü…

Ve ben de sormadan edemiyorum; AKP’liler mi uzaydan geldi, yoksa biz mi Recep Tayyip Erdoğan’ın kerametini fark edemiyoruz(!)
E hani hepimiz bu ülkenin evladıydık, e hani Müslümanlar kardeşti?
Benim inandığım Allah, iftira edeni, yalan söyleyeni, insanları ötekileştireni, kul hakkı, devlet malı yiyeni, vatandaşın dini duygularıyla oynayarak kendisine rant, çıkar ve menfaat sağlayanı lanetler!

Eğer onlar Müslümansa, istemem din onların olsun, insanlık bende kalsın…

Perşembe, Mart 13, 2014

Berkin’i anarken provoke olmak!

Berkin Elvan’ın vefat haberi geldikten sonra Bursa’da bir anma yürüyüşü yapılacağını üyesi olduğum ÇGD’nin mail grubundan gelen iletiyle öğrendim.
Orada olmalıydım.
Salı akşamı hava soğuk, ince ince düşen, ahmak ıslatan bir yağmur vardı Bursa’da. Yürüyüşün başlayacağı Setbaşı’nda Mahfel’in oraya yürüyerek geldiğimde 5-10 bin kişilik bir kalabalık toplanmıştı. Dr Ceyhun İrgil’in kalabalık içinde bana seslendiğini duyunca yanına gittim. Ailece oradaydı İrgil’ler…
Sağ sola bakınıp etrafı kolaçan ederken tepemizde duran BŞ Belediyesi İtfaiye Müdürlüğü’nün astırdığı bir pankart dikkatimi çekti: “12 ADET YANGIN DOLABININ HİZMETE AÇILMASI TÖRENİ- Tüm halkımız davetlidir…”
Pankartı Ceyhun’a gösterdiğimde gülmekle yetindik. Klasik sloganlar, başbakan ve hükümetin istifa etmesine yönelik tepkilerle heykele kadar geldik. Bir süre sonra saygı duruşu yapıldı ve kitle daha sonra ağır ama emin adımlarla Fomara Meydanı’na doğru harekete geçti.
Aramızda çok sayıda sivil polisin olduğunu da fark ediyorduk. Kendilerini belli etmemeye çalışsalar da dikkatli gözlerden kaçamıyorlardı. Polisin içimizde olmasıyla güvende bulunmamız gerekirken, nedense o güvenden yoksun hissettim kendimi.
***
Oysa Setbaşı’na çıkarken Çevik Kuvvet ekiplerinin olağan üstü hareketliliğini görmüş, iki TOMA’nın da AKP İl Başkanlığı önünde konuşlandığını fark etmiş ama maksatlarını nedense o an anlayamamıştım.
Zafer Plaza istikametinden Fomara Meydanı’na yürürken eski adı Çarşı Karakolu olan, AKP sayesinde Çarşı Polis Merkezi haline sokulan binaya, bazı provokatörler taş atmaya yeltendiyse de asıl amacının Berkin’i anmak olduğunun bilincinde olan halk buna izin vermedi.
AKP İl Başkanlığı’nın da bulunduğu Fomara Meydanı’na vardığımız zaman, ortam birden gerildi. Maaşı halktan alınan paralarla ödenebilen Türkiye Cumhuriyeti’nin Polisi, bugün var, yarın yok olacak siyasi bir partinin binasını kendi halkından korumak için inanılmaz bir önlem almıştı. O polis memurları da halkın içinden gelme ama halkına karşı her an saldırabilecek durumda. Yalnız ufak bir ayrıntı var: Halk silahsız
Demokratik ve anayasal hakkını kullanmak için meydanlarda!
Kalabalık içerisinde polislere ve AKP binasına doğru taş atmaya yeltenen bir iki kişiye bizzat ben engel olmaya çalıştım. Anmaya gelenler arasında çocuk, kadın ve yaşlıların da olduğunu söylememe, “başka Berkin’ler ölmesin” dememe rağmen, saldırganı ikna etmek pek kolay olmadı. Birkaç kişinin de bana yardımcı olmasıyla provokatör kalabalıkta kayboldu.
AKP binasının önünde bekleyen iki adet TOMA bir saat kadar sonra anlamsız şekilde geri çekilince, durum iyice garipleşmişti. Anma yürüyüşü birden bir eyleme dönüştü ve kitle iyice AKP binasına yaklaştı. Önde çevik kuvvet ekiplerinin oluşturduğu etten bir barikat, hemen karşılarında öfkeli kalabalık. O sırada, Bursa DoğaDer Başkanı Murat Demir’in, bir polis komiserinden duyduğu “Biz çekiliyoruz. İster kırsınlar, ister parçalasınlar, karışmayacaz” diye konuşmasını anımsatınca aklımız iyice karıştı.
Aslında çekiliyoruz dedikleri, sadece TOMA’ları 150-200 metre geriye almaları oldu.
Ben o esnada, saatlerce ayakta durmanın etkisiyle belimin ağrısına dayanamayıp, Fomara Meydanı'nın 500 metre aşağısındaki İnSanat Derneği’ne gitmeye karar verdim. Derneğe vardıktan 20 dakika kadar sonra, dışarıdan gelen gürültülerle ortalığın karıştığını anladım. Benden ayrıldıktan sonra provokatörler devreye girmiş, AKP binasını taşlamaya başlamışlar. Taşlamayla birlikte de polis (müdahale için kendine göre meşru zemini bulmuş) silahsız halkına, TOMA ve gaz ile saldırıya geçmiş.
Bakın altını çiziyorum: SİLAHSIZ HALK
Tıpkı Berkin gibi, Ali İsmail gibi, Ethem ve diğerleri gibi…
Kendi halkını düşman belleyen polis TOMA eşliğinde Fomara’dan Kent Meydanı’na doğru düşman halkı(!) kovalamaya, yakaladığının da kafasını patlatmaya başladı.
Sonuç: iki kişi polis sopalarıyla başından ciddi şekilde yaralandı.
O sırada İnSanat’ın önüne çıktığımda gördüğüm manzara şuydu: Ellerinde sopalar olan kalabalık bir sivil güruh, kaçışan halkı kovalıyor, yakaladığını…
***
İnSanat Yönetim Kurulu üyesi arkadaşım İsmail Dalgıç, halk Fomara’ya gelmeden önce birkaç polisin meydanın çimlerine joplar bırakıp (atıp) oradan uzaklaştığını fark etmiş ama buna bir türlü anlam verememiş.
O jop ya da sopaların ne amaçla çimlere bırakıldığını şimdi daha iyi anlayabiliyoruz.
***
Tüm bu olanları yan yana dizdiğimizde, polisin provokasyonun oluşmasına zemin hazırladığını anlıyoruz. O taş atanlar, provoke edenler kimdi? Sağduyulu halkın uyarılarına neden kulak asmadıkları da ortaya çıktı.
Hem de çok net!
İktidarın bu pis oyununa alet olmamak için seçime kadar sessizlik.
Sessizlik.
Berkin ve bu uğurda tüm yiten canlar, akan gözyaşları için…
Bazen susmak en etkili eylem olabilir!
Sessizlik…

