Pazartesi, Ekim 31, 2016

Erdoğan’ın maksadı ne?

Sn Cumhurbaşkanı “BAŞKAN” olmak istiyor.
Peki ne başkanı, Türkiye Başkanı.
Peki şu anda neyin başkanı?
Cumhuriyet’in başkanı. Cumhurun, yani halkın en tepesindeki tek ve en yetkili insanı…
İyi de başkan ile Cumhurbaşkanı arasındaki fark ne?
Birinin başında cumhur var, diğeri ise sadece başkan!
Neyin başkanı?
Kimin başkanı?
Şu anda neyi yapamıyor da başkan olunca daha bi güzel, daha bi etkili, daha bi rahat yapabilecek Sn Erdoğan?
Sorular sorular, olaylar olaylar…
7 Haziran seçimlerinden önce Sn Recep Tayyip Erdoğan halka seslenirken, “verin 400 vekil bu iş huzur içinde çözülsün” demişti.
Bu bir deyiş mi yoksa tehdit miydi, anlayan var mı?
400’ü vermeyen halkın o tarihten bu yana başına gelmedik kalmadı, bombalar, cinayetler, tutuklamalar, kan-gözyaşı ve bunlar yetmiyormuş gibi 15 Temmuz darbe girişimi felaketi…
O korkunç 15 Temmuz gecesinin ardından kafalarda yine yanıtlanmayan birçok soru oluştu ve bu sorulara makul ve mantıklı yanıtlar bulamayanlar, “bu ne biçim darbe girişimi, bu olsa olsa bir tiyatrodur” demekten kendilerini alamadılar.
Ben de hemen arkasından dedim ki; “bunun gerçek bir darbe girişimi mi yoksa, bir darbe nasıl yapılamaz konulu bir tiyatro oyunu mu, anlamak için bir, bilemediniz en az iki yıl geçmesi lazım. Bu süreç içerisinde, Sn Erdoğan herkesin Cumhurbaşkanı olduğunu anımsar da hepimizi kucaklar, kin ve nefret söylemlerini bırakıp anayasal sınırları içine çekilirse bu darbe girişimi kendisine yapılmış bir harekettir. Yok eğer, nefret söylemlerini artırarak sürdürür, başkan olabilmek için her yolu mubah görür ve bu yolda tüm muhaliflerini yok etmek için çalışırsa, darbenin arkasında kendisi vardır!”
Çok basit iki ayrı denklem…
Bu denklemi üstü üste koyduğumuzda çıkan sonuç ortada.
Cumhurbaşkanının “Bu darbe bize Allah’ın bir Lütfudur!” ifadesi ile Başbakan Binali Yıldırım’ın “Başkanlık gelmezse ülke bölünür” açıklaması 15 Temmuz’un üstündeki sis tabakasının yavaş yavaş dağılmaya başladığının göstergesi…
Önce PKK yandaşlığı iddiasıyla Kürt siyasetçi ve yerel yöneticilerin tutuklanması, sonra da muhalif gazetelerin derdest edilmeye çalışılması….
Ve son olarak, Cumhuriyet Gazetesi’ne, PKK ve Fetö destekçiliği suçlamasıyla yapılan baskınlar, yazarlarının gözaltına alınması, Erdoğan’ın başkanlık yolundaki çakıl taşları ve engebeleri temizlemeye yönelik girişimlerden başka bir şey olmadığı izlenimi yaratıyor.
O zaman birileri de çıkar ve şunu sorar: Eğer Cumhuriyet Gazetesi ve yazarları PKK ve Fetö’ye destek veriyorsa… İmralı’daki bebek katili ile gizli müzakereler yürütmek, Güneydoğu’daki valilere, PKK’lı teröristlerin silahlanmasına göz yumulması emrini vermek… Fetö’nin palazlanmasına yardımcı olmak, “Ne istediniz de alamadınız” demek suç ve günah değil mi?
Şu sorular ise hala yanıt bulmuş değil: Recep Tayyip Erdoğan ne yapmak istiyor? Gerçekten başkan mı olmak istiyor, yoksa ülkeyi bölmek mi?
Evet, yanlış okumadınız? Bölmek…
Eğer, bu iddia gerçekse, vay Türkiye’nin haline… Allah sonumuzu hayretsin, demek bile bizi kurtaramaz!

Dip not: Dağlıca'dan 3 şehit haberi daha geldi ve biz bu ölümleri kanıksamış halde Recep Tayyip Erdoğan'ın başkan olmak için yaptıklarını tartışıyorsak, toplumsal vicdanımız kurumuş demektir!

Cumartesi, Ekim 29, 2016

Bu cumhuriyet yıkılırsa…


Bugün 29 Ekim, Cumhuriyetimizin kuruluşunun 93. yıl dönümü, yani Cumhuriyet Bayramı'nda sorulacak soru mu bu?
Evet, ama...
Şimdi 'ama'sını anlatacağım:
BŞ Belediyesi’nden öyle bir çifte standart yapılıyor ki hayretler içinde kalacaksınız…
Nedir çifte standart?
Senden olana, senin beğendiğine başka, senden olmayana, değer vermediğine başka muamele etmektir..
Sözlükte ise “Eşit davranılması gereken iki durum karşısında eşitliğe aykırı davranma tutumu” diye tanımlanıyor…
93 yıllık Türkiye Cumhuriyeti tarihinde sayısız çifte standart örneği vermek mümkün…
Lakin hiçbir dönem, son 14 yılda rastladığımız kadar, adam kayırma, partizanlık, kendinden olma, aynı cemaat mensubu gibi durumlar sonucunda çifte standart örneklerine rastlanmadı.
Son ve en çarpıcı örnek ise Bursa’da karşımıza çıktı.
Bursa CHP İl Başkanlığı ve Merkez İlçe Belediyesi Nilüfer, her 29 Ekim gecesi geleneksel olarak düzenlediği “Cumhuriyet Yürüyüşü” ile dikkat çekerken, bu yıl için Büyükşehir Belediyesi’ne başvurarak, 29 Ekim bayramı münasebeti ile ulaşımın (Belediyenin otobüs ve tramvaylarında) ücretsiz olmasını talep etmiş.
Bilin bakalım Bursa Büyükşehir Belediyesi bu talebe ne yanıt vermiş?
Elbette ki yanıt net: “HAYIR!”
Oysa çok değil daha bir hafta önce, Sn BŞ Belediye Başkanı Recep Altepe’nin oğlu ile, BTSO başkanı Sn İbrahim Burkay’ın kızının nikah şahitliği için Bursa’ya gelen, bu vesileyle, İnegöl ilçesi ve Bursa’da bir dizi açılışlar yapan, hazır Bursa’ya gelmişken de Bursa’nın tam da göbeğinde (bir miting ile) seçmenlerine seslenme fırsatı bulan Cumhurbaşkanımız Sn Recep Tayyip Erdoğan için BŞ Belediyesi bir günlüğüne Bursa’da tüm toplu ulaşım araçlarını ücretsiz yaptı.
Maksat Bursalılar, Cumhurbaşkanımızı Fomara Meydanı’nda (yeni adıyla Demokrasi Meydanı) yalnız bırakmayıp, rahat rahat meydana ulaşabilsin diye!
Nasıl demokrasi ama…
Kendi seçmenlerine, şapur şupur, başka partinin taleplerine yarabbi şükür…
Sn Erdoğan’ın Bursa’ya geldiğinde (zaten arapsaçı olan) kent içi trafiğinin ne hale düştüğünü anımsatmama gerek bile yok!
Sevgili Ak Partili dostlarım diyeceklerdir ki, “Koskoca Erdoğan Bursa’ya gelmiş, açılışlar yapmış, bu kadar katkımız olmasın mı?”
Olsun, olsun da…
Bizim de şu soruyu yöneltme hakkımız var: Cumhuriyet Bayramı mı daha önemli, Cumhurbaşkanı’nın kente gelmesi mi?
Hem, Erdoğan Bursa’ya açılışlar yapmaya geldi, hadi gelmişken Altepe’nin oğlunun nikahına da teşrif etti. Peki miting yapmak zorunda mıydı?
Bayram değil, seyran değil, o miting ne için, hangi maksatla yapıldı?
14 yıllık bir iktidarın ardından daha ne anlatmak isteyebilir, bugüne kadar seçmenlerine ne söyledi de eksik bir şey kaldı ve bu nedenle Bursalılara sesleme ihtiyacı hisseti Sn Erdoğan?
Bursa’ya gel, açılış yap, nikah şahidi ol, halka seslen, kent trafiği felce uğrasın, halk beleşe toplu ulaşımından yararlansın, oh ne ala!
Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında, o bayramın sahibi cumhura (yani halka) bir günlük bedava toplu ulaşımdan yararlanmayı çok gör!
Allah için söyleyin, bu çifte standart değil de nedir?
Bu çifte standart uygulamaya, kendinden olanı kayırmaya Allah razı gelir mi?
Aynı ülkenin vatandaşı, aynı kentin insanı değil mi bunlar?
Bu davranış, Muhammed Ümmetine yakışır mı?
Efendim, anlamadım, ne dediniz? “Yakışır mı dediniz?”
Hayır yakışmaz ama bu şekilde davranarak bunu kendilerine yakıştıranların giderek arttığını ve arsızlaştıklarını da söylemeden geçemeyeceğim…
Ve ez cümle, bu insanlar bu cumhuriyetin kendilerine sağladığı avantajları kullanarak, Cumhurbaşkanı, başbakanı, belediye bakanı oldular!
Böyle gider de topum ayrıştırılmaya devam edilir, cumhuriyet yıkılırsa, bugünleri çok ararız, çok ararlar!


