Salı, Eylül 25, 2018

Liyakatlık öldü yaşasın torpilli dayanışma(!)


Torpilin var mı?
Torpil, yani dayın, amcan, yüksek mevkilerden birinden edindiğin, hatırı sayılır bir “hamili kart yakinimdir” kartviziti elinde olan şanslı biri misin?
O zaman sana tüm kapılar açılır, her yerde iş bulur, arzu ettiğin her makama şak diye yerleşirsin…
O iş için yeterli misin, değil misin, hiçbir önemi yok, kimse  de sana bi şey diyemez, torpilin kadar konuş(!)
Liyakat miyakat hak getire…
Torpilin yoksa vay haline…
Sınavlarda bu ülkede neler olduğunu yakın tarihte yaşananları hepimiz biliyoruz.
Çalınan sınav soruları, haksız yapılan atamalar vs vs…
Peki yetenek sınavlarında da torpil olur mu, jüri yeteneğini gördüğü halde, yetenekli genci değil de torpilli birini tercih eder mi?
“Etmez…” diyemem…
Geçtiğimiz haftalarda güzel sanatlar fakültelerinin yetenek sınavları yapıldı.
Başkanı olduğum İnSanat Derneği yönetim kurulu üyesi genç bir arkadaşımız Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Bodrum Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü’nün yetenek sınavına girdi.
Bu sınav için aylarca hazırlandı, ezberler yaptı, araştırmalarda bulundu, değerli tiyatro ustalarından ve sanatçılardan yardım aldı; ve bileğinin hakkıyla kazanacağını umut edip, Kız başına, onlarca kilometre yol kat ederek, yapılacak sınava girmek için Bodrum’a gitti…
Bodrum GSF’nin Sahne Sanatları Bölümü sınav yönergesinde, (10 erkek 10 kız) toplam 20 öğrenci alacaklarını açıklamalarına rağmen, sadece 12 öğrenciyi okula aldılar.
(İLK AŞAMA SONUÇLARI
VE İLK PAYLAŞILAN DUYURU)
Burada bir tuhaflık var; ilk aşamada yetenek sınavından 12 öğrencinin ikinci aşamaya geçtiği duyuruldu.
Arkadaşımız ise elendiği için ikinci aşamaya kalamadı. Ertesi gün yapılması gereken ikinci aşamanın akıbeti ise iki gün sonra belli oldu…
İkinci aşama olarak açıklanan sonuçlara bakıldığında ise ilk aşamayı kazanan 12 öğrencinin tamamının sınavı geçip okula girmeye hak kazandıkları anlaşıldı.
İlk aşamayı geçen aynı 12 öğrencinin, ikinci aşamayı da geçip sınavı kazanması çok garip!
Yedek öğrenci yok, ikinci aşamada elenen yok! İkinci aşama yapıldı mı yapılmadı mı belli değil…
İlk aşamada öğrenciler hangi kritere  göre belirlendi, kaçar puan    aldılar o da belirsizdi…
(İKİNCİ AŞAMA SONUÇLARI)
İlk duyuruda puanlar yoktu, fakat daha sonra ilk duyurunun yer aldığı PDF dosya değiştirilip yerine puanların işlendiği yenisi eklenmiş.
Zira sınava katılan 73 öğrenciden 12 öğrencinin hem ilk, hem de ikinci aşamayı kazanmaları kafalarda soru işaretleri oluşturmaya yetti.
Torpil mi var, yetenek sınavında birilerinin hakkı mı yendi, o sırada (kazanan 12 öğrenci arasında olduğunu öğrendiğimiz) bir öğrenci ile ortalıkta dolanan ismini yazmak istemediğim ünlü bir oyuncu bozuntusunun samimiyetinin(!) mideleri bulandırdığını da eklemek isterim.
Bu sınava o malum ünlü etki etti mi, ben bilmem sınav komitesi bilir(!)
Sevinen sayısı 12, hayalleri yıkılan 61 öğrenci... Kazananlardan kaçı hak etti, kaybedenlerden kaçının hakkı yendi, işte bütün mesele bu!
Şaibe elmanın içindeki kurt gibidir, vicdanları kemirmiyorsa, ağacı ilaçlamak yetmez!
Hakkı yenen bir kişi dahi olsa yazık değil mi?
Bunlar nerede oluyor?
Kurucuları arasında ünlü oyuncu Nejat İşlerin de bulunduğu Bodrum GSF Sahne Sanatları Bölümü’nde…
Bu arada anımsatmak isterim, bazı nedenlerden ötürü Nejat İşler’in okulla bir ilgisi kalmamış. (Acaba bu durumlar yüzünden mi okul ile bağlantısı koptu, bilemiyorum)
Ülkenin kırsalını kontrol etmek, oralarda adaleti sağlayıp müdahale etmek kolay olmasa gerek de, Bodrum gibi çağdaş insanların çoğunlukta olduğu bir bölgede benzer gayri ahlaki durumların yaşanıyor olabilme ihtimalini düşündükçe ülkemizin geleceğine dair umutlarımız iyice tükeniyor…
Şunu da anımsatmak isterim; söz konusu sınava giren ve ilk aşamada elenen İnSanat Derneği Yönetim Kurulu üyesi arkadaşımız elendiğine değil, hakkının yenmiş olabilme ihtimaline üzülüyor ve ortaya çıkan bu tablo endişelerinde haklı olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda ünlü bir tiyatro ve sinema oyuncusunun yeğeni olan arkadaşımız isteseydi rahatlıkla dayısını araya sokup kendine torpil yaptırabilirdi.
“Kendime güveniyorum ve bileğimin hakkıyla kazanmak istiyorum” demişti bana sınav öncesi.
Şimdi sorarım size; torpil yaptırmamak suç mudur bu ülkede?
Demek ki, hak, hukuk, adalet ve nihayet liyakat ölmüş…

Yaşasın torpillilerin haksız dayanışması(!)

Yetenek Sınavı ilk aşama sonuçları, elenenler ve ikinci aşamaya geçenler: http://sablon.mu.edu.tr/Icerik/gsf.mu.edu.tr/Duyuru/Sahne%20Sanatlar%C4%B1%20I_A%C5%9Fama%20S%C4%B1nav%20Sonu%C3%A7lar%C4%B1.pdf

İkinci aşama sonuçları ve okula girmeye hak kazananlar: http://sablon.mu.edu.tr/Icerik/gsf.mu.edu.tr/Duyuru/Sahne%20Sanatlar%C4%B1%20B%C3%B6l%C3%BCm%C3%BC.pdf
NOT: Üniversitenin tanıtım videosunda da kontenjanın 20 kişi olduğu belirtiliyor ama iki aşamalı olması gerekirken tek aşamada alınan öğrenci sayısı 12...

(Kontenjan sayılarını belirten açıklama)
@SuatOktySnck

Cuma, Eylül 21, 2018

BŞ Belediyesi’nin yükselen 'Şeker'i(!)


Bu şeker başka şeker, bu şeker bildiğiniz gibi değil…
Bu şeker aynı zamanda pek şerbetli…
"şerbet zaten şekerle olur" demeyin, bu şeker yapış yapış, vıcık vıcık...
Ona hiç kimse ne dokunabiliyor, ne de gık diyebiliyor.

Konumuz Şerbetli Numan Şeker efendi!
Bir önceki yazımda, Bursa İl Milli Eğitim atamalarında, Danıştay’ın atamalarla ilgili “durdurma” kararına rağmen yaşanan skandalı “Bursa’da “şerbetlenmiş” atamalar…” başlığında ele almış, yaptığım araştırmalar sonucu karşıma Numan Şeker ismi çıkmıştı.

Numan Şeker’in her devrin ve tam da bu devrin adamı olduğunu icraatlarından anlamak zor değil.
Trabzon doğumlu olduğunu öğrendiğim, Erzincan İmam Hatip Lisesi’nden, Uludağ Üniversitesi’ne uzanan eğitim serüveninin ardından demir attığı Bursa’da 15 yıl kadar Eğitim Bir-Sen başkanlığı yapan Şeker, bu süreçte de neredeyse her atamaya etki edip, tabiri caiz ise İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nü parmağında oynatacak kadar kudret(!) sahibi olmuş.
 Ben şahsen ismini Facebook arkadaşlarımdan birinin paylaşımını görünce duymuştum. Arkadaşım, Numan beyin BŞ Belediyesi’ne atandığıyla ilgili eleştiri dolu sert paylaşımının altına (kim olduğunu bilmeden) “Ne biliyon, belki de pek Şeker biridir(!)” diye yorum yazdığımı anımsıyorum.
Daha sonra, Numan Şeker ismini sorduğum hemen her eğitimci, taraflı tarafsız, Eğitim Bir-Sen’li ya da Eğitim-Sen’li, kim olursa olsun, söz birliği etmişçesine benzer tepkiyi verdi: Aman aman, Milli Eğitim camiası bir beladan kurtuldu… Düşman başına!
Düşman mı?
Bela mı?
Nasıl yani?
Ne belası?
Madem belaydı nasıl oldu da 15 yıl bir sendikanın başında görev yaptı?
Bu yetmiyormuş gibi Ak Parti’den Milletvekili aday adayı oldu ve nasıl BŞ Belediyesi’ne daire başkanı olarak atandı?
Peki bu bela BŞ Belediyesi’ne ve dolayısıyla (pek takdir etmeye başladığım) atanmış başkanı Alinur Aktaş’ın “Şeker”ini yükseltmesin?

