Pazar, Mayıs 28, 2017

Süper Lig bu şehre de takıma da fazla…

Evet fazla…
Çok bile…
Bu nankörlüğün bir bedeli, bir kefareti olmalıydı, galiba bunu ligden düşerek ödeyecez hep beraber!
Evet henüz düşmedik, Trabzon’u deplasmanda yenersek, ya da Rize son maçında kaybederse ligden düşmeyecez belki; de hak ediyor muyuz?
Uzun bir aradan sonra Bursaspor’u canlı gözle izlemek için, ilk defa Timsah Arena, ya da Cumhurbaşkanı Sn Erdoğan’ın hoşlanacağı tabirle söyleyeyim: (hani arena Türkçe değil, o isimle rahatsız oluyormuş da o nedenle futbol sahalarının adının içinde arenanın kullanılmamasını emretmişti ya, başka meselemiz yokmuş gibi…) Bursaspor’u bu zor ve çok önemli, neredeyse sezon finali niteliği taşıyan maçta yalnız bırakmamak için, hafta içi passolig çıkartıp ilk defa “Bursa BŞ Belediyesi Stadyumu”na gittim...
Hani, belki keramet bendedir de enerjimi hisseden futbolcular aşka gelip az biraz canlanır, diye de içimden kendi kendime geyik de yapmadım değil.
Keramet bende değilmiş. Bu kadar ruhsuz, bu kadar isteksiz bir takım acaba ligde kalmak istemiyorlar sanki.
Timsah Arena'da rezalete tanık oldum!
Utanç kelimesi hafif kalır. Ruhunu kaybetmiş bir yığın vardı ortada...
Bir takım nasıl bu hale gelebilir, diye tez yazasım var üstüne...
Acaba futbolcuların bilinç altında, “Lan siz bizim otobüsümüze saldırdınız, bizi yumrukladınız, beter olun, beter” gibisinden bir psikoloji olabilir mi, diye aklımdan geçmiyor da değil.
Zira futbolculardaki bu cenaze evi sakinlerinin ruh hallerinin başka bir açıklamasını bulamıyorum.
Ligin ilk yarsında takımın şansla da olsa kazandığı maçları mumla aradığımız bir ikinci yarının sonunda gelinen nokta bu. Kendi sahamızda Gençlerbirliği’ni bile yenemiyoruz. Zaten kendi evinde kazanamıyorsan, o lig sana fazladır, lükstür. Düşmek kaçınılmazdır.
Bu takım ligin son haftasında büyük bir olasılıkla düşecek. Trabzon’u yenmemiz mümkün değil. Rize’nin kaybedeceğini de düşünemiyorum.
Maç sonu gerçek bir Bursaspor taraftarı aynen şöyle dedi: Biz, Kasımpaşa deplasmanından sonra otobüse saldırıp, Harun’u yumrukladığımız gün ligden düştük.
O nedenle, Ali Ay’mış, Recep Bölükbaşı’ymış, Hamza Hoca, Yok Mutlu Hoca vs vs. Bunlardan önce bence gerçek suçlu her şeyi bilen ama bi halttan anlamayan, haddini bilmeyen taraftarlardır.
Bir iki satır da Adnan Örnek Hoca için yazamadan noktayı koymayayım:
2010 yılında Bursaspor şampiyon olduğunda o takımın dinamolarından biri de Sercan Yıldırım’dı. Ve sen takımında bulunan bu dinamodan yararlanmayı beceremiyor, futbolcularını küstürüyorsan, hiç kusura bakma hocam sana da bu takım fazla…
Bir aşçı, yetersiz malzemeyle de olsa lezzetli yemek yapabiliyorsa o iyi bir aşçıdır.
Ama eldeki malzemeyi gerektiği gibi kullanamıyorsa o aşçı değil olsa olsa bulaşıkçıdır!



Pazar, Mayıs 07, 2017

Bursa, altı evliya üstü eşkıya(!)

2010’larda amatör bir grubun yaptığı bir rap şarkının sözlerinde geçiyordu bu sözler: “Altı evliya üstü eşkıya gerisi dört duvar önümde yok riya girişi var çıkışı yok burası Bursa”
Biraz abartılı bir tanımlama olsa da aslında bir isyanın ve haklı bir tepkinin dışa vurumdur bu benzetme!
Ve daha çok tribünden çıkan gençlerin sloganıydı.
Bursaspor 3 haftada toplam 16 gol yiyerek, tarihin en rezil düşüş ve çöküşünü yaşarken taraflı tarafsız herkesi şaşkınlığa uğrattı ve son Rize deplasmanında alınan 6-0’lık yenilgi bana “Bursa, altı evliya üstü eşkıya” sloganını anımsattı.
Bursa neden bu hale düştü, kim bu hale düşürdü diye, şimdi herkes kelle avcılığına başlamışken, kimse de aynaya bakmayı akıl edemeyecek, kuşkunuz olmasın....
Evet Burası Bursa. Altında ne kadar evliya, üstünde ne kadar eşkıya var bilemem ama şunu biliyorum: Bu kentte 2+2 4 etmez.
Çünkü Bursa’da herkes her şeyden anlar. Bursa’da herkes teknik direktördür, santrfor, kaleci ve liberodur, süper yöneticidir, başkandır, belediye başkanlığının kralını yapar her biri, kahvehane, kafe ve arkadaş toplantılarında konuşur, slogan atar, bağırır, çağırır, lanet eder, küfür eder ama iş icraata gelince, fosss…
Çünkü bu Bursa, şöyle ya da böyle kente şampiyonluk yaşatmış Ertuğrul Sağlam’ın arkasına teneke bağlayıp kentten kaçırmıştır. Çünkü bu taraftar kendi evladı kaleci Harun’u yumruklamıştır…
Nankörlüğün kitabını yazsalar Bursalının yaptıkları sayfalara sığmaz.
Abartıyor muyum?
Evet, abartıyorum; ama az bile yapıyorum.
Bir Bursalı, Bursasporlu olarak yazıyorum bunları. Bu kenti benden daha iyi tanıyan çözümleyen biri daha çıkmaz.
Tarihi ve kültürü ve potansiyeliyle Bizans’a kafa tutmuş bir coğrafya burası, Anadolu isyanının başkenti.
Bursaspor başkanı Ali Ay’a küfür ve hakaretler gırla bu aralar. Aynı grup Recep Bölükbaşı’nı sevmiyordu. Ondan öncekileri de sevmemişti bu taraftar.
“Ama şimdi rahmetli İbrahim Yazıcı’yı saygıyla yâd ediyorlar ya…”
Eh yani o kadar olsun, atalarımız bu durum için “Kör ölür badem gözlü olur” diye boşuna dememiş.
Bu taraftarın rahmetli Yazıcı’ya neler dediğini unutmadık.
Velhasıl-ı kelam; Burası Bursa.
Burada tutunmak, başarılı olmak, Bursalı'yı memnun etmek çok zordur.
Her şeyi dört dörtlük yapsanız bile "neden 5-4’lük değil" diye burun kıvırırlar.
Kahvehanede emeklisinden, kenar mahallesindeki esnafına, kafedeki üniversiteli gencinden, devlet dairesindeki memuruna, gazetecisinden, fabrikadaki, işçisine, memuruna kadar…
Havasından mıdır, suyundan mı, bilemem ama…
Burası Bursa, altında yatan ölüsüyle, üstteki dirisiyle çelişkiler diyarı ve asla ama asla kalıbının şehir değildir.
Uludağ’ı, Ulucami’si, Yeşil’i, Çekirge’si, kestanesi, kebabı, şeftalisi aldatmasın sizi, Türkiye’nin en kötü yönetilen şehirdir, çünkü böyle yönetilmeye layıktır, belediyelerinden, valisine, futbol kulübünden tiyatrosuna kadar, çoktan ligden düşmüş de farkında değil!



Perşembe, Mayıs 04, 2017

Boyut mu önemli, işlev mi?

