Çarşamba, Nisan 29, 2015

Sana "yavrum" diyebilir miyim, yavrum?

Aslında birinin yavrusu olmak hiç de kötü değil.
Hem kim birilerinin yavrusu değil ki…
Eğer ortada bir yavru varsa, mutlaka ana da var demektir.
Yavru asla bir yavru olarak kalmaz ve zaman içerisinde, yavruluktan (bebeklikten) çocukluğa ve derken ergenliğe geçer, ardından da gençlik, orta yaş ve yaşlılık…
Fakat bazıları, 40’na da gelse ana için bir yavru, bir çocuktur.
Evet, insani ilişkilerde böyledir de devlet ilişkilerinde durum nasıl olmalıdır?
KKTC, yani Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne hala yavru vatan demek ne kadar doğru olabilir?
1983’te kurulan, gerek Anavatan’dan ayrı ve ufak tefek olması, gerekse uğrunda çok bedeller ödenmesi nedeniyle Kıbrıs’a yavru vatan dedik durduk.
E insan ömrüyle 32 yaşına gelmiş bir devlete hala “yavru” demek Anavatan’ın hoşuna gitse de yavru vatanın bundan sıkıntı duyması da kaçınılmazdı.
Nitekim KKTC’nin yeni seçilen Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı da “Yeter ama eşek kadar adam olduk, hala yavru da yavru… Ne yavrusu? Bize yavru demeyin, diyecekseniz kardeş, deyin, canım deyin, ciğerim deyin, artık bana bebek muamelesi yapmayın!” diyerek Anne Vatan’a postasını koydu.
Anavatan’nın babası da geri durur mu? O da açtı ağzını yumdu gözünü, "Ağzından çıkanı kulağının duyması lazım. Bu ülke Kuzey Kıbrıs’a bir bedel ödedi. Şehitler verdi. Acaba Sayın Akıncı bu mücadeleyi tek başına yürüteceğini mi düşünüyor? Kuzey Kıbrıs’a bakışımız yavru vatandır. Bundan sonra da bu devam edecektir” diye harladı.
Bu karşılıklı gerilimden sonra gelen bilgilere göre seçilmiş iki reisi cumhur konuşup, koklaşıp ortamı yumuşatmışlar.
Laf arasında da Anavatan’ın babası, artık kendi ayakları üstünde durmak isteyen yavrusuna “İlk ziyaretinizi Ankara’ya gerçekleştirirsiniz…” diye tembihlemiş.
Peki Akıncı’nın buna yanıtı ne olmuş dersiniz?
“Bizi başka tanıyan ülke mi var; elbette Türkiye ‘ye gideceğiz”
Ne oldu? Şaşırdınız mı?
KKTC’yi bizden başka kimse tanımıyor mu?
Hay Allah, neden ki?
Bizim onu yıllardır bir yavru olarak tutmuş olmamızın bunda etkisi var mıdır acaba, ne dersiniz?
Bir türlü büyümesine, kendi ayakları üzerinde durmasına izin vermemiş olmamız bunde etken mi oldu acaba?
Hiç insan kendi yavrusunun gelişmemesini ister mi?
Yani, insan dediğime bakmayın, devlet işte!
Yavru vatanımızı bizden başka kimse sallamıyor mı?
Kürt kardeşimiz de yıllardır arka bahçede kendi evini yapmak istiyor ama ona da “hayır olmaz, senlen etle tırnak gibiyiz, ayrılamayız” diyoruz.
Ee ne olacak, KKTC yavru, Kürtler kardeş olarak mı kalacak?
Yavrumuz kendi ayakları üstünde, kardeşlerimiz de bir başına var olamayacak mı, onların böyle bir hakkı yok mu ve daha yıllarca Türkiye’nin kamburu olarak mı kalacaklar?

Cuma, Nisan 24, 2015

24 Nisan neşe dolamıyor insan(!)

23 Nisan çocukların bayramıydı...
24 Nisan ise Ermenilerin Türklerden nefret etme bayramı(!)
Fakat benim bu konuda kafamı kurcalayan bazı sorular var. Müsaadenizle onları sormak istiyorum, kendime!
Ermenistan'da hiç Türk var mı acaba?
Azeri, Tatar, Özbek, Kırgız ya da... Ya da bir başka Müslüman azınlık da olabilir...
Neyse...
Fransa'da yaşayan Diyarbakırlı Ermeni müzisyenler baba-oğul Onnik ve Ara Dinkjian Diyarbakır’da konser vermiş, ayakta alkışlanmışlar. Bu iki değerli sanatçıyı geçen akşam NTV’de Gece-Gündüz programında izledim. Özellikle 86 yaşındaki baba Onnik’in performansı ve okuduğu içten Türküler çok etkileyiciydi…

Sonra düşündüm ve bir soru daha yönelttim kendime: “Ermenistan’da bir Türk sanatçıya böylesine bir saygı gösterilebilir mi?”
(Ermenistan derken, orada doğumlu bir Türkü kast ettim...)

Ardından da aklıma gelen Türkiye Ermenilerini saymaya başladım…
Atatürk’ün ricasıyla Türk Dil Kurumu’nun başına getirilen Agop Dilaçar, müzisyenler Onna Tunç, Garo Mafyan, fotoğraf ustası Ara Güler, sinema eleştirmeni Alin Taşçıyan, sinemamızın emektarları Nubar Terziyan, Sami Hazinses, Toto Karaca, Vahi Öz, Kenan Pars, Kevork Malikyan, manken Vahe Kılıçarslan, rock müzğinin sembol ismi Hayko Cepkin, pop müzik sanatçısı Rober Hatemo, gazeteci Hayko Bağdat, yazar Sevan Nişanyan, gazeteci Etyen Mahçupyan, sinema yazarı Artun Yeres ve kızı Natali Yeres... Ve elbette merhum Hrant Dink... Bunlara iki dostum Karolin Sarı ile Loren Vayloyan'ı da eklemek istiyorum…

Bir çırpıda sıralayabildiğimTürkiye Ermeni’si sadece bunlar...

Bazılarının çok özel hayranları var ve TC vatandaşı olarak önemli işler yapmışlar bu ülkede...

Ermenistan'da hiç Türk var mı, ya da Azeri?
Bilmiyorum ama olduğunu da sanmıyorum...
Peki ya olsaydı, acaba kaç Türk, Türkiye'deki Ermeniler gibi elit birer sanatçı olabilirdi?

Ermeniler Türklerden nefret ediyorlar...
Azımsanmayacak bir Türk kitlesi de Ermenilere benzer hisler besliyor...

24 Nisan 1915 olaylarının yıl dönümü münasebetiyle ben de bu konuya değinmek istedim. Malum, her 24 Nisan'da Ermeni diasporasının geleneksel Türk düşmanlığını dünyaya körüklediği gün haline gelen Ermeni soykırımını kabul ettirme ve Türkler'den nefret etme şenliklerinde(!) bu yara kaşınmaya ve bizi de kaşındırtmaya devam ediyor.

Belli ki Ermeniler bu işten vazgeçmeye niyetli değil. Sadistçe bir duyguyla Türklerin bu halinden keyif alıyor olmalılar!

Ben de merak edip, "Türkiye'deki ünlü  Ermenileri" ortaya sereyim dedim. Sonra da kafama takılan soruyu bir daha yönelttim: Ermenistan'da Türkler de azınlık olarak yaşasaydı, Türkiye'nin Ermeni vatandaşlarına yaptığını yapar mıydı?

Kaç Türk sanatçısı çıkabilirdi Ermenistan'dan?

Bizim yaptığımız gibi, Ara Güler'i, Onna Tunç'u Garo Mafyan'ı, Hayko Cepkin'i, Nubar Terziyan'ı, el üstünde tuttuğumuz gibi bir Türk'ü bağırlarından çıkarıp alkışlayabilme cesareti gösterebilirler miydi?

Türkler, (Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde) Ermeni'lere soykırım uyguladıysa, (hani biz tehcir diyoruz, Ermenler insanlık suçu işlediğimizi iddia ediyorlar ya) dedelerimizin canı sıkılıp da, "dur ya gidip şu bir milyon Ermeni'yi keseyim de stres atayım" mı, dedi acaba?

Ya da Osmanlı dışından gelen (Ruslar tarafından) kışkırtılan Ermeni çetelerinin Doğu Anadolu'da Türk köylerine saldırması yüzünden mi yaşandı bu büyük trajedi?

Çünkü aklım almıyor, kafam karışıyor. Bu Türkler soykırım yapabilecek kadar planlı ve sistemliydi de nasıl çökebildi Osmanlı?

Hem o dönem Osmanlı'nın en önemli mevkilerinde görev alan Ermeniler yetkin ve etkin değil miydi? Ne diye rahatlarını bozup Osmanlı'yı içten yıkmaya kalkıp, sonra da kendi soydaşlarına soykırım yapılmasına göz yumdular?

Üstte saydığım, günümüzde de sevilen ve sayılan bu ünlü Ermeni isimler neyin nesidir arkadaş? Bu Türkler ne psikopat milletmiş böyle, Ermenileri önce katlediyor, sonra da kalanlarını ülkenin en elit vatandaşı yapıyor, alkışlıyor, baş tacı ediyor!

Bu ne yaman çelişkidir böyle, gel de çık işin içinden(!)
***
Varsayalım ortada bir soykırım var!