Salı, Ekim 11, 2016

Bursa Sultanı 1. İzzettin Küçük bey

Ne bahtsız şehir Bursa!
Kentin tarihi ve kültürel ihtişamına yaraşır bir valiye yıllardır hasret...
Gelen vali giden valiyi değil mumla, kibrit aleviyle aratıyor maşallah(!)
Sahabettin Harput, gitti Münir Karaloğlu geldi…
Harput meğer Fetöcüymüş, tutuklandı, şimdi içerde!
Yerine gelen Karaloğlu, saçma sapan uygulamaları yetmiyormuş gibi giderayak Bursa’yla alakası olmayan çirkinlik sembolü laleli logoyu kakaladı, Antalya’ya gitti.
Aman, Münir beyden kurtulduk, oh ne ala, demeye kalmadan Urfa'dan İzzettin Küçük geldi, ama geldiğine, geleceğine Bursalı'yı pişman etti. Kısa sürede Bursalının başına bela oldu, hamd olsun(!)
Hangi uygulamasını eleştirsem bilemiyorum...
Ohal ortamının valilere tanıdığı aşırı yetkilerle,  vali değil sanki kentin padişahı mübarek.
(Bursa Valisi İzzettin Küçük)
Kimseyi iplediği yok! Emrindeki kollu kuvvetleri saldı mıydı yan bakanın üstüne, gık diyenin vay haline...
Bursa Bursa olalı böyle sevimsiz vali görmedi.
Oysa Osmanlı’nın ilk başkenti Bursa.
Ahmet Vefik Paşalar, Haşim İşcanlar, İhsan Sabri Çağlayangilller, Zekai Gümüşdişler, Ali Fuat Güvenler iz bırakıp geldi geçti bu şehirden. Lakin, İzzettin Küçük gibi acımasızı gelmemişti…
Ohal gerekçesiyle okullarda küçücük çocuklara eziyete varan uygulamalar getiren ilk vali İzzettin bey oldu.

Habere bakın hele:
OHAL nedeniyle okula alınmayan veliler, çocuklarına tel örgüden yemek veriyor! Bursa'da merkez Osmangazi ilçesinde tam gün eğitim veren Şehit Onbaşı Tolga Taştan İlkokulu’nda bu yıl öğrencilerin öğle tatilinde okul dışına çıkışlarının yasaklanması yemek sorununa neden oldu.

Bu nasıl bir mantıktır ey Bursa’nın çiçeği burnunda valisi İzzettin Küçük, okullara böyle bir kararname dayatmak hangi vicdana sığar?

E tabi minik öğrencilere bu muameleyi layık gören zihniyet büyüklere acır mı?

Polis ekipleri, yürüyüşün Olağanüstü Hal uygulamasına aykırı olduğunu bildirerek izin vermedi. Yürüyüş yapmakta ısrar eden yurttaşlara çevik kuvvet ekipleri çok sert müdahale bulundu, müdahalede 29 kişi gözaltına alındı.

(Bursa polisi Ohal bahanesiyle eylemcilere Setbaşı'nda acımadan saldırdı!)
Oysa, devletin tanıdığı sivil toplum örgütleri, sendika ve siyasi parti üyelerinden oluşan legal bir grup anma yürüyüşü düzenlenmek için vali İzzettin Küçük’ten izin talep etmek adına randevu istemişler. İki hafta geçmesine rağmen, Bursa Sultanı 1. İzzettin bey(!) bu demokratik talebi hiç ciddiye almamış. Buna rağmen, anma toplantısını yapmakta kararlı olan grup, Setbaşı’nda bir araya gelerek bildiri okumaya kalkıştı.
Ortada ne bir şiddet var, ne bir hakaret, ne bir saldırı... Toplananlar uzaydan gelmemişti, hepsi Bursalı ya da uzun yıllardır Bursa'yı yuva bellemiş, vergi veren TC vatandaşları, gayet çağdaş bir anma gerçekleştirme, demokratik haklarını kullanma niyetindeler.
Vay sen misin, toplanan!
Özünde halkın polisi olması gereken Bursa polisi, Ohal’in ve vali hazretlerinin kendilerine tanıdığı yetkiye dayanarak, Allah ne verdiyse kalabalığa dalıyor, gözüne kestirdiğini jopluyor, kafalarını yarıyor, yakaladığını da, suçlu suçsuz ayırımı yapmadan (ki işlenmiş bir suç da yok!) ters kelepçe ile gözaltına alıyor.
(Kent Meydanı'nda Ohal yok, eylem serbest...)
İşin ilginci Setbaşı’nda toplanan Bursalı hemşerilerine sert şekilde müdahale ettiren İzzettin bey, aynı saatlerde Bursa Kent Meydanı’nda toplanan ve hilafet bayrağı açan bir başka grubun (sanki Ohal onlara yokmuş gibi) eylem yapmalarına izin vererek (belki de izinsiz toplanmalarına göz yumdu) vatandaşlarına çifte standart uyguladı.
Bir vali halkına böyle bir ayrımcılık yapar mı? Valinin adı İzzettin Küçük’se yapar!
E hani gerçek demokrasi gelmişti artık ülkeye? Çok değil daha bir ay önce o meydanlarda “işte millet, işte demokrasi” diye haykıranlar yalan mı oldu?
O meydanlara ne diye demokrasi adını verdiniz, siz kimin valisisiniz ey İzzettin Küçük?
Bursa’ya ne için geldiniz?
Bursa halkına zulüm etmek size keyif mi veriyor?
Unutmayın ki, siz bir memursunuz ve boğazınızdan geçen her dilim lokmada, bu halkın maaşlarından kesilen verginin hakkı var!
Kimin valisi olduğunuzu unutmayın, bugün varsınız, yarın yoksunuz ama Bursalılar hep bu kentte olacak...
Gerçek olan biziz, siz sadece atanmış bir memursunuz!
Çünkü biz Bursalıyız, yoktur inkârımız, demokrasi sadece sizin değil bizim de hakkımız!

@SuatOktySnck

Pazartesi, Ekim 10, 2016

Fatih TerimSon!

Fatih hoca twitterde İzlanda maç sırasında yine TT olmuştu, ama bu sefer derin bir gönderme ile…
Twitter kullanıcıları, Terim’in sonuna SON eklemişti: Fatih Terimson
Bu tepki ülke genelinde Fatih hocanın kredisinin ne düzeyde olduğunun göstergesi…
“Türk futbolunda çok önemli başarılara imza atmış bir futbol adamının böyle bir durumu hak ediyor mu?” sorusunun karşılığı ortada.
Kimse geçmişte yaptıklarınıza bakmıyor, bugün ne durumdasınız ve yapacaklarınız için duruşunuz, kararlarınız, açıklamalarınız, söyleyeceğiniz tek bir kelime ve samimiyetinizin gerçekliği ya da samimiyetsizliğinizin yarattığı negatif enerji, kaderinizi de belirliyor!
Fatih Terim ise kendi kaderini kendi belirliyor ve söylem ve davranışlarıyla ülkenin en nefret edilen kişisi olma yolunda emin adımlara ilerliyor.
Türkiye beklenildiği gibi (en azından ben bekliyordum) İzlanda’ya yenildi.
Şanssız goller mi yedi?
E ama Hırvatistan’da direklerin yanınızda olduğunu unutmamak gerek. Onlar ne kadar şans ise İzlanda’nın attığı goller de İzlandalılar için şans…
Hırvatistan maçında direkte dönen toplar Hırvatlar için nasıl şanssızlıksa, son maçta bizim için şanssızlıktı elbet!
Yani “kedi her zaman kaymak yemez” ya da “her zaman papaz pilav yemez” demek de mümkün.
İzlanda 325 bin nüfuslu mini minnacık bir ülke.
Karşısında 80 milyonluk bir dev(!)
Mini minnacık bu ülke, Türkiye’yi mi yendi, yoksa Fatih Terim’in kaprisleriyle tükettiği bir karma takımı mı?
Elbette ki Türkiye’yi yendi?
Nasıl yendi?
Aslanlar gibi yendi, çatır çatır oynayarak yendi.
Koşarak yendi, rakibe alan daraltarak yendi…
Mesela dakikalar 90’ı gösterdiğinde İzlandalı futbolcular, topu alan rakip oyuncuya aynı anda üç kişi ile baskı yapıyorlardı.
İşte aslında bu görüntü her şeyi özetliyordu.
Fatih hoca, Ukrayna’ya karşı çift santrfor ile maça başlama hatasını yaparken, İzlanda’ya karşı ise santrforsuz çıkarak, hem rakibinden ne kadar çekindiğini göstermiş oldu, hem de maçta tek puan hesapladığını…
Bu tercih gol atma umutlarımızı da peşinen yok etmişti.  
Yediğimiz saçma sapan gole kadar da aslında “bir puanlık plan” tutmuş, iyi gibi oynadığımız anlarda ataklarımız pivot santrfor eksikliği nedeniyle sabun köpüğü gibi eriyordu.
Takımda, şu kötü oynadı bu iyi oynadı, durumu da yok ama Emre Mor’a kesinlikle, bir paragraf açmak lazım.
Yazık olacak Emre’ye…
 “İyi oynayacam” diye yırtındı durdu ama kontrolsüzlüğü hem kendine hem de takımına büyük zarar verdi. Aslında onunda kabahati yok, çünkü bu yaşta, bu durumda, o fizikle, ulusal takımın ileri ucunda, İzlandalı 1.90’lık savunması arasında harcandı gitti…
Ne zaman pas vereceğini bilmiyor, ne zaman şut çekileceğinden bi haber, tek kelimeyle amatör küme topçusu konumuna düştü. Ona hatalarını söyleyecek, ne yapması gerektiğini gösterecek kimse olmadığı için, korkarım harcanıp gidecek.
Fatih hocanın aslında ona iyilik değil kötülük yaptığını iyice düşünmeye başladım.
Ve Dortmund teknik direktörü Thomas Tuchel’in Emre’yi neden sürekli ilk on birde oynatmadığını daha iyi anlıyorum…
Nitekim sonuç olarak İzlanda bizi yine yendi.