Aklınıza yanlış bir şey gelmesin. Aslında sormak istediğim müstehcen bir şey değil. Boyut derken niceliğin, işlev derken de niteliğin öneminin altını çizmek istedim.
Her musibeti, her türlü olumsuzluğu Yahudilere bağlama ve Yahudilerin dünyayı ve dolayısıyla Amerika'yı yönettiğini sanan bazı ezik tipler vardır mutlaka etrafımızda. Onlara yanıt olacak bir bilgi paylaşıyorum, meraklısı varsa buyursun okusun. 
Bir yanda 180,6 milyonluk Türk dünyası (Turancı bir web sitesinde ise 303.3 milyon olduğumuzu iddia etmiş mesela) diğer yanda ise 16,5 milyon Yahudi dünyası var! 
Türkler şöyle esaslı bi yellense, ortalığı tozunu atacak ne Yahudi bırakacak etrafta ne de dış düşman(!) Peki neden olmuyor, gelin ona bi göz atalım: ABD'nin nüfusu (2016 sayımına göre) 324.3 milyon. Bu 324 milyon içinde Yahudi nüfusu 7 milyon civarında. Yani Amerikan vatandaşlarının sadece %2'si Yahudi. Yazıyla: Yüzde iki... 
Şimdi gelelim bu yüzde 2'lik Yahudi toplumunun süper güç ABD içindeki rolüne ve konumuna.
 ABD'deki ileri gelen düşünürlerin ve entellektüellerin %45'i Yahudidir. ABD'deki büyük üniversitelerdeki profesörlerin %30'u, ABD devlet kademelerinde bulunan üst düzey bürokratların %21'i, New York ve Washington gibi büyük şehirlerde bulunan hukuk firmalarının %40'ı, Amerikan medyasında çalışan editör, gazeteci, yazı işleri müdürlerinin %26'sı, Amerikan sinema ve film sanayinde yönetmen, metin yazarı, prodüktör olarak çalışanların %56'sı… Ve en zengin 400 Amerikalı milyarderin %23'ü, yani 92 kişisi Yahudidir. (*)
Bir toplum, ancak okuyarak, bilim üzerine çalışarak, birbirlerine saygı ve sevgi ile sıkı sıkıya bağlı olarak böyle bir konuma gelebilir.
Bir din düşünün ki, ilk emri "OKU" olsun. O dinin peygamberi de çıkıp, "İlim Çin'de de olsa arayın" desin. Ve bir devlet adamı düşünün ki; "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir..." diyerek milletine yol göstersin. Amma ve lakin buna rağmen halk, kendilerinin cahil bırakılmalarına ses çıkarmasın, tepki vermesin.
 O zaman şunu soralım: kim gerçek Müslüman? Ya da gerçek Müslümanlık nedir? İnsan olamadıktan, cehaleti yenemedikten sonra Müslüman olsan ne olur, olmasan ne! Cehalet üzerine bir din ve ahlak kurgulamaya çalışanlar mı, yoksa bilim ile dünyaya yön verenler mi başarılı oluyor?
Ne demiş Mustafa Kemal Atatürk? "Yalnız tek bir şeye ihtiyacımız vardır, çalışkan olmak. Servet ve onun tabii neticesi olan refah ve saadet yalnız ve ancak çalışkanların hakkıdır"
Peki biz çalışkan mıyız? Yani biz derken Müslümanları kast ediyorum.
Bu arada çalışmak ile çalışkan olmak aynı şeyler değil.“Çalışkan” demek, üreten, icat eden, dünyaya/insanlığa faydalı ürünler, teknolojiler yaratan, geliştiren anlamında kullanılmalı.
Yoksa özellikle biz Türkler çok çalışıyor ve çalıştırılıyoruz ki, tarihte insanlığa tek bir faydamız dokumuş o da yoğurt, ayran ve nihayetinde cacık yapmak.
Evet evet, biz Türkler çok çalışıp asırlar içerisinde bunu başarmışız. Ha, bir de atalarımız şahane ata biner ve acayip ok atarmış. Taaa ki, gavurun biri barut ve silahı icat edip mertliği bozana dek(!) 
Yıllar önce ünlü bir siyasetçimiz Süleyman Demirel, Sovyetler dağıldıktan sonra, ortaya çıkan Türki cumhuriyetlerini kastederek, “100 milyon olunca Dünyayı titrecez!” demişti. Bir diğer siyasetçimiz Bülent Ecevit ise siyasi hasmının, bu açıklamasına karşısında şu gerçekçi saptamayı yapmıştı: “Nicelik değil, nitelik önemlidir!”
Yıllar önce TVlerde yayınlanan bir araba lastiği reklamın sloganı şöyleydi: Kontrolsüz güç, güç değildir.
Sonuç: Bir yanda 16 buçuk milyon boyutunda Yahudi toplumu, diğer yanda 180 buçuk milyon boyutunda Türk toplumu.
Karar verin, boyutu mu, işlevi mi değerlidir?

NOT: (*) İstatistiki veriler ABD'li siyaset bilimci Seymour Martin Lipset'in "Liberalism, Conservatism, and Americanism", Ethics & International Affairs vol 4 (1990) başlıklı araştırmasının 5. bölümünden alınmıştır. 27 yılda ABD'deki Yahudi lobisi ne kadar artmıştır varın siz hesaplayın! 

Çarşamba, Nisan 19, 2017

Büyük ve yalnız adam(!)

Kimden söz ettiğimi biliyorsunuz elbet; Recep Tayyip Erdoğan. “Muhtar bile olamazsın” diyenlere inat, hem onlardan intikam alıyor, hem de bu ülkede olabilecek her şey oluyor, bir tek rezil olamıyor(!)
16 Nisan öncesi yaptığım değerlendirmede, Erdoğan'ın referanduma bir şeye güvenerek girdiğini, kaybedeceğini anladığı anda referandumun bir bahane ile iptal edileceğini yazmıştım.
Gerçekten de öyle oldu ve Sn Cumhurbaşkanı, devletin el verdiği ya da el vermediği, yettiği ya da yetmediği ne imkanı varsa her şeyi, en ince ayrıntısına, zerresine dek kullandı, kullanmakla kalmadı, tek kelimeyle ve amiyane tabiriyle “sömürdü”
Recep Tayyip Erdoğan'ın güvendiği şey ise kendi yarattığı hukuksuzluk sistemiydi ve bunu sağlama aldığı ortam da yine kendi kararı olan OHAL’den başkası değildi.
Israr ve inatla OHAL’de referanduma gitmesinin sebebi de elbet seçimin hemen ardından anlaşıldı.
“Mühürsüz milyonlarca oy pusulası ve zarf”
2010’da kendi çıkardıkları yasaya göre o oylar geçersiz sayılmalıydı ama kendi çıkardıkları yasayı yine kendileri hiçe saymaktan çekinmediler.
Tüm olağanüstü imkanlara rağmen referandumda çıkan kıl payı sonuç, Recep Tayyip Erdoğan'ın istediği gibi olsa da; yanıtsız kalan soru: “Bu ülke böyle bir durumu hak ediyor mu?”
Taraflı tarafsız tüm hukukçular, aklı çalışan, sorgulayan her insanın kafasında şu soru hâlâ asılı duruyor ve şimdiye kadar kimse çıkıp dile getirmedi: “Yaşananlar bir planın parçası olabilir mi?”
Plan evet, plan, yani bir tezgâh, kurmaca bir düzen, düzenek, ketenpere…
Çünkü, sosyal medyaya yansıyan videolar, görseller ve bilgiler hiç de göz ardı edilebilecek gibi değil ve ister istemez, “Yok artık, bu kadarı da olamaz” dedirtiyor insana.
Peki ya eğer referandumda tam tersi bir sonuçla, az farkla hayır kararı çıksaydı ne olacaktı dersiniz?
Elbette, bugün geçerli sayılan mühürsüz oylar kendileri tarafından ortaya serilecek ve itiraz sonucu geçersiz sayılarak referandum “paşa paşa” yenilenecekti…
İşte bu durumu dikkate aldığımız zaman, diyorum ki, “Mühürsüz oy pusulası ve zarflar, aslında planın bir parçası. Duruma göre kullanılacak bir kozdu. Planı bozan ise bu usulsüzlüğün diğerleri tarafından fark edilmesi oldu”
YSK Başkanı Sadi Güven mühürsüz oyların geçerli sayılma nedeni hakkında “böyle uygun gördük” şeklinde yaptığı açıklama durumu özetlemiyor mu sizce?
Aslında kendisinin uygun gördüğü bir durum yok, uygun gören o değil, Reis’in ta kendisi…
Reis, Recep Tayyip Erdoğan….
Erdoğan bu maçı, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle çoktan kazanmıştı oysa.
CHP genel başkanı Kemal Kılıçtaroğlu ise nasıl kumpasa getirildiğini bugün bile anlamamışa benziyor.
Karşısında faullü güreşen, yenileceğini bile bile, hakeminin taraf tuttuğu maça çıkıyorsa hala, bunun tek bir açıklaması olabilir: Aptallık.
Ve sonuç itibariyle Erdoğan, Türkiye gerçekliğinde büyük bir siyasetçi ve tek adam, bir o kadar da yalnız…
Yanınızda kalabalıkların olması sizi yalnızlığınızdan kurtarmaz…
Etrafındaki zümre ona yalakalık yapmaktan başka bir işe yaramıyor; belli ki, o da onların yalakalığından pek memnun olmalı, lakin halkın çoğunluğu Erdoğan’ın tek adam olmasından hoşnut değil.
Belki bugün kendi kurduğu plan içerisinde “Atı alıp Üsküdar’ı geçti” ama o bindiği at yakında onu üzerinden silkelerse kimse şaşırmasın. Çünkü Üsküdar’dan aşağı Kasımpaşa(!)

