Pazar, Temmuz 28, 2019

Orda bir festival var yakında(!)


Gitmesek de görmesek de o festival bizim festivalimizdir…
Bizim midir gerçekten, Bursa’da yapılan, Bursa sınırları içinde organize edilen her etkinlik o şehirde yaşayanların mıdır?
Bursa’nın hemen dibinde, Nilüfer İlçesi’ne bağlı Çalı Köyü’nde (ki artık orası köy değil bir mahalle) Türkiye’nin ve hatta belki de Ortadoğu ve balkanların ilk köy filmleri festivali organize ediliyor!
4 yıl önce ilk düzenlendiğinde, şöyle bi gezip görmüştüm festivali ve pek bi canlılık yoktu…
4 yıl sonra (hafta sonu) tekrar gidip göreyim dedim. İnanılmaz bir coşku, inanılmaz bir enerji ile karşılaştım…
Çalı Çevre ve Kültür Derneği, Nilüfer Belediyesi ile organize ediyor festivali…
Bütçesi düşük ama heyecanları büyük.
3 gün sürüyor ve bildik festivallerin dışında bir konsepti var.
Etkinlik Çalı top sahasında yapılıyor ve çadırını kapan ya top sahasına ya da etraftaki çamlıkların arasına, yamaçlara çadır kurup etkinliğe eklemlenebiliyor. Sadece dışarıdan gelenler değil, Çalı halkı da etkinliğin tam da göbeğinde…
Peki Çalı Köy Filmleri Festivali’nin bunun dışında ne özelliği var?
Neden Çalı’da yapılıyor bu etkinlik?
Neden, çünkü Türk Sineması’nın en önemli ilk dönem filmlerinden biri Çalı’da çekildi.
Festivalin internet sitesi, www.califilmfest.com’da konuya şöyle açıklamışlar:
Hikâyemizin başlangıcı 1934 yılına dayanıyor. Türkiye sinema tarihinin duayenleri film çekmek için Bursa’nın Çalı Köyüne gelirler. Çalı’da film platosu kurarlar. Köylüler sinemacılarla tanışırlar, figüran olarak filmde oynarlar, evlerinin kapılarını açar ve misafir ederler. O dönemden sonra doğan çocukların isimleri filmde oynayan oyuncuların isimleri olur. Bazıları hayatında hiç göremedikleri annelerini, babalarını bu filmde koşan çocuklar arasında görür. Yaşadığımız topraklarda nesilden nesile bir masal gibi anlatılan bu filmin adı hep akıllardaydı; ‘Aysel, bataklı damın kızı.’
​Çalı’da 1934 yılında çekilen ‘Aysel, Bataklı Damın Kızı’ ilk köy filmi olması nedeni ile Türkiye sinema tarihi açısından önemli bir yere sahiptir. Filmin kadrosunda çok önemli isimler bulunmuştur. Yönetmenliğini, Türk sinemasının Batı sinemasıyla ilişkisini sağlayan ilk yönetmen, Muhsin Ertuğrul yapmıştır. Filmin senaryosu, İsveçli Yazar Selma Lagerlöf (1858-1940)’un bir hikâyesinden yola çıkılarak Nâzım Hikmet tarafından yazılmıştır. Müziklerini Cemal Reşit Rey, görüntü yönetmenliğini Remzi Ar ve Cezmi Ar yapmıştır. O tarihlerde tamamen erkek egemen olan Türkiye sinemasında Cahide Sonku ilk kadın yıldız olarak bir ilke imza atmıştır.
​Film çekildikten yaklaşık bir asır sonra hikâyemizi bir film festivali ile devam ettirmeye karar verdik. Hem yitip giden yazlık sinema kültürünü hem de Türkiye Sinemasında önemli yere sahip olan bu filmi yaşatmak için bundan dört yıl önce emekleyerek, düşe kalka ama yorulmadan bir yola koyulduk. Bu doğrultuda köyü konu alan ya da mekân olarak kırsalı kullanmış filmleri hayatın farklı alanlarından gelen insanlarla özgür bir ortamda buluşturmayı amaçlıyoruz. Türkiye’deki film festivali kültürüne farklı bir soluk getirerek doğanın kalbinde yıldızların altında sinema ve doğanın tadına varıyoruz. Festival boyunca yönetmen, oyuncu ve yapımcılarla söyleşiler, atölyeler yaparak üretime dâhil oluyoruz. Gün geçtikçe dört duvar arasına sıkışan ve doğaya, insana yabancılaşan yaşamlarımızdan kaçıp beraber tartışmanın ve üretmenin hazzına varıyoruz.
***
Düşünsenize Türk sinemasının efsaneleri Muhsin Ertuğrul, Cahide Sonku, Hazım Körmükçü Çalı’ya gelmiş ve “Aysel, Bataklı Damın Kızı” filmini çekmişler.
Üstte de değim gibi Çalı artık köy değil, bir mahalle ama o filmin etkileri hala devam ediyor ve bir grup genç bu etkiyi daha kalıcı hale getirmek için festivali organize etmeye karar vermişler, iyi de etmişler!
Bursa, “İpek Yolu Film Festivali” gibi bir organizasyona sahip çıkamazken, Çalı’da, dar bütçeyle harika işler çıkaran gençleri ve Nilüfer Belediyesi’ni (bir sinema emekçisi olarak) kutluyorum.
Festival kapsamında cumartesi akşamı Onur Ünlü'nün “Sen Aydınlatırsın Geceyi” filmi gösterildi ve ardından da söyleşi yapıldı. Bir insan hem onurlu hem de ünlü olur mu? Onur Ünlü böyle bir insan, şahsına münhasır ve gençlerle inanılmaz bir iletişimi var. Onur’u dinledik filmden sonra. "Nasıldı?" Sorusunun cevabı: "bildiğiniz gibiydi!" derim. Daha sonra da İstanbul’da yaşayan Bursalı genç yönetmen Tarık Aktaş’ın Nebula filmi gösterildi. Aktaş da Nebul’yı Çalı’da çekmiş ama hafızam beni yanıltmıyorsa bu Çalı’da çekilen üçüncü filmdi, daha önce İstanbul’da yaşayan bir başka Bursalı sinemacı Bora Tekay  “Fasulye” adlı bir filmi Çalı ve civarında çekmişti.
Her neyse, Çalı Köy Filmleri Festivali giderek büyüyor, ilgi inanılmaz, değil Nilüfer, Bursa'yı aşmış görünüyor.

Festivali bugünlere taşıyanları bir kez daha kutluyor, sinemanın gücünü idrak edemeyenler utansın, diyorum!


Salı, Temmuz 23, 2019

Alinur Aktaş'ı sevmeyenler parmak kaldırsın!



-Mesela ben, evet ben, Alinur Aktaş'ı sevmiyor muyum?
-Yoo, niye sevmeyeyim ki, ya da niye seveyim ki! Sn Aktaş'ı sevmek ya da sevmemek durumunda değilim, ne babamın oğlu ne de düşmanım!
-O zaman onu niye eleştiriyorsun?
-Onu eleştiriyor olmam ona düşman olduğum anlamına gelmez... Övgüyü hak edeceği zaman övmesini de bilmeli bir gazeteci, yanlışında da eleştirebilmeli. Ben de onu yapıyorum.
Şimdi yanlışlarını söyleme zamanı; yeri geldiğinde de "gerekirse" överim...
Şunu kabul edelim: o, İnegöl'den getirtilip Bursa BŞ Belediye Başkanlığı'na atanan, atandıktan sonra da ilk seçimde az farkla başkan seçilen bir isim sadece...
Ben şahsen kendim onun Bursa'ya yapacağı hizmetlerle konuşulmasını isterim.
Peki öyle mi?
Sn Aktaş  Bursa'ya faydası dokunmadan gündem olmayı başarıyor, hamd olsun(!)
Seçim öncesi söylediklerini ve yaptıklarını tekrar anımsatmaya gerek yok, zira onlar için geçenlerde özür diledi. Yani bir anlamda maksadını aşan sözler sarf ettiğini kabul etti.
Peki ya son "30 Ağustos Zafer Bayramı, halkın tamamını ilgilendirmez!" şeklinde yaptığı konuşmaya ne demeli?
"Sözlerim çarpıldı!" dedi, kendisini savunmak için Alinur bey!
Gerçekten de çarpıtıldı mı?
Yani böyle bir şey demedi mi?
Vallahi videoyu defalarca izledim, acaba neresi çarpıtıldı diye, hakkını da yememek için dikkatle dinmedim ve izledim. Kusura bakmasın Alinur bey ama bu da, tıpkı öncekiler gibi bariz bir ofsayt söz... Sadece "halkın tamamını ilgilendirmez" tanımlaması da değil ki tepkilere sebep olan; Orman haftasıyla eş değer tutulan, söz konusu bu ulusun en büyük kahramanlık destanı! Hadi diğerlerini çarpıttılar diyelim bu da mı ofsayt(!) değil?
Bal gibi de gaf üstüne gaf yaptı...
Ben iyimser anlamda gaf diyorum. Bazıları bunu, bilinçaltına işlemiş olan cumhuriyet ve değerlerine karşı ön yargının dışa vurumu olarak tanımlıyor... Dinleyen ve izleyen herkes ki, çoğunluk o sözlerin ne anlama geldiğini anlayamayacak kadar aptal olabilir mi?
Peki o zaman kim neyi çarpıtsın ki?
Eleştirenler durup dururken mi Sn Aktaş'a eleştiri oklarını yöneltmeye başladı, yoksa...
Yoksa ortada eleştiriyi hak edecek nahoş bir durum mu var?
Evet, o malum sözlerinden sonra, yaptığı gafın farkına varıp toparlamaya çalıştı ama, "söz ağızdan çıkmıştı bi kere" ve ondan sonra ne dese nafile...
Beyhude bir çaba olduğu bugüne kadar yaptığı savunmaya yönelik açıklamalarıyla kanıtlandı. Ne dese, ne söylese hepsi boş.
Çünkü Türkiye'de o konuşmayı her kim dinlediyse Sn Alinur Aktaş'ın bilinçaltında neler olduğu hakkında bir çok değerlendirmede bulundu.
Sn Aktaş, özellikle sosyal medyada çok ağır ve hakaretlere varan saldırı ve eleştirilere maruz kaldı ki, bir çoğu kabul edilemez.
E ben de maruz kalıyorum, "Sen Ne Dersin" adlı youtube kanalımız var, sokak röportajları yapıyoruz ve videoların altına yapılan yorumlarda biz de küfür ve hakaretler alıyoruz, hatta ölüm tehditleri, saldıracaklarını söyleyip bir takım babalara, ağabeylere dövdürtüleceğimizi yazan, çizen bir çok densizle karşılaşıyoruz. Başta sansürlemeye  çalıştık ama baktık ki baş edemiyoruz, bıraktık artık, kim nasıl kinini kusmak istiyorsa onu yapsın diye ki, inanın bazıları kokmuşumuz ve akrabamız çıktı desem yalan olmaz, üstelik bazısı kimliklerini gizleme gereği bile hissetmiyor!
O nedenle Sn Aktaş hakaret ve küfürlere çok da takılmasın, biz Bursalı olarak kendisinden hizmet bekliyoruz, zira henüz dişe dokunur bir hizmetini görebilmiş değiliz ki, hep birlikte alkışlayıp "helal olsun, iyi ki seni tercih etmişiz" diyebilelim!
Var mı, lütfen söyleyin, Recep Altepe rezilliğinden sonra bizi umutlandıran hangi adım atıldı da biz yok saydık!
T2 Tramvay çalışması kaç aydır tek cm ilerlemedi...
Bursa hala Türkiye'nin en pahalı ulaşım ve suyunu kullanıyor...
Peki biz şimdi ne konuşuyoruz?
Sn Aktaş'ın gaflarını, Bursa bu yüzden mi seçti kendisini? Acaba sokağa çıkıp vatandaş "ne düşünüyor?" diye sorma gereği hissetti mi? Merak etmiyor mu?
Biz, "Sen Ne Dersin?" ekibi olarak sorduk, Bursalılar çok pişman Sn Alinur Aktaş, Altepe'nin yaşattığı hayal kırıklığına rağmen size oy verdiği için...
Bir dakika! Burada parantez açmak istiyorum, "size oy verdiği için" dedim ama bir anımsatma yapmama izin verin lütfen...
Bursalılar size değil, Ak Parti'ye ve Sn Recep Tayyip Erdoğan'a oy verdi!
Seçim öncesi yaptığımız sokak röportajlarında seçmenlerin bir çoğu adınızı bile bilmiyordu ve, ya Ak Parti'ye ya da Erdoğan'a oy vereceklerini söylüyorlardı!
Yani bugün Bursa'ya belediye başkanı olduysanız bu sizin değil partiniz ve Sn Recep Tayyip Erdoğan sayesinde olmuştur.
Bu durum sizin için ne anlam ifade ediyor bilemem ama bir Bursalı olarak sizin gençliğinize ve enerjinize güvenen bir vatandaş olarak beni üzmektedir!
Çünkü Ak Parti seçmeninde öyle bir algı oluşmuş ki, "Erdoğan Bursa'da ceketini aday gösterse seçilirdi zaten" diyorlar.
Ben sizin bir ceket olmadığınızı biliyorum ve çok şeyler yapabileceğinize inanmak istiyorum!
Sn Alinur Aktaş, lütfen artık bırakın polemik yaratmayı da bize ceket olmadığınızı gösterin, lütfen! Eğer böyle devam edersiniz, bu iddiaları dile getirenlerin haklı olduğuna inanmaya başlayacak bütün Bursa haberiniz olsun!

