Pazartesi, Eylül 12, 2011

Pala Semih derler adına!

Aslında bu sözler “Pala Remzi” şarkısından devşirme… Semih Pala ismini ne zaman duysam işte bu şarkı ve sözleri aklıma gelir. Özellikle İbrahim Tatlıses’in yorumuyla ünlenen şarkının sözleri aynen şöyle: Pala Remzi derler onun adına vay vay / Vay Vay Remzi / Alem Remzi'den razı / Sordum namın verdiler Pala Remzi dediler / Pala, bıyığı değil, yüreğidir dediler...

Semih Pala’yı tanımam etmem…
Ömrü hayatımda bir, belki iki, bilemedin üç defa ya karşılaştım, ya da karşılaşmadım. Şahsi bir garezim ya da düşmanlığım da yoktur, olamaz da!
Zat-ı muhteremi ilk defa,www.semihpala.net üzerinden, elektronik adresime (istemediğim halde) yolladığı, bir önceki Büyükşehir Belediye Başkanı rahmetli Hikmet Şahin hakkında iddiaların yer aldığı birçok mesajlardan tanıdım.
Sürekli bir takım iddialar içeren bilgiler geliyordu o dönemlerde info@semihpala.net adresinden.
O mesajları sadece bana değil, tüm medya mensuplarına da yolladığı aşikârdı.
Sonra ne olduysa oldu, o mesajlar bıçak gibi kesildi.
Mail adresime en son info@semihpala.net adresinden (28.07.2008 tarihinde saat 10:53’te) BTSO hakkında “BTSO Başkanı Sayın SÖNMEZ’e sorular” başlığında yollamış!
Daha sonra öğrendik ki, Semih bey, Recep Altepe yönetimindeki yeni Büyükşehir Belediyesi yapılanmasında sırasıyla, Bursa Büyükşehir Belediyesi Başkan Danışmanı, BİNTED Ortaklar Kurulu Başkanı, Bursa Kent Konseyi Başkanı, Atatürk Kongre Kültür Merkezi (Merinos AKKM) Genel Koordinatör’lüğü unvanlarına layık görülmüş!
Helal olsun! Gözü olanın gözü çıksın! Rüzgar dediğin böyle döner işte. Ya da rüzgar dönmüyorsa sen rüzgarı arkana alacan, değil mi?
Hâlen İnşaat Mühendisi olan Semi Pala Bey’in Altepe yönetimindeki bu şahane yükselişini, kötü niyetli birileri farklı yorumlayabilir!
Ben ne desem boş...
Ama Semih beyin Uluslararası İpek Yolu Film Festivali konusunda da Sayın Başkan Altepe’ye danışmanlık yaptığını biliyorum!
Yani Bursa’nın uluslararası alanda tanınması için büyük fırsatlar sunan(ki bunu bizzat Başkan Recep Altepe, son festivalin kapanışında yaptığı konuşmada, ağzı ve diliyle ima etmişti)uluslararası festivallerden birini, sırf önceki başkan Hikmet Şahindöneminde başlatıldığı için harcanmasındaki rolünü hep merak etmişimdir!
Çünkü festivalin ortadan kaldırılmasıyla alakalı, makul ve mantıklı bir açıklama bulmak için yaptığım araştırmalarda, karşıma çıkan isim hep aynı oldu: Semih Pala
Semih bey çok hırslı, sabırlı ve bir o kadar da gizemli biri olmalı(!)
Başkan Altepe’yi de hem danışmanlığı döneminde, hem de sonrasında derinden etkilediği anlaşılıyor! Recep Altepe gibiAvrupa görmüş, kökenleri balkanlara uzanan birine, sinema gibi, en kısa ve en etkili yoldan Bursa’nın tanıtımının yapılabileceği bir organizasyonu, “Yaz Sinema Şenliği”ne çevirtmesi bunun en somut kanıtı değil mi?
Neyse, Semih Bey’in İpek Yolu Film Festivali konusunda Bursa’ya verdirttiği zarar eminim bir gün daha iyi anlaşılacaktır!
Beyefendi, geçtiğimiz günlerde tekrar mail adresime teşrif etti. Ama bu sefer, yazar Aysın Komitgan’ın bir internet sitesinde kaleme aldığı “Kent Konseyi seçimleri çekişmeli geçecek!” başlıklı yazısıyla ilgiliydi. Aysın hanım Sayın İnş. Muh. Kent Konseyi BaşkanıSemih Pala’ya bazı sorular yöneltmişti. Semih bey, kişisel web sitesine sahip olmasına rağmen ne hikmetse açıklamalarbursakentkonseyi@bursa.bel.tr adresinden ve Bursa Kent Konseyi adıyla geldi. İyi de Aysın hanım Bursa Kent Konseyi’ne değil, bizzat Sayın Semih Pala’ya yöneltmiş sorularını.
Anlaşılan Semih bey demek, Bursa Kent Konseyi, hatta Bursa Merinos AKKM demek, çünkü açıklamalar, hem Semih beyin kişisel sitesinde “MERİNOS AKKM’DEN AÇIKLAMA…” başlığı, Bursa Kent Konseyi’nin sitesinden ise “BURSA KENT KONSEYİ’NDEN AÇIKLAMA” başlığıyla yer almakta!
Kafa karıştırıcı değil mi?
Merinos AKKM ile Bursa Kent Konseyi neden böyle bir açıklama yapar?
Anlaşılan Semih bey, hem Bursa Kent Konseyi’ni, hem de AKKM’yi çok fazla benimsemiş, kişisel eleştirilere de bu kanaldan yanıt vermeye başlamış ki, “ne kadar etik?” sorusuna da verecek bir yanıtı vardır!
Bu soruları ben de bizzat Sayın Semih Pala’ya yöneltiyorum.“Sizin Genel Koordinatör ve Başkan olmanız dışında, konunun Bursa Kent Konseyi ya da Merinos AKKM ile ilgisi nedir?”
"Sizin kişisel sorunlarınız bu iki kurumu da bağlar mı?"
Tıpkı benim de Semih bey ile kişisel bir sorunum olmadığı gibi!
Sadece bir Bursalı olarak, Semih beyin amacını merak ediyorumve Hikmet Şahin döneminde birçok eleştirel bilgiyi, tanıdığı ya da tanımadığı her gazeteciye yollayan, Semih Pala’ya ne oldu daRecep Altepe yönetimiyle alakalı tek bir eleştiri içeren bilgiyollamadı?
Hay Allah ya af edersiniz, Recep Altepe yönetimi 4x4’lük çalışıyordeğil mi? Yoksa Semih beyin bu tutumunun, kendisinin şu anki mevkileriyle bir ilgisi yoktur her halde(!)
Ne de olsa o da en az İbrahim Tatlıses’in seslendirdiği şarkıda anlatılan Pala Remzi kadar cevval ve gözü kara biri değil mi,SEMİH PALA…
Yoksa onun adına Pala Semih demezler mi, ben mi yanıldım(!)

 https://twitter.com/inSanatDernegi

Perşembe, Eylül 08, 2011

Al futbolu çak potaya!

Ya da şunu da diyebiliriz: Al besketbolu vur kaleye(!)