Aslında açıklaması basit; Şekerli Numan ağabeyimiz, soyadında da tevekkeli önemli makamlarca şerbetlenmiş bir mertebeye yükselmiş; buradan bulduğu cesaret, özgüven ve gayri resmi yetkilerle kendini muhafazakâr eğitimci kardeşlerimizin seve seve ya da sehven veya mecburen, haklarını arayacakları sendikalarının başında tutmuşlar…
Tabi kendi hakları kollanırken, başkalarının haklarının yendiğini ne kadar umursamışlar, o konuyu tüm değerli eğitimcilerin vicdanlarına bırakıyorum.

O şimdi Bursa Büyükşehir Belediyesi Daire Başkanı olarak atandı.
Kim atadı, emri nereden geldi, kimin adamıdır, somut bilgi edinememekle birlikte karşımıza İç İşleri bakanı Sayın Süleyman Soylu çıkıyor.

Şeker’in sırtını yasladığı dayı Soylu mudur değil midir, çok da önemi yok; burada bir Bursalı olarak beni ilgilendiren ve endişelendiren mesele Numan efendinin ardında bıraktığı soru işaretleri ve etrafındaki insanların verdiği dehşet tepkiler. (Ki, bazılarını buradan yazmaya terbiyem müsaade etmiyor)
Tekrar,  altını çizerek anımsatıyorum:
Numan Şeker’in şekerinde boncuk mu var da ısrarla ve inatla birileri onu bir mevkie yamamaya çalışıyor?
16 yılı geride bırakıp 17. yılına girmeye hazırlanan Ak Parti’nin etrafında uçuşan şaibeler sıcaklığını korurken, Numan Şeker’i parlatma çabaları neyin nesi?
Koskoca Bursa’da şaibesiz kimseyi bulamıyor mu Ak Parti teşkilatı?
Liyakat liyakat diye yırtındığımız bir dönemde; onca temiz, namuslu, vizyonel, objektif, (İlle de Bursa doğumlu olmasına da gerek yok) Bursa’yı seven, Bursa’nın sorunlarını bilen, tasası olan, bu konuda bilgi, birikim ve deneyime sahip en az 20 tane Ak Partili adam gibi adam sayarım size ve neden Numan Şeker?

Sn Alinur Aktaş’ı, FotoFest basın toplantısında bir kez daha dinledim; sanata, sanatçıya ve Bursa’nın çağdaşlaşması için duyduğu hassasiyetinden bir kez daha emin oldum; Recep Altepe döneminde yapılan yanlışlara düşmemek için soruyorum Numan Şeker’e kefil misiniz Sn Aktaş?
Bir Bursalı olarak size güvendiğimiz gibi ona da güvenelim mi?
Yoksa, “yerel seçimlere kadar” bekleyip görelim mi?

Beklerken BŞ Belediyesi “şeker komasına” girmesin, diye de eli kalem tutan duyarlı bir kentli olarak uyarmayı görev sayıyorum.

Yoksa ne Aktaş, ne de Numan Şeker babamın oğlu. Benim için iki değer var, o da Bursa ve ülkem, gerisi teferruat!


Pazar, Eylül 16, 2018

SKANDAL! Bursa’da “şerbetlenmiş” atamalar…


Bursa İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nde müdürlük atamalarındaki şaibeler iyice ayyuka çıkmış durumda… Danıştay 2. Dairesi’nde, Karacabey ve Osmangazi’de görevli iki müdürün açtığı bir yürütmeyi durdurma davası var.

Bu davaya göre; Danıştay, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 2016 yılında 24 Mayıs – 26 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilen Bursa İl Milli Eğitim Müdürlüğü Müdürlük Görevlendirme Sözlü Sınavları’nın tamamı hakkında, mülakatlarda ‘Atatürk İlke ve İnkilap Tarihi’ sorularına yer verilmediği gerekçesiyle davada yürütmeyi durdurma kararı vermişti.

Öyle ki 2016’da yapılan bu atamalarla ilgili Danıştay’ın 20 Şubat 2018’de yürütmeyi durdurma kararına rağmen, İl Milli Eğitim Müdürlüğü bu kararı sumen altı edip, dört buçuk ay sonra, yani 4 Temmuz 20018’de uyguluyor.

Neden peki?

Şöyle ki; 2018 yönetici atamalarının gerçekleşebilmesi için bu görev yerlerinin boş görünmesi gerekiyor. Bu kadroları duyuruya çıkarmamak ve yine aynı kişileri buralarda görevlendirmek için devletin idare ile ilgili karara en etkili mercii olan Danıştay 2. Dairesi’nin aldığı kararını görmezden gelerek geç uyguluyor.

Kim uyguluyor?

Devletin Milli Eğitim Bakanlığına bağlı, İl Milli Eğitim Müdürlüğü!

Bunu yapmaya yetkileri var mı, bilemiyorum ama etik olmadığı apaçık ortada…

O zaman bir de şöyle soralım:

-Danıştay’ın kararına rağmen; boşalan müdürlük kadroları 2018 yönetici atamalarında tercihe açık hale neden getirilmedi?

-Boşalan müdürlüklere yeniden görevlendirmeler hangi usule göre yapıldı?

-Bu atamalarla ilgili haklı gerekçeleri varsa “Danıştay’ın kararı medyaya yansıdığı halde” bunlarla ilgili kamuoyuna yeterli açıklama neden yapılmadı?

Devam edelim; 5 Temmuz 2018 tarihli yazı ile yargı kararı gereği müdürler (öğretmenler) eski görevlerine döndürülüyorlar.

Buraya kadar her şey normal görünüyor, diyelim…

Ancak 6 Temmuz 2018 tarihli bir başka yazı ile de eski görevlerine “müdür olarak” döndürülenler, görevden alındıkları okullara bu sefer “müdür vekili” olarak atanıyorlar.

Yani ortada bariz bir usulsüzlük var:

Daha basit ve herkesin anlayacağı şekilde anlatmam gerekirse;

İl Milli Eğitim Müdürlüğü, herhangi bir okulda öğretmen ya da başka bir unvanla görev yapan bu eğitim çalışanlarını okullara müdür olarak atıyor. Danıştay “yapılan itiraz üzerine” bu atamaların sınavın usule uygun yapılmadığını hükmedip atamalarla ilgili yürütmeyi durduruyor. Fakat Bursa İl Milli Eğitim Müdürlüğü her ne hikmetse bu kararı “kendi adamları dışında başkaları atanamasın" diye geç uyguluyor.

Ne demek kendi adamları?

Onu da şöyle anlatalım;

Tahmin edebileceğiniz gibi bu öğretmenler iktidara yakın bir sendika olan Eğitim-Birsen üyesi. Bu boş görev yerleri eğer duyuruya çıksaydı, maazallah karşı görüşte ki düşman ülkenin(!) sendikalara üye öğretmenler de atanabilecekti.

Bunun önüne geçmek için İl Milli Eğitim Müdürlüğü böyle bir (sözüm ona) kurnazlık yaptığı anlaşılıyor.

Peki, İl Milli Eğitim Müdürlüğü kurnazlık adı altında yaptığı bu gayri ahlaki davranışı , ya da şöyle daha çarpıcı bir ifadeyle yazmak gerekirse, “bu adaletsizliği” tek başına mı yaptı?

Ona değinecem ama; “bu kul hakkı yemek değil midir?” diye sormadan edemiyorum…

Hepsi de namazında niyazında olan, defalarca umre yüzü görmüş devletin memurlarına kim akıl verdi?

Elbette ki; Eğitim-Birsen’in kendini uyanık zanneden yöneticileri.

Peki bunlar kimdir, nedir?

Numan Şeker’in 15 yıl başkanlığını yaptığı Eğitim-Birsen yönetimi…

Numan Şeker’i yakından tanıyalım: Uzun yıllar Memur-Sen ile Eğitim-Birsen Bursa Şubesi başkanlıklarını yürüten bu pek şeker adam(!), Erzincan İmam Hatip Lisesi’nden mezun olduktan sonra Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni tamamlayıp öğretmenliğe başlıyor.

Bir ara Bursa’dan Ak Parti Milletvekili aday adayı da olan “Şeker”li beyefendi; sadece şekerli değil şerbetli de olmalı ki, vekil adaylığı sırasında sendikadaki başkanlığa tekrar seçilerek görevlerine dönüş yapıyor.

Mesele bu değil, elbette mesleğine geri dönecek ama esas sorun Numan Şeker’in İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne etki edecek ve atamaları bile belirleyecek gücü nereden ve nasıl bulabildiğidir?

Diyeceksiniz ki, “bu olaylar yaşanırken İl Milli Eğitim Müdürleri’nin eli armut mu topluyordu?”

E artık armut mu topluyordu, yoksa başka bir şey mi, karar sizin…

Bu noktada konumuz İl Müdürleri değil, Numan Şeker!

Şu anda nerede biliyor musunuz şerbetli Numan Şeker Efendi?

Sıkı durun; 29 Ağustos’ta Bursa Büyükşehir Belediyesi Daire Başkanı olarak atandı!

Vay vay vay… Ne şerbetli adammış Numan Şeker ağabeyimiz…

Ak Parti teşkilatı onu vekil yapamadı ama kıyak bir mevkiiye atamayı başardı(!)

Peki ya sizce, BŞ Belediye Başkanı Sn Alinur Aktaş’ın rızası var mıdır bu sürpriz ve herkesi şaşkınlığa uğratan atamadan?

Ben bilmem başkan bilir(!)