Ortada gerçek anlamda bir hukuksuzluk varsa, bu aynı zamanda kul hakkıdır ki, “Elhamdülillah Müslümanım” diyen biri için en büyük vebal kul hakkıdır. Mazlumların ahı zaten orada bir yerde duruyor, işin içine kul hakkı da girdiyse,..
 Allah hepimizin yar ve yardımcısı olsun! 

Cumartesi, Mart 18, 2017

Erdoğan kaybedeceği yarışa girer mi?

3 Kasım 2002’den bu yana girdiği tüm seçimleri kazanmış, 15 yılda karşısına çıkmış, sadece karşısına çıkanı değil, yanında duranları bile tek tek bertaraf eyleyip aforoz etmiş bir fenomenden söz ediyoruz: Recep Tayyip Erdoğan

Seversiniz ya da sevmezsiniz, şöyle ya da böyle Erdoğan bir fenomendir. Mübalağa etmiyorum, durum saptaması yapıyorum; Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra bu coğrafyaya gelmiş en güçlü şahsiyetten söz ediyorum.

15 Yıl… (bunun belediye başkanlığı sürecini ise saymıyorum) 15 Yıl bir ülkenin başında olmak her babayiğidin harcı değil. Bakınız, başarılı olup olmaması da değil söz konusu. Mesele, bir toplumun büyük bir kesimini ikna etmek ve onların güvenini kazanıp, önce başbakan, sonra Cumhurbaşkanı olmak ve ardından da tüm kontrolü ele geçirmek için tek ve güçlülerin en güçlüsü olmak istemesi.
15 yıllık süre içinde şunu yaptı, bunu yaptı, yanlıştı doğruydu, tartışmanın anlamı yok. Bu toplumun çoğunluğu Recep Tayyip Erdoğan’dan memnun. Kalan yarısının memnun olmamasının bir hükmü yok, mevcut sistem içinde.

Şimdi önümüzde bir referandum var. Bir yanda Erdoğan’a tapan ve ne yaparsa yapsın kabullenen, sorgulama organlarını yitirmiş bir toplum; diğer tarafta ise ondan nefret eden ve bu coğrafyaya gelmiş bir bela, bir bölücü olarak gören, asıl amacının, Atatürk’ün kurulurken önderlik ettiği Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak olduğunu düşünen diğer kesim.

16 Nisan Pazar günü bu halk bir karar verecek, ya “evet” diyerek “sorgulanamaz, yargılanamaz, dokunulamaz” yetkilerle donatıp Tayyip Erdoğan’ı ölünceye kadar başımıza dikecek… Ya da, “hayır” diyerek, “Dur… Bu kadar yeter, 15 yıldır bu ülkeyi yönettin, bizi 15 Temmuz gibi bir felakete sürükledin. Bunca yıldır yapamadıklarını tek adam olduktan sonra yapacağına inanmıyoruz. Bu cumhuriyet kolay kurulmadı, sana da yıktırmayız!” diyecek.

Peki, 15 yılda girdiği her seçim yarışını kazanan Erdoğan gibi bir siyasetçi, kaybedeceğini bile bile bir yarışa girerek risk alır mı?

Her gazetede, her tv kanalında. yurt içinde ve yurt dışında kaybetmemek için her şeyi yapan ve yapmaya hazır olan Erdoğan riske girer mi sizce?

Bence girmez. Çünkü girerse biliyor ki hem kendisi bitecek, hem de etrafında onun tek adamlığından nemalanan güruh, yok olacak. 
Bu yok olma, ortalıktan çekilme, sessizliğe bürünme şeklinde olmaz elbet. Erdoğan kaybederse, bir çoğunun felaketi olacak. Çünkü bundan önce yaptıklarının bir bedeli olacağının farkında hepsi!

Aha buraya yazıyorum: Referanduma bir aydan az bir süre kaldı. Eğer Nisan'ın ilk haftasına kadar referandum iptal edilmezse bilin ki, Erdoğan "evet"leri garantilemiş demektir, gönül rahatlığı ile referanduma gider. Yok eğer "#hayır"ları geçemeyeceklerini anlarsa, ya son anda (tıpkı Hollanda olayı gibi) "evet"leri köpürtecek, (kimsenin beklemediği) son bir hamle daha yapacaktır. Ya da referandumu iptal ettirecektir.

Bence Erdoğan, kaybedeceği bir yarışa girmez.
Çünkü asla kumar oynamaz. Çünkü üst aklı onun kazanmasını istiyor.
Kim üst akıl?

Erdoğan'ın tek adam olması için kim ses etmiyor ve alttan alta (karşıymış gibi görünüp) ona akıl verip destek oluyorsa, üst akıl odur! 

Cuma, Mart 03, 2017

İbrahim Burkay ile ayaküstü…

 2009-2010 yılları arasındaydı sanırım, Bursa Ticaret ve Sanayi Odası (BTSO), “Marka Kent Bursa” projesi kapsamında “Hafta Sonu Bursa’ ya” adlı bir kampanya gerçekleştirmişti.
Bursa’nın tanıtımı ve kente yerli turist çekmek ve kent içi ticareti hareketlendirmek amacıyla özel hazırlanan bir otobüs çevre illeri tek tek dolaşıp Bursa’yı tanıtacaktı.
Kendi halkımıza Bursa’yı anlatmak fikri komik gelse de o dönem çok ciddi paralar harcanmış, ancak (tahminen) arzulanan sonuca ulaşılamamıştı.
Yine de niyet iyiydi de yöntem yanlıştı, diye düşünmüştüm o zaman…
O zamandan bu zamana Bursa da çok şey değişti, BTSO’nun algı, anlayış ve yöntemleri de…
Bursa sanayisi ve bu sanayinin öncü birlik kuruluşu Ticaret ve Sanayi Odası aktif olduğu ilk günlerinden bu yana kentin sadece ticari dinamiğine yön vermekle kalmadı, aynı zamanda sosyal ve kültürel alanda da katkılar sağlamaya çalıştı.
Ancak bu ne yazık ki gerçek anlamda bir “katkı” olma özelliğine haiz olmadı. Sadece “kültür ve sanata destek olduk mu, olduk” mantalitesinden öteye geçemedi.
Önceki akşam, Müstakil Sanayici İşadamları Derneği Bursa Şubesi (MÜSİAD)’ın bir süredir organize ettiği söyleşi etkinliklerinin son konuğu BTSO’nun dinamik başkanı İbrahim Burkay oldu.
BTSO olarak yaptıkları ve yapmaya çalıştıkları çok önemli çalışmaları meslektaşlarına aktarma fırsatı buldu Burkay!