Cumartesi, Mart 08, 2014

Müsaadenizle günaha girebilir miyim?

Milletvekilin biri dedi ya, “17 Aralık operasyonu, Allahın bize verdiği günah işleme özgürlüğümüze müdahaledir” diye…
Vallahi hakları varmış, adamlar günaha girme rekorlarını alt üst etmişler ki, başta Sn Başbakanımız değerli yüce insan dünya lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın her şeyi örtbas etme çabasını gayet iyi anlıyorum artık(!)
E müsaade ederseniz rabbimizin kullarına tanıdığı bu haktan ben de yararlanmak istiyorum. (Ne de olsa Metin Külünk dillendirmeden önce bu sözü bir kısa film senaryosunda dahi olsa ilk kullanan bendim, böyle bir ayrıcalığım olsun değil mi? ;) )
Kutsal başbakanımız Erdoğan ile yarı adaşı sayılan işadamı (İnegöl’den hemşerimiz ve TFF başkanı Yıldırım Demirören’in babası) 76 yaşındaki Erdoğan Demirören ile yaptığı çok acıklı, bol entrikalı ve pek manidar telefon konuşmasına rastladım youtube’da.
Tek kelimeyle radyo tiyatrosu dinler gibi heyecanla dinledim hem de.
Fakat ben bir noktayı tam anlayamadım.
Şimdi, kudretli insan başbakan Erdoğan, terörist başı Apo ile İmralı’da yapılan görüşmelerin tutanaklarının Milliyet Gazetesi’nde manşetten yayınlanmasına fena sinirlenmiş ya…
Baba Demirören'i ağlayacak seviyeye getiriyor ve finalde ağlatıyor ya, neden onlara kızdığına takıldım.
Çünkü, sonuçta cani Apo o sözleri söylemiş ve tutanaklara işlemiş. Birileri de belli ki onları sızdırmış.
Burada kimin sızdırdığından, Milliyet Gazetesi o haberi yayınlamasından daha önemli bir durum var:
Bebek katili Apo’nun söylediklerinin içeriği.
Ne diyor vampir Apo?
“Herkes çıkacak, kimse tutuklu kalmayacak. Barış süreci başarılı olmazsa 50 bin kişiyle halk savaşı olacak”
Resmen tehdit ediyor, kimi? AKP üzerinden, RT Erdoğan ve elbet Türkiye Cumhuriyeti’ni. Hem tehdit ediyor, hem de “biz Tayyip beyin başkanlığını destekleriz” diyerek AKP ile işbirliği içinde olduklarını itiraf ediyor.
Başbakan yardımcısı Bursalı hemşerimiz Bülent Arınç’ın, “Biz teröristle pazarlık yapacak namussuz ve ahlaksızlardan değiliz” lafı geldi birden aklıma.