Sn Aktaş, bu yazıdan sonra bir açıklama yaparsa biz de öğreniriz gerçeği…

Evet, sadede gelelim ve mevzuya son noktayı koyalım…

Belli ki, Bursa Milli Eğitim camiasında birilerinin hakkı çatır çatır yenmiş ve bu hakkı yiyenler, yenmesine vesile olanlar ya mükâfatlandırılmış veya halâ hak etmedikleri görevlerini sürdürüp, hak etmedikleri maaşları alıp çoluk çocuklarına haram lokma yedirmeye devam ediyorlar!

Bu bir SKANDAL değil midir?

Bunu ben değil, benim vicdanım ve inandığım etik değerler söylüyor.

Zaten dinimiz bu konunda neyi emrediyor, bunu en iyi onlar bilecektir. Bile bile bu işleri yaptıysalar, vay onların haline!


Not: İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün Danıştay’ın kararına itiraz ettiğini ve bu itiraza henüz karar çıkmadığını da öğrendiğimizi anımsatmak isterim…

@SuatOktySnck


DANIŞTAY'IN BURSA VALİLİĞİNE, VALİLİĞİN DE İL MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜNE YOLLADIĞI KONUYLA İLGİLİ YAZIŞMALARI OKUMAK İÇİN ALTTAKİ FOTOĞRAFLARIN ÜSTÜNE TIKLAYABİLİRSİNİZ...


Cuma, Eylül 14, 2018

Başımızda ki bela “Suriyeliler!”


Savaştan kaçmış, savaşın sillesini gerçek anlamda yemiş, evi yurdu yıkılmış sevdikleri katledilmiş olan mazlumlar değil bu yazının eleştirdiği…
Sadece bu yazı ve bu yazının satırlarını yazan yazarın da derdi bu değil; toplumda giderek artan bir öfke var ve bu öfkeye tercüman olmak maksadıyla yazıyorum…
Ki, ben İsveç’te 10 ay mülteciler arasında bir mülteci gibi yaşayıp, konuyla ilgili “Gölge Adamlar” adlı bir belgesel çekmiş, üstüne de "Avrupa'da Mülteci Olmak" adlı kitap kaleme almış biriyim; mülteciler benim kırmızı çizgimdir, bu böyle biline…
Amma ve lakin; Türkiye’de yaşanan sorun artık bir başka noktaya evrilmiş durumda. Olay, “Suriyeli din kardeşlerimiz bizim misafirlerimizdir” olayının dışına taşmıştır. Ortada misafir kalmamış, yerel halk, misafir diye gelenler karşısında ikinci, hatta üçüncü sınıf insan konumuna itilmiştir.
Bu millet, Anadolu’yu vatan bellemiş, gerek sınırlarımızın dışından gerekse sınırlarımızın içinden, bir takım zorunlu nedenlerden ötürü yer değiştirmiş göçmenlerden oluşur. Göçmenliğin ne olduğunu iyi bilir! Ufak tefek homurdanmalar dışında hiçbir muhacire böylesine öfke, böylesine nefret duyulduğunu anımsamıyorum.
Öyle ki, ailesi 1950’li yıllarda eski Yugoslavya’dan Türkiye’ye göç etmiş ve muhacir olmanın zorluklarını derinden yaşamış biri olarak yazıyorum bunları.
Mübadele ile getirilenler, Yugoslavya’dan gelenler, Bulgaristan’dan, Kırım’dan, Gürcistan’dan, Afganistan’dan Kuzey Irak’tan, Kosova’dan, Bosna’dan kaçanlar gibi birçok mülteci gördü bu ülke ve hiçbirine de “tu kaka” demedi…
Ama Suriyeliler, Suriye’den gelen din kardeşlerimizle yaşananları bu düzlemde değerlendirmek zorlaşıyor…
Suriyeliler’in durumu “mülteci” normlarını aşmış durumda.
Bunun tek bir sorumlusu var; o da süreci iyi yönetemeyen, kendi vatandaşını “misafirler” karşısında ezdiren hükumetten başkası değil.
Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir ülke kendi vatandaşını öteleyip, mültecilerin altında ezdirmez. Her ülkenin vatandaşı, kendi ülkesinin birinci sınıf vatandaşı olmalı!
Mültecilerin statüsü, konumu ve hakları bellidir...
Türkiye’de tam tersi…
Bunu fark eden halkımız ister istemez, “mazlum-haklı-haksız” ayırımı yapmadan öfke biriktirmeye, insani melekelerini yitirmeye başladı.
İşte en büyük tehlike burada!
Ekonomik koşullarda zaten yeterince yıpranan, bunalan, baskılanan karamsar vatandaş, Suriyeli mültecilere birtakım ayırımcılıklar tanındığını görüyor ve öfkesini bu noktada birleştiriyor!
Bursa’da bir süredir Çarşamba semti ve Başaran’da yaşanan olayların temelinde bunlar yatıyor.
Çok değil, 4-5 yıl önce Bursalıların yaşadığı mahallelerde hem insan profili değişti, hem de görüntü.
Bu kadar hızlı bir değişim, Arapça konuşan insanlar, Arapça tabelalar, bariz yozlaşma, artan çöp yığınları, bu sorunlara çözüm üretemeyen yerel yöneticilerin basiretsiz ve çaresizliği de eklenince, kaotik ortam da kaçınılmaz oluyor.
Savaştan kaçan bu insanların 4-5 yıl içinde nasıl olur da marketler, restoranlar, tekstil ve konfeksiyon atölyeleri açabildiklerine hayret ediyor herkes!
Çünkü bunlar alışıldık şeyler değildi.
Bulgaristan’dan gelen soydaşlarımızın bile, aynı dili konuşmamıza rağmen adapte olmaları 15-20 yıl sürmüştü.
Suriyeli din kardeşlerimiz ise maşallah, sanki asırlardır bu ülkede, bizimle birlikte yaşıyorlarmış gibi hemen birkaç yılda misafir olmaktan çıkıp yerli(!) gibi davranmaya başladılar.
“Oh ne ala, çok çabuk uyum sağladılar, ne güzel” diye düşünenler yanılıyor, zira Suriyeli kardeşlerimiz yerli halkla kaynaşmak bir yana, yaşam alanlarını kendilerine benzetmekten ileriye gidemediler!
Durum vahim; Suriyeli din kardeşlerimiz misafirlik mertebesini aşıp, yerel halkın tepesine çıkmış görünüyor...
Bakalım buna kim nasıl dur diyecek.
Eğer çözüm bulunamazsa ki, kök salmaya başlayan bu insanları kim hangi kudret ait oldukları ülkelerine gönderecek, o da belli değil….
Eğer çözüm bulunmazsa ya bir arada yaşamayı öğrenecez (ki zor görünüyor) ya da birbirimizi yavaş yavaş yok edecez...
Büyük belanın çanları çalmaya başladı.

Pazartesi, Eylül 10, 2018

Alinur Aktaş’ı alkışlamak istiyorum!


Birçok yönden eleştirebiliriz, yanlışlarını da sıralayabiliriz tek tek ama müsaade ederseniz, Bursa BŞ Belediyesi’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Bursa’ya atanan yeni ve en son başkanı Alinur Aktaş’ı bir konuda tebrik etmek istiyorum!
Neden peki?
Çünkü bir önceki başkan Recep Altepe’nin yapmadığı ya da yapamadığı şekilde kendi tiyatrocularına sahip çıkacağını gösterdiği için…
Görüntüde sahip çıkacak gibi görünüyor; yarın ne olur, bunun sadece göz boyama bir ziyaret mi olduğu anlaşılır mı bilemem.
Böyle yaparsa övdüğümüz gibi eleştirmesini de biliriz…
Ama ben tebriklerimi önceden yapayım dedim.
Sn Alinur Aktaş, belediyesine bağlı olan Şehir Tiyatrosu’nun oyuncularını, TKM (Tayyare Kültür Merkezi’nde) yeni sezon öncesi hazırlanan oyunun provası sırasında ziyaret etmiş ve başarılar dilemiş.
Bu davranış, Recep Altepe’den göremediğimiz bir durumdu, o nedenle hem şaşırdım, hem de mutlu oldum.
Ki, Altepe eksi tarihi binada uzun yıllar görev yapmasına, TKM iki adımlık mesafede bulunmasına rağmen (adam akıllı) ne bir oyunlarını izledi, ne de başarılar diledi kendi sanatçılarının…
“Sanatsız kalmış bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” diyen ülkemizin kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün bu veciz sözünün altının doldurulması adına, Sn Aktaş’ın çabasını takdirle karşılıyorum.
Bu sanatsal çabanın salt tiyatro ile değil, Recep Altepe döneminde sudan sebeplerle harcanan İpek Yolu Film Festivali’nin yeniden hayata geçirilerek sinema sanatı adına da yapılmasını diliyorum.
Recep Altepe döneminde belki de hayata geçen tek ve en önemli festivalin Uluslararası Fotoğraf Festivali FotoFest’in de Alinur Aktaş döneminde yeniden canlanacağını umut ediyorum.
Çünkü ilk başladığında Bursa eski Milletvekili Ceyhun İrgil ve BUFSAD çabalarıyla hayata geçmiş ve İpek Yolu Film Festivali’nden sonra kente fark edilir bir sanatsal dinamik kazandırmıştı. Lakin son 3 yıldır FotoFest ilk yıllarda ki heyecan ve canlılığını yitirmişti.
Çünkü festival demek bayram demek, yani bu bir sinema festivali ise “sinemanın bayramı”, fotoğraf festivali ise “fotoğrafın bayramı” veya “müziğin ya da kültürün bayramı” anlamı taşır. Bir kent sadece hanları hamamları, yolları, alt yapısıyla değil, sanatı ve kültürüyle de yükselmeli.
Sn Altepe döneminde takdirle karşıladığımız han ve hamamların onarımı o nedenle yeterli bir çaba değildi. Onları onarmak, yeniden hayata geçirmek eyvallah da, yaptıklarınızı dünyaya anlatabilmek için sanata ev sanatçıya ihtiyacınız var; eğer o kültür merkezlerini sanatla, (sadece geleneksel sanatlar da yetmez) çağdaş sanatlarla desteklemezseniz, ortaya güdük bir manzara çıkar. İnsanları sanat merkezlerine çekmenin yolu da sanata ve sanatçıya sanatlarını icra edebilecekleri ortam yaratmaktan geçer.
O nedenledir ki; Alinur Aktaş hem genç olmasının verdiği dinamikle, hem de sanata bakış açısıyla Bursa’da özlemini duyduğumuz “Sanat Şehir Bursa” etiketinin altını doldurabilecek potansiyele sahip görünüyor.
Elbette, potansiyele sahip olmakla o potansiyeli değerlendirmek aynı şey değil ama hiç olmazsa ben, Bursa’da sanatla iştigal eden ve eli kalem tutan biri olarak Sn Aktaş’ta bunun ışığını görüyorum.
Umarım kendisi bu ışığı sadece tek bir yöne değil, taraflı tarafsız ayırımı yapmadan, Bursa’nın, Bursalı’nın yararlanabileceği “her bir yöne” çevirip oyumuzu hak ettiğini kanıtlar!