Anlattıkları zaten BTSO’nun doğası ve kuruluş amacına yönelik “yapması ve yapılması gereken elzem” çalışmalardı.
Benim merak ettiğim ise, 2009’da yapılmaya çalışılan ama yöntem ve içerik olarak yetersiz kalan “Marka Kent Bursa” projesinin kültür ve sanat, dolayısıyla sinema aracılığı ile daha etkili kullanılıp kullanılamayacağı, sorusuydu…
Soru-cevap faslında buna yönelik düşüncelerini merak etim Sn İbrahim Burkay’ın. Açıkçası soruma verdiği cevap, Bursa olanaklarıyla sanat ve sinema yapmaya çalışan bizleri bir hayli umutlandırdı.
(BTSO Başkanı İbrahim Burkay ile MUSİAD Bursa Şubesi'nde karşılaştık)
Kültüre ve sanata gereken ilgiyi gösteremediklerini, ancak BTSO olarak sanat ve kültürel projelere her türlü desteği vereceklerini ifade etti Burkay. Söyleşinin ardından da kendisiyle (ayak üstü de olsa) durumumuzu özetleme fırsatı da bulup, detayları konuşmak üzere randevu talep ettim, sağ olsun o da en kısa sürede görüşebileceklerini belirterek, projelerimizi merak ettiğini söyledi.
Projelerimiz elbette sinema filmleri üzerine. Bursa’da sinema filmleri çekmek, çekilen filmlerin ulusal ve uluslararası festivallerine katılımını sağlayıp, Bursa’nın ‘Marka Değeri’ni artırmak.
Marka değeri nedir?
Eğer işin ticari boyutuna bakarsanız, ortaya çıkardığınız ürünün tanınıp, bilinmesi, o ürünün son kullanıcı tarafından talep edilmesi sonucu şeklinde açıklanabilir!
Eğer, ürettiğiniz mal, mahsul veya malzeme eğer marka mertebesine erişemiyorsa pazarı da yakalayamıyorsunuz, demektir!  
Sadece tanınıp bilinmek yetmez bu noktada, markanızın altını/içini de doldurmanız gerekir. Kalite, çekicilik ve maksimim fayda, burada büyük önem arz etmektedir.
Peki bir kent nasıl marka olur?
Elbette, doğal ve tarihi özellikleri, kültürel zenginlikleriyle…
Bunlar varsa şanslısınız, yoksa eğer tıpkı Amerika’nın yaptığı gibi, kendi markalarınızı kendiniz yaratır, bunları cilalar ve dünyaya satarsınız!
İstanbul bir marka kenttir mesela…Tartışmaya bile gerek yoktur.
New York öyle, Paris, Viyana, Madrid, Barcelona, Sidney, Tokyo, Shangay, Roma, Venedik Dünya’ca bilinen marka kentler sıralamasında üstlerde yer alan kentlerdir.
Bu sıralamada ne yazık ki Bursa’yı üst sıralarda göremiyoruz. Değil dünya klasmanında, Türkiye sıralamasında bile Bursa görmek istediğimiz yerde değil.
Ki, Bursa Türkiye’nin dördüncü büyük kenti, sanayisi, doğası tarihi ve öz değerleriyle, salt Türkiye değil bence dünya klasmanında bile üst seviyelerde yer alması gereken çok önemli potansiyeli barındıran bir kent olduğunu düşünüyorum.
Siz kentin tarihi dokusunu, hanları hamamları onararak tekrar kazanabilir, kendi tramvayınızı üretebilir, kayak merkezlerini sahil kasabalarını düzenleyebilirsiniz. Bunları zaten kendi halkınız, yurttaşınız için yapmak zorundasınız, bu sizin görevinizdir.
Ancak, bu yaptıklarınızı farklı kültürlere aktarmanın, başka halklara anlatmanın en kestirme yolu sanattır ve elbette sinemadır.
Kentinizde öyle bir film çekersiniz ki, milyonlarca lira harcayarak yapmaya çalıştığınız tanıtımınızı bir anda tüm dünyaya ulaşarak başarabilirsiniz.
Bugün Amerika’yı Amerika yapan en güçlü yöntem sinemadır.
Amerika olmayan ya da sonradan uydurulan kültürünü sanatla dünyaya aktarır; müzikle, sinemayla…
Sever ya da sevmezsiniz, ayrı meseledir ama Amerika önce kültürünü, sonra da markalarını satar dünyaya.
Bunun en pratik, en etkili yolu yordamı sinemadır, televizyondur, müziktir; yani sanattır!
Bu vizyonun BTSO başkanı İbrahim Burkay’da olduğunu görüyorum. Bursa’daki, kültürel ve sanatsal anlamdaki eksikliğini görüyor ve sinema ile neler yapılabileceğinin farkında.
Bundan sonra yapılacak tek bir şey kalıyor; Bursa’da sinema filmlerinin çekilmesinin önünü açmak, Bursa’nın “doğal plato” dokusunu dünyaya pazarlamak!
Bursa’da bu potansiyel var.
Marifet bu potansiyeli ortaya çıkarıp işlemek.


Pazar, Ocak 29, 2017

Erdoğan’ın tribünleri etkileme yeteneği muhteşem!

Seversiniz ya da sevmezsiniz, tarzınıza uyar ya da uymaz, dünya görüşünüze ters ya da düzdür, bilemem ama bir gerçek var ki, Recep Tayyip Erdoğan toplumun büyük bölümünün yansımasıdır. Yaptığı birçok eylemi, aldığı kararların çoğunluğu, sözlerinin ve söylemlerinin halkta karşılığı olduğu su götürmez bir gerçek.
Ne derse desin, ne yaparsa yapsın, bu toplumun neredeyse yarısı sorup sorgulamadan, yadırgamadan benimseyip onaylıyor.
Sn Erdoğan da bundan cesaret aldı, hem de ziyadesiyle beslenmesini bildi.
Bu halkı, daha doğrusu seçmenini çok iyi tanıyor ve onlara nasıl hitap edeceğini, onları nasıl etkileyeceğini çok iyi beceriyor.
E haklı tabi, 15 yıldır onu omuzlarında taşıyan, önce başbakan, sonra da Cumhurbaşkanı yapan aynı kitleydi nihayet. Erdoğan onları tanımayacak da Kılıçdaroğlu mı tanıyacak(!)
Zaten tüm sonuçlar ortada…
Erdoğan kendi taraftarlarının tribünlerine oynamayı müthiş beceriyor!
Mesela geçenlerde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geleneksel Muhtarlar Toplantısı'nda bir kaymakamı fırçalamıştı.
Düşünsenize, bir yanda ülkenin en kudretli lideri, Cumhuriyet’in başı, ordunun başkumandanı, diğer yanda ise devletin atanmış bir memuru…
Cumhur’un başı, o memuru muhatap alıp kürsüden azarlayabiliyor.
Hani, karşı karşıya gelmiş olsalar ve Sn Erdoğan yanlışını öğrenip hemen o anda azarlasa, eyvallah, anlarım…
Lakin konuyla alakası olmayan bir noktada böyle bir münasebete ihtiyaç duyuyorsa Sn Erdoğan, burada maksat tribünlere, “Bakın ben konuya, olaylara, duruma ne kadar hakimim, ne kadar güçlüyüm. Başkan olunca daha iyisini yaparım ve sizin her meselenizle şak diye ilgilenirim” mesajı vermektir.
Oysa, o kaymakamın yanlışının hesabını soracak kişi Sn Erdoğan değil, kaymakamın bağlı bulunduğu ilin en yüksek amiri olan Validir.
Sn reisi cumhur, başbakanı arar, o içişleri bakanın, içişleri bakanı valiliyi uyarır, vali bey de işini savsakladığı iddia edilen o kaymakamın kulağını çeker.   
Kaymakam azarlamak Cumhurbaşkanının işi olmamalı.
Sn Erdoğan’ın tribünlere oynadığı son şovu ise Şehircilik Şûrası’nda yaşandı. Beştepe'de sekiz yıl aradan sonra gerçekleşen şûrada Erdoğan, “Müteaahitler acımasız bir biçimde yolsuzluk yapıyorlar. Kazanmak istiyorum derken ihanet ediyorsun geç o işleri” diye konuştu.
Duyduğumda kulaklarıma inanamadım, “ohaa” dedim kendi kendime, “Bunları Sn Erdoğan mı söylüyor, bi yanlışlık olmasın” diye defalarca dinledim ama gerçekten de Erdoğan’ın ağzından çıkmıştı bu sözler.
Sonuna kadar haklı, söylediği her sözün altına bu ülkede imza atmayacak hiçbir aklı selim insan yoktur!
İyi de, Sn Erdoğan’ın “Yolsuzluk yapıyorlar, ihanet ediyorlar” diye tüm Türkiye’ye rezil ettiği bu müteaahitler son 15 yılda palazlanmadı mı? Bursa’daki TOKİ ucubelerini, İstanbul’un siluetini bozan çirkin yapılaşmanın sorumluları Ak Parti döneminde türemedi mi? Bizler eleştirirken, o müteaahitler iktidar partisi ile omuz omza, yanak yanağa durdu daima…
Milletin AMK diyen Mehmet Cengiz de o müteaahitlerden biri değil mi?
Üstelik bir önceki Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, “..varolan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan'ın onayıylayapıldı. Başbakan’ın istifa etmesi gerekir” diyerek dönemim başbakanını, yani Sn Erdoğan’ı suçlamamış mıydı?
Yani…

Yanisi şu: Sn Cumhurbaşkanı Şehircilik Şûrası’nda müteaahitleri suçlayıp, hedef göstererek, tribünlere, yani referandumda oy verecek seçmenlerine demek istiyor ki, “Valla billa benim hiç suçum. Bu çarpık şehirleşmenin, bu çirkin ve çürük binalarını suçlusu aha bu müteaahitledir. Yarın deprem olduğunda çoluk çocuk göçük altında kalırsanız gidin onlara beddua edin. Benden günah gitti(!)”
Tribünler bunu yer mi?
E vallla bugüne kadar yediler hamdolsun…

Referanduma kadar Sn Recep Tayyip Erdoğan’ın tribünlere şovu devam edecek gibi görünüyor. Bakalım, sıradaki fırçalama seansından kim nasibini alacak ve bakalım tribünler daha ne kadar bu şova alkış tutacak!  

Çarşamba, Ocak 25, 2017

Verelim başkanlığı da, bu iş huzur içinde çözülsün(!)