Peki, o soykırımı kim yaptı?
1915'te yönetimde kim varsa onlar...
Onlar kim?
Osmanlılar...
E hani Türklerdi... Hem Osmanlılar kendilerine Türk demiyordu ki!
Osmanlı'nın üst yönetimi ve bürokrasisi Ermeniler gibi Rumlar, Yahudiler, Arnavutlar ve imparatorluktaki diğer azınlıkların kontrolünde.
Azınlık dediğime bakmayın. Aslında doğru tanımlama diğer etnik gruplar olmalıydı. Çünkü Osmanlı döneminde azınlık olan bu saydığım gruplar değil Türkler'di!
Evet Türkler...
Anadolu'da yaşayan, tarım ve hayvancılıkla uğraşan, eğitimsiz, cahil, büyük bölümü göçebe olan topluluk...
Hani Ermeniler'in, (hatta Kürt ve Süryaniler bile) "Türkler bizi katletti" diye itham ettiği Türkler var ya onlar işte!
***
Bu soruları alt alta dizdiğimde aklım karışıyor ve sahnelenen piyese inanasım gelmiyor!
Bu cahil köylü ve çiftçi topluluk nasıl 1 milyon Ermeni'yi, sonra da 500 bin Kürt ve binlerce Süryani'yi katlederek soykırım uygulamış, aklım almıyor.

Sonra Onnik ve Ara Dinkjian'ı düşünüyorum... NTV'de canlı yayında Türküleri'ni söylüyor. Aklıma Hrant Dink geliyor; on binlerce TC vatandaşının, "Hepimiz Hrantız hepimiz Ermeniyiz" haykırışı yankılanıyor kulaklarımda...
Nefret tohumları ekenlere anlam veremiyorum!

https://twitter.com/inSanatDernegi

Salı, Nisan 21, 2015

Bu lig kimin?

Futbolda adalet aramak!
Ne saçma değil mi?
Adaletsiz ülkede adaleti futbol camiasından ummak…
Adalet nerede kaybolmuş ki futbolda bulalım…
Adalet hangi alanda, hangi sektörde var ki futbolda olacak!
Taraflı tarafsız herkesin saptaması şu: Bursaspor şampiyon olduğu yıldan daha iyi futbol oynuyor.
Eee, iyi oynuyor da ne oluyor? Şu başına gelenlere baksanıza!
İlk yarı şanssızlıktan yakasını kurtaramazken, ligin ikinci yarısında da hakemlerden çektiğini hiçbir şeyden çekmedi.
Şampiyonluğun en güçlü adayı Fenerbahçe ile çok önemli bir maç oynadı Bursaspor. Ligin ilk yarısında Bursa’da 1-1 berabere kaldığı maçın rövanşında Kadıköy’de rakibi ile gecikmeli randevusundan önce, maçın hakeminin Hüseyin Gökçek olduğu açıklanır açıklanmaz Bursa cephesi, özellikle taraftarlar haklı bir endişeye kapılmıştı. Rakibi yenmek ya da berabere kalmak mümkündü, ya hakemi?
Çok garip ve olağan üstü bir olay yüzünden maçlar bir hafta ertelendi. İddia şuydu ki, Bursa maçı öncesi Fenerbahçe’de çok ciddi sakatlar vardı. Ve Ligin ertelenmesi  Ev sahibi takıma nefes aldıracaktı.
Fener kazanırsa lider olacak, kaybeder ya da berabere kalırsa şampiyonluk yarışında ciddi bir kayıp yaşayacaktı.
Çünkü rakip, ligin en iyi takımlarından Bursaspor...
Peki Bursaspor gibi bir takımı nasıl yenersiniz?
Çıkarsınız, takır takır hücum eder, savunmada rakibi etkisiz kılar ve evire çevire yenersiniz…
Ya da çıkar oynarsınız. Rakibiniz nizami bir gol atar, hakem o golü ofsayt gerekçesi ile iptal eder.
Siz baskılı oynar ama pozisyon bulamaz, fakat rakibin ataklarını gol çizgisinden çıkarırsınız. Sonra rakip oyuncuyu kendi ceza alanı içinde yaka paça indirirsiniz. Hakem bunu görmezden gelir. Sonra da olmayan bir pozisyonda hücum oyuncunuz rakip savunmaya faul yapar ve golü atarak 1-0 kazanır, çocuklar gibi sevinirsiniz.
Ne güzel değil mi?
Şahane… Tam da İstanbul medyasının istediği tablo ve heyecan…  Bi GS lider olur, sonra arada BJK ve nihayet esas oğlan FB liderlik koltuğuna oturur ya da oturtulur!
-Fenerbahçe lider oldu mu?
-E oldu…
-Bursaspor’un hakkı yendi mi, emekleri gasp edildi mi?
-Yav olacak o kadar... Kime hata yapmıyo ki hakemler yapmasın!
-Evet ama bir maçta, üç öldürücü hata yapılır mı?
İstanbul medyasında birkaç yorumcu dışında Bursaspor’un hakkının yendiğini dile getiren kaç FB yorumcusu duydunuz?
Bir, iki, beş?
Vallahi dün Bursaspor başkanı Recep Bölükbaşı’nın yerinde olmak istemezdim.
Ben olsam, sadece Bursaspor’u değil, tüm Anadolu takımları olarak topyekun çekilirim ligten. FB, GS, BJK, bi de Kasımpaşa ve Başakşehir’i de alsınlar, beşli grup yapıp takılsınlar, ne de olsa şampiyonun adı konmuş… Ya FB, ya GS ya da BJK şampiyon olacak, belli... Arada Bursaspor, Trabzon'dan sonra çıkıp tekere çomak sokmaya kalksa da, bi daha hayatta işi şansa bırakmaz Bizans! Bırakmayacağını da 2010’dan sonra gayet somut şekilde anladık. 
O zaman oynamanın ne anlamı var ki. Onca masraf, onca emek, onca çaba, onca umut, alın teri ve gözyaşı...
Günah değil mi?
Eğer Anadolu takımları bu ligde uvertür ise bir daha şampiyon olabilme ihtimalleri yoksa…
Biz bu ligi ne diye izleyelim arkadaş?
Bu lig kimin?

Bu ülke, bu şehir, bu insanlar kimin?

Cuma, Nisan 17, 2015

Sansür bahane, reklam şahane!

Sansür  Fransızca “censure” kelimesinin Türkçeye girmiş hali…  Türk Dil Kurumu Sansürü şöyle açıklıyor: Her türlü yayının, sinema ve tiyatro eserinin hükumetçe önceden denetlenmesi işi, sıkı denetimi…
Peki sansür gerçekten de etkili bir yöntem mi?
Yani gerçekten de bir eseri ya da her hangi bir düşünceyi engellemeye yarıyor mu, yoksa o çalışmayı daha da ilgi çekici hale getirip değerini artırıyor mu?
Eğer bir şeyi engellemek ve yaygınlaşmamasını istiyorsanız yapacağınız işin sansür olmadığını düşünüyorum.
Son yıllarda, özellikle de AKP döneminde garip bir sansür uygulaması dikkat çekiyor. Bir şeyi sansürleyip yasaklarken sonucunu asla kavrayamıyorlar!
Bir yandan sansür koyan devlet, özellikle sinemada, gerek belgesel, gerekse kısa veya uzun metraj Kürt temalı filmlere Kültür Bakanlığı vasıtasıyla inanılmaz bir maddi destek verdiği görülüyor. Sadece Kültür Bakanlığı değil aslında, bir çok festival Kürt temalı filmlere daha çok şans tanıyor. Bunlar arasında if Film Festivali, Akbank Kısa Film Festivali ve Gezici Festival başı çekiyor. Adana Altın Koza ve Antalya Film Festivali de Kürt filmi gördüğünde yelkenleri suya indirenlerden…
Bu festivallerin komisyonlarındaki Kürt lobisinin gücünden midir nedir, bilemiyorum ama son 15-20 yıldır “Kürtler” üzerinden film yapmak moda oldu sanki ve Kürt konusu sömürüldükçe sömürüldü. Ayrıca Reha Erdem gibi usta bir yönetmen bile konuya kayıtsız kalamayıp, PKK gerillası olmak zorunda kalan genç bir kadının hikayesini anlattığı “Jîn” adlı film çekmekten kendini alamadı.
Bu dönemde film mi çekmek istiyorsunuz, karakterlerinizi Kürtlerden seçin, bir de durumu ajite edin festivaller filminizi havada kapar.
Peki ya sansür mekanizması Kürt filmlerine dokunmuyor mu?
Dokunuyor elbet, dokunmaz olur mu?
Lakin amaç gerçekten sansürlemek mi, yoksa (farkında olmadan)reklamını yapmak mı, anlamak pek de kolay değil!
En taze örneğini 34. İstanbul Film Festivali'nde yarışma dışı gösterilmesi gereken Çayan Demirel ve Ertuğrul Mavioğlu'nun yönettiği 'Bakur/Kuzey' belgeseli yaşadı.
Çayan Demirel ve Ertuğrul Mavioğlu büyük bir cesaret örneği göstererek(!) yaptıkları, Türkiye'deki PKK kamplarındaki yaşantıyı anlatan belgesellerini İstanbul Film Festivali'ne yolluyor ve ön elemeden geçirtme başarısı sağlayarak, gösterim hakkı kazanıyorlar.
PKK kampları, hem de Türkiye sınırları içinde…
Daha önce hiçbir yerde yansımamış görüntülerin yer aldığı bir belgesel.
İster Kürt olun, ister Türk ya da Laz veya Çerkes…
Objektif ve sanatçı/gazeteci gözüyle baktığınızda, mesleki anlamında önemli bir iş var ortada.
Gerçekten belgeselde ne anlatılıyor? Terör örgütünün propagandası mı yapılıyor, yoksa sadece gündelik yaşamlarından kesitler mi yer alıyor, bilmiyorum!
Fakat belgesel son anda sansür kılıcının öldürücü(!) darbesiyle kendini festival dışında buldu. Gerekçe ise belgeselin eser işletim belgesine sahip olmamasıymış.
Hadi canım..
İyi de, İFF bugüne kadar bir çok filmi eser işletim belgesi olmadan göstermiş bir organizasyon.
Bu gerekçeye kim inanır, belki Kadir İnanır(!)
Böyle mazerete böyle  espri :D
Kültür Bakanlığı belli ki, Türkiye sınırları içinde PKK kamplarının belgelenmesiyle ilgili bir sıkıntı yaşamış ve bunun kamuoyuyla paylaşılmasını engellemeye çalışmış.
Peki bu sansür işe yaradı mı?
Elbette ki hayır…
12 Eylül döneminde bir çok film, şarkı, roman, gazete dergi, üstelik pornografik unsur yasaklanıp sansürlenir ama bi şekilde el altından hedef kitlesine ulaşmayı başarırdı.
2015’te de durum farklı değil! Hele internet çağında asla…
Türkçesi ‘Kuzey’' Kürtçesi “Bakur’ belgeseli de sansürlenip festival dışına itilince kıyamet koptu. Sosyal medya çalkalandı… Yılların İstanbul Film Festivali 34. yılında karizmasını fena çizdi! En baba yönetmenler, yazarlar, aktör ve aktrisler ya festivalden filmlerini çekti ya da çok sert açıklamalarla sansürü ayıpladılar.
Üstüne üstelik Ankara Film Festivali’ne bile sirayet eden sansür belası yüzünden ünlü yönetmen Onur Ünlü başkanlığındaki jüri festivalden çekildiğini açıkladı.
Çok enteresandır, geçen yıl Antalya Altın Portakal da, ön jürinin seçtiği, Reyan Tuvi'nin gezi olaylarını derlediği 'Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek' belgeselini festivalden atmış ama ne yazık ki, ‘Bakur’a verilen destek Tuvi’nin çalışmasına verilmemişti.  Hatta Onur Ünlü başta olma üzere bir çok yönetmen, filmlerini çekmeyi nedense akıl edememişti.
Buna rağmen Reyan Tuvi'nin gezi belgeseli ummadığı bir ilgiye karşılaşmış, ulusal ve uluslararası bir çok başka festivalden davetler alarak teselli bulmuştu.
Bakur, yani Kuzey belgeselinin başına gelecekler de farklı olmayacak. Bilakis daha fazla ilgi göreceğini kestirmek kehanet olmaz.
Belgesel yasaklanmasaydı belki festival hengamesi arasında kaybolup gidecekti. Amma ve lakin şimdi, ulusal ve uluslararası bir çok festival Bakur’u duydu. Sansür sayesinde herkes bu belgeseli merak ediyor.
Emin olun ki belgeseli çeken arkadaşlar, sansürcü başına dua ediyorlardır… Şimdi gelsin festivaller, gelsin ödüller! ;)