@SuatOktySnck

Cumartesi, Eylül 08, 2018

Milli zevksizlik takımı…


Nereden bakarsanız bakın, heyecan yok, umut yok, lezzet yok, zevk yok…
Ülkenin kılcal damarlarına kadar sızan vasatlık, elbette Milli Takım’a da sirayet edecekti, etti de…
Ekonomisi, adaleti, sanatı, kültürü yozlaştığına göre; futbol geride kalır mı?
Milli demeye bin şahit isteyen isimlerden kurulu, toplama, yığma, uyumdan, adaptasyondan uzak bir kadro vardı Rusya karşısında...
UEFA Uluslar Ligi B Grubu’nda ilk maçımızı Trabzon’da oynayacaz; maç başlamadan canlı yayının hangi Tv kanalında olacağının bile belli olmaması heyecanı törpüleyen ilk emarelerdi… Ve Milliler sahaya konfeti yağmuru altında çıkarken sözüm ona destek veriyordu Trabzonlu taraftar… Ama zemini çirkinleştirmekten başka bir işe yaramadığı anlaşılan bu etki, zevksizliğin peşi sıra gelen diğer habercisiydi sanki.
Ruslar’dan gelen şahane gol ve buna aynı güzellikte karşılık veren Serdar Aziz’in bazukası ile ilk yarı 1-1 tamamlandı. Ki, maçın bu iki golden başka güzel diyebileceğimiz hareketi de yoktu…
Devre arasında ise Trabzonlu taraftarların zevksizliğinin kanıtı olan konfetileri temizlemek için sahaya ellerinde süpürgelerle giren hademe görünümlü görevli bacılarımızın görüntüsü ise zevksiz gecenin zirvesine oturdu.
Rusya, Dünya Kupası öncesi hazırlık maçında 1-1’le Rusya’da yenişemediği vasat takım Türkiye’yi bir gol daha atarak bu kez Türkiye’de 2-1 yenmeyi başardı ve zevksiz gecenin zevk alan tek tarafı oldu!
Milli Takımımızın bu vasatlığının rastlantı olmadığını sanırım anladınız. İpleri kimin kontrolünde olduğu malum bir federasyon başkanı, içi geçmiş bir teknik direktörün kurduğu özgüvenini yitirmiş futbolculardan oluşan kadro...
Şener’i mi saysam, Mehmet Topal’ı mı, o haliyle İtalya SeriA’da nasıl oynadığına kendisinin bile hayret ettiği Hakan Çalhanoğlu’nu mu, Oğuzhan Özyakup’u mu?
Ultra vasat mı desem, vasat altı mı ne!
Rusya biraz daha dikkatli olsa maç 3, hatta 4-1 bile olabilirdi… Türkiye’nin vasatlığına onlar da ayak uydurdu desem abartmış olmam.
Dedim ya zevksizlik ve vasatlık dört bir yanımızı sarmış…
Süperliği sadece adında olan Türk futbolunun elit ligine bakınca aslında hiç de süper olmadığını ve Milli Takımın neden bu halde olduğunu anlayabiliyoruz.
Vasat yabancılarla körelen yerli yeteneklerin içler acısı hali ise ayrı bir trajedi…
Umut sıfırın altında.
Bu zihniyet ve bu kalitesizlikle, pazartesi akşamı gruptaki ikinci maçında İsveç’e karşı deplasmanda başımıza gelecekleri şimdiden tahmin edebiliyorum...
Neyse, umudunuzu kırmak istemem; belki yanlışlıkla bir puan alırsak zil takıp oynayabilriz, ne olur ne olmaz, daha büyük bir yanlışlıkla kazanırsak eğer silahlarımızı zulada bekletelim ki, sevinçten birbirimizi vurarak bir kaç masumun kanına girmek için zaman kaybetmemiş oluruz(!)

@SuatOktySnck

Çarşamba, Eylül 05, 2018

Kütüphaneler batar mı?


Soru saçma gelebilir; ama ülkemizin geldiği kritik durumu anlamak açısından anlatacağım olay çok önemli…
Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü’ne bağlı olan Halk Kütüphanelerinin elektrik faturalarını ödeyemez duruma geldiğini biliyor muydunuz?
Yer Bursa Halk Kütüphanesi…
Saat akşam 20:00 civarı, içeride 20 vatandaş varken birden görevli geliyor ve Kütüphane’de bulunanlara, özür dileyerek diğer salona geçmelerini rica ediyor.
Görevlinin uyarısıyla neye uğradıklarını şaşıran vatandaşlar neden böyle bir uygulama yapıldığını sorduklarında ise gerekçe hepsini dumura uğratır.
İl Halk Kütühanesi’nin ödenmemiş 14 bin TL’lik elektrik faturası varmış, bu faturayı ödeyebilmek için yöneticileri kaynak arayışındaymış ama bulamamış, tasarruf sağlamak amacıyla böyle bir uygulamaya gidilmiş…
14 bin TL elektrik borcu ve ödenememiş faturalar ve yöneticileri bu borcu ödemek için para bulamıyorlar.
Ne zaman?
2018’in Türkiye’sinde…
Ülke batıyor mu?
Yok canım ne batması? Baksanıza, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin masrafları takır takır ödeniyor. Cumhurbaşkanımız Sn Erdoğan’ın Zafer Bayramı için verdiği resepsiyonda kuş sütü bile eksik değil, 300 odalı yazlık yapımı tam gaz devam ediyor, Ahlat ilçesinde 1071 metrekare oturma alanı olan, 10 dönüm üzerine bir “Cumhurbaşkanlığı köşkü” bile yapılacak. Eğer ülke batıyor olsaydı bu masraflar yapılır mıydı?
İyi de Bursa gibi bir ilin kütüphanesi nasıl olur da elektrik faturalarını ödeyemeyecek duruma gelir?
İl Halk Kütüphanesi Bursa’nın en eski ve içerik bakımından da en kapsamlı kütüphanelerinden biri.
Başlıkta ki soruyu tekrar yöneltiyorum:
Kütüphaneler batar mı?
Kütüphaneler nasıl batacak duruma gelir?
Tasarrufa geçmek, faturalar ödenemeyecek duruma gelince mi akıllarına geldi?
Kütüphanelerden tasarruf sağlayınca ülke ekonomisi düzelecek mi?
Kültür ve Turizm Bakanlığı demek ki kütüphaneleri için gerekli bütçeyi oluşturmamış.
Ne yapmak lazım peki?
Kek ve çayların beleşe verileceği kıraathaneleri mi yerine geçirsek?
Ya da camilerin her cuma yaptığı, haftanın belirli bir günü kütüphane önüne mendil açıp bağış mı toplamaya başlasınlar?
Sahi Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Diyanet İşleri’nin bütçesi nedir?
Hangisi fazla, hangisi eksik?
Hangisi elzem, hangisi fuzuli?
Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın 2018 yılı bütçesi 3 milyar 997 milyon lira iken, Diyanet'in 2018 bütçesinin 7 milyar 774 milyon 183 bin lira olmasına ne diyelim, şöyle diyelim; “buyurun cenaze namazına…”
El Fatiha…