İki milli takım… Biri basket, diğeri futbol… İkisi de birbirine nazire yaparcasına o kadar kötü oynuyorlar ki…
Hadi, futbolda kaos var,Fenerbahçe’nin şike olayları vs vs… Bu negatif durum Milli Takım’a yansıyor diyelim, ya basketbolculara ne demeli?
Avrupa’nın en yetenekli basketbolcuları, NBA patentli isimler, hepsi bizde. Gerçekten 12 Dev Adam, hatta bana sorarsanız En Dev 12 Adam bunlar!
Polonya yenilgisinden sonra "Dev mi cüce mi, anlayamadık!" diye yazmıştım facebook sayfamın duvarına. Bazı arkadaşlarım bundan rahatsız olup, yorum yapmakta erken davranmamamı söylediler. Beni pek şaşırtmayan, Fransa yenilgisinden sonra aklıma gelen ilk şu oldu"Dev mi cüce mi, anlayamadık, demiştim ya meğerse 12 cüce ve pamuk Ene" imiş(!)
Aslında şaka bir yana işin özü şu: 12 dev adamı cüce coacha emanet edersen sonuç da kaçınılmaz oluyor! Orhun Ene hayranları buna kızdılar! Oysa Orhun gerçekten çok iyi bir insan, çok da iyi basketbolcuydu. Türk basketboluna çok hizmet etti, ama coachlık başka bi şey be yeğen... Olmuyor, çıkmıyor fazlası, bundan anca yelek çıkar, ceket ve pantolona yetmedi kumaş!
Basketbolcu kalitesi bu kadar yüksek bir takıma çok hafif kalacağı belliydi Orhun hocanın.Kolay değil Hidayet Türkoğlu Ersan İlyasova gibi egosu yüksek, burnu havalarda, poposu kalkmış isimleri motive etmek!
İşte marifet de burada... Yıllar önce Tolga Öngören, TOFAŞ'ta bunu başaran ender isimlerdendi. Yıldızlardan kurulu hazır kadroyla kupa bırakmamış, yenilmez armada yaratmıştı!
Özellikle Hido, takıma katkı sağlamaktan öyle uzak ki? Tüm yük 19’luk Enes Kantar ve devşirme (Boşnak) Emir’e kalmıştı! Onların da gayretiyle ancak bu kadar!
İzlerken kusma hissi uyandıran NTV ve kardeşi NTVSpor'unEuroBasket tanıtımları kadar kötü bir milli performans var potada!
Mehmet Okur’u Milli Takım’da en son İndiana’da yapılan Dünya Şampiyonası’nda izlemiştik.Hidayet ile yaşadığı uyum sorunu sonucu kendini Ayyıldızlı formanın uzağında bulmuştu Okur. Oysa, 2003’te İsveç’te yapılan Avrupa Şampiyonası’nda, tıpkı bu turnuvada olduğu gibi hayal kırklığı yaratmıştı Milli Takım ama o şampiyonada ayakta kalan tek isim Mehmet Okur’du.
***
Neyse, basketboldaki hızla devan eden çöküşten, futboldaki duruma, bi asist yapayım hemen. ;)
Tıpkı basketbolda olduğu gibi futbolda da Milli Takım’ın benchinde aval aval bekleyen bir, hatta iki isim duruyordu, salı akşamı Viyana’da… Guus Hiddink ile başyaveri Oğuz Çetin!
Milli Takımlar tarihinde, bu kadar heyecan ve zevkten uzak bir kadroya hiç rastlamamıştım (Belki biraz Egemen, o da sırtındaki 16 numaradan olsa gerek;) Onun dışında, ne oyuncu kalitesi, ne mücadele, ne de oynanan futbol, küflenmiş, bayat ekmek lezzetinde bile değildi!
Avusturyalı futbolcuların yüzüne tutulan lazerin izi bile, “Türk’ü Avrupa’nın göbeğine koy, Türk her yerde Türk’tür!” diye bas bas belli ettiriyordu kendini(!)
Kimse bana direkten dönen topları filan örnek göstermesin. Futbol yavandı dedik ya… Son saniyelerde kazanılan penaltı atışını gole çevirecek “as” ve “klas” oyuncu olmanın “La Liga”ya gitmekle olunamayacağını kanıtlamaya yetti.
Penaltı atışı kullanılmadan önce maçı birlikte izlediğim arkadaşıma aynen şunu dedim:
“İşte bir futbolcunun klasını ve büyüklüğünü böyle anlarda anlarsın”
Maç 0-0, atarsan kazanacaksın. Faul çizgisine geçip son saniyede serbest atıştan son atışı yapar gibi… Eğer çaylaksan, klas değilsen, elin titrer ve o basketi yapabilme ihtimalin %yüzde 10’lara kadar düşer!
Arda Turanişte böyle bir fırsatı yakalamıştı. Beş gece önce takımını vasat ötesi bir rakibe karşı, şansının da yardımıyla ipten alan adam penaltıyı kullanmaya gitmeden hemen önce, arkadaşıma bir daha dönüp, “Atamayacak!” dedim.
Hay demez olaydım! Hay dilim tutulaydı da o kelime ağzımdan çıkmasaydı, desem ne olur ki(!) Nafile, Arda yapılabilecek en kötü vuruş tercihi ile, basketbolcunun topu çembere değdiremeyen atışı misali, gitti topu kaleciye nişanladı!
Avuta atılır, direkten döner, ya da kaleci uzanıp çeler! Yav kalecinin üstüne vurulur mu? Vay seni transfer eden Athletico Madrid’in haline, hay seni yetiştiren hocanın sabrına!
Beş gece önce takımını kurtaran adam, bu sefer son saniyede galibiyeti, ayağıyla hediye eden isim oldu!
İki farklı branş, iki ulusal takım ve iki büyük hayal kırıklığı!
Basketbolda muhtemelen (umarım yanılırım)Almanya’ya veSırbistan’a da kaybedecek ve elenecek! Çünkü sert takımlara karşı direnci yok! Maalesef, iyi oyunculardan kurulu vasat bir takım yaratmış Orhun hoca! Hücumdaki kısır performansımız bunun göstergesi!
Futbolda ise…
Ne diyelim, Allah akıl fikir versin!
Çünkü şike soruşturması sonucu, ortada TFF kalır mı, FB, BJKveTrabzon’un durumu ne olur?

Allah bilir (!)

Cumartesi, Haziran 06, 2009

Turkcell’den kurtulmanın dayanılmaz hafifliği


1996 yılıydı sanırım… İsveç’te yaşayan kayın biraderim, ortalama bir uzaktan kumanda boyutlarında Nokia marka bir cep telefonu hediye etmişti bana.
Taşınabilir bu cep telefon makinesine bir de hat almak gerekiyordu ve başka alternatif olmadığı için o zaman, bugün devlet kadar zengin hale gelen Turkcell’den (Türksel) 0532 3xx 3x 1x hattını aldım.
Ogün bugündür bu hattı kullanıyorum. Arada, Türksel telekomun himayesinden Çukurova grubunun kanatları altına geçti, ben Türksel’den geçmedim. İki yıl kadar süren İsveç maceram sırasında bile hattımı kapatmadım ve dönüşte aynı numarayı kullanmayı sürdürdüm. Arada kontörlü hatlar çıktı ve başka operatörler…
Ama yeter artık!
Türksel’in, “ne de olsa 35 kusur milyon abonem var, bunların hepsi yolunacak kaz(!)” yaklaşımı, “pes” dedirtirdi ve bir başka GSM operatörüne geçmeme yolunda direncimi kırdı.
Numaram aynı ama artık bir Türksel kullanıcısı değilim.  Oh be!
Çok direndim, çok sabrettim. Tepkimi mailler atarak, ilgili operatörlerle görüşerek belirtmeme rağmen Türksel, Türkselliğini yapmaya devam etti.
Kendilerine göre haklı olabilirler. Ne de olsa Dünya’nın orta büyüklükteki bir ülke nüfusu kadar abonesi var. Biri gitmiş, onların umurunda olmayabilir.
Ama benim umurumda…
13 yıllık Türksel kullanıcısı değilim artık.
13 yıl, şaka değil!
Geçin bir telefon GSM şirketi olması münasebetini, sıradan bir mahalle esnafı söz konusu olsa, 13 yıllık bir müşteriye yapılacak muamele bellidir.  
Berber olsa, daha özenle yapılan bir tıraş, ekstradan sıkılan parfüm ve kolonya… Kasap olsa, yağsız tarafından konulan kıyma, bakkal olsa, borçlarda gösterilen müsamaha, kahvehane olsa bedelsiz ikram edilen bir sabah çayı olarak karşımıza çıkar.
Lakin, geçin yılların devamlı müşterisi olmayı, Türkselli olmanın bir özelliği de kalmadı.
Hala dünyanın en pahalı iletişimi bu ülkede… Türksel her tarafta çekiyormuş, lafı güzaf!
Pahalı, hem de çok pahlı… Her taraftan çekse ne olur?
2003-2005 yılları arasında İsveç’te yaşarken, (İsveç’in o zaman nüfusu 9 milyondu) üç ayrı GSM operatörü aktifti. Ve o dönem bir de 3G diye görüntülü telefon hizmeti veren bir şirket çıkmıştı ki, aradan 6 yıl geçmesine rağmen bizde görüntülü telefon hala gelmedi. (Nedenini Türksel’e sormalı mıyız acaba?)
1 krona faturalı hat ve telefon satışı yapılıyordu.
Kontör yüklemeseniz de hattınız bir yıl açık kalıyordu.
Sizin numaranız arandığında ekstradan kontör kazanıyordunuz.
Türksel’in kampanyalarına bakıyorum da… Böyle bir uygulama olur mu? Bir kampanyadan yararlanmak için bilmem kaç ay Türksel’de kalmayı garanti eden sözleşmeye imza atmanız gerekiyor. Yok böyle bir güvensizlik. Be mübarek adamlar, ben Türksel’i kullanıyorsam ne diye başka aboneye geçeyim.
Yazarınız bugüne kadar Türksel’in hiçbir kampanyasından bu güven duygusu eksikliğinden ötürü yararlanmamıştır.
Artık gerek de kalmadı ya neyse…
Türksel bu ülkenin ilk GSM operatörü olmasına rağmen, ne bir kolaylık sağladı, ne de bir indirim.
Ama ben müşteriyim ve daima haklıyımdır.
Çok direndim Türksel’den ayrılmamak için ama aynı çaba karşı taraftan gelmedi.
Ve Türksel’den kurtuldum. (belki de onlar benden) Bir başka operatörden yararlanıyorum. Numaram aynı…
En güzeli de bu…
Beni umursamayanı ben de umursamam…
Siz de aynı şeyi yapın.
Çünkü biz müşteriyiz.
Her zaman haklıyız.