Biz de, kardeş ülke Kosova ile birlikte kardeş kardeş, puan sıralamasının dibine altlı üstlü çakılmış olduk.


Cuma, Ekim 07, 2016

Fatih Terim yine kaybetti!

Bakmayın dünyanın şu an en çok kazana teknik direktörü olduğuna, Fatih Terim bence hükmen mağlup!
Türkiye-Ukrayna maçının daha ilk dakikaları oynanırken twitterde TT olmuştu bile Fatih hoca…
Zaten arka arkaya Ukrayna’nın golleri gelince, nefret timsali haline gelen Terim’in kaderi, maç sonunda gelecek skora bağlı da değildi ya, neyse.
Türkiye kaybetmedi belki ama bence Fatih hoca kaybetti!
Maç 2-2 bittiği için değil, Avrupa Şampiyonası sırasında olanlar ve sonrasında yaşananlar nedeniyle Fatih Terim kaybetmişti…
Fransa’dan sonra kesinlikle istifa etmesi gerekiyordu. Etmedi.
Yok, etmedi değil, bence edemedi…
Edememesinin birçok nedeni var.
Siz deyin parasal, ben diyeyim duygusal(!)
Ama bir gerçek var ki, o da Milli Takım’a yansıyan gergin havanın tek ve bir numaralı sorumlusu, kayıtsız şartsız Fatih Terim’dir!
O kibrini kontrol edebilse, Arda başta olmak üzere, diğer oyuncuları “düşmanca” bir husumetle dışlamasa, Fransa’da ektiği nefret tohumlarını bugün yeşertmeyecekti…
Belki Ukrayna’yı yenebilirdi de Milli Takım. Lakin Fatih Terim’in üzerindeki antipati kalkmayacaktı.
Çünkü ortaya konan futbol berbat ötesi… Ve bunun tek bir sorumlusu Terim’dir!
Ukrayna kesinlikle bizden çok daha iyi oynadı ve galibiyeti de hak eden taraftı.    
2-2’lik skor aslında Hırvatistan’da aldığımız bir puanın rastlantı olduğunu da bir kez daha gösterdi.
Terim gibi deneyimli bir teknik adamın yapmayacağı tercih yanlışlarını izliyoruz yıllardır.
Avrupa Şampiyonası’nda savunma kurgusunu oluştururken yaptığı hataları sürdürdüğünü anımsatmaya bilmem gerek var mı?
Ukrayna gibi bir takıma karşı, forvette birbirine benzer iki futbolcu ile maça başlamak nasıl bir mantıktır anlayan var mı?
Andry Shevchenko gibi efsane bir futbol adamının teknik adamlığında yeniden yapılanan konuk takım Ukrayna’yı küçümsemek ise Fatih Terim’in aslında abartıldığı kadar olmadığının da göstergesi…
Kaldı ki, ilk yarıda sahada görünmeyen Cenk’in yerine, bir şeyler yapmak için didinen, forma giydiği Twente’de harikalar yaratan Enes’i çıkarması ise teknik direktörlük tercih değil, başlı başına oyunu okuyamamaktır.
Maçtan sonra yaptığı açıklamada Enes'i daha erken oyundan almayı düşünmüş ama çocuğu kaybetmemek adına riske girerek devreyi beklediğini söyledi Fatih Terim. Bir de maç sonunda takımın gelişen saha dışı olaylardan etkilendiğini de ifade etti, sanki olaylara kendisi sebebiyet vermemiş gibi...
Emre Mor'un bu gidişle milli takıma yarar yerine zarar verebileceği endişesini de taşımaya başladım. O ne agrasifliktir öyle... Mahallenin şımarık çocuğu gibi. Bundesliga'da da aynı hareketleri yapabiliyor mu, yoksa Dortmund'taki teknik direktörü onu dizginliyor mu, varın siz düşünün!
Terim yaşlandıkça olgunlaşacağı yerde, kendisini bugünlere taşıyan özelliklerini kontrol edemediği anlaşılıyor.
Emre ve hatta Caner'i müthiş şekilde tölere ederken, aynı hoşgörüyü Enes'e gösteremedi mesela.. Emre Dortmund'da sürekli oynayamamasına rağmen, el üstünde, Hollanda Ligi'ni sallayan ve takımı Twente'de banko oynayan Enes'e 45 dakika tahammül edebiliyor!
Belki Arda'yı da bu yüzden kafasından sildi.
"Elimde Emre Mor var ne de olsa, Arda'ya ihtiyacım yok!" diye düşünüyor olabilir!
Terim’in son damlasına kadar istifa etmeyeceğinden adım gibi eminim. Ukrayna'ya yenilseydik de etmeyecekti.
Yıllar yıllar önce, Terim ikinci gelişinde başarısız olunca Galatasaray’dan ayrılmış, tekrar Avrupa’da takım çalıştırmanın hayalini kuruyorken, Milli Takım’ın başında Ersun Yanal vardı ve o dönem Yanal’ın Milli Takımda kovulması için Star TV’dene yaygara yapan Serhat Ulueren ve ekibi bir hayli çaba harcıyordu… Ama Terim, “Milli Takım dâhil Türkiye’de takım çalıştırmayı düşünmüyorum” gibi kibirli ve iddialı açıklamalar yapıyordu. Ersun Hoca bir süre sonra Milli takımı bırakınca Fatih hocanın, “Milli Takım dâhil" sözünü yalayıp, koşa koşa görevi kabul ettiğini gördüğüm gün, benim için bitmişti…
Şu kadar maaş alıyormuş, tazminatı şu kadarmış, ben ona bakmıyorum.
Türk futbolunu ve Milli Takımı babasının çiftliği gibi mi kullanıyor, yoksa gerçekten futbolumuza hizmet mi ediyor, ona bakıyorum.
Sonuç: Kovulduğu Milan’dan talebesi olan Shevchenko’nun tırnağı bile olamadığını tüm dünya bir kez daha gördü, ama bizimkiler hala görmek istemiyor!

Pazartesi, Ağustos 29, 2016

Halk otobüslerinde ihtiyarlara yer yok(!)

“İhtiyarlara Yer Yok” aslında Coen Kardeşler’in bol osacarlı 2007 yapımı filmin adı…
Ancak, “Halk otobüslerinde ihtiyarlara yer yok!” bir film değil ama üzüntü verici bir trajedi ve bu trajedi Bursa’da yaşanıyor…
Diğer illerin halk otobüslerinde durum nedir bilmiyorum ama Bursa’da durum vicdan sınırlarını zorluyor!
“Yav memlekette başka sıkıntı mı yok, bu mu senin derdin?” diye soran olabilir.
Evet, haklı olabilir bu soruyu yönelten, memleketimizin hali hiç de iç açıcı değil, deve misali, neremiz doğru ki, ihtiyarların hali iyi olsun, denebilir.
Amma ve lakin, Bursa Büyükşehir Belediyesi, 65 yaş üzeri yurttaşlar ve engelliler için, kent içinde ücretsiz seyahat edebilmelerine imkan sağladığı yararlı ve hayırlı bir uygulaması var.
Fakat, özellikle “Özel Halk Otobüsleri” 65 yaş üzeri Bursalıların ücretsiz yolculuk etmelerinde sürekli sorun çıkarıyormuş. Bu vatandaşları araçlarına almamak için durakları pas geçmekten tutun da, azarlamaya ve hatta hayatlarını tehlikeye atacak hareketlere varıncaya kadar birçok hoş olmayan duruma maruz bırakıyorlarmış.
Mışlı, mişli, geçmiş zaman fiilleri kullanıyorum çünkü buna benzer bir olay benim de başıma geldi. Daha doğrusu benim derken, annem ile babamla birlikte seyahat ederken yaşadım benzer bir durumu.
Diabet ve kalp-damar sorunu bulunan engelli annemin Bursa Tıp Fakültesi’nde iki ayda bir yapılması gereken tahlillerini yaptırmak için, babam ve annemle birlikte (29 Ağustos 2016 tarihinde) Tıp Fakültesi’ne gitmek için saat 08:00’de Beşyol istikametinden Uludağ Üniversite’sine giden 43A otobüsüne binmeye çalıştık. Çalıştık diyorum, zira tam binme aşamasında, hasta ve yaşlı annem otobüse binerken aracın sürücüsü birden gaza bastı ve aracı hareket ettirdi. Biraz panik ve biraz da korkuyla, “ne yapıyorsun kardeşim” diyerek sesimi yükselttim. Vay sen misin sesini yükselten, “çabuk kardeşim, bak arkadan araçlar kora çalıyor sizi mi bekleyecez?” diye bir tepkiyle karşılaştım.
Annemin yaşlı ve hasta olduğunu, acele etmesinin imkânı bulunmadığını, anlayış göstermesi gerektiğini söylemeye çalışırken, sürücünün “S.kerim seni, bağırma lan! Uzatma geç işte” şeklinde karşılık verince benim de tepkim arttı ve terbiyesini takınmasını, görevinin bize hizmet olduğunu, bunun için maaş aldığını ima eden cümleleri bağırarak söylemek zorunda kaldım!
Bir yanda yaşlı annem ve babam, bir yanda bize bakan diğer yolcular, diğer yanda (Ellili yaşlarda sakallı, meymenetsiz, saygısız halk otobüsü sürücüsü…
Tartışmayı uzatsam, olay büyüyecek, şikayet etsem konuyla ilgilenecek bir yetkiliyi ara ki bulasın!
Daha sonra, yaşadığım tatsız olayı anlattığım arkadaşlarım, özel halk otobüsü sürücülerinin araçlarına ücretsiz binen yaşlılardan para kazanamadıkları için bilinçli olarak bu şekilde davrandıklarını, defalarca şikâyet edilmelerine rağmen, konunun çözülemediğini öğrendim.
İyi ki de bu durumu tartışma sırasında bilmiyormuşum, eğer bileydim, o tartışma kesin karakolda biterdi, diyor, konuyu burada noktalıyorum.
Çünkü bu ülkenin neresi doğru işliyor ki, yaşlılara sunulan bu hizmet dört dörtlük işlesin.
Çünkü bu toplumdaki çürümüşlük, dört bir yanımızı sarmış halde, adım adım çöküşe gidiyoruz.