Kimseye bir şey kanıtlamak zorunda değilsiniz. Kabul edin, bir gaf daha yaptınız ve lütfen ama lütfen artık enerjinizi Bursa'ya hizmet etmek için harcayın!

@SuatOktySnck

SEN NE DERSİN KANALINDA BURSALILARLAYAPILAN SOKAK RÖPORTALARINI İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN! 

Perşembe, Temmuz 11, 2019

Magna Carta'nın selamı var(!)

Magna Carta nedir biliyor musunuz?

Magna veya Magna Carta Libertatum, (yani büyük ferman)
1215 yılında imzalanmış bir İngiliz belgesidir.
Bu belge ile kral ilk kez "kendi isteğiyle" yetkilerini kısıtlamış...
Aslında modern çağların ilk yazılı anayasası olan Magna Carta dünyanın özgürlük adına attığı en büyük adımlardan biri olarak kabul edilir.

1215 yılında dönemin İngiltere Kral’ı John’un sınırsız yetkilerinden feragat ettiği,
"hukukun" kendi arzularından daha üstün olduğunu kabul ettiği, bir anlamda tarihin akışını değiştiren bir antlaşmadır.
Magna Carta 63 maddeden oluşmuştur ve birçok önemli maddesi vardır fakat 39. maddenin önemi farklıdır. Çünkü 39. madde günümüz hukuk sisteminin temellerini atmıştır.

39. Madde şöyle yazılmış:
“Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.”

Magna Carta'nın En Önemli Maddeleri ise şöyle:
1) Hiç bir özgür insan yürürlükteki yasalara başvurmaksızın, tutuklanamaz, hapsedilemez, mülkü elinden alınamaz, sürülemez, ya da yok edilemez.
2) Adalet satılamaz, geciktirilemez, hiçbir özgür yurttaş adaletten yoksun bırakılamaz.
3) Yasalar dışında hiçbir vergi, yüksek rütbeli kilise adamları ile baronlardan oluşan bir kurula danışmadan haiz yoluyla veya zor kullanarak toplanamaz.

Peki Magna Carta’nın imzalanmasının ardından ne değişti, ne sonuçları oldu?
* Derebeylikler, Kral karşısında daha güçlü duruma gelmiştir.
* İngiltere bu anlaşma ile parlamenter sisteme geçmiştir.
* Tarihin en önemli anlaşmalarından biridir, halka verilen özgürlükler kişisel hakları da beraberinde getirmiştir.         

Magna Carta o dönem 47 adet kopya olarak hazırlanmış. Günümüze ise sadece 4 kopya ulaşabilmiştir.
Kopyalardan biri Sallisburg Katedrali'nde, iki tanesi British Museum’da, bir tanesi ise Lincoln Katedralin'de bulunmaktadır.
Peki neden Magna Carta'yı anımsatma ihtiyacı hissettim dersiniz?
Çünkü günümüzde, günümüz Türkiye'sinde bir kraldan çok yetkilere sahip olan seçilmiş bir Cumhurbaşkanı, 1215 yılında yani bundan tam 804 yıl önce soylu bir kralın gösterdiği erdemi gösteremiyor!
Dünyada bırakın seçilmiş bir siyasetçiyi hiç bir kralın sahip olmadığı yetkilerle ülke yönetme derdinde!
Peki ne demişti daha önceki açıklamalarında sn Erdoğan; "Seçimle gelen, seçimle gider!"
Gitmeye niyeti var mı? Ya da seçimle gider mi, kaybetmeye tahammülü var mı?
Bunu 31 mart yerel seçimlerinde gördük, tüm dünya gördü!
Sadece sn Erdoğan ve ona inananlar görmedi, görmek ve anlamak istemiyorlar.

Gazeteci Mehmet Yılmaz "Reis babanın bir çiftliği var!" başlıklı yazısında bu konuya şöyle değinmiş;
Belediye parasıyla, hazine yardımıyla vakıf faaliyeti yapıyorsanız ona vakıf denmez,
“keriz söğüşlemek” denir ki o kerizler de biz yüce Türk milleti oluyoruz!

Türkiye Cumhuriyeti, şimdiki gibi garip bir Anayasa’ya sahip bir devlet değil de Ticaret Kanunu’na tabi bir şirket, Cumhurbaşkanı da bu şirketin murahhas azası olsaydı,
genel kurula ya da yönetim kuruluna verdiği raporda bu parayı nereye ve hangi gerekçeyle harcadığını açıklamak zorunda olurdu.
Açıklamakta zorlanacağı bir ödeme de canının bir hayli sıkılmasına, görevden alınmasına
bile neden olabilirdi.

Böyle kişilerin ardından da “şirketi kendi çiftliği gibi yönetmiş” diye konuşulur.
Vaktiyle krallar, padişahlar da böyle hesap vermek zorunda olmadan hazinede toplanan parayı istedikleri gibi harcayabilirdi.
Ama sonra günün birinde İngiltere’de bir çayırlık alanda Magna Carta diye bir belge imzalandı ve kralların keyfince vergi toplamaları ve sonra da bunu keyiflerince harcamalarının önüne denetim engelleri kondu.

Şimdi sorarım size bu millet Sn Erdoğan'ın milletin parasını istediği gibi harcasın, istediği cemaate, vakfa ya da kuruluşa bağışlasın diye mi seçti?
2018'de sn Erdoğan, "biz Ekonomide kurtuluş savaşı veriyoruz" demişti.
O zaman sormak lazım, ekonomik kurtuluş savaşı böyle mi verilir?
Tüm yükü vatandaşın sırtına bindirerek mi?

Bunu demesine rağmen maaşına %26 zam yaptırdı, Ayrıca Saray'ın bütçesi de %233 artırıldı.
Emeklilere ise %5 zam yapıldı. Böyle kurtuluş savaşı olur mu?

Bu arada Erdoğan ekonomik kurtuluş savaşı veriyoruz dediği yıl, dönemin CHP millet vekili Erkan Aydın 10. cumhur başkanı Ahmet Necdet Sezer'in fedakarlığını mecliste
anlatmış ama tüm vekiller anlatılanlara aval aval bakmışlardı.


Bir yanda kriz nedeniyle maaşına zam yapılması önerisine karşı çıkan Ahmet Necdet Sezer
diğer yanda masraftan, israftan asla ödün vermeyen Recep Tayyip Erdoğan!
İkisi de cumhurbaşkanı sıfatı taşıyor da acaba hangisi gerçekten cumhurun yani halkın başkanı, hangisi doğru davranmış, siz karar verin!

Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, Erdoğan yaptığı açıklamada Türkiye'nin Suriyeliler için 37 milyar lirayı (dolar da olabilir) aşan bir harcama
yapması da ise büyük bir olay!

Düşünsenize bu paralar Suriyeliler için değil de bizim halkımız için harcansaydı... Hastahaneler okullar ve hatta yeni ve tap taze  imam hatipler(!) yapılsaydı fena mı olurdu?!

Ankara'da ODTÜ'nün bahçelerinde ağaçlar kesilmeye çalışınca öğrenciler araya girmiş ve bu kesime karşı çıkmışlar. Öğrenciler de ağlaya haykıra kesimi engellemeye çalışmışlar...
Hani derler ya "alma mazlumun ahını çıkar aheste ahste" diye. Merak ediyorum bu ah ne zaman tutacak, bu ağaçların, doğanın, hayvanların, bu garibanların ve mazlumların, ahu ne zaman tutacak, biz görebilecek miyiz? Ya da daha ne bekliyor ah tutması için? Neden hala tutmuyor, Yoksa ah mah hepsi hikaye mi, kim ne yapıyorsa bu dünyada yanına kâr mı kalıyor?
Talan her tarafata, her yerde talan, rant ve çıkar, menfaat, vicdanları kurutmuşa benziyor!