7 Haziran seçimlerinden önce o dönem başbakan olan Sn Recep Tayyip Erdoğan, “Verin 400 vekili, bu işi huzur içinde çözülsün!” demişti..
Millet, 400’ü vermek yerine AK Parti’yi yine birinci parti yapmış, lakin bu sonuç Erdoğan’ı hiç memnun etmemişti.
Bu bir tehdit miydi?
Evet, bir tehditti ve bunun tehdit olduğunu, ondan sonra yaşananlara baktığımızda anlayabiliyoruz.
PKK yeniden silaha sarılmış, bu yetmiyormuş gibi, çakal sürüsüne IŞİD de katılmış, biri dururken diğer, diğeri dururken öbürü saldırarak mazlum kanını vampir gibi emmeye başlamıştı!
7 hazirandan sonra binlerce insanımız ya PKK ya da IŞİD tarafından katledildi. Bir de TC vatandaşı olup da kandırılarak PKK ve IŞİD saflarında ölenleri de hesaba kattığımızda ortaya çıkan tablo daha da ürkütücü oluyor. Bizi birbirimize, yani kardeşi kardeşe düşman etmişler!
Ölenlerin hepsi bu coğrafyanın insanı, Kürt, Türk, Müslüman…
Yapılan her saldırı, akan her damla kan, Erdoğan’ı zayıflatacağı yerde daha da güçlü kıldı ve her şehit haberinden sonra, başkanlığa bir adın daha yaklaştı.
Tüm bunlara rağmen daha da güçlenen Recep Tayyip Erdoğan inatla başkan, tek adam, tek lider olmak istiyor ve olmazsa, olamazsa, her şeyi yapmaya göze aldığını da söylediği ve söylettiği her sözle, yazdırdığı her satırla, her davranışıyla bunu açık açık ifa ediyor.
Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş'un son yaptığı açıklama 400 vekilli tehdidini anımsattı: "Referandumda evet oyundan sonra bu terör örgütlerinin hiçbir sesi çıkmayacak hale gelirler”
Bi dakka bi dakka; bu bir tehdit, alenen halkı korkutmak ve "evet" demezseniz, size daha beterini yaşatacağız, demenin Türkçesi değil mi?
O zaman din kardeşimiz Sn Kurtulmuş'a sormak lazım, “Her türlü güç ve yetkiye sahip Sn Cumhurbaşkanımız Erdoğan, bugün ülkemizdeki bu garabeti düzeltemiyor da, başkan olunca Süpermenleşip, PKK ve IŞİD'i anında yok edip, doları şak diye aşağıya mı çekecek?" Peki o zaman şöyle soralım: Madem başkan olunca her şey çok güzel olacak, tüm sorunlar hallolacak, şimdi neden düzeltemiyor? Nedir eksik olan? O zaman bu IŞİD ve PKK Erdoğan başkan olsun, diye mi mazlum kanı döküyor? Başkan olunca kan ve gözyaşı nasıl duracak? Sn Erdoğan’ın bilmediğimiz sihirli bir gücü mü var? Bay Kurtulmuş bu halkı aptal yerine koymaktan vaz geçsin ve siyasete başladığında sadece tek bir yüzüğü olan, “bir gün Erdoğan’ın çok zengin olduğunu duyarsanız bilin ki çalmıştır” diyen Sn Erdoğan’ın 15 yılda yapamadıklarını başkan olunca nasıl başaracak, öğrenmeye hakkımız yok mu?
Madem “evet” dememizi istiyorlar, bunu nasıl başaracak, planı nedir Sn Cumhurbaşkanımızın, lütfen açıklasınlar!
Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş'un bu açıklamasından sonra gündemi sarsan bir diğer olay ise spor camiasının ve özellikle Rıdvan Dilmen’in hazırladığı video oldu. Şeytan Rıdvan, şeytanın bile aklına gelmeyecek(!) bir kampanya başlatarak, referandumda halkı evet demeye ikna etmek adına, Arda Turan ve Burak Yılmaz’ı da bi kirli siyasi oyunun içine dahil etmiş.
Belli ki, anketlerden gelen sonuçlar Sn Erdoğan’ın istediği gibi değil. Başkanlık aşkına, ellerindeki her kozu kullanmaya, her oyunu oynayamaya hazırlar. Halkı ikna etmek için spor dünyasını bile kendi çıkarlarına alet etmeye çekinmediklerine göre başkanlık yolunda durum pek #Hayır’lı görünüyor(!)
Düne kadar küs oldukları Saadet Partisi ile gizli istişareler, dinci Kürt partisi Hüda-Par’ı yanlarına çekme çalışmaları, spor camiasının desteğine muhtaç kalmalarından sonra gözleri sanat dünyasına çevirdi.
Bakalım “evet” diye haykıracak ilk büyük sanatçı kim olacak?



Perşembe, Ocak 12, 2017

Erdoğan huzur ve refah getirecekse oyum EVET

Sosyal medya Twitter'de biri yazmış; "Eğer bu anayasa değişiklikleri memlekete çok lazımsa ve şahsa özel değilse 'ben aday olmayacağım' desin de görelim" diye...
Evet soru aslında şok basit: Bu başkanlık millet için hayırlı olacaksa, neden ısrarla Recep Tayyip Erdoğan başkan olmak istiyor?
Sn Cumhurbaşkanı geleneksel Muhtarlar Buluşması'nda, "Amaç,Türkiye’ye diz çöktürmek. Bunun için döviz kurunu bir silah gibi kullanıyorlar" demiş.
İyi de kim onlar? Kim bu Türkiye düşmanları? ABD mi? O zaman, "Oğlu Burak niye yıllardır ABD'de yaşıyor?" diye sormayalım mı? Madem ABD hepimizin düşmanı, Obama'ya 15 Temmuz'dan sonra neden destek için teşekkür etti Sn Erdoğan? Kim bizim düşmanımız?
Madem dış güçler ve düşmanlarımız var, koskoca Dünya lideri Recep Tayyip Erdoğan ülkede bu kadar güçlü olmasına rağmen neden bunlarla mücadele edemiyor? Her şey onun emrinde. Ordu, medya, siyasi güç, parlamento, ülkenin en güçlü siyasi partisi...
Ne isterse her şey onun kontrolünde. İstediği her kararı, yasayı uygulatabiliyor, mevcut yasaları umursamayacak, çiğneyebilecek kadar güçlü olmasına karşın neden baş edemiyor? Madem baş edemiyor, neden bırakıp gitmiyor?
Merak ediyorum; Sn Erdoğan başkan olunca, şimdi mücadele edemediği dış güçleri yenebilecek mi? O zaman ABD ile AB ile tüm düşmanlarla mücadele edebilecek mi? O zaman dolar 1 TL olacak mı? İşlerimiz çarşıda pazarda açılacak mı? Doğalgaz, elektrik, benzin, internet, mobil hizmetler ucuzlayacak Huzur gelecek mi memlekete Recep Tayyip Erdoğan başkan olursa? Var mı garantisi? Garanti ederse ve Erdoğan başkan olduktan sonra ülke cennet gibi olacak, IŞİD bitecekse, Pkk kökten yok olacaksa, ülkeye refah gelecekse, hemen şimdi başkan seçelim de rahatlayalım valla, razıyım, yeter ki, huzur gelsin, mutlu olalım, analar ağlamasın, gazeteciler tutuklanmasın, kimse aç kalmasın, eğer sorun sadece başkanlık ise başkan olduktan sonra her şey hallolacaksa, hemen şimdi, oyum EVET!

Var mı garantisi? Yoksa, oyum yüz bin kere HAYIR!