Yüzsüz Apo’nun tehdidinden sonra hani beklersiniz ya iktidar partisinin lideri başbakan sesini yükseltsin ve gür sesiyle ”Ey Sayın Apo sen kim oluyorsun da bizi tehdit ediyorsun. Senden korksak başbakan olmazdık(!)” diye ortalığı inletsin, değil mi?
Fakat, anlı şanlı Başbakanımız RT Erdoğan, 28 Şubat 2013 tarihinde yayınlanan bu haberden sonra herkesi şaşırtan bir sessizliğe bürünüyor garip tepkiler veriyor.
Tutanakları yayınlayarak, aslında muhteşem bir gazetecilik örneği gösteren Milliyet Gazetesi’nin patronunu fırçalayarak ağlatıyor, haberi manşete taşıyanların hayatını zindan ediyor! (Gazeteden kovdurtuyor)
Bi Dakka… Van minut… Burada hepimizi tehdit eden Apo mu suçlu, yoksa habercilik yapan gazeteciler mi?
İşte şimdi günaha giriyorum dikkat!
Ey bu ülkenin başına sandıkla gelmiş ve “sandıkla giderim” diyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, sen bu terör örgütüne ne vaatlerde bulundun, sen şehit kanları üzerine ne hesaplar yaptın da durum bu hale geldi ki, İmralı’daki ininde işlediği günahların sözde cezasını çeken terörist başı böyle bir cür'ette bulunabiliyor?
Bu cani bu aymazlığı neye güvenerek yapabiliyor?
Bu Apo vatan hainliği suçlamasıyla müebbet yemiş bir mahkûm değil mi? Nasıl oluyor da terör örgütünü yönetebiliyor?
Ey ülkeyi 12 yıldır yöneten iktidar partisi AKP, siz ne iş yaparsınız? Kime hizmet edersiniz? Siz kimsiniz?
Ey hacı Ahmet oğlu Erdoğan Tayyip Recep, yediğin içtiğin, Allahın tanıdığı günah işleme hakkından yararlanarak (çaldıysan) çaldığın ne varsa senin olsun, “Rabbinin rızası, kul hakkı için söyle, sen kimsin? Maksadın nedir?”
Bana değil, ama bu halka hesap vereceksin, ampulünle bizi karanlıkta bırakan adam, olmadı, vicdanına, hesabın kabarık, rabbim affeder mi bilemem ama ben kul olarak sana helal eder miyim hakkımı! Peki yiten 38 bin vatan evladının anası-babası helal eder mi?
Son olarak kafama takılan bir nokta daha var: Ülkenin en saygın işadamlarından biri olduğu sanılan Demirören Holding’in patronu 76 yaşındaki bir adam, neyden çekinebilir, nasıl bir açığı olabilir de, (bugün var yarın yok) bir siyasetçi önünde böylesine zavallı hale düşebilir?
Karşısında boyun eğdiği nasıl bir güç, nasıl bir korkudur bu?

Er ya da geç bazı gerçeklerin açığa çıkmasını umuyor, gururla işlediğim bu günahtan dolayı Allahın beni affedeceğine yürekten inanıyorum.
Amin(!)





Perşembe, Mart 06, 2014

Günah işleme özgürlüğü…

SAHNE 12   MÜEZZİN VE BİRTUĞ ARABAYLA TRAFİKTE    İÇ/GECE
Radyodaki muhabbet bitmiş, ilahiler okunmaya başlamıştır. 
Bu hava BİRTUĞ’yu sıkar.

PLAN1: Eli radyoya gider ve kanalı değiştirip daha eğlenceli 
bir kanalı açar. (YP)

Müezzinle muhabbeti kurmaya çalışır:

BİRTUĞ
 (Bilgiç)
Rahat ol rahat. Allah insanlara günah işleme özgürlülüğü vermiştir.

MÜEZZİN
(Sinirli)
Müsaade et de tercihimi sevap işlemekten yana kullanayım…

Üstte okuduğunuz metin, “Müezzin-Bir Gece Hikayesi” adlı kısa film senaryosundan bir bölüm. Bu senaryoyu yazmak için 19 ‎Kasım ‎2013 ‎Salı, ‏‎21:14:40’da MS Office Word dosyası oluşturmuşum. Ardından da yaklaşık 10-15 dakika olacağını tahmin ettiğim kısa film senaryosu ortaya çıktı ve bu proje ile Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Destekleme Kurulu’na destek almak için başvurdum.
Bunu neden belirtme ihtiyacı duydum biliyor musunuz?
Senaryodaki bir replik eminim sizin de dikkatinizi çekmiştir.
Çünkü, önceki akşam HaberTürk TV’de Balçiçek Pamir'in 'Söz Sende' programına katılan AKP İstanbul Milletvekili Metin Külünk’ün söylediklerini duydum.
Duyunca da inanamadım.  Hatta, tabiri caizse “Ohaa falan oldum(!)”
Ohaa, evet…
Hem Külünk’ün, onca yolsuzluğa, adaletsizlik, iki yüzlülük ve talana mazeret olarak böyle bir söylemde bulunmasına “ohaa, hatta çüşş!”
Hem de bu söylemi ben 5 ay önce bir senaryoda kullandığım halde bir başkası tarafından neredeyse bire bir kullanılmış olması: Allah insanlara günah işleme özgürlülüğü vermiştir.
Bu sözü aynen, Metin Külünk’ten duyduğum zaman elbette dumur oldum. Benim, senaryoda kullandığım bu sözü bir başkasının da aklına gelip söyleyebilme ihtimali yok mu?
Elbet var. Böyle bir şey mümkündür. Ancak, bire bir aynı şekilde dile getirmesi inanılmaz bir rastlantı değil mi?
Ya da gerçekten de rastlantı mı?
 Senaryoda yazdığın bir repliğin bir milletvekili tarafından bir canlı yayında dile getirilmesi aklımı karıştırdı…
AKP İstanbul Milletvekili Metin Külünk “acaba Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Destekleme Kurulu’na yaptığım başvurudaki senaryoyu görmüş ve okumuş olabilir mi?” diye düşünmedim değil.
Böyle bir rastlantı çok şaşırtıcı değil mi?
Ve elbette Külünk’ün bu söylemi, iktidar partisinin yolsuzluk iddialarına karşılık dile getirmesi ayrı bir şaşkınlık vesilesi…
Sanki, çok değil daha geçen yılın ortaları, yani 6-7 ay önce “öğrenciler aynı dairede kızlı-erkekli kalıyorlar” diye kıyameti koparan kendi lideri Başbakan Erdoğan değilmiş, sanki alkol kullanımına bir takım yasaklar getirmek için yasaları çıkaran kendi partisi değilmiş gibi,  “Allah insanlara günah işleme özgürlülüğü vermiştir” sözünü diline dolaması nereden bakarsanız bakın, aymazlığın, utanmazlığın, yalakalığın, arsızlığın ulaştığı zirve noktası olarak tarihe geçti.