Günün, sadece günün değil her dönemin mana ve ehemmiyetine uygun şiir Tevfik Fikret'ten geliyor:

YAĞMA SOFRASI şirinden bir bölüm:

Ne diyor Tevfik Fikret;
Yiyin, efendiler yiyin; bu doyumsuz sofra sizin,
Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çatırdayan ocak!
Bugün ki mideler sağlam, bugün ki çorbalar sıcak;
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…
Yiyin, efendiler yiyin; bu cümbüşlü sofra sizin;
Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

TEVFİK FİKRET

YAZININ GÖRÜNTÜLÜ VERSİYONUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN 


@SuatOktySnck


Pazar, Temmuz 07, 2019

Dolar düşüyor ama zamlar da durmuyor, ne iş?


Dolar düşüyor, dolar düşmesine rağmen, hiç bir şey ucuzlamıyor, neden hayat hala pahalı, neden herşeye zam geliyor?

Peki ya neden?
Hani dolar düşünce ekonomimiz rahatlayacak, piyasalar nefes alacaktı?

Ne demişti geçen yıl cumhurbaşkanlığı seçimler öncesi, "Bu kardeşinize yetkiyi verin faizle şunla bunla nasıl uğraşılır görsünler. Onların doları varsa bizim de hakkımız var!" demişti...
Eee ne oldu?
Bir yıldır Sn Erdoğan tek adam, sadece tek değil ülkenin her şeyi, dolar düştü; peki bu düşüş Erdoğan'ın marifeti mi, yoksa başka bir durum mu var ortada?
Tamam, iyi güzel, dolar düşüyor, peki TL değer kazanıyor mu, kazanıyorsa, neden her şeye zam yapılıyor, neden cebimizdeki para hala git gide eriyor?

Bunun sorumlusu kim?
Erdoğan, "Her şeyden ben sorumluyum" demişti. Ekonomiden de ben sorumluyum diye bas bas bağırmıştı meydanlarda da gerçekten ekonominin dümeninde o mu var, yoksa damat mı?
Damat Berat Albayrak

Ekonomi bozuk olduğu halde neden hala çözüm üretilemiyor, bakalım Reisin, başarısız damadı Berat Albyark'ı görevden almaya gönlü el verecek mi?

Hani Sn Erdoğan ile Trump bir araya geldiği iki ülke heyetinin fotoğrafı yansımıştı kamuoyuna ve
Amerikan heyetinde not tutanlar, Erdoğan'ın ekibinde ise öylece oturanların karesi
yansımıştı. Sonra tepkiler artınca, Ak Parti  twitter hesabından bir fotoğraf daha paylaşıldı ve meğer bizimkiler de not defterlerini ve kalemlerini yanlarında getirmişler ama sonra çıkarmışlar. E peki sormazlar mı; arkadaş siz medyaya servis ettiğiniz fotoğraflarda bu durumlara neden dikkat etmezsiniz? Madem bu fotoğraf vardı da neden etkisiz ve sizi basiretsiz gösteren kareleri yayınlarsınız?

Tabi bu durumda gazeteci İsmail saymaz da neden ikinci fotoğrafın
paylaşılmadığını sordu twitter hesabından. Ben de soruyorum neden?

Geçen haftanın en çok tartışılan konularından biriydi Bülent Arınç'ın Cumhurbaşkanlığı İstişare Kurulu üyeliği için aldığı 18 Bin TL maaş. Bunlar için "edepsiz" demişti ya Sn Arınç, Son gelen haberlere göre yeni görevinden alacağı ekstra maaşın yarısını KHK mağduru ailelerine bağışlayacakmış.
Ee, nasıl olacak o iş? 150 bin KHK'lı mağdur aile varmış, 15 binin yarısı 7 bin 500, 150 bine bölünce aile başına ne kadar düşüyor biliyor musunuz?

50 kuruş...
Bozdur bozdur harca. Ne dersiniz, Bülent Arınç da milletle "billur"
geçiyor olabilir mi?

Ekonomi profesörü Özgür Demirtaş ülkemizde yaşanan
sorunları 4 maddede özetleyen bir twit attı kendi hesabından.

Özgür hoca siyasilerin yaptıkları yanlışları şöyle sıralıyor:

1) Yapılmaması gerekenleri yapmak,
2) Yapılması gerekenleri yapmamak,
3) Sonuç felaket olunca, suçu başkalarına atmak,
4) ilk adıma geri dönüp tekrar tekrar
saçmalığa devam etmek...

Ne dersiniz, Özgür hoca sonuna kadar
haklı değil mi?

Geçen hafta ünlü şair küçük İskender’i kaybettik.
Usta şaire, ben de bir şiirle veda ediyorum...

Adının #Küçükİskender olduğuna bakmayın,
cüceler ülkesinde #büyükİSKENDER'di o,
çok büyük,
o kadar büyük ki,
o kadar olur...
Öyleyse doldur be meyhaneci,
son bir kadeh daha içelim,
içinde sevgi olsun,
bir kaç satır hasret,
belki son yudumu vuslat,
son nefesi veda...





Pazartesi, Temmuz 01, 2019

Japonlar Reis Görsün(!)


Yıllardır kendime hep şu soruyu yöneltirim; ülkemiz neden bu halde, suçlusu kim?
Öğretmenler kızmasın ama bence bu ülkenin bu halde olmasının bir numaralı sorumlusu öğretmenlerdir.
Özellikle de ilkokul öğretmenleri.
Çünkü bugünün yetişkinleri onların elinden geçti. Bugün onlar adam olamadıysalar, memlekete millete değil de sadece kendilerini düşünen bencil fertler olduysalar, öğretmenler ve kendilerine dayatılan müfredatın dışına çıkamayan öğretmenlerdir.
Bugün parlamentoya, TBMM’ye gidin ve bir bakın, ülkenin başına oturan ya da oturttuğumuz bu insanlar uzaydan gelmediğini anlayacaksınız. Bunlar başka bir ülkeden tepeden inme buraya düşmedi. Bizim insanımız bunlar, bizim okullarımızda yetişti, bizim mahallelerimizde top oynadı, apartmanlarımızın dışında ip atladı gecekondularımızdan geçti, bizim üniversitelerimizden mezun oldu. Camilerimizde namaz kıldı, kuran kurslarında, dershanelerinde eğitim gördü…
Peki ne oldu da bu insanalar siyasete girince ruhları, karakterleri şahsiyetleri bozuldu?
Neden, Danimarka başbakanı Lars Lökke Rasmussen kirlenmiyor, ülkesine 4 yıl başbakan olarak hizmet ettikten sonra sırt çantasını alıp çekip gidebiliyor..
Bizimkiler koltuğa oturduktan sonra neden gitmesini bilmiyorlar? 
Koskoca Japon imparatoru Akihito’nun, ülkesini ziyaret eden Sn Cumhurbaşkanı Ak Parti genel başkanı Erdoğan ve eşi Emine hanımı ağırladığı makam odasını gördünüz mü?
Peki ya bizimkinin makam odasını bir düşünün!
Japon imparatoru bu kadar aptal ya da çok fakir mi, mütevazi bir makam odasında konuklarını ağarlarken, bizimkiler şatafat ve lüks içinde israfın dibine vuruyorlar!
Merak ettim Japon imparatorunun eşinin 50 bin dolarlık çantası var mıymış?
Türkiye ve Japonya; bir düşünün bakalım, hangisi dünyaya kendi teknolojisini üretip satıyor, hangisi dünyanın üçü büyük ekonomisinden birine sahip, biz mi, onlar mı?
Japon imparatorundan bile daha şatafatlı bir saraya sahip olan bizim Sn Cumhurbaşkanı Erdoğan, memleketin başka meselesi yokmuş gibi aylardır İstanbul'u muhalefet partilerine vermemek için her yolu denedi.
Bir sürü uydurma, inandırıcı olmayan rapor ve gerekçelerle, seçimi yeniletti ve bu sefer büyük bir farkla, yine kaybetti.
Bunu da hazmedemeyip seçilen başkanları rahat bırakmamak, rahat çalıştırmamak için yasalar çıkarmanın hesabını yapıyorlar.
Bakın, muhalefete geçen belediye başkanlarını rahat hizmet etmelerini engellemek için yapıyorlar bunu.
O zaman ben de şunu sorarım, 25 yıl önce siz İstanbul'a belediye başkan seçildikten sonra, Erdoğan’ın hizmet etmesini engelleyen oldu mu? Aynı engellemeler ona da yapıldı mı?
Bugün, seçilen başkanları neden rahat bırakmıyor Erdoğan? Onların hizmet edecek olması neden rahatsız ediyor?
Ve HDP…
Biliyorsunuz, son yerel seçimlerde kesin ve net bir tavır koyarak Millet İttifakı’nın adayı İmamoğlu'nu destekleyerek, önemli ölçüde seçimin kaderini belirledi.
Fakat HDP'nin tiwtter hesabından yapılan bir paylaşım ve açıklama HDP'nin maksadı konusunda milletin kafasını karıştırdı. Cumhuriyet kurulduktan sonra, şeriatla yönetilecek bir Kürt devleti kurma amacıyla isyan başlatan Şeyh Sait'in 94. ölüm yıldönümünü saygıyla andıklarını duyurdu.
Bi dakka, Şeyh Sait dediğiniz zat, laik cumhuriyete karşı gerici isyan başlatan ve bu nedenle istiklal mahkemelerinde yargılanıp asılarak idam edilen bir hain değil miydi? Bunun Kürt olması bu haine sahip çıkmanızı gerektirir mi?
Bu ne iki yüzlülüktür, bu ne kaypak bir siyasettir; APO'nın hain olduğu tescillenmiş bir gerçekken, onun mektubunu yok sayıp barış ve kardeşlikten söz eden Selahattin Demirtaş’ın izinden gitmişken Şeyh Said'i anmak HDP'nin çelişkisini göstermiyor mu?
Yıllardır Kürt dostlarıma sorarım; "Bir TC vatandaşı olarak bu ülkede Kürtlerle birlikte yaşamak benim için sorun teşkil etmiyor.  Benim için ülkenin adının Türkiye ya da Kürdiye olup olmamasının da önemi yok. Bu ülke dağıyla, deniziyle, bayrağıyla, yer altı ve yer üstü zenginlikleriyle hepimizin. Peki bizimle birlikte yaşamak sizin için sorun teşkil ediyor olabilir mi, bizimle birlikte bu ülkede yaşamak istiyor musunuz, istemiyor musunuz? İstiyorsanız, kader ortaklığımızı bilerek, ülke için çalışmaya çabalamaya devam edelim, yok hayır istemiyorsanız..."
Bu soruyu yönelttiğim sokaktaki sıradan Kürt kardeşlerimden hiçbirinin bu coğrafyayı terk etme, bölünme, ayırılma talebi ya da arzusu olmadığını gördüm.
Kürt halkının böyle bir talebi olmadığı halde; PKK güdümünden, etkisinden kurtulamayan HDP'nin maksadı ne, ne yapmak istiyor?
Sorarım size bu memleket bizim hepimizin değil mi?
Bu memleket sadece Türklerin ya da Kürtlerin değil, bu coğrafyada yaşayan tüm halkların…

Ne diyor Cahit Sıtkı Tarancı;

Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.
Memleket isterim
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun. 