Çünkü bir toplum çökmeye başlarken önce birbirine olan saygısını, sonra da vicdanını yitirir. Saygımız tükendi, sıra vicdanlarda. O da tükendiğinde çöküş kaçınılmaz olacak…

Pazartesi, Ağustos 08, 2016

Bursalı iki subayın farklı kaderleri…

15 Temmuz darbe girişiminin ardından yaşananlar Türkiye’de birçok algıyı da değiştirirken farklı insan öykülerini de karşımıza çıkardı.
Birçok vatandaşımızın hayatı trajik olarak ya sonlandı ya da kökten değişti…
Ülkemizi uçurumun eşiğinden döndüren o karanlık ve kanlı temmuz akşamının öncesinde de FETÖ örgütünün ülkenin her kademesine adeta hastalıklı bir virüs gibi bulaştığı her ayrıntısıyla ortaya çıktı ve çıkmaya da devam ediyor.
Bu insan öyküleri içerisinde benim en çok dikkatimi çeken iki askerin, farkında olmadan kesişen ve ayrılan hayatları oldu.
O subaylardan biri darbe teşebbüsünün içinde yer alarak hain damgası ile hayatını karartırken diğeri ise TSK’ya sızmış FETÖ’cülerin kumpaslarıyla çok sevdiği ordudan uzaklaşmak zorunda kalmış.
Bu iki subayın Bursalı hemşehrimiz olması beni hem mutlu etti, hem de üzdü. Subaylardan biri M.K. Paşalı, diğer de Karacabeyli…
Biri kahraman…
Diğeri hain…
Kahramanın adı Ali Türkşen…
O bir SAT komandosu.
1965 Bursa Mustafakemalpaşa doğumlu…
Türkşen’in ordudan emekli olarak ayrıldıktan sonra kurduğu www.atakakademi.com’da yer alan bilgilere göre, 1987 yılında Deniz Harp Okulundan Makine Mühendisliği denkliği ile mezun olmuş. TSK bünyesinde 2015 yılına kadar devam eden kariyerinin önemli bir bölümünde SAT Komandosu olarak görev yapmış. 1993 yılında gerçekleştirilen Lucky-S uyuşturucu gemisinin 14,5 ton uyuşturucu yüküyle ele geçirilmesinde ve 1996 yılında Türkiye ile Yunanistan’ı savaşın eşiğine getiren Kardak Krizi sırasında SAT Komando Tim Komutanı olarak görev almış. Aikido’da 2. dan siyah kuşak sahibi Türkşen, İstanbul Üniversitesi’nden yüksek lisans diploması alarak ABD Deniz Harp Akademisini de 2002 yılında tamamladı. 2011-2014 yılları arasında, kamuoyunda “Balyoz” olarak bilinen dava kapsamında 3,5 yıl Hasdal Askeri Ceza ve Tutukevinde kaldı. “Kardak’ta Kahraman, Hasdal’da Esir” ve “1963’ten Günümüze SAT Komandoları ve Anılarım” isimli iki kitap yazdı. 2015 yılında TSK’dan Deniz Kurmay Albay unvanıyla emekli oldu ve hem meslek hem de kader arkadaşı emekli Deniz Binbaşı Levent Bektaş’la birlikte ATAK Akademi’yi kurdu.
Kamuoyu Ali Türkşen’i daha çok, 15 Temmuz sonrası TV’lerin canlı yayınlarında yaptığı etkileyici konuşmalarıyla tanıdı ve söylemleriyle hem fenomen, hem de geniş bir hayran kitlesine sahip oldu…

15 Temmuzun ardından kamuoyuna yansıyan bir diğer Bursalı subay ise, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın yaveri Piyade Yarbay Levent Türkkan’ın durumu oldu.
O malum gecenin ertesinde yakalanan ve yaptığı itiraflarla herkesi hayretler içinde bırakan Levent Türkkan’ın düştüğü, düşürüldüğü durum tehlikenin boyutlarını da gözler önüne serdi.
Yaverlik yaptığı dönemde GK başkanlarının odasına dinleme cihazı koyduğu, bu cihazları cemaatin ağabeylerine aktardığı, verdiği ifadelerde medyaya yansımıştı...
İşin ilginci, yarbay seviyesine gelmiş bir subayın, yaptığı işin bir ihanet olabileceğini sorgulayamayacak şekilde zehirlenmiş olması.
“Ben bu ses kayıtlarını cemaate veriyorum ama cemaat Genel Kurmay Başkanını neden gizlice dinler ki? Genel Kurmay Başkanını dinlemek cemaatin görevi mi? Cemaat ya bu ses kayıtlarını ABD’ye veriyorsa?” denklemini kuramamış olması acı verici bir durumdur.  
Kadere bakın ki, M.K. Paşa ile Karacabey komşu iki ilçe. Aralarında 20-25 Km ya var ya yok. Bu iki ilçeden çıkan iki subay, ikisinin de soy adında Türk kelimesi var. (Belli ki ikisi de göçmen ailenin çocukları)  
Fakat devlet birine sahip çıkıp adam ediyor, sonra hapse tıkılmasına göz yumuyor, diğerinin ise hain bir örgütün ağına düşmesine engel olmayıp ülkenin kaderiyle oynayacak seviyeye gelmesini seyrediyor.
Uzaydan gelmedi bu çocuklar!
Bu iki askerimiz de bizim evladımız, bizim köylerimizde, ilçelerimizde büyüdü, gariban ailelerin çocukları.
Levent Türkkan’ın daha ortaokul çağlarında beyninin yıkanmasına, ruhunun zehirlenmesini engelleyemeyen de bu devlet değil mi?
Hürriyet Gazetesi’nde, 21 Temmuz tarihli Berktuğ Öncü- Yasin Keskin imzalı “Darbeci Yarbay Türkkan’ın köyünde üzüntü” başlıklı haberde şöyle deniyor Levent Türkkan için:
“Piyade Yarbay Levent Türkkan’ın darbeye katılması doğum yeri olan Bursa'nın Karacabey İlçesi'ne bağlı Arız Köyü’nde üzüntüye yol açtı. Yarbay Türkkan ile ilgili gelişmeleri haberlerden öğrenen köylüler, evlerini Türk bayraklarıyla donattı. Böyle üzücü bir olayla anılmak istemeyen Arız Köyü sakinleri, Piyade Yarbay Levent Türkkan’ın bu köyde doğduğunu, ilkokulu bu köyde okuduğunu, babasının onu tarlada gündelik işçi olarak çalışıp büyüttüğünü belirtti. Köy sakinleri, Yarbay Levent Türkkan’ın ortaokuldan sonra köyü terk ettiğini ve subay olmak için askeri lise sınavlarına girdiğini ve 1989 yılında Işıklar Askeri Lisesi’ni kazandığını, ardından köye bir daha hiç gelmediğini söyledi. Türkkan'ın basının uzun süre önce vefat ettiği, artık köyde yaşamayan annesinin de Bursa'da tedavi gördüğü belirlendi. 

Cemaat kim bilir kaç gencimizi daha böyle zehirledi bilmiyoruz ama babasının tarlada çalışarak okuttuğu, gözünün nuru gibi sakındığı evladının bir hain olduğunu iyi ki görememiş, demekten kendimi alamıyorum.
Bilinen bir gerçek var ki, Türkiye 15 Temmuz gecesi çok önemli bir facia atlattı.
Ve bu faciada 250’nin üzerinde vatandaşını kaybetti…
Ancak bence esas kayıp, cemaatin zehirlediği yetişmiş gençlerimizdir.
Herkes cemaati suçluyor ama buna zemin hazırlayan ve evlatlarını sahipsiz bırakan devletin suçunu da unutmamak gerek! 

Çarşamba, Temmuz 20, 2016

Bu iş bir vaizin işi olabilir mi?