https://twitter.com/inSanatDernegi

Çarşamba, Nisan 01, 2015

Elektrikler kesildi, alışmadım hocam(!)


Birkaç saat önce (dün gece 23:45) ortanca oğlum Tarık ile birlikte İnSanat’tan çıktık Fomara’dan aşağıya eve doğru gidiyoruz. Konumuz malum gündem: Savcı Kiraz'ın rehin alınması, operasyon sonucu saldırganların öldürülmesi ve savcının vefat ettiğine dair gelen son üzücü haber…
Ve Türkiye’yi felç eden elektrik kesintisi…

Herkesin aklını karıştıran ve hükmet kanadından tatmin edici samimi bir açıklama gelmemesi, spekülasyonları da beraberinde getirdi.
Yok, Keban barajına bomba konuldu…
Yok, şirketler ucuz elektrik satmamak için bunu yaptı…
Yok, IŞİD saldırı düzenledi…
Yok, önceki gün Türkiye’ye nota veren İran, Rusya ile bir olup sattıkları doğal gazı kestiği için bu kesinti yaşandı…
Yok Enerji nakil hatlarındaki sistem çöktü…
Yok, nükleer enerjiye geçecekler de halkı ikna etmek için kesintiyi bilerek yaptılar… vs vs vs…
Milletin ağzı torba değil ki büzesin…  Ağzı olan konuşur, eli klavyeye değen herkes yazar, fikrini de,  zikrini de ortaya döker oldu.
Bilgi kirlendikçe kirlendi…

Bu kirlilik içinde makul ve akla yatkın olanlar da yok değil elbet…
Mesela, nükleer santral yapılacak olması ve bu konuda toplumdan gelecek “toplu” tepkileri azaltmak için, “Bakın, elektriksiz kalınca ülke ne hale geldi. Nükleere de ülkenin acilen ihtiyacı var. Nükleere karşı çıkarsanız elektriksiz kalmaya da razı olursunuz, ona göre!” dendiğini hepimiz biliyoruz!
Bu şok elektrik kesintisinin ardından kafaları karıştıran ve “sabotaj var” diyenleri haklı çıkaracak ilk açıklama Slovakya’dan başkanlık oynamaya devan eden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan geldi: Üçüncü bir nükleer enerjinin adımını atacağız!

Yani bu kadar da rastlantı olmaz ki… Böyle bir açıklama yapmak için bugünü mü bekledin usta?
(Her ne kadar yarın, "ben öyle bir şey demedim" de diyebilir gerçi ya...)
Erdoğan böyle konuşunca ve gün boyu, tüm ülkeyi felce uğratmış elektrik kesintisi de olmuşsa…
Ve bir de üstüne, yol kenarındaki mini bilboardlara (raketlere) asılmış  “GÜÇLÜ TÜRKİYE’NİN YENİ ENERJİSİ:  AKKUYU NÜKLEER” afişini görünce dumur kat sayımız da elbette ikiye katlandı. 
Afişte konu mankeni olarak 3 küçük sevimli çocuk kullanılmış ve nükleer enerjiyi sempatik göstermek için her unsur işlenmiş!

“Pes” dedim kendi kendime. Bunu gören oğlum Tarık hemen cep telefonunu çıkardı ve afişi fotoğrafla belgeledi… Ve elbet ben de onunla birlikte afişi belgelemekten geri kalmadım.
“Bu afiş daha önce vardı da biz mi fark etmedik? Yoksa yeni mi asıldı?” gibi sorular kafamızda dolanıp, mantıklı bir karşılık bulmaya çalışırken, işin içinden çıkamadığımızı fark ettik.

Ülkeyi gün boyu durma noktasına getirmiş, sebebi açıklanmamış ulusal çapta bir elektrik kesintisi olmuş.... Üstüne, ülkenin en muktedir adamı Erdoğan nükleer enerjinin gerekliliği ile ilgili açıklama yapmış... Büyük şehirlerin merkezlerinin en işlek caddelerine nükleer enerji reklamını yapan afişler asılmış!

İnsanın başka ne gelebilir ki aklına?
Bu işin içinde bir (sanki) iş var, ama...

"Nükleer enerjinin reklamı mı olur? Ne bu, çikolata mı, otomobil mi? Bayram değil seyran değil, bu nükleer enerji reklamı da neyin nesi?" dediğinizi duyar gibiyim...

Elektriklerin olağanüstü kesintisinin nedeni gerçek anlamda kamuoyuna açıklanmadıkça, son iddia hükumetin başını çok ağrıtacağa benziyor!





Pazartesi, Mart 30, 2015

Temayül yoklaması ön seçimi döver mi(!)