Cuma, Haziran 28, 2019

Maymun Gözünü Açtı(!)


Kabullenmek gerek, geldiğin gibi gidebilmeyi, becerebilmek gerek…
Bu, hayatın gerçeği, doğanın kanunu; bir şey başlar ve biter. İstediğin kadar diren, istediğin kadar çabala, sonucu değiştiremezsin, her şeyin bir sonu var…
İktidarların da…
Merhaba…
25 yıldır aktif siyasette olan Erdoğan ve Ak Parti, ki 25 yılın bir kısmı Refah Partisi’nde, Türkiye’ye damga vurdular gerçekten! Bu damga nasıl silinir neler olur, kaç yılda temizlenir, zor görünüyor.
Dedim ya hayatın gerçeği bu…
Ak Parti çözülmeye başladı çünkü artık onlar için filmin sonu geldi. Az sonra jenerik kacak.
Birileri için mutlu son görünmüyor.
Erdoğan bu filmin sonunda yola çıktığı arkadaşlarından uzak tek başına koltuğunu sonsuza kadar koruma telaşında…
Fakat birlikte yola çıktığı arkadaşları hakkında “bizi arkadan hançerlediler” dedi.
İyi de onları pasifize eden partiden uzaklaştıran kimdi?
Peki ya Refah Partisi varken, oradan kopup parti kurarak Erbakan’ı arkadan hançerleyen kimdi?
Neyse, güzel ve komik ülkemde muhabbet bitmiyor, her gün yeni bir gündem ve yeni bir tartışma.
Biliyorsunuz. Seçimlerden birkaç gün önce İmralı tatil köyünde(!) cezasını çeken, ki halk arasında artık orası İmralı tatil köyü olarak anılıyor. İmralı’dan son seçim öncesi gelen Öcalan mektubuna tepkiler çığ gibi büyüyor ama iktidar da bu konuda yan çizmeye de başladı.
Yaşananları normalleştirmek için atmadıkalrı takla kalmadı…
Daha önce de demiştim ya komik ülkeyiz vesselam..
Öcalan’dan gelen mektuba paralel TRT’nin Kürtçe yayın yapan kanalı Öcalan’ın kardeşi Osman Öcalan ile yapılan röportaj için Sn Erdoğan, biliyorsunuz ki kendisi aynı zaman da Ak Parti genel başkanıdır. Bu konuda yaptığı açıklamada, kırmızı bültenle aradığını bilmediğini söyledi.
Şaka değil
Reis aynen böyle dedi…
Deneyimli televizyon habercisi Ünsal Ünlü internet üzerinden (Periscop ve Youtube) kişisel kanallarından günlük yaptığı “gündem” değerlendirmelerinde bu durumu, milletle “John Benjamin” geçiyor benzetmesini yaptı. Belki bilmeyeniniz vardı, John Benjamin Toshak, Beşiktaş’ın eski teknik direktörüdür ve soyadından ötürü, birileri sizi aptal yerine koyup dalga geçmeye başladığında “benimle Toshak geçme” esprisi yapılırdı…
Bense bu durumlarda “billur geçme” benzetmesi yaparım… Ve büyük bir ihtimalle, bu son açıklamalara bakınca Erdoğan ve Ak Parti yöneticilesi milletle ve elbet seçmeniyle billur geçiyor.
Ak Parti’de ve elbet ülkede sinek vızıltısından bile haberdar olan Erdoğan’ın Osman Öcalan’ın kırımızı bültenle arandığını bilmemesi mümkün mü?
Bu arada billurun ne olduğunu bilmeyeniniz varsa, gogıl amcaya sorabilir…
Billur , koçun billurları denir, bilmem anladınız mı?
Sadece Sn Erdoğan değil, Ak Parti teşkilatı ve Erdoğan’ın ekürisi Devlet Bahçeli de hem kendi seçmeniyle, hem de tüm Ak Partililerle billur geçiyor!
Neden, çünkü milleti aptal sanıyorlar.
Ama artık maymun gözünü açtı…
İmralı’dan gelen mektup ve kırmızı bültenle aranan Osman Öcalan’ın TRT ekranlarına çıkması takkeyi düşürdü, keli meydana çıkardı.
Ya da; kral çıplak!
Dedim ya ülke absürt ve garip ve komik diye… En son gelen haberlere göre Sn Erdoğan’ın ki Ak Parti Genel Başkanı olur kendisi, eşi Emine hanım Japonya’da yaklaşık 50 bin dolar değerinde çanta satın almış. Şimdi; Ak Parti'ye ve Erdoğan'a oy veren ve oy verdiği için asla toz kondurmayan, sosyal medya ya da bire bir etrafımda olan dostlarıma sesleniyorum ve bu yazıyı okuyan siz: Ülke krizdeyken, insanlar zar zor ay sonunu getirmeye çalışırken Sn Emine Erdoğan'ın 50 bin dolara Japnoya'dan çanta alıp koluna takması hakkında ne düşünüyorsunuz? "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" diyen İslam peygamberi Hz Muhammed'in ümmetine uygun bir davranış mıdır? Bunu görüp de ses etmeyene ne denir?
Geçenlerde videolarımın linkini çok sevdiğim bir asker arkadaşıma yolladım ve videomu izledikten sonra whatsApp’dan şu mesajı yazdı. Dostum doğru diyorsun ama unutma ki doğru söyleyenleri dokuz köyden kovuyorlar, aman diyeyim dikkat et, balın derde girmesin, doğruları konuşmak söylemek bu devirde doğru değil…
Bakar mısınız, insanlar nasıl korkmuş nasıl ürküyor?! Sadece kendileri için değil dostları için de endişelenir hale gelmiş toplum.
Ben de arkadaşıma, Sen susarsan ben susarsam, gerçekleri kim söyleyecek, söyler misin? Nasıl susalım, söyler misin?
Benim zaten kovulmadığım köy kalmamış, ha dokuz ha 19, 29 30 ne fark eder!
Esas gerçekleri görüp de konuşmayan, susan dilsiz şeytan değil de nedir? 




Salı, Haziran 25, 2019

Bu da mı gol değil!

“Ofsayt Osman” filminde Sadri alışık mahkemeye çıkmış ve hâkime yalvarıyor; “Bu da mı gol değil, bu da mı ofsayt”
Evet, seçim bitti…
İlk seçimi iptal ettiler, ilk seçim dediğim, 31 Mart’ta yapılan seçimleri, saçma sapan gerekçelerle iptal edildikten sonda 23 Haziranda yenisi yapıldı ve 800 bin kusur fark ortaya çıktı.
Şimdi soruyorum; “bu da mı gol değil bu da mı ofsayt!?” Var mı bir gerekçeniz,
 Bu seçimi de iptal etmek ister misiniz?
Sosyal medyada böyle bir söylenti dolanıyor.
Hadi var sayalım iptal edildi, ondan sonra fark iki milyona çıkar aha buraya yazıyorum?
Çünkü mağdur edilmiş biri var ortada: İmamoğlu!
Ve vatandaş mağdurun yanında yer aldı.
Gücü elinde bulunduran, devletin her türlü imkanını kullanan, bir rakip vardı; Binali Yıldırım!
Ve arkasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın desteği vardı…
Bir tarafta, Recep Tayyip Erdoğan destekli Binali Yıldırım, diğer tarafta sadece halkın desteğini alan Ekrem İmamoğlu…
Halk İmamoğlu’nu tercih etti!
Düşünmez misiniz, akletmez misiniz?
Acaba halk ne için İmamoğlu’nu tercih etti!
Neden Binali Yıldırım’ı tercih etmedi?
Ve Binali Yıldırım, seçim akşamı çıktı ve sonuçlar tamamlanmadan yenilgiyi kabul eden bir konuşma yaptı.
Tek kelimeyle “acıdım” kendisine…
Acınacak bir haldeydi koskoca başbakanlık yapmış biri…
Şöyle ya da böyle, atanmış dahi olsa, TBMM başkanlığı ve bakanlık yapmış birinin böyle bir duruma düşmesi çok acıydı…
Üzüldüm ama üzüntüm acımaktan kaynaklı bir durumdur…
Acınacak bir haldeydi Binali bey!
İtiraz etmedi… İtiraz edebilseydi bu hale düşmeyecekti.
En başından aday olmayı kabul etmemesi gerekiyordu.
İtiraz edemediği için bu hale düştü…
Son konuşmasında ağlamaklıydı Binali Yıldırım. Biri dokunsa ağlayacak gibiydi…
Hatta, ağladığına dair sosyal medyada bir takım görüntüler de yayıldı…
İnanın ben olsam ağladım ama inanın ben kendimi o duruma düşürmezdim.
Recep Tayyip Erdoğan’a itiraz edip, “Beni başbakan yaptın, bakan yaptın, meclis başkanı yaptın, eyvallah; ama mertebelerden beni belediye başkanlığına düşürme!” diye itiraz etmeliydi…
“Ne olursun beni bu duruna düşürme!” diye yalvarması lazımdı.
Belki de yalvardı bilemiyoruz… Yalvardı da, Erdoğan’ın gözünü bürüyen hırs Binali beyin başını yedi.
Tüm bunlara rağmen, Binali Yıldırım çıktı delikanlı gibi, mertçe yenilgiyi kabullenerek tebrik etti ve İmamoğlu’na her türlü desteği ve yardımı yapacağını ifade etti.
Bakın burası çok önemli, bunu söylerken partisini değil bizzat kendisini kast ediyordu, yani şahsını…
Recep Tayyip Erdoğan’dan hiç böyle bir açıklama duydunuz mu?
Kaldı ki Erdoğan Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı… Aynı zamanda İmamoğlu’nun da cumhur bakanı, benim de ve tüm TC vatandaşlarının da cumhurbaşkanı olması gerekmez mi?
Peki, Erdoğan neden herkesin cumhurbaşkanıymış gibi davranmaz?
Bakın, soru gayet net, basit:  Neden Erdoğan hepimizi ayrıştırdı? Neden benim de cumhurbaşkanım olmuyor, olmak için bir çaba sarf etmiyor? Neden kendisine nefret ettiriyor?
Ülkede büyük bir kesim ve bu kitle giderek yavaş yavaş büyümeye başladı; Ak Partililer de, milliyetçi muhafazakârlar da ve dindarlar da, zaten gerçek dindarlar uzun süredir Erdoğan’ı ve politikalarını sorguluyorlar…
Erdoğan çok büyük hatalar yaptı ve özellikle son yaptığı hata; herkesi şaşkına çevirdi. Abdullah Öcalan’a mektup yazdırması, bu mektubun seçimlere 2-3 gün kala kamuoyun açıklanması ciddi anlamda intihar oldu.
Bakın intihar diyorum… Önceki yazımda bunun harakiri olduğunu yazmıştım ama bu yanlış bir tanımlamaydı. Zira harakiri onurlu bir eylem şeklidir. Japonlar zorda kaldıklarında ve büyük bir hata yaptıklarında bunun cezasını kendi kedilerine vermek için harakiri yaparak hayatlarına son verirler.
Fakat Erdoğan’ın davranışına harakiri denmez, Apo hamlesiyle adeta kendi kafasına sıkarak intihar etti.
Bu intihar elbette onu öldürmedi ana İstanbul seçimleri boyunca yaptığı tüm hatalarının üstüne son ve acı bir damla oldu…
Geldiği gibi gitmeyi bilmeli insan…
Recep Tayyip Erdoğan işte bunu başaramadı.
Çoktan gitmesi gerekiyordu. Ve bence film Gezi Parkı olaylarında koptu.
Erdoğan bence orda ipin ucunu kaçırdı…
Eğer, Gezi olayları ilk başladığında şiddet ve öfke ve nefret dilini kullanmayıp, “Topçu Kışlası yapacam” inadından vazgeçseydi, Ağaçlar için nöbet tutan insanların yanında yer alsaydı, “Ben de sizinle nöbet tutuyorum, oraya çadırımı kurun” deseydi, o olayların hiç biri yaşanmaz, ne Berkin Elvan, Ne Ali İsmail Korkmaz, ne Ethem Sarısülük, ne polis memuru Mustafa Sarı eylemcileri kovalarken köprüden düşüp ölemeyecek, ne de binlerce insan sakat kalmayacak, ekonomimiz de zarar görmeyecekti…
Erdoğan 2013 Haziranında çok stratejik anlamda yanlış bir karar verdi.
Erdoğan o gün, “Ben gençlerle birlikte ben de ağaçları koruyacam!” deseydi ne olurdu? Ne Kaybederdi?
Kaybeder miydi?
Hayır, bence tam tersi, yücelirdi Erdoğan?
Biz de kendisini alkışlardık!
Bunların hiç birini yapmadı?
Neden?
Çünkü kibir, ah o kibir yok mu, insanı insanlıktan çıkaran kibir!
Peki o gün ilk saldırı emrini veren, yani çadır kurup topçu kışlası yapılmasın diye nöbet tutan çevrecilere müdahale emrini veren kimdi?
Recep Tayyip Erdoğan!
Sizce gezi olayları gerçekten dış güçlerin, faiz lobisinin oyunu muydu?