Pazartesi, Eylül 03, 2018

Beşiktaş’ı elimizden kaçırdık…


İtiraf etmem gerekirse, pek umutlu değildim Beşiktaş maçından. Alınacak bir puan bile büyük bir başarıdır diye düşünüyordum.
Bir puan aldık ve hala aynısını düşünüyorum.
1-1’lik sonuç harika…
Neye göre harika?
Bir yanda toplama takım Bursaspor’a, diğer tarafta oturmuş kadrosuyla Beşiktaş’a bakınca böyle düşünüyorum.
Takımının en önemli, özellikle savunmada kilit isimlerini satmış ve Beşiktaş’a karşı en az 5 futbolcusu yeni ve ilk defa bir arada oynayan Bursaspor’un ne kadar şansı olabilirdi ki?
Futbol çok enteresan bir oyun, bazen oturmuş takımlar bile toplama takımlar karşısında zorlanabiliyor.
Bursa’da, dün akşam bunu gördük. Bursaspor’un ilk defa bir araya gelen futbolcuları konuk takım Beşiktaş’ı neredeyse yeniyordu.
Bu noktada futbol matematiği devre dışı kalıyor...
Hafta içi UEFA Kupası ön eleme turunda Partizan’ı evire çevire yenen Beşiktaş, Bursa’da tek puanı zor kurtardı. Aynı Beşiktaş geçen hafta kendi evinde Antalya’ya yenilmişti…
Ligimiz çok süper de biz mi ligimizi küçümsüyoruz, yoksa nedir anlayabilmiş değilim.
Teknik adamları kıyaslarsak, Şenol Güneş ile Samet Aybaba arasında kıyas götürmeyecek kadar deneyim ve bilgi birikim ve başarı farkı var!
İyi ama nasıl oluyor da Beşiktaş’ın oturmuş kadrosu Bursaspor’un toplama takımına karşı bocalıyor?
Maça gelince;
Bursaspor biraz daha dikkatli olabilse, daha ilk yarı öne geçme şansı yakalayabilirdi… Kesinlikle oyunun tek hakimiydi…
İkinci 45 dakika konuk takım oyunda dengeyi kurduğu ve ilk yakaladığı tek fırsatta skoru lehine çevirip 1-0 öne geçti.
Lakin Bursaspor kolay pes edecek gibi değildi, güçlü rakibine karşı tekrar oyunun kontrolünü ele aldı ve çok kritik bir dakikada golü bularak eşitliği sağlamayı başardı.
Kazanamayacaksan kaybetme, hele ki böylesi maçlarda... Alınacak bir puanın değeri paha biçilemez.
Üstte de sıraladım gerekçesini… Bu kadroyla, böylesi bir dönemeçte; yenilmemek önemli.
Giden isimlerin yerine gelen yeniler kesinlikle güven verdi…
Şahsen ben kendim Samet Aybaba’ya karşı ön yargılı olsam da, bu kadar kısa sürede bu tür zorlu maçlara yeni oyuncuları motive etmek, takımı hazırlamak kolay olmasa gerek. Aybaba’nın hanesine artı olarak bunu ekliyorum.
Sezon öncesi Ankaragücü maçında izlediğim ve hayal kırıklığına uğradığım kasvetli göründü dağılmış.
Bu mevcut kadroda ciddi tek eksik skorer forvet, yani iş bitirici bir golcü, santrfor…
Stancu’nun bu işin için yetersiz olduğunu anlamak için futbol uleması olmaya gerek yok. Ama anlaşılan eldeki malzeme de bu!
İş baş aşçının maharetine kalacak görünüyor; elde ki bu malzeme ile önümüzdeki haftalarda futbol soframıza ne tür lezzetler koyacak hep birlikte görecez...

Umarım bu performans sadece Beşiktaş’a karşı ortaya çıkmamıştır. Çünkü Anadolu takımlarının en belirgin sendromu, İstanbul takımlarına karşı sergiledikleri performanstan sonra ki hafta yenilmeleridir. Geçen hafta Fenerbahçe’yi yenen Göztepe’nin bu hafta yenilmesi, en taze örneklerden biri…

Bursaspor’un umut veren futbolunun, önümüzde ki haftalarda da sürmesi dileğiyle…

Dip Not: Hakem Cüneyt Çakır Beşiktaş'ın golünde pozisyonu ofsayt olarak değerlendirmedi. Tam tersi olsaydı, Bursa için o karar gol olur muydu emin olamıyorum.

Bir not daha; sahada Bursaspor forması giyen altyapıdan yetişmiş 4 oyunumuz vardı ve bu galibiyetten de, puanlardan da daha değerlidir ki, paha biçilemez...    

Pazar, Ağustos 12, 2018

Kahraman Türk polisine ne oldu?


Bursaspor Kadıköy’de Fenerbahçe ile sezonun ilk maçını oynuyor.
Hiç şansı yok….
Herkesin ortak görüşü Bursaspor’un fark yiyeceği yönünde….
Referansı da malum, kulüp yönetiminin durumu, hazırlık maçlarında sergilenen kötü perfomans, Samet Aybaba’ya olan güvensizlik vs vs…
Bunlara değinmeyeceğim, hele hakemin kötü yönetimi ve VAR’a rağmen Bursaspor’un gasp edilen puan(lar) da umurumda değil, çünkü bizim rakibimiz Fenerbahçe değil; İstanbul takımlarına karşı geçen sene ve önceki sene de bu takım mücadele ediyor ama diğer takımlara karşı çuvallıyordu.
Benim endişem yine aynı; Fenerbahçe’ye karşı aşırı motive olmuş şekilde oynayan bu yıl ki kadronun benzer handikaba düşme ihtimali…
Neyse benim derdim o değil; Kadıköy'de polis bir Bursaspor taraftarını hastanelik edercesine dövüyor. Sosyal medyada dolaşan videoyu izledim; bir grup polis, birini köşeye sıkıştırmış Allah ne verdiyse vuruyor!
O taraftar ne yapmış? Hırsızlık mı? Birini mi yaralamış? Cinayet mi işlemiş? Polise hakaret mi etmiş?
Bunları yapsa bile, cezasını vermek polisin işi mi?
Suç işlediyse gözaltına alır, savcıya teslim edersin, ardından savcı tutanaklar eşliğinde o şahsı mahkemeye çıkartır, suçu sabitse cezasını hâkim keser.
Kim keser?
Hâkim?
Hâkim kim?
Mahkemede, adaletin her TC vatandaşına eşit şekilde dağıtılmasını sağlayacak adaletin temsilcisi...
Neye göre verecek bu kararı? Anayasa’da yazan ceza maddesinin bilmem kaçıncı fıkrasının gerekli bendine göre...
Peki polis ne yapıyor? Savunmasız birini köşeye sıktırmış cezalandırıyor!
Polis cezalandırıcı mıdır?
Polisin yetkileri arasında cezalandırma var mıdır?
Polis, koruyan ve adaletin uygulanması için yetkilerinin doğrultusunda halkın yanında olmakla yükümlü değil midir?
Polis, korku mu vermelidir, güven mi?
Eğer bunu yapmıyor ve cezalandırıcı haline geliyorsa buna dünyanın her yerinde terör denir, dün akşam olan da #KadıköydePolisTerörü değil de nedir?
“Türkiye’de, hangi alanda adalet var ki, futbolda olsun!” dediğinizi duyar gibiyim…
O nedenle kendi yetkilerinin dışına çıkan bazı polislerin bu davranışlarına şaşırmıyorum. Polisin Bursasporlu taraftara şiddet uygulamasına da şaşırmıyorum, çünkü bu polislerin Gezi olayları sırasında neler yaptığını ben bizzat şahsen ve kendim yaşadım ve gördüm ama malum medya hiçbirini vermedi, verse bile Gezi’de olanları düşmanlaştırdı.
Oysa Bursaspor taraftarının polisten gördüğü ilk şiddet değil bu, son da olmayacak anlaşılan!
Çünkü 15 yaşında ki Berkin Elvan’ın kafasını gaz fişeği ile patlatarak ölümüne sebep olan, Ethem Sarısülük’ü tabancayla başından vurarak öldüren, Ali İsmail Korkmaz’ı linç ederek ölümüne yol açan, esas görevi onları korumak olan polislerimizdi.
Asıl sorulması gereken soru şu: Kahraman Türk polisine ne oldu?
Vatandaşı sorgusuz sualsiz cezalandıran polis üniforması giymiş bu insanlar kim, nereden geldi? Kimin polisi?
Eğer vatandaşı polis korumayacaksa kim koruyacak?
İşimiz Allah’a mı kaldı?
“Allah bizi bazı vicdansız polislerin şerrinden korusun!” diye dua etsek rabbim kimden yana olacak, aciz kulundan yana mı, yoksa güçlüden yana mı?

@SuatOktySnck

Pazar, Temmuz 22, 2018

Atatürk’e hakaret edeni asalım(!)