-Vaiz?
-Evet, vaiz, Muhammed Fethullah Gülen, 27 Nisan 1941 yılında Erzurum'un Pasinler ilçesi Korucuk köyünde doğumuş. tr.wikipedia.org’ta yer alan bilgilere göre daha 4 yaşındayken kuran öğrenmeye başlamış.  İlkokulu dışarıdan tamamlamış, ortaokul mezunu olduğu iddia edilen, gençlik yıllarında kominizim ile mücadele eden derneklerde yöneticilik yapmış, hiç evlenmemiş, ürkütücü derecede karanlık gözlü, sözde bir din görevlisi, vaiz, imam…
Bir vaiz, nasıl olur da uluslararası bir örgüt kurup, bir ülkenin ve insanlarının kaderiyle oynayabilecek düzeye gelebilir?
Bunu tek başına yapabilir mi?
Yapabilir diyelim; peki neden?
Ne için?
Nasıl olur da, 40-50 yıllık planlar kurabilir ilkokul ya da ortaokul mezunu bir din görevlisi?
Yapabilir de, bu plan bir ülkeyi top yekûn ele geçirebilecek şekilde planlanıp tasarlanabilir mi?
Gencecik beyinleri, daha ilkokul ya da ortaokul çağlarında, ekonomik  ve dini zaaflarından, fakirliklerinden yararlanıp onları ele geçirip kontrolü altına alacak, beyinlerini yıkayacak, ruhlarını zehirleyerek devletin en kritik noktalarına girmeleri için akla hayale gelmeyen hileler, üçkâğıtlarla yükselmelerini sağlayacak ve sonuçta ülkeyi kargaşaya sürüklemeleri için, onları yıllarca sinsi bir şekilde gizlenmelerini öğretecek ve zamanı gelince de uyandırıp kaosu başlatacak!
Ve bu karanlık idealleri için, gözlerini kırpamadan masum, silahsız halka kurşun sıkacak, bomba yağdıracak, en azılı terör örgütünden farksız davranıp insanlık onurunu ayaklar altına alırcasına kan akıtacak…
Niye?
Bir vaiz, imam ya da bir asker bunu neden yapmak ister?
Karşında düşman varsa evet de, ya kendi halkına?
Bu insanlar nasıl bir hipnozun altında ki...
Koca koca, yaşlı başlı generaller, paşalar vatanına değil de bir vaize biat ediyorlarsa.. Bu iş bir vaizin işi olabilir mi gerçekten? 
İşte ben bunu anlayamıyor, merak ediyor ve soruyorum; nasıl bir egodur bu, nasıl bir ruh hali?
Değil bir ülkeyi, dünyayı versek ve desek ki, “al, yerkürenin tamamı senin, istediğini yap” desek, mutlu olacak mı?
15 temmuzu 16 temmuza bağlayan akşam ve gecesinde olanlar, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en karanlık, en trajik en kabus dolu saatlerini yaşattılar ülkeye…
Yıllardır iddia edilen, bununla ilgili savcılar tutanaklar hazırlayıp ilgili makamlara sunan, birçok gazeteci ve yazar sayısızca makaleler, kitaplar kaleme alıp, haykırmasına, uyarmasına rağmen, sadece lafta kalan, “cemaat, orduya, yargıya ve emniyete sızdı” sözlerinin gerçekliği işte o kanlı ve karanlık cumayı cumartesiye bağlayan gece ortaya çıktı!
Bu gerçek beni hiç şaşırtmadı, çünkü cemaat ve dolayısıyla Fethullah Gülen denen ve aslında bir kukla olduğunu düşündüğüm, arkasında farklı bir yapılanmanın bulunduğunu tahmin ettiğim vaizin gerçek yüzü ve niyeti kanıtlanmış oldu.
Acım çok büyük, yüreğim çok derin yanıyor…
Çünkü bunları defalarca uyarmış, söylemiş ve yazmıştık…
Şu noktadan sonra tekrar da olsa şunu sormak gerek:
Neden önlem alınmadı, neden sızmalara göz yumuldu?
Gülen Cemaati’nin bu düzeye gelmesine kimler yardım ve yataklık etti?
Cemaate, “Ne istediniz de vermedik?” diyen liderin, bugün ülkenin düştüğü bu durumdan hiç m, suçu, günahı yok?
Ülkeyi 14 yıldır yöneten siyasi partinin ve liderinin bunun hesabını vermesi gerekmiyor mu?
Ortada ciddi bir zaaf var; ülkenin geldiği noktada kimsenin kimseye güveni kalmadı. Ordunun, emniyet teşkilatının, yargının neredeyse tamamı çöktü, Türkiye Cumhuriyeti bitme aşamasında…
Tüm bu olanlara rağmen ayakta kalan tek insan Recep Tayyip Erdoğan… 
Cuma gecesi televizyonlara cepten 4,5G aracılığı ile yaptığı açıklama ve halkı sokağa çıkma çağrısında ve ardından basın toplantısındaki rahatlığı, damadının sırıtan, gevşek tavırlarına hala anlam verebilmiş değilim! 
Erdoğan artık sadece bir Cumhurbaşkanı ya da siyasi bir partinin doğal lideri değil, ülkenin tek tanrısı gibidir…
Tek bir sözüyle tüm seçmenlerini yollara dökmeyi başardı ve beş gecedir, yandaşları meydanlarda, sözüm ona demokrasiye sahip çıkıyorlar da, sadece kendilerinden olanlara hayat hakkı tanıyorlar.
Evet, yaşanan bu trajik olayı protesto etme hakları var, hepimizin var… Lakin 200 kusur cenaze ortada varken... Yüreği kan ağlayan analar, babalar var, mazlumların kanı yerde, yas tutmak gerekirken, havai fişeklerle, kornalarla, “ya allah bismlillah allahu ekber” nidalarıyla şov yapmak, meydanlarda toplanan kalabalıklara belediye başkanların ve vekillerin kendi partilerinin propagandasını yapması hangi vicdana, hangi izana sığar?
Ordu içine sızmış cemaat güdümlü bir darbe girşiminin açtığı yara çok derin, sarılır mı yara, yoksa kangren mi olur, kısa zamanda göreceğimizi düşünüyorum.
Ancak bir gerçek var ki, geleceğimiz kan karanlık…
Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının kurup bize emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti ağır yaralı...
Hepimiz bu emanete hıyanet ettik, sadece onlar değil, sen, ben, hepimiz…
Bu iş, Erzurumlu bir vaizin işi olabilecek kadar basit ve küçük bir hareket olmadığı ortada. Belli ki, Atatürk’ün emperyalistlerle savaşarak kurucu önderlik ettiği bu ülkeden birileri intikamını almak için, içimizdeki kanı bozuklarla iş birliği içindeymiş…
Ve belli ki, bunun için kullanılan en güçlü ve hastalıklı argüman din imiş.
Allah sonumuzu hayretsin!

Cumartesi, Temmuz 09, 2016

Trafik polisi keyfi ceza keser mi?

Trafik polisleri ne için var?
Ya da şöyle sorayım; “Trafik polislerinin görevi nedir? Ne iş yapar?”
Ben de bu soruyu hemen google amcaya sordum ve o da bana
Wikipedia’dan, trafik polisi ve görevleri hakkında ayrıntılı bilgiler önerdi sağ olsun.
tr.wikipedia.org adresi de 8 maddelik bir görev listesi gösterdi bana.
İşte Trafik polislerinin başlıca ana ve esas görevleri:
1-Trafik akışını sağlamak ve akışın devamlılığı için trafiği yönetmek…
2-Sürücü belgesi kontrolü yapmak ve kurallara uyulup uyulmadığını tespit etmek…
3-Trafik kazanlarında olay yerine gidip ilgili kaza hakkında tutanak tutmak,(Bu görev artık vatandaşların kendisi tarafından yapılmakta olup, Polis sadece yardım etmektedir.)
4-İşlenen trafik suçları için tutanak hazırlamak…
5-Şehirlerarası yollarda hız denetimleri yapmak…
6-İşlenen yaraldaanmalı kazalarda yaralanan kişilerin yakınlarına haber vermek…
7-Sürücü ve taşıtların bilgilerini tutup arşivlemek ve eldeki verileri değerlendirmek…
8-Kaza sonrasında sigorta şirketleri bilgilendirmek ve tespit tutanaklarını göndermek…

Bu görev tanımlamaları arasında “Trafik polisleri keyfine göre ceza kesebilir!” diye bir madde var mı?
Yani, canı sıkılan bir trafik polisi gıcık olduğu ya da inatlaştığı bir vatandaşa, ceza uydurabilir mi?
“Uyduramaz” demeyin, burası Türkiye, burada polisler sadece polis değil, aynı zamanda bir vatandaş düşmanı da olabilir…
 Nasıl mı?
İşte şöyle:
Tarih 3 Temmuz pazar akşamı, saat 19:00 civarı… Yer Yalova Yolu Özdilek kavşağı…
Bursa’nın yerel televizyonlarında çalışan tanınmış bir haber spikeri, yakınlarıyla birlikte, yine Bursa’nın tanınmış köftecilerinden birinde yemek yedikten sonra, tam Özdilek kavşağını geçtikten sonra trafik polisi tarafından durduruluyor ve sol şeridi ihlal ettiği gerekçesiyle 199 TL para cezasına çarptırılıyor.
(Tutanağı büyük görmek için üstüne tıklayın)
Bunun öncesinde ise trafik polisinin uyarısıyla aracını sağa çekip, durumu anlamaya çalışan ve ne için durdurulduğunu anlamayan genç sürücü, gerekçeyi öğrendiğinde ise “böyle saçma bir  ceza mı olur?” diye itiraz edince de, polis memurları, 211052 sicil numaralı Ramazan Sevim ile 321777 sicil numaralı E. Ayaş, araçtakilerin (kemerleri takılı olduğu halde) “E madem 199 TL çok geldi, o zaman size kemer takmamaktan 97 TL keseyim” diyerek, aklı sıra ceza indirimi yapmaya çalışmış ve ehliyet-ruhsat istemiş...
Bunun üzerine daha da sinirlenen haber spikeri, “Ehliyet ruhsat vermiyorum, ne yapacaksan yap” diyerek tepkisini koymuş ama 199 TL cezayı yemekten de kurtulamamış…

Yıllardır, halk arasında konuşulan "Trafik polislerinin doldurmakla yükümlü oldukları bir ceza kesme kotası vardır. O kotayı doldurmak için sürücülere keyfi cezalar keserler" efsanesinin gerçek olduğunu da böylelikle öğrenmiş bulunmaktayız. 