Erdoğan oraya gidip gençlerin yanında çadır kursaydı, nöbet tutsaydı, bunlar olur muydu?
Evet, soru basit; bunlar olur muydu? Gezi olayları bu kadar büyür müydü?
Gezi olaylarının üzerinden çok zaman geçti ama Ak Parti’nin de Sn Erdoğan’ın da dilinden hiç düşmez oldu.
Neden?
Neden olacak; gezi olaylarıyla birlikte hayali bir düşman yaratıldı…
Ve Erdoğan’ı her kim eleştiriyorsa, her kim yanlışını söylüyorsa o düşmanın çerisinde konuldu…
Çapulcu dediler, dış güçlerim oyuncağı dediler…
Evet, nihayet seçim bitti…
Sadece Erdoğan değil, Bahçeli de kaybetti…
Düşünebiliyor muzunuz, Bahçeli gibi siyasetini milliyetçilik argümanı üzerine kurmuş biri terör örgütü PKK’nın lideri Apo’nun mektubunu savundu.
Yeryüzünde kendi siyasi anlayışıyla çelişen başka biri var mıdır bilmem ama Bahçeli bu davranışıyla hem kendini yalanladı, hem de ülkücü ve milliyetçileri nasıl kandırdığını kanıtladı…
Bütün ülkücüler, bütün milliyetçi muhafazakârlar bu soruyu yöneltiyorlar kendilerine…
“Ne oldu da Bahçeli bu hale geldi, Erdoğan’ın güdümüne girdi?”
“Güdümüne girdi” diyorlar çünkü, Erdoğan ile Bahçeli arasında miting meydanlarında birbirlerine ettikleri hakaretleri kimse unutmuş değil!
Bugüne gelindiğinde anlaşıldı ki, Erdoğan’ın da, Bahçeli’nin de güttüğü politika ülke yararına değil, sadece kendi bekalarını düşünüyorlarmış.
Eğer öyle olmasaydı, İmralı’da ömür boyu cezasını çeken terörist başı Öcalan’dan medet ummazlardı…
Ülkenin geleceği, ülkenin ekonomisi umurlarında bile değil!
Tek bir gerçek var onlar için; kendi siyasi kariyerleri, kendi bekaları.
31 Mart’tan önce devletin bekası milletin bekası diye insanları kandırdılar… 
İmralı’dan gelen mektuptan sonra anlaşıldı ki, hepsi yalanmış!
Ve bir de Süleyman soylu gerçeği var…
İçişleri bakanı hazret…
Düşünsenize, birileri çıktı ve İmamoğlu’na, Trabzonlu olmaıs münasebetiyle Pontuslu iması yaptı…
İyi de Soylu da Trabzonlu!
Böyle saçma şey mi olur, Soylu bu duruma neden itiraz etmedi iyi mi?
Yakıştırmalarla, iftiralarla siyaset olur mu?
Demek ki yapılıyormuş, onu anladık!
Peki ya sonuç?
Sonuç işte bu: 800 bin oy farkla İmamoğlu başkan!
Cumhuriyet tarihinde hiçbir seçimde hiçbir başkan adayı bu kadar açık ara rakibini alt edemedi.
Ve bir de Numan Kurtulmuş vak'ası var; yaptığı bir açıklama ile 23 Haziran’da kendilerine oy vermeleri halinde yaptıkları hata ve işledikleri günahlar için tövbe istiğfar edeceklerini söyleyerek oy istemişti.
Ve bu insan üniversite okumuş, bakanlık yapmakta olan biri ve belli ki vatandaşı aptal zannediyor!
Ee, seçimi kaybettiniz, işlediğinizi kabul ettiğiniz günahlardan tövbe etmeyecek misiniz şimdi? Tövbe etseniz Allah af eder mi?
Eyyy Numan Kurtulmuş çık da tövbe istiğfar et!
Bakın, Binali bey çıktı ve seçim günü uy kullandıktan sonra helallik istedi, ardından da kaybedince mertçe yenilgiyi kabul etti!
Bu onuru, cesareti, gösterebilecek misiniz?
Hoş, Sn Erdoğan twitterdan İmamoğlu’nu kutladı gerçi ama, o kadar!
Onca hakareti ettiğiniz, onca iftiralar savurduğunuz insanı delikanlı gibi tebrik etmeye cesaretiniz yok mu?
Halk seçti İmamoğlu’nu, 800 bin küsur farkla…
Ve tüm CHP’liler çıkıp teşekkür etmeli belki de, çünkü 3 ayda iki seçim kazandırdı Erdoğan istemeyerek(!)
Türk siyasi tarihinde 3 ayda iki seçim kazanan bir başka parti yok ve bu Sn Erdoğan’ın başarısı(zlığı)dır!
NOKTA…
Tabi son olarak kutlanması gereken birileri daha var; Kürtler!
Selahattin Demirtaş’ın sözüyle İmamoğlu’na oy verdiler…
Selahattin Demirtaş’ı dinledi Kürtler, Terörist Apo’yu değil!
Kürt halkının şunu anladığını düşünüyorum; bir tarafta kardeşlik ve dostluk mesajları veren Demirtaş, diğer tarafta eli kanlı örgütün lideri, şiddetle beslenen ve şiddetle var olan Apo!
Peki Öcalan ile kim yan yanaymış?
Kim ondan mektup yazmasını istemişti?
Munzur Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı’nı kim İmralı’ya gönderip özel görüşme yaptırdı? 
Kimse karnından konuşmasın, çıksın herkes bunları yapan Recep Tayyip Erdoğan’dır!
Bu seçimin başarısızlığın sebebi ak Parti için Erdoğan’dan başkası değil…
Bir tarafta, öfke ve şiddet dolu sert açıklamalar yapan Erdoğan; diğer tarafta tamamen tatlı dil ve sevgi, kardeşlik söylemleriyle siyaset yapan İmamoğlu…
Hiçbir zaman kötü söz söylemeyen ki, valiye hakaret ettiği yalanına rağmen, buna rağmen her türlü iftirayı attılar.
Sevgi dili kazandı; hem de 800 bin kusur oy farkıyla…
Peki İmralı’da sözüm ona cezasını çeken o hain, Kürt halkını geleceğini mi düşünüyor, yoksa sadece kendini mi?
Bence Kürt halkı umurunda değil…
İnanın Erdoğan’ın da Türk halkı umurunda değil…
Eğer öyle olmasaydı, ekonominin zarar göreceğini bile bile 31 Mart seçimlerini iptal ettirmez, ülkeyi bu hale sokmazdı…
Türkiye zarar gördü… Sanki başka sorunumuz yokmuş gibi tüm Türkiye İstanbul’un bu gereksiz seçimlerine odaklandı…
Ne için?
Recep Tayyip Erdoğan istedi diye!
Eğer ülkeyi ve geleceğini düşünseydi böyle bir riske girer miydi? 
Riske girdi ve kaybetti!
Sadece kendisi değil ülke ekonomisi de zarar gördü!

YAZININ GÖRÜNTÜLÜ VERSİYONUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN 

Pazartesi, Haziran 24, 2019

Ve adam kaybetti(!)