Salı, Aralık 27, 2016

Keşke Hamzaoğlu bırakabilseydi…

Taraftarın yıldızı Hamza Hamzaoğlu ile barışmadı…
Evet, Bursaspor taraftarı zor bir taraftar grubudur. Kolay kolay beğenmez, beğendiğini de sonuna kadar destekler, başının üstünde taşır…
Gerçi Ertuğrul Sağlam’a, şampiyonluğa rağmen yaptıklarını unutmadı kimse; ama Hamza hoca hiç o mertebeye yaklaşamadı…
Çünkü Bursalı ve Bursasporlular her şeyi bilir, her şeyden anlar; hepsi kendi çapında teknik direktördür, futbolcudur, masördür, gazetecidir, en iyi tv yorumcusudur.
Sadece sporda değil, siyasetten, sanata kadar her alanda her bir şeyden anlar, her konuda ahkam keser(!)
O nedenle Bursa’da zordur görev yapmak…
Bursalı kolay kolay sevmez.
Hamza Hamzaoğlu’nu da sevemedi.
Hoş, Hamza hocanın da bunda payı yadsınamaz. Kazandırdığı üç kupaya rağmen, haksız yere kovulduğu Galatasaray’dan aklını ve ruhunu arındıramadı. Bunu başaramayınca da Bursaspor taraftarı ile iletişim kurması zorlaştı.
Transfer yanlışları, kulübün altyapı potansiyeline rağmen gençlere gerektiği ve hak ettiği ilgiyi gösteremedi, bu potansiyeli elit düzeye taşımak için ne bir çana gösterebildi ne de potansiyele hakkını verebildi.
Sadece altyapıdaki genç yeteneklerinin potansiyeli değil, mevcut kadronun iç dinamiklerini de değerlendirmeyi beceremedi.
Mesela, Çek Milli takımının santrforu Necid. 
İlk geldiği yıl takımını golleriyle ayakta tutan isimdi. Necid atıyor, Mert tutamıyordu. O yıl da Ertuğrul hocanın kaleci Mert ısrarı, onun sonunu getirdi.
Evet Kubilay kazanılsın, evet Kubilay da oynasın, ama eğer takımında Necid gibi bir malzemen varsa onu hazır hale getirmek teknik patronun görevidir. Necid’in formda olması Kubilay için de, Sercan ve Deniz için de önemli bir durumdur.
Fakat Hamza hoca Necid’i sevmedi, sevemedi. Yönetim, Dzsudzsák gibi Necid’i göndermek istedi ama olmadı, takımda kaldı. Hamzaoğlu, elindeki bu malzemeden yararlanmak yerine, Çek futbolcuyu küstürdü…
Takım oyunlarında spor yapanlar bilir; eğer hocanızın size inandığını bilirseniz performansınız da artar. Ben bunu basketbol oynadığım dönemlerden bilirim.
Tam dersi durumda ise küser ve ne kendinize, ne de takımınıza faydanız dokunur. Hamza hocanın bana göre en büyük eksikliği elindeki malzemeyi (yeterli ya da yetersiz tartışılabilir) gerektiği gibi değerlendirmeyi becerememesi oldu.
Kadroda ki bu istikrarsızlık ve küskünlük atmosferi, takımın inişli çıkışlı performansında önemli etkendi.
Zaman zaman internet ortamında, sezon başından bu yana Hamza hoca hakkında olumsuz bir çok paylaşım oluyor, sıralamadaki yerine bakmaksızın istifa etmesi gerektiği tartışılıyordu.
Peki, Hamza hoca bırakırsa, yerine kim gelebilir ki? Kimi getirebilirsiniz de sezon başında takımı toparlayabilsin?
O nedenle bir hoca değişikliğini sezon sonunda yapılması herkes için en hayırlısıdır, diye düşünüyor, yazıyor ve söylüyordum.
Ama ortada bir gerçek var ki, takım çok kötü oynuyordu.
Birçok maçı ya tesadüfen ya da kaleci Harun’un inanılmaz kurtarışlarıyla kazanmıştı.
Ve son Gençlerbirliği maçında ortaya konan rezil futbol ve Hamza hocanın oyunu okuyamayıp yanlış futbolcu değişiklikleri sonucu yaşanan hezimet, bana da pes dedirttirdi ve maç sonu Hamza Hamzaoğlu’nın istifa etmesi gerektiği yönünde mesajlar yazmama yetti de arttı bile.
Eğer bir teknik adam değişikliği olacaksa devre arası en uygun zamandı aslında. Hem kulüp için, hem giden hem de gelecek olan yeni hoca için.
Maçtan sonra Hamza hoca tepkiler karşısında istifa edeceğine dair imalarda bulunmasına, ertesi gün, bunu yönetime sözlü deklare etmesine rağmen, Ali Ay yönetimi, sezon sonuna kadar Hamza Hamzaoğlu ile devam etme kararını duyurdu.
Keşke Hamza hoca bırakabilseydi.
Neyse, belki devam kararı da hayırlı olabilir.
Hamzaoğlu’nun, gösterilen tepkilerden ve yapılan eleştirilerden kendi adına gereken payı çıkarmasını umuyor, ligin ikinci yarısında taraftarı memnun edecek heyecan verici futbol kalitesine ulaşır, diye düşünmek istiyorum…
Eğer ilk yarıdaki yanlışlarına devam ederse, sezon sonunu görebileceğini düşünmüyorum!
İnşallah yanılan ben olurum!  

Cuma, Aralık 16, 2016

Kutsal Define Avcısı Altepe(!)

Biliyorsunuz, Bursa’da kenar mahallerde, kahve hane ve kafe köşelerinde şöyle bir dedikodu dolaşıyor: Recep Altepe, bu hanları hamamları restore ettirerek aslında define arıyor!
E milletin ağızı torba değil ki büzesin, sen sadece hizmet diye bunu halka sunarsan, ülkenin en pahalı kent içi ulaşımına, kalitesiz, bol kireçli ve en pahalı suyunu içirmeye kalkıp damacanalara mahkûm edersen, en pahalı elektrik ve doğalgazının Bursalılara satılmasına ses çıkarmazsan, vatandaş da senin hakkında efsaneler uydurmaya başlar elbet.
Açıkçası, özellikle Bursa BŞ Belediyesi Başkanı Recep Altepe hakkında çıkan dedikodulara pek itibar ettiğimi söyleyemem. Çünkü BŞ Belediyesi’nin tarihi han ve hamamlar ve ata yadigarı camilerin onarılmasını önemsiyorum.
Fakat, amma ve lakin, velhasıl kelam; kafamın karışık olduğunu da ifade etmeliyim. Zira bu konuda aklımı kurcalayan bir olay yaşadım.
Bursa’nın kent efsanelerinde olan “Tophane yamaçlarının altında mağaralar, dehlizler var” söylencesi gerçek oldu!
Başkan Recep Altepe’nin özen gösterdiği ve ısrarla ön ayak olduğu bir çalışma başlatan BŞ Belediyesi Tophane’de, yaklaşık 2500 yıllık olduğu söylenen bu mağaraların varlığını ortaya çıkardığını duyurdu.
Gerçekten de heyecan verici bir haberdi bu!
(n)Beyin adlı bilim dergisine bir makale hazırlamak üzere konuyla ilgili, internet üzerinde yaptığım araştırmadan sonuç alamayınca, BŞ Belediyesi basın bürosundan, yardım istedim. Onlar da bana, konunun Kültür Müdürlüğü’nün işi olduğunu ifade ettiler. Ben de Kültür Müdürlüğü’ne başvurdum, onlar da bana, aykut.uray@bursa.bel.tr mail adresinden bilgi edinebileceğini söylediler:
Aykut beye, 10 Eylül 2016 tarihinde şu maili yolladım:
Aykut bey merhaba...

"(n)Beyin dergisi" için hazırlayacağımız bir inceleme yazısı için yeni keşfedildiği açıklanan "tophane yamaçlarının altındaki tünel ve mağaralar" hakkında ayrıntılı bilgiye ihtiyacım var!.

Bursalılar tarafından efsane olarak yıllardır konuşulan ama gerçekliği hep tartışılan bu tünel ve mağaralarla ilgili;

-Araştırmalar ne zaman başladı?
-Çalışmalar ne durumda?
-Araştırma ve kazıları kim hangi kurum yürüttü/yürütüyor?
-İlk ne zaman keşfedildi? 
-Tünel ve mağaralar kaç metre uzunluğunda, kaç galeriden oluşmakta?
-Ne kadar zamanda ortaya çıkarıldı?
-Bu mağaralar doğal mı, yoksa insan yapımı mı?
-Ne amaçla kullanıldı?
-Hangi uygarlıklar tarafından kullanıldı?
-Tünel ve mağaralar halka ve turizme açılacak mı? Açılacaksa ne zaman açılacak?

Bu sorulara yanıt verecek bilgileri ve konuyla ilgili fotoğraf ve doküman varsa paylaşmanızı rica eder, saygılar sunarım!

28 Eylül’e kadar yanıt gelmeyince, Aykut beye şu maili atmak zorunda kaldım:
Bir kez daha merhaba Aykut bey, size 10 eylülde bir mail attım. Tarafımıza ticari bir kazanç getirmeyecek bilimsel bir dergide yayınlanmak üzere bazı bilgiler talep etmiştim. Yanıt verme nezaketinde bile bulunmadınız! Dolaylı yollardan edindiğim bilgilerden, konuyla ilgili bilgileri teliflerden dolayı vermediğinizi öğrendim. Lütfen söyler misiniz? Telif derken, siz ticari bir yayın organı mısınız, belediye bu bilgileri para karşılığında mı sunma niyetinde?

Lütfen zahmet edip aydınlatırsanız sevinir, saygılar sunarım...