Pazartesi, Kasım 03, 2008

SİZ DELİ İBRAHİM'İ BİLİR MİSİNİZ?

Bursa BŞ Belediyesi Şehir Tiyatroları tarihinin en büyük prodüksiyonlarından biri olarak kayıtlara geçen Deli İbrahim oyunu Bursa'da değil de İstanbul'da aynı koşullarla sahnelenmeye kalkışılsaydı, sözde ulusal medya her kanadıyla kültür ve sanat programlarında işler, yazılı basın da hak ettiği ilgiyi gösterir miydi?


14 yıllık zindan yaşantısından sonra (1640-1648 yılları arasında) Osmanlı İmparatorluğu'nun tahtına oturtulan Sultan İbrahim'in trajik öyküsü sahneleniyor Bursa'da!
Turan Oflazoğlu'nun kaleme aldığı bu muhteşem eseri tiyatro adamı Ali Düşenkalkar farklı ve özgün yorumuyla sahneye koyuyor.
Siz İstanbullular, Ankaralı veya İzmirli, Adanalı, Antalyalı sanatseverler, duydunuz, gördünüz mü, haberiniz var mı bundan?
Peki ya Bursalılar biliyor mu böylesi bir tiyatro şaheserinin kentlerinde perdelerini açtığını?
Sessizlik…
Nereden bilecekler ki?
Bize "Ulusal Basın" diye yutturulan medya, sadece İstanbul'daki kültür ve sanat olaylarını kültür ve sanattan saydığı için Bursa, İzmir, Eskişehir, Trabzon, Konya, İzmit ya da İzmir'de olup bitenlerden kime ne?
İstanbul var ya…
Hadi bu tiyatro olayıydı…
Ya buna ne demeli:
Altın Portakal Film Festivali gelip geçti önceki hafta… En NTV, ulusumuzun en baba haber kanalı, birkaç canlı bağlantı ile ülkenin kayda değer sinema organizasyonu hakkında bizleri bilgilendirdi. Bilgiye doyduk, hatta çatladık bile(!)
Aynı ENTV, Oscar, Emmy, Golden Globe, Cannes gibi bilumum uluslararası sinema festival ve ödül törenlerini, kimi zaman çift kanalından (CNBC-E) aynı anda canlı yayınlarken, ne Altın Portakal'ı, ne de bir başka yurt içi film festivalini canlı gösterme zahmetine katlanmadı. Geçelim NTV'yi, koskoca TRT ne yapıyor dersiniz, CNNTurk, SkyTurk, Haberturk, KanalTurk, ATV, Star, KanalD neyle meşgul dersiniz?
Sözüne ettiğim yabancı festival ve yarışmaları tekrar tekrar ekrana getiren NTV (eğer hafızam beni yanıltmadıysa) o gece sadece yarışmanın ardından Antalya'ya bağlanarak sonuçları verdi? (Belki bir de öncesinden vermiştir ;-)
"Neden festivalin final bölümü ekrana gelmedi?" sorusunun yanıtını kim verebilir bu ülkede?
Oscar törenine veya Cannes'a gidemeyen izleyicilerimiz için böyle bir hizmet verilebiliyorsa, Antalya'ya gidemeyip o heyecanı merak eden yurdum insanın başı kel mi?
***
Gelelim tekrar tiyatroya ve Bursa TKM'de (Tayyare Kültür Merkezi) sahnelenmeye başlanan Deli İbrahim oyununa…
Ali Düşenkalkar oyunu yönetmekle kalmadı ışığını da kendi yaptı, Murat Gedik özel müzikler hazırladı, Tayfun ve Funda Çebi çifti ise dekor ve kostümlerine imza attı. Bu isimleri tiyatro ve sanat çevreleri biliyor, tanıyordur…
Ancak, Bursalı genç tiyatrocuların performanslarına Türkiye henüz tanıklık edemedi. Oyunda öyle bir Deli İbrahim var ki, Altuğ Görgü'ye şapka çıkarası geliyor insanın. Hele Cinci Hoca'yı canlandıran Murat Liman ile Kösem'e hayat veren Nihal Türksever'in ortaya koydukları performans, Sadrazam Karamustafa'yı canlandıran Ertan Akman ile Silahtar'ı oynayan Günay Güney'in güçlü oyunculukları görülmeye değerken İstanbullu sanatseverler kadar Bursalıların büyük bir kesimi de bu değerlerin farkında değil henüz!
Bu yeteneklerden ve böyle bir oyundan nasıl haberdar olabilir sanatseverler? Elbette gazetelerden, TV'lerden ve internetten…
İyi de İstanbul'dan dışarı çıkamayan bu anlayışla nasıl olacak bu iş? Bu medya ile bu ülke nasıl yek, nasıl tek yürek olacak, anlayan varsa beri gelsin!
***
"Türkiye İstanbul'dan ibaret değil" diye defalarca yazdım bu köşeden… Lakin medyanın dediği dedik, çaldığı aynı düdük!
Varsa yoksa İstanbul… Aman İstanbul, canım İstanbul… İlçe ilçe, semt semt, sokak sokak hava durumu verilir, Anadolu'da meydana gelen her hangi minik şiddetteki depremin İstanbul'u etkileyip etkilemeyeceği tartışılır günlerce.
Kayseri Fener'i İstanbul'da, Eskişehirspor evinde G.Saray'ı eze eze yener, malum medyanın spor servisleri "F.Bahçe ve G.Saray yenildi" yazar, Anadolu takımlarının başarısı küçümsenir de küçümsenir, Yılmaz Vural ile dalga geçilir!
"İstanbul medyasıdır, (özelikle sporda) ne yapsa yeridir" demek yakışmaz…
Spor servislerini anladık da sanat editörlerine ne oluyor yahu?
Hadi son olarak onlara şöyle bir müjde vereyim; oyun turne için İstanbul'a da gelecek, belki yanlışlıkla gidip haber maber yapabilirler, benden anımsatması. Geç de olsa, (sözde) ulusal kanalda yer almaları bu genç tiyatro emekçileri onore edecektir!
Not: Bursa'nın tek Sinema Derneği İnSanat olarak bir kaç ay önce Kültür Bakanlığı'na maddi destek için baş vurmuştuk. Bugün başvurumuzun yanıtını aldık. Bütçe yetmediği için başvurmuz Bakan Ertuğrul Günay tarafından kabul edilmemiş. Gerekçesi İstanbul'un Kültür Başkenti olması nedeniyle bütçenin tamamının oraya kaydırılması.
Türkiye'nin kaymağını da sütünü de götüren kent; İstanbul! :-(Afiyet olsun)
Kaynak: http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=11845

YOKSA CEHENNEM BURASI MI?

Âdem yasak meyve elmayı, Havva'nın da yardımıyla yemeye kalkınca günah işlemiş ve bunun sonucu da cennetten kovulmuştu. Tabi Havva ile beraber… Geçenlerde, arkadaşlarla oturmuş bu konuyu tartışırken şu soru ortaya atıldı: Eğer Adem ile Havva işledikleri günah yüzünden cennetten kovulduysa nereye gönderildi?