Kara çarşaf giymiş genç bir kadın, adı Safiye İnci…
Anıtkabir’e gidip bir video çekiyor ve maksadını aşan bir üslupla Atatürk’ü sevmediğini belirtip hakaret ediyor ve birileri bunu sosyal medyada paylaşıyor…
Ardından ortalık karışıyor; yani ortalık dediğim aslında sosyal medya; Safiye İnci’ye linç kampanyası başlıyor.
#SafiyeinciTutuklansın diye tag açılıyor twitterda ve altına yüzbinlerce hakaret içeren nefret ve kin dolu mesaj; Safiye İnci suçluyken bir anda mazlum duruma itiliyor; neymiş, birileri Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği iddiasıyla içeri tıkıldıysa Safiye bacımıza da aynı muamele yapılmalıymış!
Bakın, Erdoğan’a en ufak eleştirinin hakaret kabul edilip de “içeri tıkılanlar neden içeride?” diye soran yok, ama intikam alma hevesinde olan çok!
Ve nihayet bundan etkilenen savcılık soruşturma açıyor, harekete geçen emniyet güçleri Safiye İnci kızımızı enseleyip kodese tıkıyor!
Nasıl, mutlu olduk mu, rahatladık mı? Safiye bacımız içeri tıkıldı diye gece rahat uyur muyuz artık? Kana kan, dişe diş intikam…
"100 bizden tutuklandıysa eh bir kişi de onlardan tutuklanmış ne var ki bunda?" diyenleri duyar gibiyim...
Ama esas göz ardı edilen başka bir nokta var; bugüne kadar birçok kişi Atatürk’e annesine, silah arkadaşlarına sayısız hakaretler ve iftiralar atmıştı ama nedense hiçbir savcı kılını kıpırdatmayı aklına getirmemişti.
Peki ne oldu da Safiye İnci için bu kadar hızlı hareket etti dersiniz?
Ne anlı şanlı(!) tarihçiler, hukukçular, siyasetçi ve gazeteciler, tv ekranlarına çıkıp arsızca Atatürk’e ağız alınmayacak küfürler savurmuşlardı da polisimiz, savcımız ne hikmetse o zaman onlara herhangi bir işlem yapmayı akıl edememişti.
Oysa Atatürk’e hakaret etmek o zaman da suçtu, şimdi de suç.
Safiye İnci’nin arkasında kimse yok diye mi bu muamele, yoksa hepsi bir mizansen mi? Önceki tutuklamaları olağanlaştırmak için yapılan göstermelik bir tutuklama olabilir mi? "Bakın Atatürk'e hakaret edeni de tutukladık" demek için yapılmış adi bir işlem mi Safiye İnci'ye yapılan? Çünkü sebepsiz yere gözaltına alınıp da içeri atılanlara faydası yok bu tutuklamanın!
Safiye İnci tutuklandı diye Enis Berberoğlu’nun, Eren Erdem’in, ODTÜ’lü gençlerin ve diğer yüzlerce suçsuz ve gerekçesiz hapiste olanların sevindiklerini sanmıyorum.
Peki o zaman nedir bu toplumsal histeri?
Nedir bu rövanşist ve intikam dolu, kin ve nefret söylemleri?
Toplumun nasıl karpuz gibi ikiye bölündüğünün, kimsenin kimseye tahammülü kalmadığının en acı göstergelerinden biridir Safiye İnci olayı!
Nasıl bir oyuna alet edildiklerini farkına varamamaları ne acı...
Komşunun komşuya, arkadaşın arkadaşa, kardeşin kardeşe, babanın oğula tahammül edemediği, fikirlerine saygı göstermediği bir toplum çürümeye, çürüme belirtileri göstermiş bir toplum da çökmeye mahkumdur!
Kimse Safiye İnci’ye kızmasın, Safiye gibilerine Atatürk’ü anlatamadığımız için önce kendimize kızalım, sonra da şunu soralım; “Yıllarca Atatürkçülük adı altında Atatürk’ü anlatmak yerine putlaştıranların hiç mi suçu yok?”

Cuma, Temmuz 13, 2018

Muharrem İnce’ye mi inanalım, Levent Gültekin’e mi?


Levent Gültekin’in Medyascope.tv’de yaptığı konuşmayı diniyorum, bir taksici ile yaşadığı ansını anlatı. Taksicinin, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tercihini Erdoğan’dan yana kullandığını, Muharrem İnce’yi kastederek, “Çakma Erdoğan’a niye oy vereyim ki?” demiş Gültekin’e.
Levent Gültekin’in bu tepkiye alaycı bir gülücük savurduğunu, anıyı anlatırken verdiği tepkiden anlayabiliyorum.
Anladığımız kadarıyla seçmen, Meral Akşener’i Fetöcü iftirasıyla, Temel Karamollaoğlu’nu CHP ile iş birliği yaptığı için, Muharrem İnce’yi de, (o taksi şoförünün yaptığı gibi) Erdoğan’ı taklit ettiğini düşündüğü için sevmemiş ve istemeye istemeye gidip yine Erdoğan’ı tercih etmiş.
Bakar mısınız algıya?
Sn Erdoğan, (Levent Gültekin’in tabiriyle) kötünün iyisi ve alternatifsiz olduğu için halk tarafından tercih ediliyor…
Peki bu gerçek mi yoksa, böyle bir algı mı yaratılıyor?
Böyle bir algı oluştuysa buna kim zemin hazırladı dersiniz?
Levent Gültekin babamın oğlu değil. Seçim öncesi yazdıklarını, Cumhurbaşkanı adayı olduğunda verdiği mücadelesini destekleyenlerden biri de bendim. Yazılarımı takip edenler bilir; özellikle sol cenah tarafından acımasızca eleştirilirken “Vurun kahpe Levent Gültekin'e(!)” başlıklı 8 Aralık 2016’da bir yazı kaleme almıştım.
Gerçekten de yazdıklarını samimi ve cesur buluyordum Levent’in. Açıkçası, “bu cesareti nereden, nasıl ve kimden alıyor?” diye de sormuyor değildim ama, yine de muhalif düşüncedeki vatandaşların duygularına tercüman dolduğu için fikirlerine değer verip saygıyla karşılıyordum.
24 Haziran seçimlerinden sonra da kendisini izlemeye ve dinlemeye devam ettim ama artık samimiyetini sorgulamaya başladım ve iktidarı eleştirirken kimden cesaret aldığını ve kime güvendiğini anladım.
Dedim ya, ne Levent babamın oğlu, ne de Muharrem İnce, Recep Tayyip Erdoğan hiç değil…
Ben burada bir durum değerlendirmesi ile saptama yapıyorum, samimiyetleri sorguluyorum.
Ruşen Çakır’ın sahibi olduğu, YouTube kanalı Medyascope.tv’de Levent Gültekin’in Muharrem İnce hakkında iddialarını dikkatle izledim.
Gültekin, Ankara’da edindiği kulis ve özel bilgilere göre, 24 Haziran gecesi Muharrem İnce’nin ortadan kaybolma gerekçesini, çok emin kaynaklara dayandırarak, “Muharrem bey, seçim bitiminden itibaren alkol almaya başlıyor. Saat 11’e kadar tahmin ediyorum ki biraz fazla alıyor. O saatten itibaren televizyon karşısına çıkamayacak duruma geliyor. Ve eve kapatıyorlar” şeklinde tane tane anlattı.
Bunu duyunca şok oldum. İnanmak istemedim. Levent Gültekin o kadar kendinden emin konuştu ki, inanmamak elde değil!
Eğer gerçekten bu iddia doğru ise “Muharrem İnce’nin siyasi hayatı bitti” dedim kendi kendime. “Bu saatten sonra değil bir partiye genel başkan, ülkeye Cumhurbaşkanı, mahalleye muhtar, amatör spor kulübüne başkan bile olamaz, olmamalı…”
Ve eğer bu bilgi iktidar partisinin ve elbette Sn Erdoğan’ın elinde varsa, İnce’yi lime lime edecek, insan içine çıkamaz hale getirecektir, diye düşündüm.
Peki Sn Erdoğan bu konudan haberdar değil midir sizce, eğer biliyorsa bu fırsatı kaçırır mıydı?
Hemen, İnce’nin kampanyasını yakından takip eden samimiyetine ve dürüstlüğüne inandığım CHP Milletvekili bir arkadaşımı aradım ve işin aslını sordum:
“İnce o gece gerçekten konuşma yapamayacak kadar sarhoş mu oldu?”
Muharrem İnce’yi iki aylık seçim kampanyası boyunca yakinen takip ettiğini ve bir kere bile içtiğine ya da sarhoş olduğuna tanıklık etmediğine, o gece içki içmiş olmasının da mümkün olamayacağını söyledi değerli dostum.  
Zaten Muharrem İnce de, Habertürk TV’de Didem Arslan’ın sunduğu Türkiye’nin Nabzı programında bu soruya, 24 Haziran gecesi bulunduğu ortamı anlatarak yanıt verdi:
“O gece etrafımda eşim, kardeşlerim, torunlarım, vekiller, ekip arkadaşlarım. Vardı böyle bir şey olması mümkün mü? Ellerimizde telefonlar sürekli diğer seçim bölgelerinden bilgi almaya çalışıyorduk” dedi.
İtham çok ağır, Levent Gültekin eğer bu iddiasını kanıtlayamazsa, çok büyük bir vebalin altına girmiş demektir.
Çünkü bu iftiraya girer…
Bu bilgiyi her kim verdiyse Levent’e belli ki çok güvendiği biri olmalı; ya da o geceyle ilgili elinde somut (görüntü gibi) kanıtlar bulunmalı.
Fakat Levent Gültekin, olayı (bir videodan) gözleriyle görmüş gibi değil, başkasından duymuş gibi aktardı ki, işte bu samimiyetini sorgulamama neden oluyor.
Onun gibi biri çok emin olmadığı bir konuda böylesine vebal gerektiren bir olayı, “kendinden çok emin” bir üslupla anlatması ciddi bir zaafiyet ortaya çıkarıyor.
Başta anlattığı taksici anısı ve daha önce İnce’ye yönelik vurguları, önyargı gafletinin içinde olduğu izlenimi yaratıyor.
Bir daha anımsatıyorum; ne İnce ne de Gültekin babamın oğlu; kaldı ki, değil kardeşim, babam olsa bile ortada bir yanlış varsa, samimiyetsizlik sezersem, kimsenin gözünün yaşına bakmam.
Levent’in samimiyetini sorguluyorum artık. İddiasını kanıtlamak zorunda. Eğer gerçekse Muharrem İnce’nin siyasi hayatı bitmeli…
Yok eğer kanıtlayamazsa, belli ki birilerinin ve muhtemelen İnce karşıtı CHP’lilerin oyununa gelmiş…
24 Haziran gecesi sızmadıysa ki, bana da inandırıcı gelmiyor o iddia, büyük bir olasılıkla etrafında bulunan CHP’lilerin yönlendirmesi, seçimi kaybetmenin çöküntüsü ile konuşmayarak çok stratejik ve büyük bir hata yaptı Muharrem İnce.
Ne yapıp edip bir-iki kelime konuşmalıydı. Engin Altay’ı değil Yaşar Tüzün’ü dinlemeliydi…
Çünkü bu saatten sonra sarsılan imajını tekrar toparlaması kolay olmayacak.
Çünkü ona inan ve umutlanan seçmeni hala sorguluyor ve kafası çok karışık.
Çünkü İnce’nin sadece karşı tarafta değil, kendi teşkilatında da düşmanı çok.
Diğer partilere oy veren seçmen Selahattin Demirtaş’ı ziyaret ettiği için ona kızıyor.
Kendi seçmeni ise Erdoğan’ı tebrik etmesini hazmedemiyor.
Sevsek de sevmesek de, kızsak da, çatlasak da patlasak da Erdoğan seçimi kazandı. Erdoğan bizim düşmanımız değil; gerçi kendisini eleştiren herkesi düşmanlaştırsa da, ben kimsenin düşmanı değilim… Burada Muharrem İnce ile aynı düşünüyorum. Her ne kadar İnce’nin kazanması halinde Erdoğan’ın onu tebrik etme olasılığı olmasa da rakibi kutlamak etik olarak doğru bir hareket.
Gazeteciler de ayrı bir alem; Levent Gültekin’in söyledikleri ortada; e Yılmaz Özdil, İnce’ye resmen savaş açmış durumda. Ruşen Çakır gibi sosyalistler ise seçim mitinglerinde, Cuma namazından, anasının, bacısının türbanlı olmasından, Allah’tan namazdan niyazdan da söz etmesinden gıcık kapmış görünüyor ama Türkiye halkının %70’nin muhafazakar olduğunu, Muharrem İnce’nin onların dilinden konuşabildiğini unutuyorlar!
İnce bu halka kendini dinletmeyi başardı.
Çok zorlu bir seçim kampanyasından istediğini alamayarak çıksa da geniş kitlelere ulaştı.
Amma ve lakin, CHP başta olmak üzere, kendilerine ulusalcı diyen kesimin ve sol cenahın bu tutumu olduğu sürece değil Muharrem İnce, Mustafa Kemal Atatürk dirilip gelse hiçbir şey değişmeyecek!
Evet, sağcısına, solcusuna, muhafazakarına, milliyetçisine; İnce bu güruha çok kalın geldi(!) anlaşıldı…