Aynı zamanda bu olay, ülkemizdeki trafik polislerinin işlerini gerektiği gibi yapmadıklarının, amaçlarının trafiği düzenlemek, trafik güvenliği sağlamak olmadığının da kanıtıdır! Trafikte güvenliği sağlamakla yükümlü olan bu memur arkadaşlar, belli ki canları sıkılmış ve “sürücü avına” çıkmışlar, gözlerine kestirdiklerini de akılları sıra cezalandırmaya çalışmışlar!

Bir yanda trafik canavarına dönmüş eğitimsiz sürücüler, diğer yanda da vatandaşı yolunacak kaz gibi gören trafik polisleri. Oysa ülkemizin ciddi bir trafik terörü sorunu var. Ama belli ki memur arkadaşlarımızın derdi başkaymış…
Bu insanların asal görevleri halkına, milletine yani vatandaşına hizmet etmek değil mi esas? 
Şimdi sorarım size, bu polis memurları üstlerine vazife olmayan böylesi bir uygulama yetkisini, kimden ve nasıl buluyor, bu cesareti nereden alıyor?
Kendi kafalarından mı?
Başlarındaki müdürlerinden mi, yoksa…
Yoksa ne?
Kim?
Neden?
Nasıl?
Burası ne biçim bir ülkedir böyle, ne polisi gerçek bir polis gibi, ne siyasetçisi siyasetçi, ne bürokratı bürokrat, ne de vatandaşı vatandaş.

Çürümüşlük tepeden tırnağa, kimse kimseye güvenmiyor, inanmıyor ve sevmiyor…
Yoksa gerçekte de çöküşe az mı kaldı?  

Çöktük de farkında mı değiliz!

Salı, Haziran 21, 2016

Suratsız büfeler “Smart Cube”ler

Paranızın olmadığı ya da yetişmediği için Bursa’nın çakma metrosu hızlandırılmış tramvay BursaRay’da çaresiz kalma şansınız nedir diye sorsam…
Evet…
BuKart diye bir teknoloji var ama bu kartları paranızla beslediğinizde işe yarıyor. Eğer kartınızın karnını doyuramazsanız ayvayı yediniz, yolda kaldınız demektir.
BursaRay’a binmek için BuKart’ınızdan 2 TL 25 Krş’luk bir bedel kesiliyor.
Öyle ki, eğer o anda kartınızda 2 TL 20 krş varsa, hemen dıtttt diye bir uyarı geliyor ve beş krş için aynen armut gibi orada kala kalabilirsiniz!
Hadi diyelim ki, cebinizde kağıt 100 TL var…
Yok yok, onu da geçtim, 100 çok, bütün 50 TL’niz çıktı cebinizden ve otomatik BuKart doldurma makinasının başına geçtiğinizde siz sadece 10 TL’lik yükleme yapmak istiyorsunuz…
Yine ayvayı yediniz, çünkü o akıllı BuKart yükleme sistemi size para iade etmiyor…
Ne verirseniz aynen onu yüklüyor; 5, 10, 20, 50, 100, 200 TL, Allah ne verdiyse değil, siz ne verirseniz maşallah havuduyla götürüyor makina.
İstanbul’da da benzer bir sistem var ve orada siz ne kadar isterseniz yükleme yapabiliyorsunuz.
Bursa’daki makinalar o kadar akıllı ki, asla ve katta para üstü ver-mi-yor!
Neden vermiyor?
E akıllı da ondan, demeyin aman ha…
Akıllı olsa paranın üstünü verebilmesi lazım, akıllı değil resmen cimri makina!
Oradaki görevlilere soruyorsunuz, “neden böyle?” diye, kimse bilmiyor…

Siz de o zaman, hemen her istasyonda bulunan SMART Cube büfelerine yanaşıp kibar bir dille, “acaba şu 50TL’yi bozabilir misiniz?” diye rica ediyorsunuz. 50 TL çok mu, peki o zaman cebinizdeki para 50 değil de 10 TL olsun ve arkadaşınızla birlikte kartlarınıza 5’er TL dolum yapmak istiyorsunuz otomatik makinadan…
10 TL bütünlüğünüzü iki beşliğe çevirmek için tek çare büfe kalıyor…
Onların esnaf olduğunu sanırsınız ya…
Yok öyle bir gerçek…
BursaRay'ın hemen her istasyonunda bunlardan var.
Bu büfeler esnaf olmanın bilinç ve erdemine
varamamışlar tarafından yönetiliyor... Ben bunlardan
değil alış veriş, nefes bile almıyorum, siz de
dikkatli olun; aman uzak durun! 
Sakın ha denemeyin. Bu Smart Cube çalışanları vatandaşa yardım etmemeye ant içmiş gibi, asık bir suratla sizi azarlarcasına başınızdan def eder ve sorduğunuza, soracağınıza pişman olursunuz!
Belli ki bu büfelerin elemanları, patron ya da patroniçelerinden bu konuda sıkı şekilde “halka yardım etmemeleri” konusunda uyarılmışlar hatta ve hatta fırçalanmış bile olabilirler.
İlk önceleri rastlantı diye düşündüm ama sonra ve daha sonra sıklıkla başıma gelip zılgıtı yiyince, bunun bir organize davranış olduğunu anladım ve ondan sonra Smart Cube denen bu halk düşmanı büfelerinden değil bir şey satın almak, nefes bile almamaya yemin ettim!
Yalnız şunu da vurgulamak gerek; bu durumun yaşanmasındaki en büyük sorumlu BŞ Belediyesi ile elbette BURULAŞ’tır…
Personelden tasarruf edeceğiz diye, kart dolum ve bilet gişelerini kapatıp işlevsiz otomatik kart dolum makinaların, para üstü vermeyen bir sistemden tercih etmesi, gariban Bursalıların sıkıntı yaşamasına neden oluyor.
Yani gecenin bir vaktinde, son trene kaldıysanız ve eğer bozuk paranız yoksa ayvayı yediniz.
Ya o sırada kartı dolu vicdanlı bir yolcuya denk gelip onun kartıyla binersiniz ya da…
…geçmiş olsun!
Bursa’yı yöneten Sayın Valimiz ve Sayın BŞ Belediyesi başkanımız sevdikleriyle (kış ise sımsıcak, yaz ise sepserin) yuvalarında huzurlu ve mutlu şekilde geceyi karşılarken, siz en şahane dualar edip, taban vay ile gecenin ilerleyen saatlerinde evinize varıp (tabi kazasız belasız varabilirseniz) Bursa’da yaşadığınız için neden cezalandırıldığınızı sorgular ama buna bir anlam veremezsiniz...
Bursalı “neden Türkiye’nin en pahalı ulaşımına sahip?”
Bursa “neden en pahalı bol kireçli suyunu kullanmak zorunda?”
Biz, “neden, ülkenin en pahalı elektriğine, en pahalı doğal gazına mahkûmuz” diye sorgulamak aklınıza bile gelmez, sadece uyumak istersiniz.

Uyumak ve ertesi gün hiçbir şey anımsamamak…

Cumartesi, Haziran 18, 2016

Küstüm oynamıyom(!)