Kimleeer kimlerle berabermiş, anladınız değil mi?
Geç de olsa fark ettiniz, milleti ve seçmenini kimlerin aptal yerine koyduğunu...
Evet, çok da gerekli olmayan, sırf Recep Tayyip Erdoğan istedi diye 31 Mart İstanbul seçimleri iptal edilmişti ve İstanbullular istemeye istemeye de olsa Haziran’ın ortasında sandığa gidip, Sn Cumhurbaşkanının keyfini yapmak için oy kullandı.
Bu saatten sonra elbette kimin kazandığı önemli ama benim için esas önem arz eden durum, Binali Yıldırım'ın düştüğü düşürüldüğü durum.
Oy kullandıktan sonra Sn Yıldırım hakkının helal edilmesini istedi iyi mi?
"Bilerek, bilmeyerek eğer bir İstanbullu kardeşimize, rakiplere bir yanlış yapmışsak, haksızlık yapmışsak helallik istiyorum" dedi.
"Bilerek ya da bilmeyerek" ne demek? Söyler misiniz Allah aşkına, bu açıklamadan siz ne anlıyorsunuz?
Masum bir helallik isteme midir bu?
Bilmeyerek yapılan yanlış affedilir de bilerek yapılan yanlışa, atılan iftiraya helallik istenmez, istemek yüzsüzlük değildir de nedir! Bunun yeri var mıdır İslam hukukunda, alnı secdeye değen biri, bile bile iftira atıyorsa, olmadık suçlamalara göz yumup bunun üzerinden siyaset yapıyorsa kul affetse bile Allah af eder mi?
İstanbul seçimleri ülkenin hazine bütçesine ne kadar yük bindirdi dersiniz, ekonomimiz ne kadar zarar gördü acaba?
Kimin kazanacağından çok beni asıl ilgilendiren konu bu!
Erdoğan seçimi kaybetmemek için her şeyi ama her şeyi yaptı...
Ekrem İmamoğlu ile Binali Yıldırım'ın canlı yayın buluşmasından umduğu sonucu bulamayan Recep Tayyip Erdoğan son hafta tekrar meydanlara çıktı ve olmadık iftiralar ve suçlamalarla Ekrem İmamoğlu'na hakaretler etmiş, İmamoğlu’nun vitrin süsü olacağını söylemişti.
Madem seçilse bile bir vitrin süsü olacak İmamoğlu e o zaman bırakın seçilsin ve kukla olarak kalsın, nedir korktuğu Ak Parti ve Erdoğan'ın, İstanbul'u kaptırsalar ne olacak acaba?
Dünya'nın hiçbir yerinde görülmemiş bir inatlaşma yaşandı ve bu inatlaşmanın baş aktörü Recep Tayyip Erdoğan'dan başkası değildi.
Ben bu yazıyı kaleme aldığım sırada oy sayımı devam ediyordu, ilk sonuçlara göre İmamoğlu öndeydi. Hiç önemli değil. Kaybedebilir de, ama esas kaybeden Ak Parti ve Erdoğan'dır.
Sadece Erdoğan mı, Bahçeli de kaybetmiştir. Ve tüm yandaş medya…
Çünkü Erdoğan'ın son Apo hamlesi harakiriden farksızdır.
Her ne kadar harakiri onurlu bir davranışı simgeler ama, intihar anlamında kullandığım için bu cümleyi; Ak Parti ve Erdoğan ki, Erdoğan demek zaten safi Ak Parti;  o nedenle Apo’ya mektup yazdırarak kafasına sıktı, diyebilirim…
Artık, az buçuk sorgulama yeteneği olan Ak Partili ve hatta Milliyetçi ve ülkücüler gerçeği böylece gördü.
Kimleeeer kimlerle berabermiş, anladınız mı?
Fetö ile kim aynı menzile gidiyordu?
Kim, cemaate “ne istediniz de vermedik?” dedi.
Kim, Habur sınır kapısında teröristleri davul Zurnayla karşılarken göz yumdu, Oslo’da örgütle kim masaya oturdu?
İşte tüm bunları alt alta, üst üste koyduğumuzda Ak Parti ve Erdoğan'ın neden kaybettiğini de anlamış oluyoruz!
Artık takke düştü kel göründü…
Hele ki Devlet Bahçeli'nin Apo'nun HDP ve Kürt seçmenine yönelik yazdığı mektubu savunmasına söyleyecek söz bulamıyorum.
Hem kendisine hem de siyasi argümanına ve "milliyetçilik yalanıyla" peşinden sürüklediği ülkücülere ihanetin en büyüğünü etmiş oldu Bahçeli...
Bunun bir de Kürtler ve HDP ayağı var elbet...
Apo’nun sadece kendisini düşündüğünü bilmem fark etti mi Kürtler…
Yıllardır nasıl ve kim tarafından kandırıldıklarını anladı mı acaba?
Apo’nun mektubuna rağmen, HDP’nin ve Elbet Selahattin Demirtaş'ın kararına uymaları, onların da artık ayıldıkları hissi yaratsa da, yine de gerçeği görüp görmediklerine, Öcalan’ın da oyunda bir piyon olduğunu anlayıp anlamadıklarını ilerleyen dönemlerde göreceğiz.
Umarım terör örgütü lideri ile kimlerin ittifak yaptığını onlar da anlamıştır.
Ve elbette Ülkücüler… Onlar da kandırılmış olmuyor mu?
Ve son söz olarak, sürekli eleştirdiğimiz Binali Yıldırım için de bir kaç satır karalamak farz oldu. Henüz oy sayımı bitmemiş olmasına rağmen çıktı ve onurlu bir şekilde kaybettiğini kabul edip, İmamoğlu’na başarılar dileyip tebrik etti..
Bravo Binali Yıldırım, bu açıklama ile hem kendisini Belediye Başkanlığı adaylığına zorlayan Erdoğan’a cevap vermiş oldu, hem de kendisine onurlu bir final yaptı!
Ve elbet kendisine fatura edilecek olan başarısızlığın yükünden kurtulmuş oldu.
Yani anlayacağınız Binali Yıldırım ilk defa kendi başına karar verip (ki o son konuşmayı yapacağından Erdoğan’ın muhtemelen haberi yoktu) çıktı delikanlı gibi yenilgiyi kabul etti…
Dediğim gibi en büyük kaybeden Recep Tayyip Erdoğan ve kibirli siyaseti…
Bundan sonra kimsenin kuşkusu olmasın “Her şey çok güzel olacak!”


Salı, Haziran 18, 2019

Duello değil boks maçı sanki…


Birçok yorumcu, Ekrem İmamoğlu ile Binali Yıldırım arasında gerçekleşen ve “demokrasi kazandı” başlıklarıyla yansıtılan canlı yayın buluşmasında gerçekte kim kazandı?
Aslında düello da bir çeşit maç, yani karşılaşmadır.
İngilizceden dilimize girmiş ve Türkçe karşılığı üstte de belirttiğim gibi, iki rakibi (tarafı)
Karşı karşıya getiren, buluşma oyun, tartışma, mücadeledir.
Peki bu karşılaşmanın galibi kim?
Yani kim kazandı?
İmamoğlu mu, Yıldırım mı?
“Seçime mi gidiyoruz, yoksa maça mı çıkıyoruz?”
Evet maç değil ama maç gibi…
“Ne maçı?” diye soracak olursanız, teşbihte hata olmaz; bu bir boks maçı gibiydi…
3’er dakikadan 12 raunt oynanan ve televizyonların yanı sıra radyolar ve internetten de canlı yayınlanıp yedi düvel(!) tarafından heyecanla izlenen bu gereksiz ve acayip maça iki aday da eşleri ve çocuklarıyla gelmiş de haberimiz yok.
Gerçi sonradan haberimiz oldu ama bi işe yaramadı…
Diyeceksiniz ki, Sn Binali bey eski başbakan ve meclis eski başkanı!
İyi de o zaman Başbakanlık koltuğundan inip ne diye belediye başkanlığı koltuğuna oturmak ister bir insan?
Yani düşünsenize yıllarca Ferrari kullanmışsınız, sonra hooop Murat 131’i koyuyorlar önünüze ve bundan sonra buna bineceksiniz, diyorlar.
Size de saçma gelmiyor mu bu durum?
Evet, aynı şeyi düşünüyorsunuz değil mi? Sayın Binali Yıldırım’ı bu duruma zorla ittiler?
Kim itti, söyleyin hadi kim soktu bu duruma Yıldırım’ı?
Büyüük beyazz adam, Sn Receeeppp Tayyiiiiip Erdooooğaaan!
Yenileceğini bile bile maça çıkan, gel demişler gelmiş, git demişler gitmiş, yıllarca hırpalanmış, jübilesi yaklaşmış deneyimli boksör Apollo ile düne kadar kimsenin tanımadığı genç boksör Rocky Balboa’nın rövanş maçı sanki. Biliyorsunuz ilk maçta Apollo, kimsenin tanımadığı, hiçbir başarısı olmayan Rocky’i küçümsemenin bedelini pahalı ödüyordu Rocky filmlerinde..
Rocky bir filmdi, ama İstanbul Bş Belediyesi için verilen mücadele gerçek! 
Tüm olanlar komik değil mi?
Boks maçına benziyor muydu?
Yumruklar yerine laf sokmalar havada uçuştu mu?
Hayır…
Alakası yok…
İmamoğlu sakin, Yıldırım daha sabırsızdı.
İmamoğlu bir kez dahi olsa rakibinin sözüne müdahale etmedi, Yıldırım ise zırt pırt hakeme itiraz edip rakibinin sözünü kesti…
Sorulması gereken, kafalarda asılı duran sorulara girilmedi…
İmamoğlu yumuşak darbelerle puan toplamaya çalıştı. Yıldırım ise faullü dövüşmeye çalışsa da pek etkili yumruklar, pardon laflar sokup rakibini zorda bırakmayı başaramadı.
Peki canlı yayını izleyip de fikrini değiştiren olacak mıdır? Yani, özellikle de 31 Mart’ta Ekrem İmamoğlu’na veya Binali Yıldırım’a oy verip de fikirlerin değişmesine etki etti mi dersiniz?
Seçime bir hafta kala pek sanmıyorum. Youtube kanalımız “Sen Ne Dersin” ekibi bir haftadır röportajlar yaparak İstanbulluların seçim öncesi fikirlerini aldı.  İzlediğim sokak röportajlarında, daha önce İmamoğlu’na oy verip de 23 Haziran’da Yıldırım’ı tercih edecek birine hiç rastlamadım. Fakat, 31 Mart’ta Binali beye oy verip de Ekrem İmamoğlu’na yönelenlerin sayısı bir hayli fazla. Ve karar değiştirenlerin birçoğu da İmamoğlu’nun hakkının yendiğini düşündüğü için bu kararı aldığını söylüyorlar!
Neyse biz gelelim, İmamoğlu-Yıldırım arasında oynan, yumrukların değil konuşmaların vuruştuğu boks maçının son değerlendirmesine. Yorumcuların birleştiği ortak görüşe göre Binali Yıldırım hazırlıksız, Ekrem İmamoğlu’nun da dersine çalışmış olduğu şeklindeydi.
İmamoğlu’nun, fırsatı olmasına rağmen rakibi Binali Yıldırım’a yüklenmediği şeklinde yorumlar da yapıldı.
Ekrem İmamoğlu bilerek mi böyle bir tutum sergiledi, yoksa yüklenmeyi, rakibini daha da zor durumlara sokmayı beceremedi mi?
Bu tartışma için bir an Muharrem İnce’yi düşündüm… Acaba Binali Yıldırım’ın karşısında Muharrem İnce olsaydı, bugün ne konuşuyor olacaktık?
Yani demem o ki, Ekrem İmamoğlu rakibine yüklenmeyi beceremedi. Çünkü İmamoğlu’nun fıtratında o agrasiflik yok. Yıldırım’ın ısrarla “Yalancı, yalan söylüyorsun” suçlamalarına bile hep alt perdeden karşılık vermeye çalıştı.
Oysa sosyal medyada, özellikle de twitterden yapılan paylaşım ve yorumlara baktığınızda her iki taraf da rakibini haşat edip (özellikle Ak Partililer) maçı kazandıklarını iddia ettikleri paylaşımlar yaptılar.
#YıldırımÇaktı…
#İmamoğluVurduGolOldu
#İmamoğluNakavt
#BinAliGevelemeyeBaşladı