7 Haziran’da yapılacak Genel Seçimler için geriye sayım tam gaz devam ederken, memlekette acayip bir demokrasi kavgası var!
AKP diyor ki, “Biz milletvekili adaylarımızı sivil toplum örgütlerinin, başkan ve yönetim kurulu üyelerinin de katıldığı temayül yoklamasıyla saptıyoruz. Gerçek demokrasi budur işte!”
CHP ise “tüm parti üyesi ve delegelerin katıldığı bir ön seçim ile adaylarımızı belirliyoruz. O değil, esas demokrasi budur!” diyor…
Ne güzel değil mi? Resmen demokrasi kavgası yaşıyoruz(!)
-Benim demokratik temayül yoklamam, senin demokratik ön seçimini döver...
-Yok hayır, benim ön seçimim gerçek demokrasidir ve senin temayül yoklamanı döver(!)
Dün CHP’de ön seçim vardı. Üye ve delegeler 7 Haziran’da yapılacak genel seçimlerde milletvekilliğine aday olan adayları sandıkta oyladı ve bu oylama hiçbir şekilde, hiçbir güç tarafından değiştirilemeyecek. Çünkü bu partiye üye ve delege olanların gerçek iradesi olarak resmen kayda girdi.
AKP ise milletvekili adaylarını belirlemek için bugüne kadar denenmemiş bir yönteme başvurdu ve temayül yoklamalarında oy kullanmaları için, tüm sivil toplum örgüt başkanları ve yönetim kurulu üyelerine de oy kullanma hakkı tanıdı.
O temayül yoklaması da bir hafta önce yapılmıştı. İnSanat Derneği başkanı olarak ben de oy kullandım.
Oysa bundan haberdar değildim. Daha bir hafta öncesinden, daha önce adını sanını duymadığım, ismini cismini bilmediğim isimlerden cep telefonum mesaj (SMS) bombardımanına uğradı.  
“Ne oluyooor yahuuu?!” dememe kalmadan gerçek anlaşıldı ve meğerse AKP’li aday adaylar kara kaşım, kara gözüm için değil, benim bir oyum için yırtınıyormuş(!)
Bursa’nın tanıtımında büyük önem taşıyan filmlerimizi çok büyük zorluklarla çekerken, halimizi hatırımızı sormayan yerel politikacılar, vekillik yolunda aralanacak ilk kapı için bana mesaj yağdırdılar!
Ertesi gün AKP’nin bu nazik çağrısına icabet edip gittim tabi.
Atatürk Kongre Ve Kültür Merkezi’nde bir hengame, bir curcuna ki sormayın gitsin. AKP’li dostlar “İşte demokrasi budur!” diye ağızları kulaklarında konuşurken, bugüne kadar bizim yaptığımız filmlere destek olan sadece bir kişiyi aday adayları arasında gördüm ve onu da (Yüksel Yeni)  listenin en başına yazdım!
Bu demokrasi midir?
Evet “bir demokrasidir” denebilir…
Amma ve lakin durum ile ilgili orada gördüğüm dostlara bazı sorularım olmuştu.
Dedim ki, “Şimdi ben burada bir tercih yaptım. Bu yaptığım tercih ne kadar etkili olacak? Burada, temayül yoklamasında, üye, delege ve ekstradan oy kullanma fırsatı tanınan sivil toplum örgütü yöneticilerinin tercihi karşılık bulacak mı? Yoksa, parti genel merkezindekiler yine de kendi bildiklerini mi okuyacaklar? Eğer temayül yoklamasından çıkacak sonuçlara itibar etmeyeceklerse, böyle bir külfete ne gerek var? Son kararı Başbakan Davutoğlu ve hatta Cumhurbaşkanı  Erdoğan verecekse, bu gerçekten de demokrasi midir?”
Bir yanda CHP’nin ön seçimi, diğer yanda AKP’nin temayül yoklaması. CHP’de seçimin sonuçları hemen akşamında alındı ve ertesi gün tüm kesin adaylar kamuoyuna açıklandı.
AKP’de ise temayül yoklaması bir hafta önce yapılmasına rağmen hala ses seda, hala sonuç yok!
Şimdi tekrar soruyorum: Hangisi gerçek demokrasi?
Ön seçimle aday belirlemek mi, yoksa temayül yoklaması m?
Kararı halkımız 7 Haziran günü sandıkta verecek!
Ya gerçek demokrasi kazanacak, ya da…



Pazar, Mart 22, 2015

Bursa'ya lale kondurmak...

Meğer, Bursa’nın “lale”si varmış!
Vallahi bak!
Bursa lalesi…
Bursa kalesi değil, lalesi…
Biz görmedik ama Bursa valiliği laleyi havada görmüş olmalı ve kenti simgeleyen yeni logosuna nal gibi lale kondurmuş!
Yani, resmen at kuyruğuna kelebek konmuş misali Bursa’nın da nur top gibi, pardon nal topu gibi(!) lalesi oldu…
-Ne lalesi?
-Bursa Lalesi…
“E Bursa’nın Uludağ’ı, yeşili, kestanesi, şeftalisi, zeytini, ovası, İskender kebabı, pideli köftesi var ya, lale de nereden çıktı?” diye soranlara verilecek pek bir yanıt yok.
Sayın valimiz buyurdular ve Bursamıza lale kondurdular…

Vali Münir Karaloğlu, Bursa’nın sloganının da ‘Ulu Şehir’ olduğunu söylüyor. E güzel, Ulu Şehir, Osmanlı'nın ilk başkentine, Uludağ ve Ulcami ve elbet Bursa'yı tanımlar da, ya lale?
"Belediyelerimiz, kaymakamlıklarımız, kamu kurumlarımız, sanayicilerimiz, odalarımız, otellerimiz, esnafımız, kestane şekercimiz, Bursa kebapçılarımız bu logoyu kullanmalı. Menşei Bursa olan her üründe, markada yer almalı" diye buyurmuş sayın valimiz.

Ve demiş ki, "Lale Orta Asya’dan beri yoldaşımız. Medeniyetimizin ürettiği sanatın en vazgeçilmez deseni. Dünyanın neresinde yetişirse yetişsin bizi temsil ediyor"  

-İyi de nasıl temsil ediyor, Sn Karaloğlu? Lale Bursa’da yetişmiyor ki? Bugüne kadar tek lale görülmüş o da İznik çinilerinde desen olarak!
-Bursa'yı simgeleyen onca özelliği ne diye lalenin altına itiyorsunuz?
-Hem erguvan vardı ya Bursa'ya özgü, lale de nereden çıktı?
-Lale İstanbul’un simgesi değil miydi?
-Eveeet, İstanbul’un simgesi ama zaten Bursa da İstanbul’un arka bahçesi değil mi?
-Evin logosu lale ise, arka bahçesi de lale olsa ne sakınca yaratır ki?
Arka bahçede de sadece erguvan olacak değil ya, bal gibi lale de olur…
Olur olur, lale gibi olur.
Olsa da konur olmasa da…

Lale’ye Bursa’dan çok tepkiler geldi, hatta ve hatta Kent Konseyi Genel sekreteri, yüksek inşaat mühendisi, Recep Altepe’nin 1 numaralı danışmanı Semih Pala “oha” falan oldu, tepki gösterdi, harladı, hırladı, lakin…
Lakin kimse tınlamadı, ne Semih Pala’yı taktı Bursa valiliği, ne de bu konuyu eleştirip, “Bu ne lalesi? Bursa’nın lale ile ne ilgisi var? Saçma logo tasarımı için kaç para harcandı, kim koydu laleyi, kimin fikriydi?” diye ufak çaplı bir patırtı koparan üç-beş yazar bile para etmedi. Kentin her yerine, taksilere, meydanlara, dağlara –taşlara lale konduruldu.
Hızını alamayan, yılların eskitemediği Bursa’nın en köklü ve ilk ofset baskılı gazetesi Bursa Hakimiyet bile ibretlik bir davranışla logosuna lale kondurdu!
Madem laleyi Bursa’nın bi tarafına sokuşturdular, onlara tavsiyem buna bir de şarkı hazırlatsınlar, tam olsun.

Bunun için laleye yakışır besteyi de en şahane ve yaraşır şekilde Ajdar besteleyecektir.
Hadi, madem battı lale yan gider, sözlerini de ben yazayım: Ajdar söylüyor:
Lale lale lale…
Koktu lale, kondu Bursa’ya…
Lale lale lale, bu ne nane…
Nane değil lale.
Haydi lale, kim alır seni kaale, lale lale lale…
Leylek uçar havada, sazan gider karada,
Koklasana hadi bak, buna derler lale.
Kim alır seni kaale…
Lale lale lale…
Oh aman, yandan yandan,
Laleyi kondurdular camdan,
Lale lale lale…



Pazar, Mart 01, 2015

Ceyhun İrgil’i nasıl bilirsiniz?


Bakın "tanır mısınız?" demiyorum, "bilir misiniz?" diye soruyorum; çünkü tanımak ile bilmek arasında derin bir fark vardır.
Birini tanır ama bilemezsiniz!
Belki aranızda onu tanıyan ama bilmeyenler olabilir, diye bu yeni yazıma konu ettim.
Ceyhun İrgil Bursalı değil; ama Bursa’ya gönül vermiş, bu kent için çok önemli işler yapmış ve yapmak için çabalayan bir Bursa sevdalısı…
“Ailem Bursa’da değil ama eşim Bursalı, o nedenle içgüveysiyim” diye şakayla karışık Bursa ile olan bağını en yalın ve samimi şekilde ifade edebiliyor Ceyhun!
***
1989 yılında Bursa Olay Gazetesi’nin spor servisinde gazeteciliğe başladığım yıllarda tanıdım Ceyhun İrgil’i… O dönem çiçeği burnunda bir hekim… Buna rağmen inanılmaz sosyal ve gerek yerel gazetelerde, gerekse radyo ve TV’lerde önemli pozisyonlarda sorumluluk alıp Bursa’nın çağdaş bir kimliğe kavuşması yolunda çabaladığına tanık olmuştum.
“Birini bana anlatın, nasıl biridir, kimdir?” diye sorsalar, her ayrı birey için birbirinden farklı sözcükler kurmak, ona destansı bir imaj kazandırmak mümkün!
Oysa öyle insanlar vardır ki, onu tanımlamak için bir iki kelime yeter.
Ceyhun İrgil de böyle insanlardan. İsterseniz hakkında sayfalar dolusu bilgiler yazabilir ve o yazacağınız her satır, kuşkusuz Ceyhun’u tanımlamaya yetecektir. Çünkü on parmağında 15 marifet olan, çok özel biri.
Ya da bir iki satır da yazsanız, “evet bu Ceyhun’dur. Başka söze de gerek yok!” diyebilirsiniz.
Peki Ceyhun’u nasıl tamılayabiliriz?
"Dürüst" desek yeter mi?
Ya da "güvenilir..."
"Çalışkan…"
"Yaratıcı…"
"İlerici..."
"Samimi…"
Ve "işinin ehli…" demesek eksik kalır mı?
Ya da böyle bir insan için “iyi” demeye gerek var mı?
E hadi, onu da diyelim; "iyi bir baba, iyi bir eş, iyi bir arkadaş, iyi bir doktor ve cerrah… İyi bir gazeteci… İyi bir gözlemci…"
Ve, üstte de dedim; iyi bir Bursa sevdalısı…
Şimdi Ceyhun İrgil, bu meziyetlerine bir de vekilliği eklemeye hazırlanıyor.
Yıllar önce, bir yemekte yaptığımız sohbette, “Bir gün Bursa’ya Belediye Başkanı olacağım” demişti bana.
Belediye Başkanı olarak değil belki ama Bursa’yı parlamentoda temsil edebilme fırsatı yakalamaya çalışıyor.
12 Haziran pazar günü yapılacak 2015 Genel Seçimlerde Ceyhun İrgil CHP’den aday adaylığını açıkladı.
Merinos’taki Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi’nde çok sayıda dostunun ve meraklının katıldığı toplantıda, vekil olmak istemesinin gerekçelerini anlatan Ceyhun İrgil’in neden parti olarak CHP’yi tercih ettiğini vurgulamaya gerek yok. Bu iktidar partisi de olabilirdi veya MHP, ya da HDP de…
Çünkü Ceyhun Bursa’da, partiler üstü birkaç kişiden, belki de ilk sırada yer alan isim.
Partiler üstü ne demek?
Partiler üstü demek, her türlü siyasi ve görüşten insanının tereddüt etmeden güvenip inanabileceği, kentine ve ülkesine, hiçbir çıkar ve menfaat gözetmeden hizmet edebileceğinden kimsenin kuşkusu olmayan kişi demek.
***
İşte 49 yaşındaki bu genç ve dinamik adam, soru işaretleriyle dolu yeni CHP’de, 1937'li Önder Sav ve 1938'li Deniz Baykal'larla birlikte, AKP hegemonyasına son vermeye çalışacak.
Peki umut var mı?
Gençlerin olduğu her yerde umut vardır.
Hele bu gençler dürüst ve namusluysa, bize de onlara güvenip oy vermek kalıyor!