NOT: Yazıya son noktayı koymuştum ki, Twitter'da Levent Gültekin'in şu paylaşımını gördüm, "başka söze gerek yok!" diyor ve aynen aktarıyorum: 





Çarşamba, Temmuz 04, 2018

Gelelim Muharrem İnce’nin zararlarına…


Fasulyenin hep faydalarından konuşulur da kimse zararlarını anlatmaz, çünkü fasulye nimettir, lezzettir, (bana göre) milli yemektir de…
Bi de kendini fasulyeden nimet zannetme durumu vardır, kültürümüzde.
Kendini bir şey zannedersin ama halk seni iplemez, dediklerine bakmaz, nezdinde bir karşılığın yoktur ve sen tepinip durur, doğruları söylesen de kimse dönüp bakmaz, hatta seni gören hemen gözlerini yumar, kulaklarını tıkar!
Muharrem İnce bu algıyı yıktı, yerle yeksan etti, 50 günlük miting macerasında, sağcısı solcusu, milliyetçisi, muhafazakarı, “ne diyor bu adam?” diye merakla ve heyecanla, gözlerini dört, kulaklarını beş açarak dinledi…
Peki neden Cumhurbaşkanı seçilemedi ya da neden seçimi ikinci tura taşıyamadı İnce?
Bir çok nedeni var ve bence en önemli neden şu: İnce kazanama ihtimali binde bir olan bir seçime girdi. Medyasını, polisini, ordusunu ve bürokratını kontrol eden, bunlar yetmiyormuş gibi seçimi OHAL koşullarında yapan bir rakibe karşı, değil ince Hz peygamber dirilip gelse yine de şansı olmazdı.
Ama bu asla mazeret olamamalı, olamaz da…
Eğer bunu mazeret olarak koyarsa, kim olursa olsun; o zaman da şöyle sorarlar adama; “şartların böyle olduğunu biliyordum ağabeycim, girmeyeydin seçime, seni zorla mı ittiler aday ol diye?”
Kafamda deli sorular, beynimi durur durur tırmalar:
O zaman İnce kaybedeceğini bile bile neden aday oldu, neden seçime girdi?
Seçim gecesi neden iki kelime konuşmadı da onca spekülasyonların ortaya çıkmasına, milleti şizofren edecek boyuta getirerek komplo teorilerin üretilmesine zemin hazırladı?
Bence Muharrem İnce’nin en büyük ve af edilmeyecek hatası bu oldu.
Oysa seçim öncesi söylemleriyle Muharrem İnce kuruyan umutlara, 16 yıldır kaybedenlerin çoraklaşmış hayallerine su serpti, yeşertti…
24 Haziran gecesi konuşmayarak ona umut bağlayanların travma yaşamalarına neden oldu.
Gerçi ertesi gün basın toplantısında az da olsa bunu telafi etti ama o gece çıkıp konuşmamasının gerçek nedenini henüz sağlıklı bir şekilde açıklayabilmiş değil.
O gece, ortalık karşımasına, herkes İnce’nin neden konuşmadığını merak etmesine rağmen, sessizliğin gerekçesini hala merak ediyor herkes!
Bundan ziyade beni rahatsız eden durum, CHP’nin içinde ki anti İnce’cilerin başlarını gizlendikleri deliklerden çıkarmaya başlaması oldu.
Ya İnce o gece yaşadığı şokun etkisini atlatamadı, o nedenle ertesi güne bıraktı açıklama yapmayı, ya da etrafında ki insanların yanlış yönlendirmesiyle stratejisini belirleyemedi.
İnce bir balon muydu?
O balon patladı mı?
Yoksa İnce’yi bu duruma düşürmeye çalışanlar mı vardı etrafında, anlaşılmış değil.
Ben Muharrem İnce’nin başından beri seçimi kazanamayacağını bildiğini düşünüyorum. Bu adaylık sürecini de kendisini ispatlama, parti içerisinde ki konumunu güçlendirme girişimi olarak görüyorum.
Tıpkı başında söylendiği gibi, Kılıçdaroğlu da Muharrem İnce’nin başarılı olamayacağını bildiği halde mecburiyetten aday gösterdi, amacı başından savmaktı, kurtulmak istedi. Lakin işler hiç de Kemal beyin planlandığı gibi gitmedi ve İnce başta Kılıçdaroğlu olmak üzere birçoklarını şaşırtarak halkın umudu haline geldi.
Şimdi CHP seçmeni ikiye, hatta üç ve hatta dörde bölündü; İnce’yi sevenler, İnce’den nefret edenler, İnce’ye tapanlar, İnce’nin ne yapmak istediğini anlayamayanlar!
Oysa tüm bu olumsuz durumu düzeltebilecek bir kişi vardı, o da Kemal Kılıçdaroğlu’ydu…
Defalarca yazdım, bir daha anımsatıyorum.
"8 seçim kaybetmiş bir siyasetçi neden istifa etmez, daha ne bekler?" diye sorup da yanıtını alamayınca, Muharrem İnce'nin yanlışlarını sorgulayamıyorum nedense...
Kemal Kılıçdaroğlu, kimsenin bir şey demesine gerek kalmadan, kaybettiği 3. seçimden sonra kenara çekilmeliydi. Bunu yapmadı ve yapmaya da niyeti olmadığı anlaşıldı.  8 seçim kaybettiği halde gidebilme erdemini gösterememiş birine karşı ne yapılması gerekiyorsa onu yapıyor Muharrem İnce.
Başarılı olur mu olamaz mı, bunu zaman gösterir, denemeden, görmeden öğrenemeyiz. CHP seçmeninin önünde şu an, bu coğrafyada geçerli olabilecek özelliklere haiz, halkta karşılığı olan, halkın dilinden anlayan lider tipi Muharrem İnce duruyor. Önlerinde ki tek seçenek o. Çünkü diğer adayların ne yazık ki halk nezdinde bir hükmü görünmüyor. Kemal Kılıçdaroğlu'nun yapabileceği en iyi şey, hem kendisi, hem partisi, hem de ülke için; istifa etmek…
Ve bence onursal başkanlık çok değerli bir teklif. Zira bundan sonra olabilecekler Kemal beyin arkasına teneke bağlanmasına kadar varabilir, ki bu hiç hoş olmaz. Fakat gitmesini bilmeyenlerin akıbeti ne yazık ki böyle olacak gibi görünüyor!
Muharrem İnce için de en büyük tehlike seçmenleri arasında, onu tek kurtarıcı olarak görüp mitleştirmeye çalışanlar. Yarın öbürgün şartlar değişip de başkan seçildiğinde o kitle “İnce’ye dokunmak ibadettir” durumuna gelirse şaşırmamak lazım!  
Muharrem İnce babamın oğlu değil; Erdoğan da değil, Kılıçdaroğlu da…
Sadece soruyorum; Süleyman Soylu’nun maksadını aşan açıklamalarına Sn Erdoğan neden sessiz kalır?
Kemal Kılıçdaroğlu partisinin ve kendisinin düştüğü durumdan hoşnut mu ki, hala istifa etmez?
Seçmeninin, hem partisi hem de kendisinden nefret etme derecesine geldiğini nasıl anlamaz?
Hangi birini yazayım, Yılmaz Özdil’in İnce’ye savaş açmasına mı, Türkiye Gazetesi Yazarı Fuat Uğur’un İnce hakkında efsaneler uydurmasına mı, Can Ataklı’nın, Levent Gültekin’in, Ruşen Çakır’ın kime ve neye hizmet ettiği belirsiz yorum, yayın ve tepkilerini mi?
Hadi Levent Gültekin’i Abdullah Gül ısrarı dışında anlayabiliyorum, ama diğerlerinin maksadı ne?
Vatandaş sadece bakıyor ve anlam vermeye çalışıyor; CHP’de neler oluyor?
Çünkü durum, hizmetçi uşağa, uşak aşçıya, aşçı bahçıvana sonra hepsi bahçıvana, durumu…


Salı, Haziran 26, 2018

Kemal Kılıçdaroğlu da İnce hastalığa tutulmuş(!)