***
Dünyadan, dünya gezegeninin Türkiye ülkesinden, Bursa kentinden herkese selamlar olsun!
Bu satırları okuyan herkese merhaba…
Bu yazı bir kavuşma yazsı değil elbet.
Evet, uzun zaman oldu, elim klavyeye gitmiyordu… Lakin geçen gün arkadaşlarımızla yaptığımız o malum tartışmanın ardından konuyu buraya taşımaya karar verdim.
Cennetten kovulan Âdem ile Havva neden dünyaya gönderildi?
***
Din adamları bu soruya nasıl bir yanıt verir, bilmiyorum açıkçası. Fakat benim de bu duruma bir yorumum olacak elbet.
1800'lü yılların sonundan başlayarak insanoğlunun gelişimine ve dünyanın haline baktığımızda bu soruya yanıt da bulabiliriz, sanırım!
Savaş, kan ve gözyaşı…
Katledilen siyahlar, Kızılderililer, Japonlar, Yahudiler, Müslümanlar, milyonlarca masum ve günahsız…
Birinci Dünya savaşında 20 milyona yakın insan ölmüş…
İkinci dünya savaşında ölenlerin sayısı ise 45 milyonu buluyor.
Tarihin önceki sayfalarını karıştırdığımızda da farklı manzaralar çıkmıyor karşımıza. Hep kan, gözyaşı… İnsanlar insanları öldürmüş, işkenceden geçirmiş, yok etmiş. Kimi din için yapmış, kimi toprak, kimi de dünyaya hükmetmek, kendi ırkını yüceltmek ya da…
… Ya da egosunu tatmin etmek için.
Savaş, kan, gözyaşı= acı, ıstırap, azap, yok oluş…
***
Âdem ile Havva neden dünyaya gönderildi?
Yoksa burası cehennem mi?
Yaşananlara bakılınca, ne anlam çıkar ki başka…
Hele şu (genel ve yerel) ekonomik krizler, hayat pahalılığı, terör bir çeşit eziyet, işkence, zulüm, azap değil mi?
Son model arabalara binen, ceylan derisi koltuklara oturarak, dünya denen cehennemdeki azap derecesini belirleyen zebaniler olmasın sakın?
Kapitalizmi yaratarak, bir kararla bankaları batırıp uluslararası ekonomik kriz çıkaran, ülkeleri batmanın eşiğine getiren, borsa denen azap kuyuları, IMF denen toplumların kanını emen yakıcı ve yıkıcı sistemi geliştiren şeytani akla nasıl bir tanımlama yapmak uygun düşer ki?
***
Burası dünya, (dini inanışlara göre) insanoğlunun sınanacağı bir sınav bölgesiyse, Adem ile Havva cennetten kovulup neden dünyaya gönderildi?
Burası dünya gezegeni değil de dünya denen bir cehennem olmasın sakın?(!)
2008 dünyasında ve elbet Türkiye'sinde olanlara bakınca siz de cehennemi yaşadığımız duygusuna kapılmıyor musunuz?
Ekonomik krizlere, Ergenekon olayı, PKK terörü ve trafik canavarına neden çözüm bulunamıyor?
Bir kısım zebani, siyasetçi ya da gazeteci-yazar kılığına bürünmüş, kendine yontan, kargaşa yaratan bürokrat görünümlü, üniforma giyip aramıza karışmış olabilir mi?
***
Dünya'da olup bitenleri algılamanıza yardımcı olacak bir belgesel film önermek istiyorum size.
Zeitgeist adlı Peter Joseph imzalı 2007 yapımı belgeseli Türkçe altyazılı izleyebileceğiniz linki de ekliyorum alta.
http://sufi-saja.blogspot.com/2008/08/zeitgeist-zamann-ruhu-son-srm-trke.html
Bu belgeseli izlediğinizde dünyanın bir cehennem haline geldiğini ve tüm zebanilerin nerede toplandığını daha iyi anlayacaksınız. Başka söze de gerek kalmayacak.
Kaynak:http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=11796

OYNATMAYA AZ KALDI SPONSORUM NEREDE!

Lütfen dikkat! Bu yazı sinema filmi çekmeye çalışan bir garip yönetmenin yaşadığı zorlukları anlatmaktadır... Film dedim de, geçen gece Bursa'nın yerel kanallarından birinde Tim Robbins ile Morgan Freeman'ın başrolünü paylaştığı 1994 yapımı unutulmaz Esaretin Bedeli (The Shawshank Redemption) filmini bir kez daha izledim. Tam bir baş yapıt!