Küsmeye hakkı yok…
Arda Turan’dan söz ediyorum.
Küsemez, küsmemeli…
Çünkü takımın kaptanı…
Yani takımın sahadaki komutanı…
Bir geminin kaptanı, bir uçağın kaptan pilotu gibi…
Kaptan küser mi, küserse gemi batar, o uçak düşer…
Nitekim Milli Takım da İspanya maçında düştü, çünkü kaptan küstü…
Kime küstü?
Kendisini ıslıklayan tribündeki, Avrupa’nın ve Türkiye’nin değişik yerlerinden onca masraf ve eziyete katlanıp Fransa'ya büyük umutlarla gelen taraftarlara…
Barselona’da oynayan bir futbolcunun çocuk gibi küsüp “ben oynamıyom” triplerine girmesi nereden bakarsanız bakın amatörlük.
Taraftar haklı ya da haksız…
Ama 10 bin kişi, yani 10 bin ayrı kafa/beyin tepki gösteriyorsa, düşünmek gerek; “lan ben hakikaten beklentileri karşılayamıyom galiba. Bu insanlar güzel futbol, olmadı iyi mücadele bekliyo. Bunu göremeyince de ıslıklıyo” demeli ve o ıslıkları daha çok mücadele ile daha hırslı futbol oynayarak susturması gerekirdi.
Küsmemeliydi Arda Turan, çünkü sadece stada gelenler değil, dünyanın her tarafındaki milyonlar ondan çok umutluydu, çok şeyler bekliyordu. G.Saray'ı sonra Atletico Madrid’i sırtlayan, oradan da dünya devi Barselona’ya transfer olmuş Türk futbolunun pırlantası bir yeteneğinin bu kadar sefil durumda olmasınaydı bu tepki.
Reklam filmlerindeki oyunculuk yeteneğini futbolda sergileyememesine anlam veremedi kimse!
Çünkü Rakitic’i, Moldric’i görüyor, Ronaldo’nun Milli Takımları için ne ifade ettiğini, neler yaptıklarını biliyor, aynı performansı Arda’dan da bekliyordu herkes…
İşte bunun tepkisiydi o ıslıklar!
O ıslıklar sadece Arda’ya değil, Fatih Terim’e de…
Bu takımı kuran ve hazırlayamayan, Arnavutluk kadar mücadele edebilecek düzeye getirmeyen Fatih hocadır… 
Takım kötü oynuyor...
Vatandaş 1300 TL'lk asgari ücretle geçinmeye çalışırken, Avrupa'nın en pahalı teknik direktörünün Milli Takıma iyi futbol oynatarak aldığı maaşın hakkını vermesini bekliyor...
Bu nedenle bir numaralı suçlu Terim'dir…
Koskoca Süper Lig’den ve Avrupa liglerinde top koşturan onlarca gurbetçi içinde Milli Takıma bir tane bile stoper bulamadığı için…
Hırvatistan karşısında dökülen takımı iyi analiz edemediği ve aynı taktik ve kadro ile İspanya önüne attığı için...
Mehmet Topal ve Hakan Balta’dan çakma stoperler yaratmaya çalıştığı için suçludur.
Kimseyi dinlemediği, burunun dikine gittiği ve kibirli olduğu için suçludur…
Ve Arda’yı ıslıklanacak duruma düşürdüğü için...
O ıslıkların tamamı aslında Fatih Terim’edir!
Neymiş, Türkler Arda’yı ıslıklayınca, İspanyollar da tam tersini yapıp Arda’yı desteklemiş. E destekleyecekler tabi. Rakibin en önemli kozu dökülüyor, mızıkçılık eden şımarık çocuk gibi küsmüş, taraftarının tepkisini çekmiş, oyundan düşmüş.
İspanyollar için bundan ala durum mu var?
Allah’tan rakibimiz vicdanlı davrandı da üstümüze gelmedi…
Bir gol atsak emin olun arkasından bir tane daha atabilecek şekilde kontrol İspanyollardaydı…
2016 Avrupa Futbol Şampiyonası’nın en kötü performansını sergilemiş bir Milli Takım’ın protesto edilmesi, ıslıklanması kadar normal bir başka durum olabilir mi?
Çünkü beklentiler büyüktü…
Bir yanda kötü ve basiretsiz futbol, diğer yanda TRT’de maçı berbat anlatan Ersin Düzen…
Sanki koskoca TRT’de de başka spor spikeri kalmamış gibi, Levent Özçelikler, Erdoğan Arıkanlar, Yalçın Çetinler, yeniden TRT’ye dönen Melih Gümüşbıçaklar varken, Ersin Düzen kim? Program sınmak başka, maç anlatmak başka arkadaş. Milli maçı anlatmak için bu adamı hangi zihniyeti hangi mantık görevlendirebilir?
Hırvatistan maçını da berbat anlattı, İspanya maçını ise resmen katletti.
Hele ki, maçtan sonra tüm spor kanallarında yapılan yorumlar vardı ki, evlere şenlikti. Koca koca gazetecileri eski futbolcuar, mıy mıy mıy... Herkes karnından konuştu.
Mehmet Demirkol bile açık açık Fatih Terim'i eleştirmeye çekindi, sadece imalı imalı konuştu.
Bir Allah’ın kulu Fatih Terim’i takır takır eleştirme cesaretini gösteremedi…
Kimse de çıkıp, Arda Turan için  "Karşında 10 bin kişi, 10 bin ayrı kafa var, sen ne diye tribünle dalaşırsın, topunu oynayıp sustursana hepsini" demedi…
Futbolcunun işi futbol oynamak, gazetecinin ise eleştirmek… Hiç kimse işini layıkıyla yapmaz oldu, futbolcu hakkını vererek oynamıyor, gazeteci de malum nedenlerden ötürü eleştiremiyor… Milli Takım iyi oynadı da Arda Turan keyiften mi ıslıklandı?
Sonuç:
Aslında, yaşanan bu tablo Türkiye'nin sosyo-politik ve ekonomik durumuyla paralel durumdur!
Tesadüfen katıldığımız şampiyonanın en vasat takımı olduğumuzu anladık, sonra da kabullenemeyince ıslık ıslık ıslık…
Kabak Arda Turan'a patladı. Çünkü o kaptan, çünkü o her şeyiyle göze batan, çünkü en büyük hayal kırıklığının adıdır...
"Bana ne küstüm oynamıyom, bana ne bana ne..." demeye hakkı yok!
Eğer her maçta böyle mızıkçılık yapacaksa, başka mahalleye...
Çünkü bizim mahalle mızıkçıları hiç sevmez, hele şımarıkları asla!

Çarşamba, Haziran 15, 2016

Bursa’da yeni bir YILDIZ parlıyor…

Evet bu bir yıldız ama bir sporcu, bir şarkıcı ya da bir artist falan değil; bu ünlü olmaya çalışan sanal medya fenomeni bir kişi hiç değil, yıldız gibi paralayan bir futbol kulübü…
“Bursa Yıldızı”
Kulübün kurucusu da Bursaspor’un eski başkanlarından Remiz Cinoğlu…
Evet evet, yanlış okumadınız; 1996-98 sezonlarında Bursaspor Kulübü’nde başkanlık yapmış olan tekstilci işadamı Remzi Cinoğlu, tamamen altyapıya yönelik, Bursa ve Türk futboluna yeni yetenekler kazandırma amacıyla “Bursa Yıldızı” adında bir futbol kulübü kurdu…
Cavit Çağlar başkanlığında ki yönetim kurullarında 8 yıl yöneticilik yapan Cinoğlu, Hüseyin Silahçı’dan 1996’da devraldığı kongrede seçildikten sonra yaptığı konuşmada “Adımız Bursaspor, soyadımız yeşil beyaz” diyerek, Bursaspor’un Lig şampiyonluğu hedefini yüksek sesle dile getiren ilk başkan oldu.
Her ne kadar şampiyonluk rüyasını gerçek anlamda yaşayabilmek için Bursa kenti 14 yıl beklemek zorunda kalsa da, Remzi Cinoğlu’nın ortaya koyduğu şampiyonluk hedefi 2010’da gerçekleşecekti…
İki sezonluk başkanlığı döneminde, Nejat Bijediç’in sıfır maliyetle Bursa’ya kazandırdığı Boşnak Elvir Baliç’i o dönemin en astronomik rakamıyla Fenerbahçe’ye satarak, kulübe hatırı sayılır bir gelir kazandırmıştı. Kulüp tarihi boyunca biriken tüm borçlar bu sayede silinirken kasasında da 1 milyon 400 bin dolar nakit para kaldı. İngiliz Gordon Milne Teknik direktörlüğünde ligde mücadele eden Bursaspor o yıl tarihinin en başarılı dönemlerinden birini yaşayarak ligi 59 puanla 5. sırada tamamladı ve rekor kırdı.
Uzun süre spor yöneticiliğinden ve kamuoyundan uzak kalan Remzi Cinoğlu’nun altyapılara yönelik bu girişimi, Bursa futbol camiasında da heyecanla karşılandı.
Başkanlığı döneminde futbolcusu olan Mustafa Gönden’in futbol akademisi ile de işbirliği yapan Bursa Yıldızı Futbol Kulübü’nün minik kramponları katıldıkları ilk turnuvada final oynamayı başardı.
Şubat ayında kurdukları mavi gri beyaz renkli kulübün deneyimli futbol adamı Sait Ulvi Özdemir’in antrenörlüğünde çalışmalarını sürdürdüğün söyleyen Cinoğlu, “Ben futbolu çok seviyorum. Rekabetçi, yarışmacı sporcu yetiştireblmek içini çocukalrımızı geleceğe en iyi şekilde hazırlamamız gerektiğine inanıyorum.  Amacımız Türk futboluna yeni yetenekler kazandırmak. Bursa bu anlamda bünyesinden yeni yıldızlar kazandırabilecek potansiyele sahip. Bursa Yıldızı da bu misyonu üstlenmiş durumda” dedi…
Bursa Yıldızı'nın Facebook sayfası da ziyaretçi akınına uğramaya devam ediyor. Bursa futboluna renk katan Bursa Yıldızı'nda olup biteni merak eden futbol camiasının ilgisinin memnuniyet verici olduğunu da ifade eden deneyimli spor adamı Remzi Cinoğlu, "Bu çocukları takip etmeye devam edin. Bursa Yıldız'ı yıldız kaynıyor" diye konuştu...

Bursa Yıldızı Facebook sayfasına ulaşmak için tıklayın "Bursa Yıldızı"

Perşembe, Haziran 09, 2016

Kemal beye acıyorum!