Cuma, Şubat 27, 2015

Allah şahidim olsun ki…

Böyle bir yeminimiz vardır hani, bir iş yaparsınız ve bunu tescillemek için Allah’ı “şahit” gösteririz, yani tanık…
Evet inanlar için o her şeyi bilir, muktedirdir.
Peki bu tanıklığı, yani şahitliği nasıl test edecez?
Bunun için Allah’tan onay aldık mı?
Bu şahitliğe (referans işine) o ne der?
Yani yaratıcımıza seslenip, “Ey güzel Allah’ım, ey âlemlerin rabbi, Suat kulun seni şahit gösterdi, ne dersin bu işe?” diye sorsanız, nasıl bir tepki almayı umarsınız?
Çok gerçek üstü değil mi? 
Evet, Türkiye’nin son 13 yılında acayip şeyler oluyor.
Gerçek üstü, korku dolu bir film izliyoruz sanki.
Özellikle de 2015, sürrealizmde tavan yaptı desem abartı olmaz…
Hem gördüklerimiz ve duyduklarımızdan sonra abartı ne ki?
Osmanlı Sultanı kostümlü AKP Millet Vekili aday adayları mı ararsın, Allah’ı referans göstereni mi, adaylardan aday beğenin!
Fakat her şey, Cumhurbaşkanımız Sn. RT Erdoğan’ın sarayındaki muhafızların tarihteki Türk devletlerinin kostümleriyle Ak Saray’ın merdivende boy göstermesiyle başladı sanki.
Tam “imam cemaat” durumu yaşanıyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı gören AKP ümmetinin en yaratıcı vekil aday adayları, boy boy afişlerde kendilerini sancak beyi, sultan ve prens görmeye başladılar ki, sormayın gitsin…
Amma ve lakin son bombayı, Malatya’dan AKP Millet Vekili aday adayı olan Malatya Zer Tv sahibi Ebuzer Aydın patlattı ve vekilliğine referans olarak Allah CC’yi gösterdi.
Başta şaka sandım, belki de fake (sahte) hesaptır diye düşündüm ama Facebook sayfasına girdiğimde Sayın Aydın, baya baya, bariz ve aleni şekilde Allah’ı kendine referans göstermiş.
Yani yaşadığı ve adaylığını açıkladığı ilin halkını ya da valisini değil, belediye başkanını değil, mensubu olduğu partinin başbakanı, iç işleri veya dış işleri bakanını, başbakan yardımcısını, hele hele Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hiç değil, sadece Allah’ı referans göstermiş!
Belki de haklı, kalkıp, koskoca Cumhurbaşkanına “Ebuzer efendiyi nasıl bilirsiniz, aday adaylığına kefil misiniz?” diye soracak değiliz ya, hâşâ(!)
Ama yüce yaradan elimizin altında, her an, her istediğimiz zaman yanına varıp dilediğimizi sorabilir, Ebuzer kulu hakkında da her türlü istihbarat bilgisini bizzat ve şahsen kendisinden temin edebiliriz(!) değil mi?
Şaka değil, gerçek.
Ebuzer beyin twitter hesabına da baktım, bu durumdan pek bir memnun, aklınca inanılmaz bir reklam yaptığını sanıyor!
Bakın şunu anlarım; evde, mescitte veya camide ya da hacda, ellerinizi kaldırıp içinizden “Allah’ım niyet ettim vekil olmaya, vekilliğimde önümü aç, milletime hizmet etmeyi nasip et, beni muktedir kıl” diye dua edebilirsiniz. Ve bu sizinle Allah arasında kalır ki, iyi bir kulsanız, inandığınız yaratıcı da sizin bu duanızı ya kabul eder, ya da duymazdan gelir!
Peki bu Allah’ı referans gösterme cür'eti nedir?
Hem ona “âlemlerin rabbi” diye secde edeceksin, hem de siyasi idealine malzeme!
Tarih boyunca Allah’ın adı değişik durumlarda çıkar ve menfaatleri için insanlar tarafından kullanıldı. Bu ilk değil. Ancak, hiç bir dönemde Allah'ın adı, sığ siyasetçilerin emellerine bu denli, "arsızca" alet edilmemişti…
Bu millet Kuranla makara yapanlara ses etmedi, şimdi de Allah'ın adını bariz şekilde siyasi emellerine alet ediyorlar, bakalım bu sefer birilerinin kafasına dank edecek mi?

Kafasına dank etmeyenlere, üstat Mehmet Akif’in şu sözlerini hediye ediyorum, kabul buyursunlar: “Aldanma insanın samimiyetine, Menfaati uğruna gelir vecde, Cenneti vaad etmeseydi eğer, Allah'a bile etmezdi secde!”

Pazartesi, Şubat 16, 2015

Bu toplum uzaydan mı geldi?

Evet bu ilk değil, son olur mu; emin değilim…
Bu, Müslüman veya Türk olup olmamakla ilgili bir durum değil ya da “bu coğrafyaya özgü bir davranıştır” demek de yerinde bir saptama olmaz, evet…
Ama bu bir utanç!
Ve toplumdaki çürük domateslerin sayısı hiç de azımsanacak gibi değil.
Oysa Ahlak çok önemli bir kavram...
Fakat biz toplum olarak ahlak=namus kavramını sadece bacak arasına indirgemiş durumdayız.
İtalyan düşünür Cicero "Toplumlar parasızlıktan değil (her türlü) ahlaksızlıktan çöker" demiş.
Siz istediğiniz kadar parasal yönden zenginleşin, ama ahlaksızlık önce vicdanlarınızı öldürüyor!
Fransız yazar Montaigne “Adaletin olmadığı ülkelerde ahlak da yoktur” diye tarihe not düşmüş…
Yani en büyük zenginlik “Adalet”
Eğer adaletiniz yoksa ahlak da yok, ahlak yoksa vicdan da yok!
Son bir yılda, son 10 veya 20 yılda işlenen kadın cinayetlerini, çocuk ve kadın istismarını, tecavüzlerini, tacizlerini yan yana, üst üste koysak ve karşısına geçip baksak,utanır mıyız?
Kaçımız utanır ve “biz ne rezil bir toplumuz!” diye yemeden içmeden kesilir!
Genç bir kızımız hemcinsim olan, ama insanlığı gelişmemiş bir vicdan yoksunu sapık tarafından katledildi.
Çok şeyler söylendi, çok şeyler yazıldı. Birkaç gün sonra da unutulup gidecek, her zamanki gibi ateş düştüğü yeri yakacak ve o güzel insanın ailesi bu acıyı ömürleri boyunca yaşayacak?
Peki ya bu hunharca cinayeti işleyen insan müsveddesinin anası, varsa ablası, halası, dayısı, teyzesi, amcası ve diğer akrabaları bu utançla yaşamak için nasıl bir suç işledi?
Bir anlık gafletin, sonucu utanç, acı ve gözyaşı ve büyük çaplı bir infial olarak mı kalacak?
***
Bu sabah evden çıkıp da minibüse bindiğimde bunları sordum kendime.
Aracı kullanan minibüs şoförüne baktım, diğer erkek yolculara ve minibüsün camından yansıyan kendi aksime. Hepimiz potansiyel cani miyiz? Hemen önümde oturan orta yaşlı adam ya da arkamdaki genç, her an bir canavara dönüşebilir mi?
Ben bir canavar olabilir miyim?
O malum şahsı hangi ruh hali masum bir kızı vahşice katledebilecek seviyeye getirdi?
Nasıl bir vicdani körlüktür bu?
Nereye kadar saklanabileceğini, kaçabileceğini düşündü?
Hadi diyelim, aylarca saklandı, kaçtı polisten, jandarmadan gizlendi?
Ülke çapında ortaya çıkan infialin yarattığı vicdani atmosferden ne kadar kendini soyutlayabilirdi?
Ve ya her geçen gün büyüyecek vicdani hesaplaşmadan kim kaçabilir?
***
Minibüste bizimle birlikte yolculuk eden 3-4 kadın ve kız var, kimi türbanlı, kimi başı açık. Belli ki ürkekler.
Sonra düşündüm ki, yaşanan son olayın ürkekliği değil bu durum, kadın olmanın ürkekliğiydi.
Biz erkeklerin yarattığı, yaşanmaz, çekilmez, paylaşımsız, amansız, vicdan yoksunu toplumun bir sonucu...
İyi de bu erkekler nasıl bu hale geldi?
Bu erkekleri de bir kadın doğurmadı mı?
Bu din, İslamiyet; değil insanı öldürmek, karıncayı bile incitmeyi yasaklarken...
Bu sapıklar uzaydan mı geldi?
Bu yolsuzluk yapan bürokratlar, politikacılar, bir futbol maçı için gözü kararan taraftarlar?
Gözünü kırpmadan insan kesen, diri diri yakan, kadınları köle pazarlarında satan IŞİD, El Kaide, Taliban Müslümanlığı hangi insani değerle örtüşür?
Kaş yapayım derken göz çıkarırcasına, erkek egemen toplumun vahşi sistemine alkış tutan dindar kadın gazetecilerin yazdıkları, yozlaşmış sanatçı müsveddelerinin söyledikleri, Müslüman kimlikleriyle nefret tohumları eken dindar medya…
Bu toplumu oluşturan bireyler gökten zembille inmedi ya!