Filmin bir sahnesinde Robbins'in canlandırdığı karısını öldürmekten hükümlü Andy Dufresne karakteri yediği onca cezaya rağmen 'umuttan' söz eder. Freeman'ın canlandırdığı diğer karakter Ellis Redding de cinayetten hükümlüdür ve aldığı ceza nedeniyle daha karamsardır; "Umut tehlikeli bir şeydir" diye karşılık verir, "Umut bir insanı delirtebilir" der.
Umut hep olmalı fakat delirtmemelidir...
Benim de bir umudum var. Bu ülkede sinema yapabilme, uzun metraj film çekebilme umudu!
Film çekmek de bir şey mi?
Bu ülkede yaşamak, var olmak zorken...
Oysa sade bir vatandaş olmak da zor, hele hasta olmak, öğrenci, öğretmen, zordur anne olmak, baba olmak...
İdealist olmak aptallıktır bu ülkede...
Sanat yapmak, sinema üretmek zor ötesidir...
Sinema bizim neyimize ki, "otur oturduğun yerde" olmak varken...
***
Bu ülkede kolaylıklar da vardır da yetenek ister;
her devrin adamı olmak kolaydır mesela...
Dayılardan, emmilerden yararlanmak, 'hamili kart yakinimdir' diyebilmek, el etek öpmek, yalamak, yalanmak özel maharet, geniş ve esnek bir surat ister.
Sponsorluk yasasına rağmen destek bulmak, kaynak yaratmak zorluklar zincirinin en sert halkasıdır!
***
Bir buçuk iki yıldır çekebilmek için kaynak aradığım uzun metraj sinema filmim için çalmadığım kapı, girmediğim delik, çıkmadığım makam, denemediğim yöntem kalmadı.
"Ya para, ya ruh tercihinde parayı seçenler, ruhsuz kalıyor. Parası olanın ruhu da olmuyor" desem çok mu haksızlık etmiş olurum?
Elbette kolay değil para kazanmak, hele gani gani para ve mülk edinmek türlü hüner gerektirir!
***
Emre Altuğ'un başrolünü (gerekli kaynak bulunursa) oynayacağı uzun metraj sinema filmimize finansı yaratmak için önce Bursa koşullarını zorladık, olmadı.
Zira filmimizin konusu Bursa'da geçmekte ve daha önce Türk sinemasında işlenmemiş sosyolojik bir temayı irdelemekte.
"Futbol taraftarı olma psikolojisi" üzerine bir çalışma olacak(tı)
Evet, belki de 'Esaretin Bedeli' gibi bir şaheser filmi çıkmayacak, ama özgün (ve kült) olabilmesi için birçok özellik içermekte
Bursalı, kimi de Bursaspor'da yöneticilik yapmış en baba iş adamlarının kapsını tıkırdattım önce...
İki buçuk milyonluk Bursa'nın havasından, suyundan, emeğinden, etinden ve sütünden(!) yararlanan, Bursaspor'un adını kullanarak çevre edinen, kendilerine vitrin yapan, piyasa yaratan bu aga beylerimiz, iş sanata, kentin ve güzide takımlarının ulusal ya da uluslararası tanıtımına vesile olacak bir sinema projesine gelince "hayır" demekten yüksünmediler...
"Hayır... Biz ticaretle ilgileniriz, sinemadan falan anlamayız!"
"Hayır... Bursa'dan da Bursaspor'dan da, taraftarından da bir halt olmaz, filmi de olmaz... G.Saray, F.Bahçe ve Beşiktaş olsa belki..."
Bunları diyenler, Bursalı iş adamları, Bursa ve Bursaspor ile bir yerlere gelmiş ağır ağabeyler!
***
Bursa'dan zırnık koklatılmayınca bu kez ağalarımı İstanbul'un sanata, spora ve bir takım sinema projelerine destek olmuş hiper markalarının sularına gerdim(!)
Kimler yok ki...
Efes Pilsen...
Vole (Tuborg)...
Vodafone...
Turkcell...
Fortis...
İddaa...
"Bu Bursa projesi destek olamayız" yanıtını verdiler.
İstanbul Cumhuriyeti, pardon Türkiye Cumhuriyeti dışında, antartikaya sınır sanki Bursa...
Öyle ya Bursa'nın sahip çıkmadığı bir projeden onlara ne!
***
Hepsi bir yana da...
En çok gücüme giden Turkcell'in yanıtı oldu.
Yaklaşık 12 yıldır sıkı bir Turkcell abonesiydim...
Yukarıda adı geçen birçok marka projeyi inceledikten sonra kibarca, "hayır" yanıtını verdi...
Turkcell ise projeyi inceleme gereği bile duymadı.
Sadece ufak bir yanıt verdi: "İlgilenmiyoruz..."
-İyi de Süper Lig'e sponsorluğunuz, futbol ve taraftarlık üzerine yürüttüğünüz kampanyalarla örtüşen bir proje bizimkisi; dosyamızı inceleseydiniz, tretman ya da sinopsisine bir göz atsaydınız!
-Hayır! İlgilenmiyoruz!
- Böyle davranmanız 12 yıllık Türksel kullanıcısını çok rencide etti...
Ailemde herkes Türksel kullanıyor. Bu sizin için bir şey ifade etmiyor mu?
-!
-Hay Allah, size onca yıldır yaptığım ödemeleri bir kenara ayırsaydım belki de sponsora ihtiyacım kalmayacaktı ya neyse(!) Gerçi 30 küsur milyon aboneniz var, 10 kişilik bir eksilme sizin için bir şey ifade etmeyebilir. Lakin yakında numara taşıma ve başka GSM operatörüne geçme hakkımızın yürürlüğe gireceğini anımsatıyor saygılarımı sunuyorum...
***
Saygılarımı sunmakla kaldım...
Olsun zaten saygıda kusur etmemek lazım(!)
Mailleştiğim Türksel yöneticisi bayanın işgüzarlığıydı belki bana verilen yanıt; fakat çok üzülmüştüm. Elimde olsa hemen Türksel aboneliğimi iptal edebilirdim de numaramı kaybetmek istemiyordum. Dile kolay 12 yıllık bir sahiplenme söz konusu.
Ama şimdi numara taşıma ve başka GSM operatörüne geçme hakkı (Türksel'e rağmen) uygulanmaya başlayacak. Bekliyorum, ilk işim Türksel'den kurtulmak olacak. Az kaldı, 30 milyonda 1+9 eksik devede pire kaşıntısı, sivrisinek vızıltısı olsa da bu alışkanlık yapabilir, kendilerini kazıklanmış hisseden aboneler soluğu diğer operatörlerde alırsa kimse şaşırmasın!
***
İşte böyle; filmimi çekebilecek, finans sağlayacak birilerini bulamadım. Ha, bu arada başvurduğum Kültür Bakanlığı'ndan da destek alamadığımı anımsatmak isterim. (Başvurduğum yıl en baba yönetmen ve yapımcılar bile destek alamadı ya neyse)
Esaretin Bedeli filminin sonunda Andy, Redding' şöyle seslenir:
"umut iyi bir şeydir... belki de en iyisi"
Gerçekten de umut iyi bir şeydir de bu ülke de umutlar hep ıslaktır, lakin suya düşmeye mahkûmdur. Siz sudan çıkarır, asar kurtur gene cebinze koyup beklemeye başlarsınız, nafile... Bir bakarsınız bir anayasa kitapçığı fırlamıştır başbakanın tepesine ve allak bullak olmuştur yeni kuruttuğunuz umutlar... Bir de bakmışsınız dibinizde savaş çıkmış, ne umut kalmış ortada ne de simit(!), deprem girmiştir araya, derken e-muhtıralar, Ergenekon diye bir garip yapılanma çıkmıştır bir yerlerden, muhalefetle-iktidar çatışırken umutlar erir mum gibi...
Ve hükümetle medya patronları arasındaki didişme son damla umudu da tüketir...
Yine de bir zerre umut kalır ve "yarın kim bilir ne olacak da, umutlarımızı yeşertecek tek unsur olan istikrarı tüketecek?" diye korkuyla beklersiniz!
***
Andy gibi ben de ne pahasına olursa olsun umudumu yitirmedim.
Hayır, ülke için değil film çekebilmek için. Bu son yaşananlardan sonra "yalnız ve güzel ülkemizden" umudum kalmadı ama sinema yapma umudumu bir yerlere gizledim, koruyorum. Şöyle ya da böyle o filmi yapacağım...
Gönlüm profesyonel bir kadroyla filmi çekmek isterdi de, olmazsa tamamen amatörler ve gerçek taraftarlarla çekeceğim, yine de çekeceğim!
Çünkü her şeyin bir bedeli var. Nasıl ki esaretin bedeli varsa, cesaretin de bedeli olmalı.
Tehlikeli de olsa, insanı delirtse de, bu bedel için, sinema yapmak için, umutlanmaya değer.
Kaynak:http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=11538

EKONOMİK GÜÇ=BOL MADALYA!

Olimpiyatlardaki başarısızlık ekranlarda bir süre tartışıldı, ardından gelen devşirme altın ve gümüş madalyalardan sonra ortalık duruldu. Oysa olimpiyatlarda başarılı olan ülkelere yakından bakıldığında neredeyse hepsinin ekonomik refaha sahip, kalkınmış ülke sporcuları oldukları görülebilir.


Yani ne kadar çok ekonomik gücün varsa o kadar çok sporcun madalya çıkarabiliyor.
Ekonomik gücün varsa halkın da refahı var demektir. Refahı olan halk geçim derdini düşünmediği için spora daha yatkın ve başarılı olabiliyor tabi.
Bizde bu olası mıdır?
İnsanımız karnını doyurmayı mı düşünecek, yoksa çocuklarının sporcu, topçu yoksa popçu olmasını mı?
"Çocuğu yaz spor okuluna, yüzme, judo, güreş, tenis ya da basketbol yaz okuluna gönderdik de okul kayıt masrafları ne olacak? Hadi diyelim ki çocuk hem yazdan öğrendiği yüzmesini geliştirecek, hem de okuluna devam edecek? İyi de bu çocuğun bir Michael Phelps ya da Usein Bolt olabilmesi mümkün mü?
Beslenmesi ayrı, psikolojisi ayrı, giyim kuşamı apayrı bir dert... Ekonomik krizler...
Terör...
Trafik canavarı...
Ergenekon...
Politik kaos...
Gelecek endişesi...

Yahu ne madalyası, ne başarısı?

Phelps'in kullandığı günlük 12 bin kalori ile Türkiye'de bir mahalle doyar(!)

Mehmet Demirkol'un "Enerji Politikaları" başlıklı son yazsında dediği gibi:

"Mesele olimpiyat madalyası kazanmak değil. Hiç kazanmayabilirisiniz. Sorun değil. Mesele oraya 100 favori sporcuyla gidememek. Yani sporcu yetiştiren, spor yaptıran ve hayata hazırlayan bir sisteme sahip olamamak"

İyi de bu sistem nasıl kurulacak?
Elbette ekonomik güç ve refah ile...
TV programlarında tartışılan konu bu ülkenin spor politikasının olup olmadığıydı.
Sanki öteki alanlarda bir politikası varmış da sporu tartışıyoruz.

***
Bugün ajanslara düşen bir haber ülke ekonomisinin hiç de iyiye gitmediğini bir kez daha gözler önüne serdi.
200 TL'lik yeni banknot çıkıyormuş yeni yılda.
Fakat tartıştığımız konu ekonominin ve paranın düştüğü durum değil, parada Atatürk'ün resminin yer alıp almaması...Yunus Emre sanki bu toprağın değeri değil de, paradaki resmin ne olup olmaması tartışılıyor!
Bu da gösteriyor ki; biz hiçbir zaman olimpiyat yapamayacağız ve gelecek olimpiyatlardaki başarı gene devşirmelere kalacak:
"Biz Elvan'ı, Ramazan'ı, Cem'i, Melek'i kendi adımıza yarıştırırken başka toprakların kaybetmesi muhtemel çocuklarını kurtarıyoruz. Burada sokaklarda binlerce çocuk yardım beklerken" diye eklemiş son yazısında konuyu toparlarken Mehmet Demirkol...
Sözün özü aslında ekonomik!
TL'den sıfır atılalı 3 yıl olmuyor...
Sıfır atılması bahanesiyle en yüksek banknot 50 milyondan 100 milyona (affedersiniz) 100 YTL'ye çıkartılıp çaktırmadan devalüasyon yapan bu hükümet şimdi de 200 TL etiketli parayla "TL değer kazandı" yalanlarına yeni bir kılıf arayacak.
Zira, 20 ay kaldığım İsveç'te en büyük banknotunu son ayımda görebilmiştim. Genelde 500 kronlar piyasada dolaşırdı. En büyük kâğıt para bin kronu bir defa görebildim.
Oysa Türkiye'ye geldiğimin (15 Nisan 2005) ikinci haftasında 100 YTL ile karşılaşma şerefine nail olmuştum. Daha dört ay önce piyasaya sürülmüş 100'lükün halini görseniz ağlardınız.
Bir para bu kadar mı yıpranıp, bu kadar çabuk mu ayağa düşer!
İşte o an anladım ki, bu ülkenin ekonomisi yalan ve dolan üzerine kurulu, anladım ki, olimpiyatlarda başarı hayal...
Anladım ki, bir şeyi salt bir kişinin anlaması yetmiyormuş...
Lakin "anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna" yalanmış!
Kaynak:http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=11446

ÇAĞIMIZ KÖLELİĞİ ÜZERİNE BİRKAÇ SATIR...