Kılıçdaroğlu bunu hak ediyor mu?
Evet, bence hak ediyor…
Neden?
Çünkü 7 seçim kaybettiği halde bu coğrafyada nasıl siyaset yapılacağını öğrenemedi gitti…
Kafasına yumurta atıldı, anlamadı…
Yuhalandı, anlamadı…
Son olarak boş mermi kovanı atıldı üstüne ama hala anlamadığını üzülerek görüyorum…
Öncesinden da ayakkabılı saldırıya uğramıştı oysa…
Ahmet Hakan’ın CNNTurk’te yayınlanan Tarafsız Bölge programına çıktı ve o kadar doğru, o kadar dürüst, o kadar gerçek konulara değindi ki, düşmanları tarafından söylediklerinin aleyhine delil olarak kullanacağını yine kestirmedi.
Ve nitekim söylediklerinin ekosu dinmeden, hemen ertesi gün bir numaralı hasmı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kameraları görür görmez, kürsüye çıkıp mikrofonu eline aldığı an (mikrofondan ve kameralardan hiç ayrı kaldığı yok ya) Kemal beyin söylediği gerçekleri takır takır başına kaktı.
Ana muhalefet liderinin yumuşak üslubuna karşı, (Mübarek Ramazan ayında olduğumuza aldırmadan) her zamanki gibi kin dolu, sert, öfkeli ve acımasız bir tonla saydırdı Erdoğan!
Sanki, daha geçen yıla kadar terör örgütü ile müzakere yürüten, İmralı kod adlı halk arasında bebek katli olarak bilinen PKK terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan’ı muhatap alan, terör örgütü silahlanırken bunlara göz yuman kendisi ve partisi değilmiş gibi!
Tayyip Erdoğan’ın CHP genel başkanını hedef göstermesinin hemen akabinde de Kılıçdaroğlu katıldığı ilk cenaze etkinliğinde saldırıya uğramakta gecikmedi.
Birileri belli ki apartta bekliyormuş, belli ki maksat, Kemal Kılıçdaroğlu'nu halk nezdinde "suçlu" mertebesine indirgemek, itibar kaybına uğratmak, imajını zedelemek... 
Kimse, o polislerin neden şehit edildiğini, “Evlatlarımızı feda etmeye hazırız” diyen devrik başbakan Davutoğlu’nun sözlerinin bugün akan her damla kanın habercisi olduğunu düşünmeden, Kılıçdaroğlu’na, şamar oğlanı misali saldırmakta imtina etmedi birileri…
İşte bu yüzden Kemal Kılıçdaroğlu hemen, tez vakitte, zaman yitirmeden istifa etmeli.
Olmuyor Kemal bey, olamıyor; beceremiyorsunuz bu işi. Politikayı öğrenemediniz ve bu işi beceremediğiniz için istifa etmelisiniz!
Hiç kusura bakmayın; çok zavallı, çok çaresiz, çok basiretsizsiniz…
Size çok üzülüyorum, düştüğünüz, düşürüldüğünüz durum içler acısı ve hem kendinizi, hem de partinizi tü-ke-ti-yor-su-nuz!
Gelin, hem kendinize, hem seçmenlerinize, hem de ülkenize bir iyilik yapın. Bu ülkeyi biraz seviyorsanız, kendinize saygınız varsa, bırakın bu işi…
O sizi bırakmadan, siz gidin!
Çağdaş ülkelerdeki meslektaşlarınızın yaptığı gibi...
İstifa etmek korkaklık değil cesarettir.
Biraz yüreğiniz yetiyorsa, tek seçim kaybeden batılı meslektaşlarınızın yaptığını yapın, İSTİFA EDİN...
Çünkü siz bu halka beş numara büyüksünüz!

Cumartesi, Haziran 04, 2016

Almanya acı karar!

Almanya Federal Meclisi'nin Ermeni soykırımı iddialarıyla ilgili aldığı kararın kimin işine yaradığına bakmak lazım.
Bir kere, şunun altını çizelim: Bu karar Türklere de Ermenilere de yaramaz. 
Şimdi; bu yazıyı Arnavut asıllı bir TC vatandaşı olarak kaleme aldığımı ifade etmek isterim. Yani bu konuda şoven bir Türk olma ihtimalim hiç yok! Konuya objektif bir Tc vatandaşı olarak yaklaşmaya çalışacağım. Önce, "soykırım nedir?" sorusuna yanıt bulmamız gerekiyor... Kelimenin anlamına da baktığımızda, bir milletin, kendinden olmayan bir başka milletin kökünü, soyunu kurutmak, tarihten yok etmek için yaptığı bir eylem olarak açıklamak mümkün...
Ermeni tehciri ya da bazılarının dediği gibi soykırım iddiasında ise ortada gerçekten bir soyu yok etme durumu mu söz konusu, yoksa bir milletin plansız ve programsız bir şekilde, zalimce ve acımasızca kendisini savunma refleksiyle hareket edip, bunları bir yerden bir başka yere sürmesi mi? Bunu iyi irdelemekte fayda var...
Ortada, karşılıklı bir trajedi olduğu aşikâr... Gerçekten de Osmanlı o dönem, durup dururken, "ulan şu Ermeniler de 2 milyon oldu, dur şunlardan bir kurtulayım, hepisini fizana süreyim de telef olsunlar!" mantığıyla mı böyle bir olaya teşebbüs etti, yoksa, kuzeyden Rusların kışkırtmasıyla Anadolu'da ki halka saldıran Ermeni çetelerin ve onlara destek veren bazı Osmanlı Ermeni’sinin önünü kesmek için böyle bir şey mi yaptı, iyi araştırmak lazım!
Hem üstelik, o tarihte Osmanlı yönetiminde Arnavutlar ve Yahudilerle birlikte en etkili ve söz sahibi olan nüfuslardan biri de Ermeniler olduğunu, bu tehcir, (kimine göre soykırım) nedense Osmanlı yönetiminde bulunan Ermenileri hiç etkilenmemesi de ayrı bir tartışma konusudur. Ermeni lobisi ve onlara destek olan, ABD, Rusya, diğer tüm batı ittifakı başından beri, "bu bir soykırım" diye dayatıyor. 2 milyon Ermeni’yi (Osmanlı sorumlu olduğu halde) Türkler katletti diye yıllarca propaganda yapıp durdular...
(Bu arada Osmanlı'nın da kendini hiç bir zaman Türk görmediğini, kendine "Devlet-i Aliyye" dediğini de anımsatmak isterim…) Zaman içerisinde soykırım yaptığı suçlamasına maruz kalan ve konunun tarihçiler tarafından tartışılıp çözülmesi gerektiğini ısrarla söyleyen Türkiye ne yazık ki hiç ciddiye alınmadı, konu, Türkiye ile sorunu olan olmayan tüm diğer ülkeler tarafından suistimal edildi durdu...
Ne zamanki Türkiye, "Bu bir soykırım olamaz, gerçekte bir tehcirdir. Eğer bir hata ve sorumluluk varsa, tehcir sırasında o insanların güvenliğini sağlayamamak olmalıdır" tezini ortaya attı. Bunun üzerine Türkiye'nin elindeki tehcir kozunu kırmak için hemen harekete geçen batı, tehcirin de soykırım kategorisinde değerlendirilmesi adına uluslararası alanda kampanya başlattı...
Yani Türkiye yarın çıkıp "biz onları aslında öptük, fazla öperken de haddimizi aştık, o nedenle iki milyon Ermeni öldü" dese, emin olun bunu da soykırım kapsamına alacaklar. 
Şaka bir yana. Ortada ciddi anlamda Türkiye aleyhtarı bir kampanya yürütülmekte... Üzücü olan, ülke içinde de bu objektif olmayan kampanyaya alet olan hatırı sayılır bir kitle var.
Beni bilen bilir; malum sistemi ve malum siyasetçileri nasıl eleştirdiğim ortadadır. Ama Ermeni konusunda yaşanan bu süreç ne yazık ki Türkiye karşıtı haksız ve kötü niyetli bir kampanyaya dönüşmüştür...
Günümüzde birçok kişi belki anımsamaz ama Ermeni terör örgütü Asala'nın (sadece Türk Büyük Elçiliklerine karşı değil) dünya çapında yaptıkları terör saldırılarında çok sayıda masum insan hayatını kaybetmiştir. Ve ne yazık ki, Almanya ve diğer ülkelerin aldığı bu kararlar Ermeniler ile Türkler arasındaki düşmanlık ateşini daha fazla körüklemekten, aradaki uçurumu daha da açmaktan başka bir işe yaramamaktadır, maalesef...
Geçen yıl Ermenistan'a gittim ve oradaki sefaleti fakirliği bizzat gördüm. Ermenilerin Türkiye'ye o kadar çok ihtiyacı var ki... Ama bu son olaylar, nefret ekmekten başka bir işe yaramamakta, olan yine Ermenistan'daki fakir Ermeni halkına olmaktadır. Ne de olsa ABD, Fransa, İngiltere, Almanya ve diğer ülkelerdeki Ermeni Losbisi'nin keyfi yerinde...
Çünkü, özellikle Batılı ülkeler; Fransa'nın Cezayir'de, Tunus'ta, İspanya'nın, Mayalara, İnkalara, ABD'nin Kızılderlilere, Yunanlıların Çemeria'daki Arnavutlara, Sovyetler'in Kırım'da tatarlara (ki o da tehcir denebilir) Bulgarların Türklere, Sırpların yakın zamanda Bosna'da Boşnak, Kosova'da Arnavutlara yaptıklarının yok sayılıp sadece Türkiye'ye yönelik böyle bir tavır sergilemesine ne denebilir, bilmiyorum doğrusu...