Perşembe, Şubat 05, 2015

TL’nin makûs talihi…

Frakında mısınız, hissedebiliyor musunuz?
Yoksa bana mı öyle geliyor!
Cebimizdeki para, yani Türk Lirası giderek zayıflıyor, gücü azaldı. Artık 1 TL ile sadece bir sakız alabiliyoruz.
Oysa sıfırlar atıldığında dönemin başbakanı Erdoğan, bozuk paralar için pantolonlarına küçük cep yaptırmaları için vatandaşa akıl veriyordu.
Geçin 1 TL’yi…
..100 TL ile neler alabiliyoruz?
Tam her şey düzeldi, ekonomimiz rayına girdi, gurur duyacağımız, alım gücü yüksek bir paramız var derken, yine döndük 90'lı yıllara. Türk Lirası'nın makûs talihi mi bu, yoksa beceriksizliğimiz mi?

Türk Lirası dün ABD Doları karşısında “Cumhuriyet Tarihi”nin en değersiz seviyesine düştü.
“Cumhuriyet Tarihi” tanımlaması çok mu abartı oldu sizce?
Peki o öyleyse zaman yolculuğu yapalım ve yakın geçmişte durum nasılmış bir göz atalım:
4 Kasım 2002’de AKP’nin iktidara geldiği günün ertesi, pazartesi günü Merkez Bankası’nda 1 Dolar alış 1,670,018, satış 1,678,073 olarak işlem görmüş.
O zaman sıfırlar henüz atılmadığı için bu rakamların milyon olarak okunduğunu da unutmayalım!

Şimdi aynı verileri bir de sıfırlar olmadan okuyunca bakalım ne olacak? “1 lira 678 kuruş”
Peki dün, yani 4 Şubat 2015, Kasım 2002’den tam 12 yıl, 4 ay sonra dolar ne kadar oldu dersiniz?
Merkez Bankası verilerine göre ABD Doları alış 2.4098 TL, satış 2.4141 TL.
Serbest piyasada ise Dolar, kademeli olarak yükselirken  Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan gelen "Merkez Bankası bağımsız olunca gelinen nokta bu. Bizim daha iyi bir noktayı yakalamamız lazım" şeklindeki açıklamalar sonrası 2,4630 lira ile tarihi zirvesini gördü. 
Bir de bunları sıfır atılmadığını varsayarak okuyalım bakalım Türk ekonomisi ne kadar değişmiş ve gelişmiş(!)

Karar sizin, buyurun afiyetle okuyun: “2 Milyon 46 bin 30 Kuruş”
Siz hala farkında değil misiniz, Türk Lirası’nın sefil hale geldiğinin?!
O zaman şöyle anlatayım:  2002’de en büyük kâğıt para 50 Milyon idi…
2015’e geldiğimizde en büyük kâğıt para 200 TL.
Peki 200 TL’ye o atılan sıfırları da ekleyerek okuyunca ne görüyorsunuz?
-?
-Ne o, canınız mı sıkıldı?
-E o zaman Enflasyon neden düşük?

Onu bana değil, kurnanın başında duranlara soracaksınız?
Ben giderek eriyen cebimdeki Türk Lirası’nın alım gücüne bakarım…
100 TL ile ne alabiliyorum, ne kadar idare edebiliyorum, onun hesabını yaparım!
Kurnanın başında TL’yi vatandaşa koklatarak verip de, yeşil dolarları, gri avroları istif yapanlar bu maçın asal oyuncuları.
Lakin ben de sizin gibi tribündeki değersiz ve işlevsiz bir izleyiciyim, istesem de istemesem de bu saçma maçı izliyorum…
Ve görüyorum ki, bu maç karakolda biter(!)

Cumartesi, Ocak 31, 2015

Siz hiç TKM Düğün Salonu'na gittiniz mi?

“Böyle bir düğün salonu mu var?” diyorsanız, haklısınız, elbette yok!
TKM; Tayyare Kültür Merkezi’nin kısa adı…
Bursa’nın sanat dinamiğinin en önemli merkezlerinden biri…
Bursa BŞ Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nun oyunlarını sergilediği ana üssü…
İki akşam üst üste iki oyun izledim TKM’de, ikisi de sezonun en iddialı projeleri.
Şehir Tiyatrosu’nun gecikmiş yeni oyunu Orhan Asena’nın “Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe”’yi izlemek için (dün akşam) TKM’nin kadim koltuklarındaki yerimi aldım, yanımda tiyatro okuyan oğlum Tarık...
Oyunu heyecanla bekliyorum, çünkü değer verdiğim dostlarım sahnede, performanslarını merak ediyorum.
Yer yer boşluklar olsa da salonun geneli dolu, ilgi pek âlâ…
Perdenin açılmasına 10 DK var, 5 DK var, derken Şehir Tiyatrosu’nun deneyimli aktristi Nihal Türksever’in sesinden son anons ve uyarılar yapılıyor, “Lütfen Cep telefonu ve çağrı cihazlarınızı kapatınız”
Telefonlar sessize alınıyor, ışıklar sönüyor ve perde…
Ama o da ne?
Perde sahnenin önünden değil, hemen yan tarafımızda bulunan kapının yanından aralanıyor. Belli ki, birkaç kişi geç kalmış, trafik vs vs.. Anca yetişmişler oyuna, kabul…
Sonra perde bir daha aralanıyor, bir daha, bir daha; gelen gelene…
Oyun başlayalı 15 dakika olmuş, sahnenin önünden geçeni mi ararsın, koltuklar arasında dolanan mı, gelenler tiyatroya değil sanki düğüne gelmişler: TKM Düğün Salonu mübarek(!)
Gelenlerin trafiğinden oyunun başını yakalayabilene aşk olsun…
Ne olmuş öyle TKM’ye?
Eskiden oyun başladı mı, kapılar kapanır ve herkes sahneye dikkat kesilirdi...
Tiyatro kültürüne ne oldu?
Var mıydı ki o kültür?
E az da olsa vardı, sanki artık o da kalmamış! :(
1. Perde arasında, görevlilere söyleniyorum, “bize değil Ertan (Akman) beye söyleyin bunları” karşılığını alıyorum.
2. Perde oyuna odaklanabildiğimiz kadar odaklanabilsek ne çare. “Deli İbrahim”den 6 yıl sonra tarihi ve ecdadımızı irdeleyen yeni bir oyun “Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe” ama ışık zayıf, müzik orta, dekor sıfır. Oyunculuklar oyunu ne kadar kurtarabilir? Kuzgunlar metaforu daha nasıl işlenebilirdi diye kafamızı yoruyor…
Oysa Muhteşem Yüzyıl dizi filminin ardından, o rüzgarla daha çarpıcı bir sonuç çıkabilirmiş. Çünkü konu, tam da Muhteşem Yüzyıl’ın bıraktığı yerden akıyor. Ecdadımızın anlı ve kanlı tarihinden trajik bir kesit sunuyor. Oyun sonunda alkışı da sadece oyuncular hak ediyor.
***
Bir akşam önce ise aynı sahnede (TKM) Nilüfer Belediyesi’nin çiçeği burnunda tiyatro topluluğunun Haldun Taner'in yazdığı Ali Düşenkalkar imzalı “Eşeğin Gölgesi” sahne almıştı.  
Bu sezon, Düşenkalkar’ın Bursa’daki ikinci oyunuydu bu. AVP Devlet Tiyatrosu için “Kanlı Nigar”ı Bursalılara sunmuştu Ali hoca…
Daha düz, daha yalın bir iş olmasına rağmen Ali Düşenkalkar’ın dokunuşu kendini hissettiriyordu.
O nedenle “Eşeğin Gölgesi”nde neler yaptığını merak ederek gitmiştim izlemeye. Ancak, umduğumu bulduğumu söyleyemem.
Çok zorlama bir iş ortaya çıkmış. O kadar çok unsur ve metafor kullanılmış ki, metinde yer alan ve günümüze ciddi göndermeler içeren çarpıcı replikler unsur kalabalığı arasında kaynamış gitmiş.
Elbette bu sıra dışı (grotesk) anlatım tarzı yönetmenin tercihi… Fakat bu tercih oyunun önermesini zayıflatmaktan başka bir işe yaramamış.
Bursa gibi, salt Bursa değil, ortalama Türk izleyicisinin algısının çok ötesinde bir sonuç çıkmış. Oyunu izlerken şu soruyu yöneltmeden edemiyoruz ne yazık ki:
“Eeee, eeee… Bu oyun ne için yapıldı? Kimin için yapıldı?”
Eğer yönetmenimiz, değerli hocam Ali Düşenkalkar kendisini tatmin etmek için sahneye koyduysa, eyvallah… Yok mesajın anlaşılması ise asıl mesele, ne yazık ki ana mesaj, oyunun asal önermesi arada kaynayıp gitmiş. Geçmiş olsun.
“Eşeğin Gölgesi” ile ilgili hakkını vermem gereken kayda değer ayrıntı yok mu?
Var tabi, olmaz mı?
Dekor, ışık, müzik, kostüm ve elbette (yüzleri boyalı olduğu için kim olduklarını anlamasak da) genç oyuncuların performansı, alkışı sonuna kadar hak ediyor. Ve tabi, her şeye rağmen Nilüfer Belediyesi’nin tiyatro yapma çabası, takdire şayan…
Bu oyunu gidip bi de kendi mabedi Nazım Hikmet Sahnesi’nde izlemek lazım…
Bakalım oradan bakınca nasıl görünüyormuş? ;)