Öyleyse Metin beye sormak gerek, AKP ve yandaşlarının var da diğer %50'nin "Günah işleme özgürlüğü" yok mu? 

O zaman ben de Metin Külünk’e senaryodan Müezzin’in günah işleme özgürlüğüne karşılık gelen repliği ile yanıt vermek istiyorum:  “Müsaade et de tercihimi sevap işlemekten yana kullanayım…”

Çarşamba, Şubat 26, 2014

"Barbunya yüzünden işinden kovulan adam(!)"



Aslında severim barbunya yemeğini…

Yaşantımda önemli anlarımda karşıma çıkmıştır bu yemek. Askere gittiğim ilk gün, (Mart 1986) Bornova 2. Jandarma Tabur Komutanlığı’nda yediğim ilk yemek barbunyaydı. Sonra oradan Çanakkale Jandarma Gücü’ne basketbolcu olarak gittiğim ilk gün yemek yine aynı. Yıllar, yıllar sonra Bursa Olay Gazetesi’ne işe başladığım ilk gün yemekhanede beni karşılayan barbunya olmuştu. Oradan ayrılıp işe başladığım Haber Gazetesi’ne, ardından Flash TV’de, daha sonra ASTV’de ilk yediğim yemek hep aynıydı: Barbunya
Tam 14 yıl sonra yeniden gazeteciliğe dönüş yaptım. Ya da ben öyle sandım.
Ve ne oldu biliyor musunuz?

Yemekhanede, (pardon yemekhane değil, mutfak) bilin bakalım ilk gün karşıma çıkan yemek ne oldu?
Eveettt, yine barbunya. :)

Şaka gibi ama değil. Kader ağalarını örmeye görsün…
Daha önce adını duymadığım halde, şirin mi şirin, hayat dolu bir gazete hayal etmiştim, barbunya dolu olabileceğini hesaba katmamışım.
Bir gün eyvallah, hadi diyelim ki ikinci gün ziyan olmasın diye artan barbunyaları verdiler de… Üçüncü gün de barbunya verilmez ki arkadaş. Koyunlara her gün saman yedirsen, e suyunu da verdin miydi, "meleme"kten gayri sesleri çıkmaz…

Adam olmasak da, az buçuk gazetecilik var serde. Tepki verdim… Bir ben meledim(!) “Biraz sabır, düzelecek” dediler. Sonra, bir kaç gün sonra bir de baktık ki menüde burgulu makarna ve çorba var.
Yok artık!
Yok değil, var işte!
“Nankörlüğün âlemi yok, iç çorba, ye makarna, barbunya verdik beğenmedin, buna da mı itiraz edersin bre gafil!”
Ettim tabi, hem de sesimi yükselterek, “Zahmet etmeyin!” dedim, “Masraf etmeyin, evden getirelim kumanyalarımızı ya da parası olan gitsin dışarıda yesin!” diye yüksek sesli düşündüm…

Patron duymuş sesimi.

Duymuş derken, olumlu anlamda değil elbet! 
Hani bu tepkiden sonra bir şeyler düzelir, çalışanları mutlu etmek için bir çaba beklersiniz ya… Ne de olsa orası bir gazete, çalışanlar gazeteci ya, e sahibi de gazete patronu, genç, idealist, hayalleri var.Hem de ne hayal(!) Çalışanlarının memnuniyetini dikkate alıp, daha iyi haberler, dikkat çekici manşetler, daha çarpıcı fotoğraflar çeksinler diye bekler ya…
Nerdeee…

Bu olaydan sonra benlen selamı sabahı kesti…
Ben de iyice anladım ki, hayat dolu gazetemiz gazete değil AKP bülteniymiş. İHA’dan gelen haberleri kopyala, yapıştır, mizanpaja yola, oradan baskıya. “Aman ha, sakın ola -yolsuzluk ve operasyon- kelimeleri haberlerde kullanılmasın” Cızzz!