Bizdeki kadar vahşi ve acımasız bir kapitalizm Dünya'nın bir başka bölgesinde uygulanıyor mudur, bilmiyorum! Vicdan, izan haysiyet, insanlık, din-iman hak getire... Herkesi öyle bir "götürme" histerisi almış yürümüş ki, vay parası olmayanın, vay dayısı, arkası olmayanın haline...

***

Aşağıda anlatacaklarım Bursa ve çevresinde faaliyet gösteren alışveriş merkezleri için geçerlidir. Özellikle de AKP'nin iktidara gelmesinden sonra türeyen, sahipleri dini bütün insanlardan oluşan, namazında niyazında patronların alış-veriş merkezi zincirlerinde yaşananlar... (Durumun başka ilerimizde farklı olduğunu düşünmüyorum)

Kölelik bilinen şekliyle kalkmış olabilir, lakin günümüzde ırka ya da dine dayalı değil da paranın niceliğine göre yapılır oldu.

Marketlerden, medyaya...

Bu ülkede daha acımasız ve daha vicdansızca uygulanıyor.

***

Önce hipermarket köleleri...

Hepimizin gözü önünde, hemen yanı başımızda, karşı caddede, arka sokakta... Alış-veriş yaptığımız yerlerde, "hiper" kisvesiyle sunulan marketlerde çalışanların trajedisine tanık olmak, sessiz çığlıklarını duymak, hallerini anlamak için, onlara yakın, daha yakın olmanız, hiç gülmeyen yüzlerine dikkatle bakmanız gerek!

Bunlar bizim insanlarımız... Bizim çocuklarımız, kızlarımız, oğlanlarımız... Emekleri sömürülüyor, hiçe sayılıyor... Ne kollayanları var, ne de haklarını savunacak bir sendika, dernek ya da vakıfları?

AB standartlarına göre 8 saatin üstünde bir elemanı çalıştırmamak gerek. Gelin görün ki Hipermarket çalışanları için böyle bir standart söz konusu bile olamaz. Denetleyen ve gelip soran yetkili, konunun uzmanı birim ya da denetmen ve resmi kuruluş olmadığı için, hegemonyalarını ilan etmiş durumdalar! Az elemanla çok iş yapmayı hedefleyen alış-veriş merkezlerinden devşirme hipermarketlerde görev alan bir işçi en fazla üç ay dayanabiliyor ve en eski çalışan dört ayı bulmadan zor koşullara pes edip ayrılıyor.

Bu marketlerde çalışan (adı bende saklı) bir bayan kasiyerin anlattıkları aynen şöyle:

"Öyle bir tempoda çalışıyoruz ki, kasada görev yapacak eleman almadıkları için bazen işlerin yoğun olması nedeniyle saat 10'da iş başı yapıyor, gece saat 11'de işimizi bitirebiliyoruz. Fazla mesai ücreti yok. İtiraz edenin hemen işine son veriliyor. Kasada saatlerce oturduğumuz için, bazen susuyoruz. Musluğa gitmek sorun olduğundan çalıştığımız marketten 15 kuruş ödeyip (küçük) pet şişe satın alarak su içebiliyoruz. Başımızdaki şefler zebani gibi görünmeye başladı artık. Öyle despot öyle insafsızlar ki, market değil sanki askeri esir kampında hissediyoruz kendimizi. İş çıkışı servis kalkıyor, lakin tek araç olduğu için, evlerimize ulaşana kadar koca Bursa'yı gece vakti dolaşmak zorunda kalıyoruz. Ertesi gün gene aynı işkence ve gene aynı sorunlar. Her halde ben de üç ayımı tamamlayamadan bırakacağım. Böyle bir tempoya ne beden dayanır ne de zihin! Hakkımız alsak neyse, verdikleri maaş askeri ücret!"

Bu alış-veriş merkezlerinin sahipleri AKP ile birlikte palazlandı. Her mahallede, her caddede mantar gibi bitti. Ne denetleyen var, ne de hesap soran!

Bunları yapanlar ise dini bütün, "elhamdülillah müslüman" olduklarını iddia eden cenahın insanları.

Helâl para kazandıklarını sanıp, bu paralarla defalarca umreye, hacca gidiyor, gidemeyenlere destek sağlıyor, camilere yardımlar yapıyorlar.

***

Ve Medya köleleri...

Gölge Adamlar Belgeseli'ni gerçekleştirmek için mülteciler arasında yaşamam ve onların yaşantısına tanıklık edebilmem için benim de İsveç'e iltica etmem gerekiyordu.

İltica başvurumu yapmış, bir kaç ay sonra da ifade vermek, iltica gerekçemi sözlü sunmak üzere Migrationverket denen yabancılar şubesi görevlisinin karşınsına çıkmıştım.

"Neden ülkenden kaçtın?" sorusu üzerine, "Kaçmadım, buraya gelmek zorunda kaldım" diye yanıt vermiş, Türkiye'de görev yapan medya mensuplarının sendika kurma haklarının olmadığını söyleyince de görevli memurun şaşkınlığına, aynı şaşkınlıkla karşılık vermiştim.

"Evet, ne yazık ki benim ülkemde görev yapan gazeteciler sendika bile kuramaz. Kurmaya kalkanlar hemen işten atılır ve bir daha da iş bulamaz!"

İran asıllı bir İsveçliydi görevli memur ve o bile inanamamıştı söylediklerime... "Sana inanmıyorum" diye karşılık vermişti, İsveçli Farsi!

Amma ve lakin acı bir gerçekti anlattıklarım. Sendikal hakkı olmayan bir medya topluluğu patronlarının insafına kaldıysa, sadece belli başlı köşe kapmacasını ihya edip, diğer çalışanları "fikir kölesi" haline getirdiyse, varsın Ali Kırcalar, Mehmet Barlaslar, Ahmet Hakan, M. Ali Birandlar bir kanaldan diğerine kanat çırpsın, milyon dolarlarla yemlensin... Kölelerin omuzlarına basarak tırmandıkları zirvenin yamaçlarında sömürülen meslektaşlarının sendikasız ağıtları, gün gelecek yüreklerini burkacaktır.

Yukarıda anlattıklarım Şubat 2004'te Göteborg'da yaşanmıştı... 2 bini 8 geçe bu ülke topraklarında değişen hiçbir şey yok... Hâlâ gazetecilerin sendika kurma hakkı yok... Ekonomi kör topal ilerliyor, birileri hamutuyla götürürken, patronlara insaf, diğerlerine "Allah aklı fikir versin" demek yetmiyor!

***

Bir de sağlık sektöründeki sömürge düzeninden ekleme yapmak istiyorum.

Malum, AKP iktidarıyla birlikte yaygınlaşan bir diğer alan da özel hastaneler! Bursa'nın göbeğine yapılan gökdelenlerden birine konuşlanan MedicalPark bunlardan biri. Gerçekten çok çağdaş bir görüntüye sahip, muhteşem bir binada hizmet vermekte... Malum, sigortalı hastalar da buraya gidip tedavi olabiliyor. Geçenlerde şeker hastası olan annemin göz ameliyatı da bu sözüne ettiğim hastanede yapılmıştı. Annemle ilgilenen kız kardeşimin bir şey dikkatini çekmiş:

Ameliyat sonrası hastanın konaklaması gerekiyormuş. Tedavi ve ameliyat sonrası imzalatılan bir belgede annemin "yatılı hasta" olduğu yazıyormuş. Fakat MedicalPark annemi hemen taburcu etmiş. Konaklamadığı halde kâğıt üzerinde konaklamış olarak gösterilen hastanın ya da hastaların parası kimden çıkacak dersiniz?