Bu mailime kayıtsız kalamayan Aykut bey, bana şu yanıtı verdi:

Suat Bey;

Ben, konu ilgili olarak Kültür Müdürlüğünden bir arkadaşımın ricasına istinaden, sizin talebinizi çalıştığım birimdeki arkeolog arkadaşlara ilettim.
Kazı ya da araştırma işlemleri Kültür Bakanlığına bağlı olarak Bursa Müze Müdürlüğü kazı başkanlığınca yapılıyor. Belediye olarak Müze Müdürlüğü ile yaptığımız ortak çalışmalar da çıkan herhangi bir veriyi verebilmemiz için gerekli izinlerin ilgili kurumdan alınması gerekiyor.
Kazılar tamamlanıncaya kadar ve gerekli raporlar Bakanlığa bildirimi yapılana kadar herhangi bir veri paylaşımı olmuyor.
Anlayacağınız gibi ticari kaygı ya da bir kazanç bekleme durumumuz yoktur.

Bu durumdan ayrıntılı olarak bilgi almak isterseniz birimimdeki arkeolog arkadaşlar ile görüşebilirsiniz.

Sizlere iyi çalışmalar dilerim.

Bu gelen yanıt üzerine ben de şöyle dedim:

Ha şöyle, demek ki yanıt verebiliyor muşsunuz(!) İlle de sert mi yazmamız gerekiyor yanıt alabilmek için! Biraz kurumsal olun yahu!

Bu verdiğiniz bilgiler için de ayriyeten teşekkür ederim, ama "biriminizdeki arkeolog arkadaşlar kimdir, nasıl ulaşılır?" rica etsem, zahmet olmazsa mail ya da benzeri iletişim bilgilerini de paylaşır mısınız?

Kolay gelsin...

Aykut bey ile son iletişimiz şöyle oldu:

Sert yazdığınızdan dolayı cevap vermedim öncelikle bunu belirtmeliyim. Bir önceki mailinizi ise arkadaşlara ilettiğim ve onların ilgileneceği için ve cevabı onlar vermesi gerektiğini düşünerek ilgilenmedim. Bu gayet normal, kurumsal olmamak ile uzaktan yakından ilgili yok.

Arkeolog Ziya Eksen ile iletişime geçebilirsiniz. Mail adresi ziya.eksen@bursa.bel.tr.

Bilgi almadan kastım birime gelerek, yüz yüze de bilgi alabilirsiniz.

İyi çalışmalar.

Demek ki konunun aslı muhatabı Ziya bey imiş.
Hemen benzer maili kibar bir dille Ziya beye de yazdım, lakin aradan 4 ay geçmesine rağmen, Ziya beyden, Aykut bey kadar bile karşılık alamadım.
Tabi bu durumda benim de aklım karşıtı elbet. Bir oyalama ve kulağın arkasına yatma, kamuoyunu daha fazla konuyla alakadar etmeme durumu sezdim.
Kafamda hala deli sorular: Bursa’nın efsanesi Tophane mağaralarında neler oluyor?
Yoksa gerçekten Recep Altepe tpıkı "Indiana Jones: Kutsal Hazine Avcıları" filmindeki gibi  "Kutsal Define Avcısı" mı? ;)

Perşembe, Aralık 08, 2016

Vurun kahpe Levent Gültekin’e(!)

Levent Gültekin ile ömrü hayatımda hiç karşılaşmadım. Sadece bir kez, bir film projemizle ilgili paylaşımımızı twitterden RT etmişliği vardır, o kadar…
Yazılarını okuyorum, söylediklerini izliyor ve dinliyorum (bazılarına katılmasam da) düşüncelerini samimi buluyorum.
Üslubu, tarzı ve niyeti gayet açık, birilerine yalakalık yapma, birilerini memnun etme derdinde olmadığını her satırında açık açık ifade ediyor.
Muhafazakâr kesimden ya da Levent Gültekin’in tabiriyle “kendi mahallerinden gelmiş” onları en iyi bilen, tanıyan biri tarafından ciddi ve sert şekilde yanlışlarını yüzlerine vurabilen tek kişi o…
O nedenle Levent Gültekin’in yaptığı eleştiriler muktedirleri çok rahatsız ediyor. Canlarını sıkıyor.
Bir yıl öncesine kadar ana akım medyanın TV programlarına konuk edilen, düşüncelerini hiçbir endişeye mahal vermeden dile getirmesine fırsat tanınan Gültekin’in söyledikleri, malum kesimi rahatsız edince televizyonlar da aleni bir boykot uygulamaya başladı. Levent Gültekin artık TV’lere konuk olarak çağrılmıyor.
Onu itibarsızlaştırmak için bugüne kadar hemen her yolu denediler.  
Levent Gültekin’e karşı yürütülen bu karalama kampanyasının son ayağında ise Wikileaks belgelerinde adının geçtiğine dair yapılan paylaşım oldu.  
Paylaşımı yapan solcu RedHack grubun olması ise ayrı bir ironi aslında. Sadece RedHack değil, sözde solcu, sosyalist ve komünist geçinen birçok yazar, akademisyen, yeni yetme internet kullanıcısı, Küba ve Castro hakkındaki yazısından sonra Levent Gültekin’i aşağılayan, küçük düşüren, nefret söylemi içeren paylaşımlar, yorum ve görüşlerle saldırıya geçti.
Ne için?
Levent Gültekin Küba ve Castro hakkında eleştiri yazdığı için.
Bu arada Gültekin’in “Castro, Chavez ve Erdoğan” başlıklı yazısını okudum, yazıda Küba ziyareti sırasında gözlemler ve kıyaslamalar var!
Tek bir satır hakaret yok. Eleştiri var.  
Benim de katılmadığım noktalar olsa da, bu Levent Gültekin’in kendi bakış açısı ve görüşü.
E hani düşünce özgürlüğü, hani hoş görü ve başkasının fikirlere saygı duymak.
Sizin gibi düşünmeyen, hoşlanmadığınız düşünceleri aşağılamak hani sadece faşist ve diktatörlerin yöntemiydi?
Sizin bu yaptığınızı nereye koyacaz ey solcu geçinen yobazlar?
Sizi görünce anladık ki yobazlık sadece dincilerde değil, başkasının fikrini beğenmeyen, farklı düşüneni aşağılayan her kesimin etiketiymiş YOBAZLIK!
AKP ve RT Erdoğan hakkında yazdıkları için kendisine yöneltilen hakaretleri mumla aratacak seviyedeki hakaret ve suçlamalara dayanamadı Levent Gültekin ve  “Wikileaks belgelerinde adım niçin geçiyor?” başlıklı bir yazı kaleme alarak kendisini savunmaya, eleştiri ve hakaretlere yanıt vermeye çalıştı.
“İktidarı eleştiriyorum. Bu yüzden iktidar taraftarlarının saldırılarının, küfürlerinin, hakaretlerinin nedenlerini az çok anlayabiliyorum. Fakat muhalif kesimlerden bir grup insan var ki onların nefretlerini, hakaretlerini, iftiralarını, ayağım kaysa üstüme çullanıp beni paramparça etme arzularının kaynağını anlayamıyorum” diyerek şaşkınlığını yumuşak bir üslupla aktarmaya çalıştı yazısında Gültekin.
Lakin, AKP yandaşlarından bile çok nefret eden bir sol görünümlü kitle var Gültekin’in karşısında!
"Vay sen misin Küba’yı beğenmeyen? Sen kimsin ki Fidel Castro’yı eleştireceksin? Vurun kahpe Levent Gültekin’e(!)" tarzında anlaşılmayacak bir linç kampanyası başlattılar.
İyi de arkadaş, size ne Küba’dan Catro’dan? Siz baksanıza kendi ülkenizin düştüğü, düşürüldüğü duruma. Kaç Kübalı’nın umurunda Levent Gültekin’in yaptığı eleştiri?
Meclis Başkanı Kahraman’ın Che Guevera’ya eşkıya dediğinde Küba’nın Ankara Büyükelçiliği gerekli açıklamayı yapmamış mıydı? Size mi kaldı Küba ve Castro’yu savunmak
Levent Gültekin’in Küba’yı eleştirmesi mi önemli yoksa, Türkiye’nin yani ülkemiz, vatanımızın kötü yönetilmesi ile ilgili verdiği mücadele mi?
Sizin derdiniz ne?
Tüm bunları yan yana, üst üste, alt alta koyduğumda aklıma tek bir şey geliyor.
Yandaş ve muktedirler, Levent Gültekin’i yıpratmakta başarılı olamayınca kendini solcu sanan, solculuk oynayan bir kesimi taşeron olarak kullanmaya başlamışlar.
Yoksa, yandaş ve yalakaların, muktedirlerin çanına ot tıkayan birine, solcular, sosyalistler, komünistler durup dururken, sadece Küba eleştirisi yüzünden ne diye saldırıya geçsinler ki?
Levent Gültekin’in yıpratılması, susması, yılıp yazılarını birilerinin hoşlanacağı seviyeye düşürmesi kimi memnun eder?

Soru çok basit: Kimi?