BŞ Belediye Başkanı Recep Altepe’nin sıradan yol genişletme haberini geniş vermedin mi, zılgıtı ye, muhalefet haberlerini yokla var arası kullan(ma) al sana gazete. Oku oku Başbakan Erdoğan, olmadı Arınç, ya da falanca bakan ne dedi. Bir hafta önce Hoca olan efendinin şeytan görsün yüzünü(!) 
Bu nasıl bir çark ediştir arkadaş! 
Gazetede hayat, sadece adından ibaret, yandaşlık ne kelime ultra süper yandaş…
Belli ki genç ve enerjik patronumuz AKP Bursa teşkilatından birilerine şirin görünme çabasındaydı. Beklentileri büyük olmalıydı. E haksız da sayılmazdı hani, koca koca medya patronları Recep Tayyip Erdoğan önünde diz çökmüşken Hayat durur mu?!
17 Aralık’ta yeniden dönüş yaptığım gazeteciliğim tamı tamına bir buçuk ay sonra, 2 Şubat’ta noktalandı.

(Vayy yeni fark ettim işe başladığım tarihe bakar mısınız, lanetli 17 Aralık :D )

İşletme müdürü beyefendinin, son barbunya yemeğini yediğim saat 16 sularında beni makamına çağırtıp “Suat bey, artık sizinle çalışmak istemiyoruz” dedikten sonra aklıma ilk gelen ufak oğlumun, iş bulduğumu öğrenir öğrenmez attığı, “seni seviyorum babacığım” mesajı oldu.

Bir barbunyanın ekmeğimle oynayacağı aklımın ucundan bile geçmezdi(!)
AKP’yi eleştirmem mi, yoksa barbunya mı beni işimden etti bilmiyorum tabi ama “gerekçesiz” kovulmamın aslında işimi kolaylaştırdığını da itiraf etmeliyim. Yeniden işsiz kaldığımı üç gün gizledim ailemden, ufak oğlum Ediz o günden sonra beni sevdiğini bir daha söylemdi.

Lakin ona da anlatamazdım zaten, kopyala yapıştır gazeteciliğin bana göre olmadığını. Bir buçuk ay içinde yaptığım birkaç röportaj ve hiçbir gazetede olmayan bir iki haberi kimsenin okumamış olmasına üzüldüm elbet.
Bursaport’ta yazdığım "Yarası Olanlar Olmayanlar" başlıklı son yazımda da demiştim: 
“Bu bir veda değil. Yıllardan sonra Bursa’da yerel bir gazeteden editör olarak teklif aldım. 14 yıllık işsizliğim bitiyor gibi. Gibi diyorum, zira at izinin, it izine karıştığı şu koşullarda neyin olacağı belirsizdir. Hele ki benim gibi yıllarca bertaraf edilmiş birinin bulanık sulara gazeteci olarak dönmesi hayra alamet değil!”

Ve nihayet, yine işsizim, yine beş parasız.
Ama olsun,  barbunya yüzünden kovulmak her gazeteciye nasip olmaz. Ne de olsa hayat devam ediyor ve 30 Mart’a da az kaldı.

Not: Kovulduğum gün son yediğim yemek barbunya değil, börülce olabilir, hakkını yemeyeyim! ;)

Bir Not daha: Hayat Gazetesi'nden kovulmayı normal görüyorum, fena halde AKP yandaşı bir gazeteydi ve benim gibi muhalif birini istememeleri gayet doğaldı. Ancak, 2011'den bu yana bilabedel yorumlar yazdığım bursaport.com'dan da kovulmam bana daha çok koydu.,. Bunun üzüntüsünün tarifi yok!

https://twitter.com/inSanatDernegi

Salı, Nisan 02, 2013

Kelebeğin Rüyası mı, hamam böceği kâbusu mu?