***

Geçen gece NTV'deki canlı yayınlanan programında Celal Pir, Pekin'de devam eden olimpiyatlarda sporcularımızın başarısızlığını tartışıyordu.

Konuklardan gazeteci Tayfun Bayındır ile Mert Aydın Türkiye'nin spor politikasının olmadığından söz etti. Benim de aklıma hemen şu düştü:

Spor bir yana bu ülkenin sağlık, eğitim, ekonomi, sosyal ve kültürel politikası var mı ki, spor politikası olup olmadığını sorguluyoruz.

Neremiz doğru ki, boynumuzun eğriliği gözümüze batıyor!

Kaynak:http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=11384

NTV ÜZERİNE BİRKAÇ SATIR...

NTV üzerine birkaç satır... Aslında tam açılımı 'Nergis Televizyonu'ydu... Nergis Holding'in Bursa'daki Olay TV'den sonra ulusal çapta çıkış yapmayı planladığı, Nuri Çolakoğlu'nun temellerini atıp yeşerttiği Türkiye'nin ilk haber kanalı...

O yıllarda yazarınız Olay TV'de çalışıyor, NTV'nin kuruluşuna yakından tanık ediyordu. Nuri Çolakoğlu ve yardımcısı Namık Kasapbaşoğlu'na bu yapılanmayı emanet eden de dönemin Devlet Bakanı ve Bursalı işadamı, milyarder Cavit Çağlar'dı.

Oysa Çağlar, Olay Gazetesi ve Olay FM'den sonra kurduğu Olay TV'yi yurt geneline yayın yapan bir TV olarak planlamış, o nedenle de Can Okanar ile Cüneyt Canver'i tam yetkili olarak Olay TV'nin başına getirmiş, lakin Canver-Okanar ikilisi Bursalı işadamını sömürme yoluna sapınca, bir gecede kapı dışarı edilmişti. Sonrası malum, Canver hakkın rahmetine, Çağlar ise TMSF'nin merhametine nail olmuştu(!)

(Can Okanar'ın akıbeti hakkında bir bilgim yok)

***

Neyse, gelelim tekrar NTV'ye...

Benim favori kanallarımdan biridir...

Yayın kalitesi, haber programları vs vs... Çok çok başarılıydı. (Hâlâ da emsallerinin çok önünde) CNN TURK'ün (anlamsızca) antenden çıkıp kablo ve uyduya geçmesiyle meydan NTV'ye kaldı. Kanal 24 Fuat Kozluklu ile iyi bir çıkış yapsa da, Kozluklu'nun ayrılması çiçeği burnunda bu haber kanalının gazının erken kaçmasına neden oldu... Sky Turk bu haber yarışında (arada sahte deparlar atsa da) pek ipi göğüsleyecek gibi görünmüyor.

İlk göz ağrımız TRT'nin hangi kanalı haber, hangisi eğlence, hangisinin eğitim ve sanata, spora ayrıldığı ise belli değil.

(Galiba TRT3 spor ağırlıklı yapıyor olabilir ama emin değilim:-)

NTV şu an rakipsiz...

Lakin bir süredir bir haller oldu bu güzide haber kanalına...

Birileri (yayın sorumlularına) Türkiye'nin İstanbul'dan ibaret olmadığını göstermeli, anlatmalı, hatta belletmeli...

O ne öyle, meteoroloji raporlarında bile İstanbul'un değil ilçelerini, neredeyse semt semt, sokak sokak hava durumlarını verecekler... Yedi tepeli şehre ayrı bir ülke muamelesi yapmak, öteki kentlere saygısızlık değil mi?

İstanbul bu ülkenin değil, dünyanın bile sayılı metropollerinden biri, evet... Amma ve lakin bu ülkede başka yerler de var; Türkiye İstanbul'dan ibaret mi?

Gönen'de deprem oluyor, telefon bağlantılarında yöneltilen ilk soru:

"Bu sarsıntı İstanbul depremini tetikler mi?"

Her şey İstanbul odaklı...

Sanki Gönen'de yaşayanlar uzaylı, sanki Marmara'daki fayın kırılması yalnız İstanbul'u etkileyecek de, Tekirdağ'a İzmit, Yalova, Bandırma, Çanakkale, Bursa ve Adapazarı'nda ot bitiyor!

Güngören'de bombalar patlar, anında "SON DAKİKA..." ibaresi belirir.

Konya'da yurt binası çöker, üstün körü birkaç bilgi ve ayrıntı...

Sonra anlaşılır ki Güngören'deki olay ile Konya'daki olay arasında hiç fark yok, neredeyse kayıp sayısı bile aynı; biri bölücü, diğeri cehalet terörü.

Gerçi salt NTV değil tüm ulusal medyanın genel yaklaşımı bu şekilde. NTV eskiden böyle değildi.

Konya ve Güngören'e yaklaşımlarından bunu çıkarmak güç değil.

***

NTV Spor, özerkliğini ilan edip(!) ayrı bir kanaldan yayına geçince NTV'nin spor haber kalitesinde ciddi bir düşüş gözlenmekte. Her haliyle spor haberlerini ikinci plana attıkları aşikâr...

Dün (Çarşamba) Fenerbahçe'nin MTK Budapeşte maçını NTV Spor canlı yayınladı ya, NTV sadece maçın skorunu vermekle yetindi. Fenerbahçe'nin 5-0'lık galibiyeti ile biten maçın ardından NTV'de gollerin yayınlanmasını bekledim ama ne gezer... (Benim gibi uydu anteni olmayan, Kablo TV olanağından mahrum yüz binlerce insan var bu ülkede) Ne goller ekrana geldi gece, ne de maçla ilgili bir program yapıldı.

İnternet'ten NTV Spor yayınlarını izleme olanağını veren 'Sipru adlı bir garip programcık'ı indirmiştim, fakat çalıştır çalıştırabilirsen, yoğunluktan kitlenmiş belli ki!

Neyse ki ertesi gün(Perşembe) öğlen haberlerinin ardından yayına giren spor bülteninde golleri izleyebildik. ***

NTV bu ülkenin ilk haber kanalı...

Hâlâ ilgiyle izliyorum. Ekrandan yaptığı çevreci programları ve yayınladığı belgeselleri takdirle karşılıyorum. Hele ki, Nedim Hazar'ın hazırladığı "Hareket Halinde Türkiye" adlı çalışması harika olmuş...

Lakin Türkiye İstanbul'dan ibaret değil...

Türkiye'nin 68, İstanbul'un ise 11 küsur milyon olduğunu, geriye 57 milyon kaldığını anımsatmakta yarar var...

NTV, yayın kollarını açarak tüm Türkiye'yi kucaklayabilir, bunu daha önce yapmıştı, yine yapabilir.

"Hareket Halinde Türkiye" belgeselinde de ifade edilmek istendiği ya da bizim algıladığımız gibi;

TÜRKİYE İSTANBUL'DAN İBARET DEĞİL!


Kaynak:http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=11354

HANGİ TERÖR DAHA ACI?

Güngören'de patlayan bombalar sonucu 17 vatandaşımız hayatını kaybederken, medyada yansıyan görüntülere ilk tepkiyi İstanbul Valisi Muammer Güler vermişti. Ekranların çoğunda denetimsiz, fütursuzca yayınlanan görüntülere yürek bile dayanmazdı...

Bombalama olayının haftası bile dolmadan bu kez cehalet terörünün bombası Konya'da 18 masum canı da aramızdan söküp aldı!

Olay yeri İstanbul Cumhuriyeti'ne(!) uzak olduğu için mi bilinmez, aynı ekranlar bu defa daha temkinliydi...

Trajedi aynı, adı başkaydı.

Ancak bir başka soruyu akıllara düşürdü:

Hangi terör daha çok acı veriyor?

Ülkeyi huzursuz etmek için çırpınanların yaptıkları mı, yoksa cehaletin, vurdumduymazlığın, denetimsizliğin neden olduğu acı ve gözyaşı mı?

Balık hafızalı toplum olduğumuz tescillidir ya anımsatmakta yarar var:

-Bu ülkenin Ümraniye'sinde insanlar çöp dağlarında yaşanan patlamada öldü...

-Her kış onlarca vatandaşımız sobalardan sızan gazlar sonucu helak olmakta.

-Namus cinayetlerine kim 'dur' diyebildi?