https://twitter.com/inSanatDernegi


Salı, Ocak 27, 2015

Şeytanın oğlu işbaşında!

Şeytanın oğlu kim mi?
Aa çok ayıp, siz şeytanın oğlunun bilmiyor musunuz?
Öyleyse okumaya başlayın, bakın bakalım kimmiş bu şeytanın yer yüzündeki veliahtı ve ne dolaplar çeviriyormuş!
http://www.guncelmeydan.com/ adlı portal, Alman haftalık iş dergisi WirtschaftsWoche’de çıkan bir makaleye dayanarak, Amerikalı milyarder yatırımcı George Soros’un Yunanistan’ın ikinci popüler partisi SYRIZA’ya parasal destek sağladığını iddia etti… Dergideki yazıya göre Amerikalı sermayedar, SYRIZA koalisyonunun aşırı sol görüşlü lideri Alexis Cipras’ın Amerikan’ın “yerleşik politik güçleri” ile tanıştığı ABD ziyaretinin organizasyonuna yardımcı olduğu, Cipras, bu ziyarette onlardan açık olarak, “tamam, sen yürüt” sözünü aldığı ifade edildi.
ABD'yi ziyaretler, bazı liderlerle önceden özel görüşmeler falan, hiç yabancı gelmedi size değil mi?

Bu işin arkasında gerçekten Soros var mı yok mu, bilemem ama 28.06.2013'te www.bursaport.com’daki köşemde "Erdoğan, Soros'u tanıyor mu?" başlıklı bir yaz kaleme almıştım. George Soros gibi vahşi kapitalizmin acımasız tetikçisinin, gerçekten de bu işlere etki edip etmediğine siz karar verin.

Çünkü, Soros’un temsil ettiği kitle asla kaybetmez, çünkü oynadıkları oyunun kurallarını onlar koyar. Dünya onların ligi, oyun alanı... İstediklerini oyuna alır, istediklerini yedekte bırakır, istediklerini de kadro dışı... Onlar asla kaybetmezler, Sadece büyük bir keyif alarak (orgazm düzeyinde) dünya ile dalga geçerler. Zaten 85'ine gelmiş ve ruhunu şeytana satmış birinin başka ne eğlencesi olabilir ki(!)

Her ne kadar kendisinden 40 yaş küçük yoga hocası Tamiko Bolton ile bir kaç yıl önce evlense de, eminim Soros'un mutluluğuna diyecek yoktur(!)

Şimdi, 28 Haziran 2013’te, gezi olaylarının hemen akabinde ne yazmışım, bir daha anımsayalım ve ona göre olup bitene anlam vermeye çalışalım.

Hani Recep Tayyip Erdoğan'nın şikayet ettiği Faiz Lobisi var ya onun çıbanbaşı George Soros, "Ekonomik teori yeniden düşünülmeli" demiş.
Bbloomberght.com adlı sitede yer alan haberi okuyunca, yıllar önce Soros ile ilgili medyamızda çıkan haberler geldi aklıma.
Yıllar önce dediğime bakmayın, yani bundan yaklaşık 7-8 yıl öncesine götürecem sizi şimdi. Soros ile ilgili kaygı dolu ilk yazıyı Türkiye’de Can Dündar yazmıştı. (O yazıyı aradım ama bulamadım) Dündar o yazıda Soros’un yatırım yaptığı her ülkenin daha sonra iç karışıklık yaşadığı konusunda uyarılarda bulunuyordu.
Bazı kesimler tarafından Şeytanın oğlu olarak da adlandırılan ve esas işlevi borsa spekülatörlüğü olan ünlü yatırımcı ve Soros Fon Yönetimi'nin başkanı George Soros'u Türkiye'de yatırım yapması için davet eden kim biliyor musunuz? BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN. 14 haziran 2005'te George Soros’u kendi makamında kabul eden Erdoğan, Macar asıllı Amerikalı Yahudi iş adamını yatırım yapması için ülkemize davet ettiğine dair şu haber ajanslardan medyaya yansımıştı. Haberi geçen ajans İHA Ankara temsilciliği: Başbakan Erdoğan, Ünlü Yatırımcı Soros'u Kabul Etti
Can Dündar, köşesinde Soros’u deşifre(!) ettikten sonra da ilk röportajı yapmak zorunda kalan ilk gazeteci de yine kendisi oldu. Dündar röportajı yapmaya gönül rızasıyla mı gitti, yoksa kerhen mi, bilmiyorum ama 2 bölüm halinde yayınlanan röportajda söylenenler bugün yaşananlara ışık tutacak ayrıntılar taşıyordu. 12.5.2005 tarihinde Can Dündar’ın sorularına açık yürekli(!) yanıtlar veren Soros'un sözlerini kullanarak 'AKP, İslami bir ülkenin en demokratik partisi' başlığını atmıştı Milliyet Gazetesi.
AKP’ye ve Erdoğan’a nasıl da gazını vermiş eski kurt Soros değil mi?
(O röportajı okumak isterseniz başlıklardaki linklere tıklayabilirsiniz)
"Nerede Devrim Var Kızıl Milyarder Orada" başlıklı 13 Mayıs 2005 tarihinde yayınlanan röportajın 2 gününde Dündar’ın sorularını aynı dürüstlükle yanıtlamaya devam eden Yahudi asıllı Borsa spekülatör Soros, Can Dündar’ın, "Diktatörler sizden korkuyor, çünkü siz gelince onlar devriliyor. Değişimi tetikliyor musunuz, yoksa kokluyor musunuz? şeklindeki soruya şöyle yanıt veriyor: Değişim halktan gelmelidir. Elbette vakıflarımızın demokrasi talebine katkısı olabilir, ama halk desteklemedikçe bu hiçbir işe yaramaz.
CAN DÜNDAR: Ama muhaliflere para vererek değişime önayak oluyorsunuz.
GEORGE SOROS: Hayır. Ben değil, oranın halkı önayak oluyor. Biz onlara destek veriyoruz.
Tam da Sn Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın şikayet ettiği konulara taa 2005’te değinmiş Soros amca değil mi?
Diktatörlere karşı ayaklanan halkı destekleyen bir borsa spekülatörü. Peki bu adamı Türkiye’ye kim davet etmiş ve onu makamında kim konuk etmişti, tekrar anımsayalım: RECEP TAYYİP ERDOĞAN
O tarihlerde Sn Başbakanımızı uyaran kimse olmamış mı dersiniz? Olmuş tabi. İşte onlardan biri: Güngör Uras.
Uras, 22 Haziran 2006'da Milliyet Gazetesi'ndeki köşesinde yer alan "Ben Soros'tan Korkarım" başlıklı yazısında şöyle bir uyarı yapmıştı: "Açık Toplum Enstitüsü etrafında topladığı entelektüeller, yazarlar, çizerler, üniversiteler ve ülke politikasında şu veya bu görüş yanlılarına destek vermeye başlasa... "Alınız başınıza kocaman bir belayı"...Soros'un pozisyon alma hakkı var da benim yok mu? Benim pozisyonum belli. Ben Soros'u sevmiyorum. Türkiye'deki ilişkilerini yanlış ve zararlı olarak değerlendiriyorum. Bunun için Soros'tan korkuyorum. Ama, benim Soros'u sevmemem "ne yazar"? Soros sevenler o kadar çok ki... Bakınız şu kriz döneminde, AB'den, ekonomiden, enerjiden sorumlu anlı şanlı bakanlarımız. Soros ile yemek yemek için, Ankara'yı bırakıyor, koşa koşa İstanbul'a geliyor."
Güngör Uras, AKP iktidarını, bakanlarını ve elbette sn Başbakan Erdoğan’ı kibarca uyarmış. Bugün olduğu gibi Erdoğan o gün de kimseyi dinlemediği için, bu uyarı da havada kalmış elbette!
***
Şimdi gelelim bugüne. Yani günümüze…
Sn Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “Gezi Parkı” olaylarının arkasında dış güçler olduğundan avazı çıktığı kadar şikayet ederken adres olarak “Faiz Lobisi”ni göstermişti. Yani uluslararası borsa simsarları, borsa spekülatörlerini. Bu Faiz Lobisi’nin çıbanbaşı olarak da karşımıza Soros çıkıyor!
Üstte de paylaştığım Dündar’a verdiği röportajında ne diyordu ak saçlı sinsi gülüşlü Soros amcamız? “Değişim halktan gelmelidir. Elbette vakıflarımızın demokrasi talebine katkısı olabilir, ama halk desteklemedikçe bu hiçbir işe yaramaz.”
Yani, Soros amca demek istiyor ki “bir sıkıntı olacak ve o sıkıntı olursa, biz de yarayı kaşıyacaz, kaşıyıp iltihap olacak ve sonra…”
Hadi George Soros’u ülkeye yatırım yapmak için Erdoğan davet etti, kabul. Peki, Gezi Parkı olayları ilk başladığı gece, yani yara kaşınmaya başlamadan, henüz küçük bir sivilceyken, apse olmadan daha o gece, Gezi Parkı’nda toplanan 50-60 kişilik gruba sabah ezanına müteakiben saldırı emrini kim verdi?
Soros’un adamları İstanbul Valiliği’ne, Emniyet Müdürlüğü’ne sızmış olabilir mi, ne dersiniz?
Ya da İstanbul BŞ Belediyesi’nin dozer ve kepçelerini, ağaçları sökmek için Gezi Parkı’nın önüne gönderen Soros muydu?
Veya, 19 Haziran Cumartesi günü, ben de oğlum Tarık ile bulunduğum gün, akşam ezanına müteakiben başlayan Gezi Parkı ve Taksim müdahalesi emrini de Soros vermiş olabilir mi?
George Soros hem İçişleri Bakanlığı’na, hem de İstanbul BŞ Belediyesi’ne ve tabii ki, orada toplanan kalabalıklara etki edebileceğine inanıyor musunuz gerçekten?
Soros için şeytanın oğlu dediysem mecazi anlamda dedim, gerçekten tüm bunları yapabilecek kudrete sahip biri olduğunu düşünmüyorsunuz umarım. Zira benim gibi, yüz binlerce kişiden oluşan sıradan halkı meydanlara çeken polisin orantısız güç kullanımı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın kendini halkın üstünde görme çabası ve inadından gayri başka bir şey değildi!
Var sayalım, George Soros’un bu işlerde parmağı var…
İyi ama, Başbakan Erdoğan geçenlerde, o emirleri kendisinin verdiğini itiraf etmemiş miydi?
Yoksa, Erdoğan ve Soros…
Yok canım o kadar da değil!
İyi de, ne peki?
***
Ortada çok basit ve rahatlıkla tedavi edilecek bir yara varken, yanlış tedavi uygulayarak, George Soros gibilerine fırsat yaratırsanız ve üstelik bu insanlara ortam hazırlarsanız, “Faiz Lobisi bizi yıkmaya çalışıyor!” demeniz ne kadar samimi ve inandırıcı olur?
Daha önce buradan sormuştum, bir daha soruyorum: Hangi AVM, hangi Kışla, hangi Kent Müzesi, hangi siyasi kariyer insan hayatından daha değerlidir? Uğratılan maddi zarar belki bir şekilde telafi edilecek. Ya sakat kalanların kaybolan uzuvları, ölüp giden canlar? Ya polisimizin halk nezdinde tükenen itibar ve güveni?
Olanlara bakınca söyleyecek tek bir şey kalıyor: Kendi düşen ağlamaz.
Bugün yaşadığımız her türlü kaybın tek bir sorumlusu var. O da miting meydanlarında tekrarladığı arsız yalanlarla seçmenlerini kışkırtmaya devam eden Sn Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’dan başkası değildir. Bunu ben demiyorum. Ne yazık ki, kendi yaptığı ya da yapamadığı icraatları ve söyledikleri "her şeyi" apaçık kanıtlamaya yetiyor!
Ayakkabılarını çıkarıp Obama ile camiye girmesi de bir şey ifade etmiyor...
Çünkü, kral çıplak! 
***
Şimdi aynı Soros'un Yunanistan siyasetini dizayn ettiği anlaşılıyor. Üstte de dedim ya, George Soros'un temsil ettiği kesim asla kaybetmez ve mutlaka kazanacak ata oynarlar ve o atın kazanması için de her şeyi, ama her şeyi yaparlar.
Peki ya üzerine oynadıkları at kazanamaz veya daha sonra kaybetmeye başlarsa ne olur?