http://www.boxofficeturkiye.com sitesine baktım, 2013 yılının, geride bıraktığımız ilk 3 ayında vizyona giren 18 yerli film içinde en çok izlenen hangisi diye?
Şahan Gökabakar’ın şahane eseri, son alamet-i farika'sı(!) Celal İle Ceren, 11 haftada, 660 salonda, tam 2.849.130 kişi tarafından izlenmiş ve 26.577.533 TL gelir elde etmiş!
Bu rakamlar, Türkiye sinemasına olan inancımı sarsmaya yetecek bir istatistik sunuyor bana aslında.
Zira, 2012’de kalan bir de Cem Yılmaz rezaleti var ki, onu burada anmaya bile elim varmıyor!
Bu sonuçlar tam da umutlarımı körletirken  Yılmaz Erdoğan’ın Kelebeğin Rüyası geldi ki, bu coğrafyada sinema sanatının varlığını yitirmediğine dair umutlarımı az da olsa yeşertmeye yetti.
Filmi, vizyondaki macerasının 7. Haftasında izledim ki, ilk 6 haftada 346 kopya şle 1.949.520 kişiye ulaşmayı başarmış, 18.693.586 TL gişe elde etmiş bir iş olarak karşımızda duruyordu.
Kelebeğin Rüyası gerçek bir sinema filmi olmuş. Tiyatro oyuncusu ve yazarı, şair ve yönetmen Yılmaz Erdoğan’ın şiir temalı bir film yapmaya cesaret ettiği için kutlamak gerek. Görselliği ve abartısız, ajite etmeden sade bir duygusallıkla akan, sonu kestirilebilen öyküden daha vurucu bir senaryo çıkar mıydı, pek de emin değilim.
Bence filmde her şey yerli yerindeydi.
Yok Kıvanç çok iyidi, hayır Fırat daha başarılıymış da, yok efendim Belçim çok yaşlıymış da falan filan…
Görüntülerinden, ses ve sanat tasarımına, oyunculuklarına kadar, eli yüzü düzgün, film gibi bir sinema filmi olmuş arkadaş. Yılmaz Erdoğan bir Kürt olarak Türkiye sinemasının en özgün işlerinden birini daha çıkarmış. (Hadi bakalım Kürt Sineması fetişleri bu filmi nereye koyacaksınız merak ediyorum şimdi) Helal olsun...
Buraya kadar her şey normal…
Zaten olması gereken de bu zaten.
İyi de, böylesi bir sinema filminin gişede, Celal ile Ceren ve Cem Yılmaz’ın rezil ve kepaze işlerinin altında kalması, sinemayla iştigal eden benim gibi birinin kanına dokunuyor.
“Yahu yüzüne gözüne dursun 2 milyona yakın kişi izlemiş, 18 milyon TL de gişe yapmış, daha ne istiyorsun, onu bulamayan da var” diyenler olabilir!
Film gibi film olsun da kazansın arkadaş, yeter ki yapılan iş sinema filmine benzesin ve yeter ki milleti sömürmeye, zaaflarından yararlanmayı, malı götürmeyi amaçlamasın, kazanacaksa işinin hakkını vererek yapıp kazansın.
Elbette “bu millet hak ediyorsa soyulsun” diyenler de çıkabilir. Gişede çok daha iyi bir yerde olması gerektiği halde, bu milletin ilgisine mazhar olmamış ne filmler heba edildi, doğru...
Lakin bu durum Kelebeğin Rüyası’nın kalitesini de düşürmez.
Ben sadece, yazılarımla halkımızı biraz daha sarsıp, gördüğü ve rüya sandığı bu “hamam böceği kâbusu”ndan uyandırmaya çalışıyorum.
Kaliteli olup da göz ardı edilmiş tüm diğer iyi yapımların da gişede layık oldukları yere gelmesi umudunu korumak istiyorum…
Darısı onların başına!

Pazartesi, Eylül 12, 2011

Pala Semih derler adına!

Aslında bu sözler “Pala Remzi” şarkısından devşirme… Semih Pala ismini ne zaman duysam işte bu şarkı ve sözleri aklıma gelir. Özellikle İbrahim Tatlıses’in yorumuyla ünlenen şarkının sözleri aynen şöyle: Pala Remzi derler onun adına vay vay / Vay Vay Remzi / Alem Remzi'den razı / Sordum namın verdiler Pala Remzi dediler / Pala, bıyığı değil, yüreğidir dediler...