Haziran ortasında kar yağar mı?
Yağar elbet…
İçinizi ısıtan umutlarınız söndüyse, Haziran aynında da cehennem sıcağında da hayalleriniz buz keser, gündüzleriniz karanlığa gömülür.
25 Haziran sabahı yeni güne işte bu kasvetli duygularla uyandım ve çok ilginçtir; tam da ülkemizin geleceğinin üstüne çöken puslu, kaybedenlerin ruhunu yansıtan serin, buruk ve gri dünya ile karşılaştım Bursa’da.
Sanki bizi bekleyen umutsuz yarınlarımızın habercisi gibiydi…
Durdum.
Bekledim…
Havayı kokladım, pazartesi sendromu değil bu, olsa olsa kronikleşen kaybetmenin kanıksanma ile kabullenmeme arası bir duygu, tam tercümesi yok.
Yazımın devamını getirecek enerjiyi kendimde bulamadım.
Ve seçimlerden iki gün sonra, bugün; Salı…
Tekrar günaydın…
Bedenim uyandı, ruhum henüz aymadı…
Sabah saatlerindeyim, pus dağılmış sanki, Haziran ayında olması gerektiği gibi güneş açmış, bulutlar dağılmış; lakin duygularımız karanlık hala ve ben kaldığım yerden klavyemin tuşlarına ürkek dokunarak karalıyorum, kerpetenle sökmeye çalıştığım zihnimde hapsolmuş yorgun düşüncelerimi.
Oysa seçim öncesi dostlarım, “24 Haziran’da ne olur?” diye sorduklarında “Her şey olur” diyordum. Her şey oldu, ya da hiçbir şey!
“Erdoğan’ı Allah’tan başka kimse indiremez!” diyordum 24 Haziran’dan önce. 25 Haziran’dan sonra “artık Allah bile indiremez!” demek geçiyor içimden.
Böyle bir yetki böyle bir güç günümüz dünyasında hiçbir âdemoğluna verilmedi.
Erdoğan almadı bu gücü. Bu millet verdi; önce belediye başkanı yaptı, sonra başbakan, derken Cumhurbaşkanı ve başkan; ülkenin kanlı canlı mutlak ve tek tanrısı…
“Ona dokunmak ibadettir” diyenler, mübarek Ramazan ayı boyunca mitinglerde başkalarının yaptığı üniversitelere, hava alanlarına kendisi yapmış gibi sahiplenmesini alkışladı.
Biri de çıkıp demedi, “Koskoca Cumhurbaşkanı neden gerçek olmayan bilgiler anlatıyor bize?” diye sormadı, sorgulamadı.
“Neden sorgulamıyorsunuz?” diye sorduğum Ak Partili ve aklı selim olduğunu sandığım bir dostum, bana şu karşılığı verdi:
“Az bile söyledi. Daha çok yalan söylemesi lazımdı. Camileri kapatan, ezanı Türkçeleştiren CHP zihniyetine mi oy verecez?”
2018 yılının Haziran aynında birine “bunlar gerçek değil, hepsi yalan” diye haykırmanın anlamsızlığını acı şekilde hissettim.
Çünkü onlar için Erdoğan sadece bir başkan değil, uhrevi bir kişilik, tanrının yer yüzünde ki gölgesi sanki; ”O ne derse doğrudur, yalan söylese de vardır bir bildiği” diye düşünen bir güruha kralın çıplak olduğunu anlatmak imkansız.
24 Haziran’ı 25’e bağlayan gece milyonların umudu olan Muharrem İnce’nin sessizliğe bürünmesiyle üzerime ince ince yağan Haziran karının ruhumu sardığını ancak şimdi anlayabiliyorum.
FOXTV’den İsmail Küçükkayalı’ya attığı istem dışı WathsApp mesajından sonra çıkıp bir iki kelime etseydi, “Erdoğan’ı tebrik ediyorum. Beni destekleyen, peşimden gelen, bana inanan ve umut verdiklerimden özür diliyorum, hepsine teşekkür ediyorum. Ben Bilim, teknoloji, endüstri 0,4, iş ve huzur vaat ettim ama milletim kek yemeyi tercih ettiyse, saygı duymaktan başka bir şey gelmez elimden. Ayrıntılı açıklamayı yarın yapacam” deseydi, sabaha kadar sürüp giden saçma sapan spekülasyonlar ortaya çıkmayacaktı.
Gerçi pazartesi saat 12:00’de yaptığı açıklamadan söyledikleri yerindeydi. Mitinglerinde sürekli doğaçlama konuşmasına rağmen bu kez WathsApp yanlışından dolayı özür dilemesinin dışında ilk defa kağıttan okudu. Birçok kişi buna da abartılı anlamlar çıkarmaya çalışsa da, yaşadığı hayal kırıklığı ile yanlış bir şey söylememek için bunu yaptığını düşünüyorum.
Muharrem İnce en büyük yanılgısını CHP ile ittifak yapan partilerin düşük oy almasıyla yaşadığını söyledi konuşmasında. Ve elbette partisi CHP’nin de önceki seçimlerde ki yüzdesinin altında oy aldığını da ben ekleyeyim.
CHP’nin oyları nereye gitti?
Levent Gültekin twitter hesabından yaptığı değerlendirmede, “Burada gece gündüz "HDP barajı geçmeli onun için parlementoda HDP'ye vermeliyiz" kampanyası yapıp sonra da "CHP'nin oyu İnce'nin oyundan az bu nedenle Kılıçdaroğlu istifa etmeli" demek tek kelimeyle fırsatçılıktır. Tamam etsin de bu ne adaletsiz bir gerekçe” diye yazdı.
“HDP'ye ne kadar oy kaydı CHP'den bilemem ama bizzat tanıdığım en az on kişi CB için oyunu İnce, MV için ise İyi Parti'den yana kullandı ve hepsinin ortak gerekçesi aynıydı sevgili Levent? 8 seçim kaybetmiş birinden umudunu yitirmiş ve artık ona inanmıyor, onu istemiyorlardı!” diye karşılık verdim…
İnanmamalarının en büyük nedeni de Ekmelettin İhsanoğlu hadisesi ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun son seçimde Abdullah Gül'e sıcak bakmasıydı. CHP seçmeni Kılıçdaroğlu’nun İnce'yi mecburiyetten aday gösterdiğinin de farkında. Levent Gültekin dahil birçok kişi Muharrem İnce’den böyle bir performans beklemiyordu!
Muharrem İnce 50 günde inanılmaz bir kampanya yürüttü ve umut oldu. İlk defa ülkenin yarısı bir şeylerin değişebileceğine inandı.
Oysa hakemi taraf tutan bir maça çıkmıştı İnce. Sadece hakemi değil seyircileri, medyası, ordusu, polisi, bürokratıyla deplasmanda dövüşen, gözleri bağlı tek kollu bir boksör gibiydi.
Olmadı.
Zaten olamazdı da…
Peki Erdoğan kazandı mı?
Ya da İnce kaybetti mi?
Hayır…
Bu maçın bir kazananı ya da kaybedeni yok.
Sadece kazandığını zannedip, bir düşmanla savaşmış gibi yollara düşüp silahlar sıkan, havai fişekler patlatarak kutlamalar yapan kandırılmış büyük bir güruh var!
Belki gerçekten kaybeden biri var; o da Kemal Kılıçdaroğlu’ndan başkası değil.
Kemal bey, “cumhurbaşkanını halk seçsin” diye referanduma gitmeyi kabul ettiği gün kaybetti.
8 seçimden boynu bükük çıkmasına rağmen istifa etmemekle kaybetmişti. Kazandığı son CHP Genel Kurulu’nda kaybetmişti…
Peki bu kez istifa eder mi Kılıçdaroğlu?
Sanmam…
Onun da üzerine İnce ince yağan Haziran karı bizim içimizi ürperttiği gibi ona etki ettiğini düşünmüyorum. Öyle olsaydı, onurlu davranıp çoktan çekilmişti.
Sahi, iki gün oldu seçimler biteli, “Kemal Kılıçdaroğlu nerelerde, neden çıkıp konuşmuyor? Yoksa o da mı İnce hastalığa tutuldu?” diye düşünüyordum ki, öğleden sonra başını uzattı Kemal bey.
Kılıçdaroğlu’nun söylediklerinden anlaşıldı ki Erdoğan’dan çok kendisi etkilenmiş Muharrem İnce'nin perforamansından. Demek ki İnce hastalık bulaşıcıymış(!)

@SuatOktySnck