Pazartesi, Kasım 28, 2016

BTSO’yu alkışlıyorum…

Bursa geçen cuma ve cumartesi günü çok önemli bir organizasyona ev sahipliği yaptı.
“Tasarım Zirvesi / 2016”
Bu yıl ikincisi düzenlenen ve iki gün süren bu etkinlikte, mobilyadan tekstile, modadan, el sanatlarına ve hatta otomotive kadar birçok konuda paneller, söyleşiler, sergiler açıldı…
Nereden bakarsanız bakın, sanayi şehri Bursa için çok önemli ama bu önemine rağmen yine hak ettiği ilgiyi görmeyen bir organizasyon olarak hafızalarımızda yer ettiğini de anımsatmak isterim.
(Önceki haftalarda düzenlenen Uluslararası Fotoğraf Festivali FotoFest’te de benzer manzara ile karşılaşmıştık)
Bursa Ticaret ve Sanayi Odası (BTSO)’nın organize ettiği, Bursa, Eskişehir, Bilecik Kalkınma Ajansı (BEBKA)’nın Bursa valiliği desteği ile düzenlediği bu etkinliğe katılan yerli ve yabancı konuklar, kendi uzmanlık alanlarındaki gelişmeleri ve sorunları tartışma fırsatı buldu.
Her panelin sonunda izleyicilerin konuklara sorular yöneltme fırsatı verilmesi de ayrı bir güzellikti.
Buraya kadar her şey şahaneydi…
Peki ya sonuç?
İki günlük zirve sonunda bir bildirge, bir analiz bir, değerlendirme yapılması gerekmiyor muydu?
Ne oldu?
Organizasyon amacına ulaştı mı?
Peki ama bu organizasyon ne için yapıldı?
Yoksa sadece, “yaptık ya daha ne istiyorsunuz?” noktasına mı geldik yine!
Neden, adı “Zive” olan ve “Tasarım” etiketiyle ufukları geniş insanları umutlandırıp heyecanlandıran bu çok önemli etkinlikte “eksik bir şeyler var” hissini uyandırdı bende!
Yoksa pipirik olan bir ben miyim?
Evet, Bursa gibi sanayisi, tarihi, kültürüyle önemli bir merkez olan, ne yazık ki, birçok alanda İstanbul’un “arka bahçesi” olmaktan kurtulamayan bir kentin sanayicisi, üniversitesinin konuyla ilgili fakülteleri ve öğrencileri böylesi bir organizasyona yeterli katılımı neden göstermez?
Benim cep telefonuma dahi BTSO’dan mesaj yollandığına göre, gerek Uludağ Üniversitesi gerekse sanayicilerin “Tasarım Zirvesi” yapılacağından haberdar olmadıkları düşünülemez.
Amma ve lakin arzulanan ilgiden yoksun bir zirve oldu.
Adı üzerinde “zirve”…
Çok iddialı bir etiket…
Bu etiketin altını doldurmak lazım, yoksa iddianız sadece başlıktan ibaret kalır!  
Dediğim gibi, bir yerde bir şeyler eksik…
Oysa BTSO başkan yardımcısı İsmail Kuş, etkinliğin açılışında yaptığı konuşmada, Paris’te yaşadığı bir anısını paylaştı.
Fransa’da Parisli sanayiciler odasının 800 üyesi olduğunu duyduğunda yaşadığı şaşkınlığı dile getiren Kuş, BTSO’nun 8 bin üyesinin bulunduğunu ifade etti.
Paris’in 800 sanayici üyesine karşılık Bursa’nın 8 bin sanayici üyesi…
İyi ama onlar dünya çapında organizasyonlar yapıp, ürünlerini daha rahat dünya pazarlarına sunarken, biz 8 bin üyemizle kendimizi anlatmakta sıkıntı yaşıyorsak, o zaman şunu sormamız gerekir: “Nicelik mi önemli, nitelik mi?”
Bizde nicelik maşallah, peki ya nitelik!?
Tasarım Zirvesi gibi çok önemli bir etkinlik düzenliyorsanız, buna bakanlık, Valilik ve BŞ Belediye ve hatta ilçe belediye başkanları düzeyinde katılım göstermek gerekmez mi?
Sn İsmail Kuş’u tenzih ederim ama açılışta Sn başkan İbrahim Burkay’ın, Vali Sn İzzettin Küçük’ün, Sn Recep Altepe’nin de katılması gerekir, sadece yardımcılarının değil.
Eğer siz kentin önde gelen yöneticileri en önde yürümezseniz, arkanızdan kim gelecek?
Nitekim Bursa medyası ve pek kıymetli kalemşörleri de etkinliğe hak ettiği ilgiyi göstermedi.
Dediğim gibi, bir yerde bir yanlışlık var.
Etkinlik kapsamında, gelen izleyicilerin katılım sağlamaları amacıyla bir de mini bir fotoğraf yarışması düzenlediler. Çok hoş bir düşünce. Birçok konuk, gerek cep telefonlarıyla, gerekse fotoğraf makinalarını kullanarak zirveden farklı kareler yakalamak için tatlı bir rekabet içine girdiler ve bunları #tasarimzirvesi16 etiketiyle instagramdan paylaştılar. Sonuç olarak da en iyi kareyi yakalayan bir izleyicieye mini ipad hediye edildi.
Fakat burada da bir sorun yaşandı. Yarışma “fotoğraf” kategorisinde olmasına rağmen ödül bir “gif”e (hareketli görüntüye) verildi.
Fotoğraf ile gif arasındaki farkı ve ayırımı bilmemelerine mi şaşırırsınız, yoksa düzenledikleri yarışmayı ciddiye almamalarına mı, bilemiyorum ama zirveyi izlemeye gelen az sayda konuğun yarışmayı hak etmediği kadar ciddiye aldıklarını söyleyebilirim.
Şöyle ya da böyle, “Tasarım Zirvesi” önemli bir etkinlikti, BTSO’yu bu çabasından ötürü kutluyor, eksiklerini de görmesini diliyor, seneye iki günlük zirve yerine belki daha geniş bir süreye yayılan “Uluslararası Tasarım Festivali” şeklinde düzenlemeyi düşünür ve daha geniş kitlelerin ilgisini çekmenin yollarını ararlar.
Çünkü yapılan iş, hem Bursa’nın tanıtımı, hem de ufkunu açması bakımından önemli bir etkinlikti.
Bravo BTSO’ya…  

Perşembe, Kasım 10, 2016

Hiç tanımadığın birine ağlamak…

Ağlamak kolaydır kimi için, hemen koyverir gözyaşlarını; bir fotoğraf ağlatır, bir söz, bir film, bir şarkı, şiir; birinin başına gelen bir felaket ağlatır…
..özlem ağlatır, bir değerin yitirilmesi ağlatır, heder edilmesi, göz göre göre heba olması, hasret, hüzün, elem ağlatır insanı…
Çocukluğumda, çocukluğumuzda anlamsız gelirde sabahın köründe, acı acı çalan sirenin komutuyla birlikte, yolun ortasında dikilmek, kahvede, kafede, okulda, bahçede, büroda, yıllar önce ölmüş biri için ulusça kımıldamadan durup saygı göstermek…
50 yaşımda ağlattı beni bu sabah, ömrü hayatımda ilk defa gözyaşı döktüm, hiç tanımadığım, hiç bilmediğim birinin ardından…
50 yaşımda fark edebildim, yokluğunu değil belki ama yaptıklarını, sağladıklarının ortaya çıkardığı değerin yitirilmesiyle başımıza gelecek felaketi, felaketleri…
Yarım asırlık ömrümde bugün, 2016’nın bu 10 Kasım sabahı saat 9’u 5 geçe ne çok değerli olduğunu bana idrak ettirenlere şükranlarımı sunuyorum.
Kimseye kızamıyorum, çünkü onların bu değeri unutturma, itibarsızlaştırma çabaları sağladı bir çoğumuza Mustafa Kemal Atatürk’ün bizim için ne kadar çok şey ifade ettiğini, Türkiye Cumhuriyeti demenin aslında hepimiz demek, hepimiz demenin aslında Mustafa Kemal Atatürk demek olduğunu…
Onların bu bilinçli bastırılmış nefreti arsızca ayyuka çıktıkça, bizim yüreğimizin kılcal damarlarında gizli kalmış, unuttuğumuz sevgisi filizlendi yeniden…

Sapkın ve körü körüne aşılanan bilinçsiz Atatürkçülüğün örselediği bu duyguyu ortaya çıkarmak, ondan en çok nefret edenlere kısmet oldu.
Ve bu duygu var oldukça, hiç tanımadığımız ve görmediğimiz Mustafa Kemal Atatürk’e ağlayabildiğimiz sürece bu topraklarda duyulan, özlem, sevgi ve hasret asla tükenmeyecek…