Semih Pala’yı tanımam etmem…
Ömrü hayatımda bir, belki iki, bilemedin üç defa ya karşılaştım, ya da karşılaşmadım. Şahsi bir garezim ya da düşmanlığım da yoktur, olamaz da!
Zat-ı muhteremi ilk defa,www.semihpala.net üzerinden, elektronik adresime (istemediğim halde) yolladığı, bir önceki Büyükşehir Belediye Başkanı rahmetli Hikmet Şahin hakkında iddiaların yer aldığı birçok mesajlardan tanıdım.
Sürekli bir takım iddialar içeren bilgiler geliyordu o dönemlerde info@semihpala.net adresinden.
O mesajları sadece bana değil, tüm medya mensuplarına da yolladığı aşikârdı.
Sonra ne olduysa oldu, o mesajlar bıçak gibi kesildi.
Mail adresime en son info@semihpala.net adresinden (28.07.2008 tarihinde saat 10:53’te) BTSO hakkında “BTSO Başkanı Sayın SÖNMEZ’e sorular” başlığında yollamış!
Daha sonra öğrendik ki, Semih bey, Recep Altepe yönetimindeki yeni Büyükşehir Belediyesi yapılanmasında sırasıyla, Bursa Büyükşehir Belediyesi Başkan Danışmanı, BİNTED Ortaklar Kurulu Başkanı, Bursa Kent Konseyi Başkanı, Atatürk Kongre Kültür Merkezi (Merinos AKKM) Genel Koordinatör’lüğü unvanlarına layık görülmüş!
Helal olsun! Gözü olanın gözü çıksın! Rüzgar dediğin böyle döner işte. Ya da rüzgar dönmüyorsa sen rüzgarı arkana alacan, değil mi?
Hâlen İnşaat Mühendisi olan Semi Pala Bey’in Altepe yönetimindeki bu şahane yükselişini, kötü niyetli birileri farklı yorumlayabilir!
Ben ne desem boş...
Ama Semih beyin Uluslararası İpek Yolu Film Festivali konusunda da Sayın Başkan Altepe’ye danışmanlık yaptığını biliyorum!
Yani Bursa’nın uluslararası alanda tanınması için büyük fırsatlar sunan(ki bunu bizzat Başkan Recep Altepe, son festivalin kapanışında yaptığı konuşmada, ağzı ve diliyle ima etmişti)uluslararası festivallerden birini, sırf önceki başkan Hikmet Şahindöneminde başlatıldığı için harcanmasındaki rolünü hep merak etmişimdir!
Çünkü festivalin ortadan kaldırılmasıyla alakalı, makul ve mantıklı bir açıklama bulmak için yaptığım araştırmalarda, karşıma çıkan isim hep aynı oldu: Semih Pala
Semih bey çok hırslı, sabırlı ve bir o kadar da gizemli biri olmalı(!)
Başkan Altepe’yi de hem danışmanlığı döneminde, hem de sonrasında derinden etkilediği anlaşılıyor! Recep Altepe gibiAvrupa görmüş, kökenleri balkanlara uzanan birine, sinema gibi, en kısa ve en etkili yoldan Bursa’nın tanıtımının yapılabileceği bir organizasyonu, “Yaz Sinema Şenliği”ne çevirtmesi bunun en somut kanıtı değil mi?
Neyse, Semih Bey’in İpek Yolu Film Festivali konusunda Bursa’ya verdirttiği zarar eminim bir gün daha iyi anlaşılacaktır!
Beyefendi, geçtiğimiz günlerde tekrar mail adresime teşrif etti. Ama bu sefer, yazar Aysın Komitgan’ın bir internet sitesinde kaleme aldığı “Kent Konseyi seçimleri çekişmeli geçecek!” başlıklı yazısıyla ilgiliydi. Aysın hanım Sayın İnş. Muh. Kent Konseyi BaşkanıSemih Pala’ya bazı sorular yöneltmişti. Semih bey, kişisel web sitesine sahip olmasına rağmen ne hikmetse açıklamalarbursakentkonseyi@bursa.bel.tr adresinden ve Bursa Kent Konseyi adıyla geldi. İyi de Aysın hanım Bursa Kent Konseyi’ne değil, bizzat Sayın Semih Pala’ya yöneltmiş sorularını.
Anlaşılan Semih bey demek, Bursa Kent Konseyi, hatta Bursa Merinos AKKM demek, çünkü açıklamalar, hem Semih beyin kişisel sitesinde “MERİNOS AKKM’DEN AÇIKLAMA…” başlığı, Bursa Kent Konseyi’nin sitesinden ise “BURSA KENT KONSEYİ’NDEN AÇIKLAMA” başlığıyla yer almakta!
Kafa karıştırıcı değil mi?
Merinos AKKM ile Bursa Kent Konseyi neden böyle bir açıklama yapar?
Anlaşılan Semih bey, hem Bursa Kent Konseyi’ni, hem de AKKM’yi çok fazla benimsemiş, kişisel eleştirilere de bu kanaldan yanıt vermeye başlamış ki, “ne kadar etik?” sorusuna da verecek bir yanıtı vardır!
Bu soruları ben de bizzat Sayın Semih Pala’ya yöneltiyorum.“Sizin Genel Koordinatör ve Başkan olmanız dışında, konunun Bursa Kent Konseyi ya da Merinos AKKM ile ilgisi nedir?”
"Sizin kişisel sorunlarınız bu iki kurumu da bağlar mı?"
Tıpkı benim de Semih bey ile kişisel bir sorunum olmadığı gibi!
Sadece bir Bursalı olarak, Semih beyin amacını merak ediyorumve Hikmet Şahin döneminde birçok eleştirel bilgiyi, tanıdığı ya da tanımadığı her gazeteciye yollayan, Semih Pala’ya ne oldu daRecep Altepe yönetimiyle alakalı tek bir eleştiri içeren bilgiyollamadı?
Hay Allah ya af edersiniz, Recep Altepe yönetimi 4x4’lük çalışıyordeğil mi? Yoksa Semih beyin bu tutumunun, kendisinin şu anki mevkileriyle bir ilgisi yoktur her halde(!)
Ne de olsa o da en az İbrahim Tatlıses’in seslendirdiği şarkıda anlatılan Pala Remzi kadar cevval ve gözü kara biri değil mi,SEMİH PALA…
Yoksa onun adına Pala Semih demezler mi, ben mi yanıldım(!)

 https://twitter.com/inSanatDernegi

Perşembe, Eylül 08, 2011

Al futbolu çak potaya!

Ya da şunu da diyebiliriz: Al besketbolu vur kaleye(!)