-Şofbenden sızan gaz sonucu zehirlenenlerin sayısını bilen var mı?

-Kap-kaç teröründen, tinercilerin gazabından mağdur olanlara ne demeli?

-Ya trafik terörüne verilen kurbanların çetelesini kim tutar bu ülkede?

-Depremin eli kulağında; 1999'dan bu yana hangi önlemler alındı, on binlerce insanın göçük altında helak olmasından ders alması gerekenler kimdi?

Hangi ölüm daha acı?

Teröre kurban olmak mı, yoksa cehalete?

En büyük sorunumuz eğitimsizliğin yarattığı (göz ardı edilen) canavar; CEHALET!

Antalya'da son çıkan orman yangınına, tutuşturulan anızların sebep olduğu anlaşıldı. Turizm ve tatil cenneti Antalya kırsalında var olma savaşı veren gariban 3 köylü kadının gözaltına alındığı haberi yansıdı.

Zavallı üç kadın, cahil, günahsız...

Yetkilinin biri sallıyor, "O kadar yazdık çizdik, bağırdık, gazete, radyo ve televizyonlarda duyurduk ama anız yakılmaması gerektiğini öğretemedik!" diyor.

Kadınlar o kadar zavallı ki, yetkilinin cehaleti gölgede kalıyor! Kadınların okuma yazması olmadığını, değil gazete bulup resimlerine bakmak, televizyon izlemek, radyo bile dinleyemediklerini kestiremiyor.

Yarım hocanın insanı dinden çıkarması gibi, yarı eğitimli (yetkisiz) yetkilinin cehaleti gırtlağına dayanmış.

***

Çanakkale'den, Dumlupınar'dan, Sakarya'dan, Yemen'den kalma alışkanlığımız genlerimize mi işlemiş nedir bilinmez, bombaların üstüne giden bir ırkın ahfadı olmuşuz...

Dere yataklarına ev, evlerin altına ruhsatız fırın, mahalle aralarına havai fişek fabrikalarına göz yumar, sarı ışıkta yavaşlayacağımıza gaza basar, tek kuruş vergi vermemek için yüz takla atar, üst geçitlerin altından, alt geçitlerin üstünden geçeriz, kaçak tersanelerde garibanları cehalet tanrısına kurban veririz.

Hangi terör insanın canını daha çok yakar?

Cehalet mi, bölücülük mü?

Kapatma davası, kapatmama davası olmuşken, Ergenekon, derin devlet diye yutturulmaya çalışılırken ha Güngören'de bomba patlamış, ha Konya'da 18 minicik kızcağız telef(!) olmuş...

Ne farkı var ki, ne fark eder ki?

Ateş düştüğü yeri yaktıkça, ha başını örtmüşsün, ha göçük altına atmışsın, ha bombalamış, ha dışlamışsın...

..ne fark eder!

Kaynak:http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=11332

BİKİNİ VE DÜŞÜK BELLİ PANTOLON GİYME YASAĞI...

Bir bizden, bir de Sam Amca'nın memleketinden birer ayrıntı... Altı çizilecek konu; yaklaşım, ön yargı ve zihniyet... "Maksat üzüm yemek mi, yoksa bağcıyı dövmek mi?" sorusuna yanıt bulabilirseniz ne âlâ...

***

Bursa'da Osmangazi Belediyesi'nin yaptırdığı su kayağı tesisi SukayPark'ta, Osmangazi Belediye Spor Kulübü'nün koyduğu, "tesis içinde bikini ile dolaşma yasağı" bir hayli yankı buldu. Popüler medya, AKP belediyesine yüklenme fırsatı bulunca da konu gündemde kaldı. Geçen akşam Osmangazi Belediyespor Kulübü Başkanı Bursa Olay TV'de konuyu irdeliyordu ve şu ayrıntıya dikkat çekti:

"Biz sadece kafe ve restoran bölümünde bikiniyle dolaşmayı yasakladık!"

Lakin, aynı günlere denk gelen bir başka haber ise pek de rağbet görmedi. AA kaynaklı, http://www.ntvmsnbc.com başta olmak üzere birçok internet portalında yer alan haberde "ABD'nin Louisiana eyaletinin Delcambre kasabasında çok düşük belli pantolon giymek yasaklandı" deniliyordu.

Benzer bir haber, e-kolay portalında da haber olarak yer aldı ve "Güney Chicago eyaleti Lynwood kenti yetkilileri bundan böyle iç çamaşırı 8 santimden fazla görünen kişilere 25 dolar ceza vereceklerini açıkladı"

Bunlar Türkiye'de güney sahillerinde yaşansa, yaygın medyanın takınacağı tavrı düşünebiliyor musunuz(!)?

***

Bir önceki yazımda konu ettiğim işsiz gazeteci arkadaşımla karşılaştım geçen gün tekrar. Biraz kendini toparlamış gibiydi. Ciğerlerinde sorun çıkmış, tedavisi devam ediyormuş. Yaklaşık 20 kadar iğne vermiş doktor. İğneleri yaptırmak için mahallesindeki sağlık ocağı ve polikliniklere gitmiş.

Buraya kadar her şey normal... Fakat arkadaşımın laf arasında söylediği bir ayrıntı vardı ki, bir hayli dikkat çekiciydi.

"Bazı akşamlar, iğneyi türbanlı hemşireler yaptı!"

Türbanlı bir hemşire, erkek bir hastaya poposundan iğne yapıyor!

Haber değeri yok değil mi?

Haber olabilmesi için, hemşirenin iğneyi yapmaması gerekir ki, malum medya olayı gündeme taşısın, işin içinde bir çapanoğlu arasın!

Yani köpeğin adamı değil, adamın köpeği ısırmasının haber olması gibi!

Elbette o göreve geldiyse biri, kadın erkek bakmadan görevini ifşa etmesi gerekiyor. Etmeyenlerin, yani erkek hastalara dokunmak istemeyenlerin böyle bir hakkı olmamakla beraber, kişilik problemi yaşadığını çıkarmak da olası değil midir?

***

İşsiz gazeteci arkadaşım, sosyal güvencesiz, beş parasız halde tedavisi için Bursa Türkan Akyol Göğüs Hastalıkları Hastanesi'nin yolunu tutmuş. Muayene sonucu akciğerinin su topladığı ve hastaneye yatması gerektiği söylenmiş doktoru tarafından.

Arkadaşım direnmiş, "İyi de doktor bey! Ben de sigorta da, yok para da! Ben hastane masraflarını nasıl öderim?"

Doktor, hastasını tedavi etmek istemesinden mi, yoksa halden anlamamasından mı nedir bilinmez, ısrarla, "Dert etme, senden zorla para isteyen yok, ödersin, ödersin" şeklinde bir tepkide bulunmuş.

Arkadaşım kabul etmemiş, ancak, ciğerlerinden şırıngayla çekilen su masrafının da 253 YTL tuttuğunu, devletin Göğüs Hastalıkları Hastanesi'nin de buna karşılık iki ayrı taksit şeklinde senet imzalattığını anımsattı.

"O parayı ödeyecek durumum yok! Benden ne alacaklar, ne evim ne de barkım var!"

Yeşil kart çıkarması konusunda yapılan önerilere de karşı çıkıyormuş!

"Yahu yeşil kart sefalet içerisinde olanlara veriliyor. Şu halime baksana, babasının evinde sığıntı olarak yaşayan gazetecinin sefalet içerisinde olduğunu nasıl kanıtlayabilirim. Hem durumu benden de kötü olanlar vardır. Hiç olmazsa onların hakkını gasp etmemiş olurum. Yeşil kart bana yakışmaz!"

Belli ki arkadaşım onuruna yediremiyor, inatçıdır!

Ama durumu geçen seferkinden daha iyice, "Er ya da geç düzelirim de, memlekete ne olacak ona yanıyorum. Baksana, kapatma davası, Ergenekon, orman yangınları, hayat pahalılığı, kene, terör! Asıl hastalık bunlar, onlar ne zaman iyileşecek, nasıl tedavi edilecek bu sorunlar, beni üzen konu bu!" şeklindeki sözlerine gülmeden edemedim.

"Ağlanacak halime gülüyorsun!" der gibi baktı.

"Tıpkı memleket gibisin..." dedim, "O da ağlanacak halde değil mi? Ama gülüyoruz, galiba gülmek bize yakışıyor, onu da ne kadar becerdiğimiz tartışılır ya neyse!

Kaynak: http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=11295