Ne olabilir ki? Türkiye ve Yunanistan gibi ülkelerde kaybeden at ya sütçü beygiri olur, ya da ekmek arası sucuk!

Teşbihte hata olmaz...
Şeytanla masaya oturan, sonucuna da katlanmak zorundadır!

Cumartesi, Ocak 24, 2015

Kral öldü yaşasın bizim kral(!)

Suudi Kralı Abdullah öldü.
Toprağı bol olsun da, Bize ne ki, Türkiye’de yas ilan edilsin, bize ne?.
Bu satırları karalarken ben, yas hala devam ediyordu.
Sokaktaki insanımız da anlamadı: “Yav Suudi Kralı’ndan bize ne? Suudi Arabistan’da bile yas ilan edilmiyorken, biz neden yas tutuyoruz?”
Neden?
Nasıl bir bağ varsa artık AKP Hükumeti ile Suudi Krallığı arasında, Dünya’da sadece Türkiye’de matem oluyor…
Yas nedeniyle devletin resmi kurumlarındaki tüm etkinlikler ya ertelendi, ya da, ya da…
Bizim Devlet Tiyatrosu’nda sahneleyeceğimiz oyun da bu nedenle güme gitti.
Sabah aradılar, “bugün (cumartesi) matine ve suare oyunlar ulusal yas nedeniyle iptal edildi?”
“Ee bizim alacağımız yevmiyeler ne olacak? Ne de olsa biz gariban, (figüran) oyuncularız. Tek gelir kaynağımız bu, alacağımız gündeliğimizden bir gün eksilecek, günah değil mi bize?” diye sormamak elde mi ki?
Hadi yevmiyeyi geçtim; alkışlarımız ne olacak? Bol bol alkışlanacaktık. Alkışlarımızı gasp edenlere haram olsun bu yas günü!
Vatandaş da sormaya devam ediyor:
“İyi de bana sordun mu yas ilan ederken? Bana ne kardeşim elin arabının kralı öldüyse, bu ülkeye ne faydası oldu. Yoksa ülkeye değil de size mi çok faydası dokundu?”
Kral ölmüş, toprağı bol olsun. 18 milyar dolar serveti olan Kral Abdullah, akrabalarının sırtında bir kefenle taşımış.
Merak ettim, 18 milyar dolar servetini de yanında götürebilmiş mi?
Twitter’da gördüğüm şu paylaşım halkın tepkisini de çok güzel açıklıyordu aslında:
Türkiye'de Suudi kralı için yas ilan edilmiş. Sosyalist Küba ve Venezuela Soma için yas ilan ederken "Müslüman" Suudi Arabistan neredeydi?
Sahi Suudi Arabistan’ı geçtim de King Abdullah Somalı madenci aileler için her hangi bir yardım ya da bağış yapmış mıydı, duyan oldu mu?
Hani siyasi isimlere mücevherler, altınlar, pırlantalar hediye eden bu cömert kral böyle bir jest yaptı da haberimiz mi yok?
E kral öldü, evet evet, krallar da ölüyormuş, biliyorduk zaten, bu dünya ona da kalmayacaktı, kalmadı da.
Peki ya bizim kraldan çok kralcılar?
Ha onlar mı?
Onlar şimdi şu tekerlemeyi söylüyorlar içten içe: KRAL ÖLDÜ, YAŞASIN BİZİM KRAL(!)
***
Suudi Arabistan gerçekten kralları için yas ilan etti mi etmedi mi bilmiyorum, bizimle birlikte matem tutan bir diğer ülke de İngiltere'ymiş meğer.
"Haydaa, onlara da ne oluyor?" dediğinizi duyar gibiyim..
Aslında İngilizleri anlayabiliyorum. Nitekim bu krallık onlar tarafından uydurulmuş ve Vahabilere hediye edilmiş bir makam. Yas tutmaları makul karşılanabilir, çünkü bugüne kadar onlar için hizmet etmiş bir kişilik krallık.
Peki ya bize ne oluyor?
İngiliz ajanı Yarbay Thomas Edward Lawrence Arapları kışkırtıpOsmanlı'nın bölünme sürecini başlatan kişi değil mi?
İşte böyle bir krallık için Türkiye'nin yas ilan etmesinin abukluğu insanın daha da canını sıkıyor!
***
Bu arada aklıma gelmişken sorayım; bu kral, Mısır’da Muhammed Mursi’yi devirmek için General Mustafa El-Sisi’yi destekleyen Kral Abdullah değil miydi?
E ama Bizimkiler de Mursi’yi destekliyordu.
Kral Sisi’yi…
Sisi Kralı.
Kral da…
O da öldü...
Toprağa bol olsun…
Allah herkese böyle ölmeyi nasip etsin, inşallah(!)