İki milli takım… Biri basket, diğeri futbol… İkisi de birbirine nazire yaparcasına o kadar kötü oynuyorlar ki…
Hadi, futbolda kaos var,Fenerbahçe’nin şike olayları vs vs… Bu negatif durum Milli Takım’a yansıyor diyelim, ya basketbolculara ne demeli?
Avrupa’nın en yetenekli basketbolcuları, NBA patentli isimler, hepsi bizde. Gerçekten 12 Dev Adam, hatta bana sorarsanız En Dev 12 Adam bunlar!
Polonya yenilgisinden sonra "Dev mi cüce mi, anlayamadık!" diye yazmıştım facebook sayfamın duvarına. Bazı arkadaşlarım bundan rahatsız olup, yorum yapmakta erken davranmamamı söylediler. Beni pek şaşırtmayan, Fransa yenilgisinden sonra aklıma gelen ilk şu oldu"Dev mi cüce mi, anlayamadık, demiştim ya meğerse 12 cüce ve pamuk Ene" imiş(!)
Aslında şaka bir yana işin özü şu: 12 dev adamı cüce coacha emanet edersen sonuç da kaçınılmaz oluyor! Orhun Ene hayranları buna kızdılar! Oysa Orhun gerçekten çok iyi bir insan, çok da iyi basketbolcuydu. Türk basketboluna çok hizmet etti, ama coachlık başka bi şey be yeğen... Olmuyor, çıkmıyor fazlası, bundan anca yelek çıkar, ceket ve pantolona yetmedi kumaş!
Basketbolcu kalitesi bu kadar yüksek bir takıma çok hafif kalacağı belliydi Orhun hocanın.Kolay değil Hidayet Türkoğlu Ersan İlyasova gibi egosu yüksek, burnu havalarda, poposu kalkmış isimleri motive etmek!
İşte marifet de burada... Yıllar önce Tolga Öngören, TOFAŞ'ta bunu başaran ender isimlerdendi. Yıldızlardan kurulu hazır kadroyla kupa bırakmamış, yenilmez armada yaratmıştı!
Özellikle Hido, takıma katkı sağlamaktan öyle uzak ki? Tüm yük 19’luk Enes Kantar ve devşirme (Boşnak) Emir’e kalmıştı! Onların da gayretiyle ancak bu kadar!
İzlerken kusma hissi uyandıran NTV ve kardeşi NTVSpor'unEuroBasket tanıtımları kadar kötü bir milli performans var potada!
Mehmet Okur’u Milli Takım’da en son İndiana’da yapılan Dünya Şampiyonası’nda izlemiştik.Hidayet ile yaşadığı uyum sorunu sonucu kendini Ayyıldızlı formanın uzağında bulmuştu Okur. Oysa, 2003’te İsveç’te yapılan Avrupa Şampiyonası’nda, tıpkı bu turnuvada olduğu gibi hayal kırklığı yaratmıştı Milli Takım ama o şampiyonada ayakta kalan tek isim Mehmet Okur’du.
***
Neyse, basketboldaki hızla devan eden çöküşten, futboldaki duruma, bi asist yapayım hemen. ;)
Tıpkı basketbolda olduğu gibi futbolda da Milli Takım’ın benchinde aval aval bekleyen bir, hatta iki isim duruyordu, salı akşamı Viyana’da… Guus Hiddink ile başyaveri Oğuz Çetin!
Milli Takımlar tarihinde, bu kadar heyecan ve zevkten uzak bir kadroya hiç rastlamamıştım (Belki biraz Egemen, o da sırtındaki 16 numaradan olsa gerek;) Onun dışında, ne oyuncu kalitesi, ne mücadele, ne de oynanan futbol, küflenmiş, bayat ekmek lezzetinde bile değildi!
Avusturyalı futbolcuların yüzüne tutulan lazerin izi bile, “Türk’ü Avrupa’nın göbeğine koy, Türk her yerde Türk’tür!” diye bas bas belli ettiriyordu kendini(!)
Kimse bana direkten dönen topları filan örnek göstermesin. Futbol yavandı dedik ya… Son saniyelerde kazanılan penaltı atışını gole çevirecek “as” ve “klas” oyuncu olmanın “La Liga”ya gitmekle olunamayacağını kanıtlamaya yetti.
Penaltı atışı kullanılmadan önce maçı birlikte izlediğim arkadaşıma aynen şunu dedim:
“İşte bir futbolcunun klasını ve büyüklüğünü böyle anlarda anlarsın”
Maç 0-0, atarsan kazanacaksın. Faul çizgisine geçip son saniyede serbest atıştan son atışı yapar gibi… Eğer çaylaksan, klas değilsen, elin titrer ve o basketi yapabilme ihtimalin %yüzde 10’lara kadar düşer!
Arda Turanişte böyle bir fırsatı yakalamıştı. Beş gece önce takımını vasat ötesi bir rakibe karşı, şansının da yardımıyla ipten alan adam penaltıyı kullanmaya gitmeden hemen önce, arkadaşıma bir daha dönüp, “Atamayacak!” dedim.
Hay demez olaydım! Hay dilim tutulaydı da o kelime ağzımdan çıkmasaydı, desem ne olur ki(!) Nafile, Arda yapılabilecek en kötü vuruş tercihi ile, basketbolcunun topu çembere değdiremeyen atışı misali, gitti topu kaleciye nişanladı!
Avuta atılır, direkten döner, ya da kaleci uzanıp çeler! Yav kalecinin üstüne vurulur mu? Vay seni transfer eden Athletico Madrid’in haline, hay seni yetiştiren hocanın sabrına!
Beş gece önce takımını kurtaran adam, bu sefer son saniyede galibiyeti, ayağıyla hediye eden isim oldu!
İki farklı branş, iki ulusal takım ve iki büyük hayal kırıklığı!
Basketbolda muhtemelen (umarım yanılırım)Almanya’ya veSırbistan’a da kaybedecek ve elenecek! Çünkü sert takımlara karşı direnci yok! Maalesef, iyi oyunculardan kurulu vasat bir takım yaratmış Orhun hoca! Hücumdaki kısır performansımız bunun göstergesi!
Futbolda ise…
Ne diyelim, Allah akıl fikir versin!
Çünkü şike soruşturması sonucu, ortada TFF kalır mı, FB, BJKveTrabzon’un durumu ne olur?

Allah bilir (!)