Bana kalırsa bu maçtan BinEkremİmamAliYıldırımOğlu galip ayrıldı.
Ve bu maçın tek kaybedeni var, o da canlı yayının (kendi tabiriyle) moderasyonu İsmail Küçükaya’dır. Son dakikada kendisine attığı sağ kroşe ile kendi kendini nakvt etti Küçükkaya.
Yıllar sonra gerçekleşen canlı yayın demokrasimize ne getirdi, diye soracak olursak bence koskocaman bir hiç!
İşte böyle… 23 Haziran’a az kaldı; bakalım ne olacak bakalım, bir sürpriz olacak mı, bakalım ortaya çıkacak sonucu birileri kabul edebilme cesaretini gösterebilecek mi?
Bakalım, bir süredir sessiz olan Erdoğan, sihirli(!) parmağını oynatıp küskün seçmenini tekrar kendi saflarına çekmeyi başarabilecek mi?



"SİYAH ŞAPKALI ADAM"'ın yeni videosunu izlemek için TIKLAYIN!

Cumartesi, Haziran 15, 2019

Babasız Evlatlar, Evlatsız Babalara dair...


Geldi çattı yine bir Babalar günü daha…
Bu arada anımsatmak isterim ben bir babayım…
Allah bağışlasın 3 tane aslan gibi evladım var ve onlarla birlikte “Sen Ne Dersin” Youtube Kanalını birlikte yürütüyoruz.
Yani, tam bir “babalar ve oğulları” işletmesi gibiyiz, Allah nazardan saklasın.
Anneler günü gibi tantanalı kutlanmasa da, babalar günü tüm dünyada olduğu gibi yurdumuzda da kutlanıyor.
Can Yücel bir şiirinde “ben en çok babamı sevdim” der ya… Bense annemle babam arasında ayırım yapamayanlardanım.
Hem ana hem de baba, İkisi de kıymetli ve kutsaldır benim için.
O nedenle “Ana gibi Yar, Baba gibi diyar bulunmaz” Atasözünü severim,
Kimi seversen sev, hiçbir kadın seni anan gibi sevmez, sevemez…
Nereye gidersen git, baba gibi bilge, baba gibi içten baba gibi hasret gideren baba gibi güvenli diyar bulamaz insan…
Babalar günü de, özellikle sosyal medyanın bu kadar içimize işleyip ruhumuzu dejenere ettiği bir çağda, tüketim çılgınlığının elinde ne hale geldiğini ve içinin boşaltıldığını görüyor ve üzülüyorum.
Ama yapacak bir şey yok. Zira 50’sini devirmiş bizim jenerasyonun gençliklerinde bazı değerlerin daha saf ve temiz olduğunu, anımsamak için özel günlere ihtiyaç duyulmadığını unutmamak gerek…
Evet; babalar günü bugün! Peki hangisi daha acı, babasını yitiren evlatlar için mi trajik, yoksa evladını yitiren, “evlat acısı” yaşayan bir babanın acısı mı daha derin?
Böyle soru mu olur demeyin…
Bir süredir her babalar gününde aklıma Soma’da, Ermenek’te, eve ekmek götürmek için madene inip de çıkamayan babalar ve evlatlarını anımsarım…
Soma’da babasının maden kazasında kaybeden minik yüreklerin acısı…
Ermenek’te maden ocağının su dolması nedeniyle içerde kalan oğlu için “Oğlum Yüzme Bilmezdi” diyen Ayşe nine ve kara lastikli ayakkabılarla çömeldiği yerde kala kalan Recep babayı nasıl unuturum!
Ve son Çorlu tren kazasında evlatlarını yitiren analar ve babalar var aklımda şimdi…
Acılara acı ekleniyor bu coğrafyada…
Şehit ana ve babalarını saymıyorum bile.. Zira onların acısı nasır bağladı ama Çorlu’da yaşanan tren kazasında olanlar o kadar taze ki ve onların maruz kaldığı muameleyi hangi baba, hangi ana yüreği hak ediyor, bu coğrafyanın insanı olmak suçmuş gibi…
Yapılan her kabahat, yapanın yanına kâr kalıyor ne yazık ki.
Çorlu’da trajediyi yaşayan aileler ortak bir toplantı düzenleyip bilidir okumak istiyorlar ve polis buna müdahale ediyor.
Sorarım ne için?
Neyden korkuyorsunuz?
Cumartesi annelerinden korkuyorlar, babalardan korkuyorlar, gençlerden korkuyorlar…
Bir devlet kendi halkından vatandaşından korkar mı?
O acılı babalar analar meramını anlatsa, iki laf edip bildirilerini okusa ne olur, söyler misiniz, devlet ya da kamu ya da toplum ne zarar görür? Bu devlet ne zaman mazlumun yanında olacak, ne zaman mazluma derman olacak?
Evet, bugün bir babalar günü daha ve babalar yaralı, babalar acılı, bu ülkede yaşamak çok sancılı…
Mutlu azınlık çok daha mutlu, mutsuz çoğunluk çok daha mutsuz ve bu ülkeyi 17 yıldır, adında Adalet olan siyasi parti yönetiyor…
Ve geniş bir güruh bunları hala destekliyor…
Ve bu partinin ülkeye başbakanlık yaptırdığı, şimdilerde belediye başkanı olmaya çalıştığı Binali Yıldırım da bir baba ve onun karşısında mücadele eden genç adam Ekrem İmamoğlu da baba! Deneyimli Gazeteci Mehmet Yılmaz, T24 internet sitesindeki son yazısında Binali Yıldırım’a neden oy vermeyeceğini “Binali Bey, sırrını ver, oyumu al!” başlıklı yazısında anlatmış ve bazı, sorması basit ama yanıt vermesi zor sorular yöneltmiş.
“Binali Bey’e kızgınlığımın nedeni bencil bir kişi olması” diye yazmış Yılmaz ve şöyle devam etmiş, anlatmaya; 
Binali bey, Çok önemli bir bilgiye sahip ama bunu büyük bir kıskançlıkla kendisine saklıyor, sadece çocukları ile paylaşıyor.
Çalışkan ve zeki çocuklara Türkiye Cumhuriyeti’nin sunduğu kaliteli bedava eğitim olanaklarından yararlandı. Ülkenin en iyi üniversitelerinden birinde okudu, gemi mühendisi oldu.
Okulunu bitirince master da yaptı ve yine diğer çalışkan ve zeki Türk çocukları gibi devlet hizmetine girdi, memur oldu.
O günden sonra milletvekili seçilene kadar hep kamuda çalıştı. Bir belediye yatırımı olan İDO’da genel müdürlük de yaptı. Sonra da milletvekili oldu, bakan oldu, başbakan oldu.
Yani neresinden baksanız sermaye biriktirecek bir işte çalışmadı.
Ancak herkesten farklı olarak bildiği bir şey vardı ki onu çocuklarına öğretti.
Çocukların bugün 17 şirketi 28 gemisi, iki adet de süper yatı var.
Binali Bey işte bu işin sırrını kendisine sakladığı için oyumu alamayacak.
Şu açık oturumda bu sırrı bir anlatsa, hem oyumu vereceğim, hem ikna edeceğim arkadaşlarımın oyunu kendisine verdireceğim.
Binali Bey, bu işin sırrı nedir? Benim 28 gemide gözüm yok vallahi, bir “bonzai tekne” alabileceğim kadar sır verseniz işimi görür. Bu işler kurulurken hangi duaları ettiniz? Başkasının indirdiği hatimleri de bu dualara eklemek gerekiyor mu? Kestiğiniz kurban sayısı kaçtır, kurbanları nerede kesmemizi önerirsiniz? Küçük tasarruflarınızı gemi alabilecek hale getirirken hangi faizsiz bankacılık işlemlerini yaptınız?
Mehmet Yılmaz’ın yazsı böyle. Yazının tamamının linkini yazının altında paylaşacağım, merak eden devamını oradan okuyabilir.
İşte bu Binali Yıldırım şimdi İstanbul’a belediye başkanı olmak istiyor ve seçmenine diyor ki, “beni seçin”
Tüm bunlara rağmen İstanbullular Binali beyi belediye başkanı yapar mı?
Ne diyor Che Gevera, “Özgürlüğün büyük düşmanı halinden memnun köleleridir”
Che yakın tarihte yaşamış, oysa 971 yıl önce doğmuş ve yaşamı boyunca yaptıklarıyla günümüze ışık tutmuş olan Ömer Hayyam ne diyor, “Celladına âşık olmuşsa bir millet, İster ezan, ister çan dinlet, İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet. Müstahaktır ona her türlü zillet”
10 asır önce yaşanan sorunlar bugün hala devam ediyorsa yarınlara dair ister istemez karamsar oluyor insan!
Elbette bu bir kader değil…
Peki, kader değilse nedir bu Ortadoğu ve Mezopotamya’nın talihsizliği?
Bunu anlamak için sizeAgora filmini tavsiye ediyorum. Çünkü bu filmde Ortadoğu’nun sorunlarının kaynağı da işleniyor. İzlemeyeniniz varsa, mutlaka ama mutlaka izlesin…
Ve günün mana ve ehemmiyetine uygun şiir Can Yücel’dan geliyor, ne diyordu Can baba, babası için?

Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla ha düştü, ha düşecek
Nasıl koşarsa ardından bir devin,
O çapkın babamı ben öyle sevdim.
Bilmezdi ki oturduğumuz semti,
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
Atlastan bakardım nereye gitti,
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.
Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40ı geçerse ateş, çağrırlar İstanbul'a,
Bi helallaşmek ister elbet, diğmi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oyununu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.
En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
---
Babalar, babalar gününüz kutlu olsun!


"SİYAH ŞAPKALI ADAM" videosunu izlemek için TIKLAYIN!

Cuma, Haziran 14, 2019

Saygısız toplum takdimimdir..



Ee ne oldu, İzlanda'ya yenilmek var mıydı Fransa galibiyetinden sonra?

E var da tabi. Futbolda her şey var...

Havaya girersen, birileri çıkar ve senin havanı patlatır...

Fransa galibiyetinden sonra Şenol Güneş'i, neredeyse dünyanın en büyük teknik direktörü ilan edenler, ne düşündüler acaba?

Büyük olan, ne bir galibiyete bakar, ne de tek mağlubiyete...

Fransa galibiyeti nasıl ki Şenol hoca ve Milli Takıma ultra bir değer katmadıysa, İzlanda maçında alınan yenilgi değerlerinde eksilme yaratmadı bence...

Fakat aklıma takılan bir noktaya dikkat çekmek isterim.

Fransa maçında Konaylı taraftarlar, Fransa milli marşını ıslıklayarak saygısızlık yapmışlardı ve biz Fransa'yı 2-0 yendik.

Farklı bir saygısızlığı da İzlandalılar yaptı bize...

Rejkevik havaalanında Milli takım kafilemize olmadık zorluklar yaşattılar, akılları sıra moral bozmak istediler. Densiz bir Fransız kökenli Belçikalı da Emre'ye lavabo fırçası uzattı mikrofon yerine.

Peki işe yaradı mı dersiniz?

Mesela Fransızları, milli marşlarını ıslıkladık diye mi yedik?

Ya da İzlanda bizi 2-1 yenerken yaşattıkları moral bozucu uygulamanın katkısı olabilir mi?

Skorlara bakarsak sanki öyleymiş gibi görünse de, gerçekte bir etkisi olduğunu sanmıyorum.

Bunun daha mantıklı açıklaması bence, Fransızların bizi küçümsemesi sonucu maça odaklanamamalarından kaynaklı biri durum var.

Ve aynı durum bizim Milli takımımız için de geçerli. Zira son dünya şampiyonunu yenmiş olmanın getirdiği aşırı özgüven, kısa sürede havalara girme, kalitesi belli İzlanda'nın nasıl bir takım olduğunu göz ardı etmelerine neden oldu ki, sonuç hüsran…

Yenilgiden ziyade kötü futbol üzüyor insanı ve bir takım 3 günde nasıl bu kadar değişebilir anlamak zor.

Neyse olan oldu, grubumuzda hala iddiamız sürüyor...

Futbolu bir kenara bırakayım ve saygı konusunda ahkam kesmeye başlayayım…

Saygısız olduğumuz kadar görgüsüz bir toplum olduğumuzdan artık kuşkum yok!

Görgüsüzlük deyince ne anlıyorsunuz bilmiyorum ama ben görgüsüzlüğün de saygıyla bağlantılı bir davranış biçimi olduğunu düşünüyorum.

Youtube geçenlerde, Youtube kanalımız “Sen Ne Dersin”nin videolarına bakarken bir müzik klibi önerdi bana...

Daha önce adını duymadığım genç bir şarkıcı kadının klibiydi, tıklayıp izledim. Sesi ve müzik tarzı çok farklıydı.

İsmimleri bir türlü aklımda tutamadığım için onun da unuttum hemen. Sonra, bir kaç gün sonra twitterda Melek Mosso adının trend topik olduğunu görünce klibini izlediğim kadının o olduğunu anımsadım.

Tabi merak edip tıkladım ve Melek Mosso'nun neden tt olduğunu gördüm.

Verdiği konserde kadınsal cesaretini sergileyen ve şarkı arasında orta parmağını göstererek “babayı alsın” diye haykırdı…

Vay efendim sen misin bunu diyen…

Sosyal medya karıştı…

Mosso'nun ne orospuluğu kalmış ne namussuzluğu...

Sanki Melek Mosso akrabaları, sanki mahallerinden biriymiş gibi ahlak zabitliğine soyunmuş ahali.

Namusu hala bacak arasında zanneden çok geniş bir kitle var bu ülkede. Melek Mosso'ya tepki gösterenlerin kaçı, ülkede kadına uygulanan ve önüne geçilemeyen kadına şiddet için parmak kımıldattı dersiniz?

Sadece kadına m?

Çocuklara...

Hayvanlara...

Belli ki Melek kızımız gündeme gelmek için böyle bir yöntem uyguladı ve başarılı da oldu...

Pek cesur ve kendine fazla güvenen Melek hanımın bu davranışını ayıplamaktan ziyade söylediklerine saygı duymak gerektiğine inanıyorum. "ne beni, ne de başkasını ilgilendirmez" söyledikleri…

Keşke sesiyle ve değişik tarzıyla gündeme gelseydi demekten de kendimi alamıyorum.

Sonra da diyorum ki, Melek mMossa böyle bir şey yapmasaydı sesini ve müziğini ya da varlığını kaç kişi duyacaktı ki!

Yani, sözün özü; yıl olmuş 2019, internette milyonlarca video ve mesaj içerisinde parlamak ve "ben de varım" demek hiç de kolay değil!

Bu açıdan bakınca Melek Mosso'yı bu cesur çıkışından dolayı kutluyor, davranışlarının dozunu kaçırmamasını tavsiye ediyorum. Çünkü gerçekten de çok özel bir sesi ve çok özel bir tarzı var!

Fazla uçukluk yaparak parlayayım derken sönmesine neden olabilir, demedi demesin sonra...

@SuatOktySnck 

"SİYAH ŞAPKALI ADAM" İZLE: https://www.youtube.com/watch?v=uglEQ9UZhTI

Pazartesi, Haziran 10, 2019

İmamoğlu tek, onlar hepsi…



Hani mahalle kavgalarında iki taraf birbirine girer ve içlerinden biri gaza gelip, “siz hepiniz ben tek, gelin bakalım!” diyerek meydan okur ya… Garip ve adaletsiz ülkemizde aynen öyle bir durum yaşanıyor. Ekrem İmamoğlu, iptal edilen İstanbul BŞ Belediye Başkanlığı seçimlerinde, ülkenin Cumhurbaşkanına, onun kontrolünde olan medyasına, ordusuna, emniyet ve yargısına tabiri caiz ise “meydan okuyor!”

Yok yok, yanlış oldu; İmamoğlu değil aslında meydan okuyan ülkemizin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan…

Her ne kadar kağıt üzerinde Ekrem İmamoğlu’nun rakibi Binali Yıldırım gibi görünse de, tüm Türkiye Cumhuriyeti, yavru vatan Kıbrıs ve yurt dışı temsilciliklerinde yaşayan herkes biliyor ki, esas rakibi Erdoğan’ndan başkası değil…

Adalet mi bu?

Değil elbet…

Aynı şeyi cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerde de yaşamadık mı? Erdoğan tüm güçleriyle Muharrem İnce’ye karşı durmadı mı?

Muharrem İnce sadece  Erdoğan ile değil, medya, ordu, emniyet ve yargı mensuplarına karşı kaybetmedi mi?

Gerçi o malum son gece “adam kazandı” diyerek oy sayımı tam bitmeden Recep Tayyip Erdoğan’ı şampiyon, pardon cumhurbaşkanı ilan etmişti gerçi ya, neyse…

Fakat, amma ve lakin şimdi durum çok farklı…

Maymun gözünü açtı(!)

Özellikle İmamoğlu’nun bayram münasebetiyle gittiği baba evi Trabzon ve akabinde miting yaptığı Giresun ve Ordu’da görüldü ki sadece muhalefet seçmeni değil, Ak Partililer de peşine takılmış…

sarmış durumda…

Yıllardır özlediğimiz tatlı dilli, güler yüzlü siyaset topluma ilaç gibi geldi…

31 Mart seçimlerinden sonra hakkı yenen Ekrem İmamoğlu’nu halk yeni yeni fark etmeye başladı. Ona yapılan karalama kampanyaları, oluşturulmaya çalışılan kirli oyunlar tek tek geri teper oldu.

Türk filmlerinde gördüğü mazluma üzülen, kötü adamı yuhalayan halkımız özüne dönmeye başladı ve kimin kötü adam, kalleş olduğunu fark ediyor artık…

Hele son, Binali Yıldırım’ın Diyarbakıra’a gidip eline tutuşturulan kağada bakarak Kürtçe konuşmaya çalışıp üstüne bir de Kürdistan lafını edince, sokaktaki adam yavaş yavaş gözlerini aralayıp, kulaklarını kabartıp, gözlerinin önüne çekilen perdeden kurtulmaya  da başladı…

Oysa, Binali bey Diyarbakır’da “Kürdistan” lafını Atatürk’e atıfta bulunarak yapmıştı.

Bence de bu söylemde büyütülecek abes bir durum yoktu.
Kürtçe konuştu diye, Kürdistan dedi diye biri neden tu kaka olsun ki?

Fakat, aynı sözleri Ekrem İmamoğlu telafuz etseydi, yandaş medya ne yapmazdı düşünebiliyor musunuz?
Kemal Kılıçdaroğlu'na neden linç girişiminde bulunuldu?

Çok değil daha bir kaç hafta önce HaberTürk kanalında katıldığı canlı yayında kendisine sorulan tuzak soruda laf arasında sarf ettiği sözün nasıl maniple edildiğini, Ak Parti camiasının nasıl da topyekûn  saldırıya geçtiği unutulmadı.

İşte tüm olanlar İmamoğlu’nu santim santim, adım adım an be an halkın gözünde yüceltiyor…

Ekrem İmamoğlu hem mağdur, hem de mağrur, hedefine ilerliyor…

Hak ettiği İstanbul BŞ Belediye başkanlığını çoktan kazanmış da bazıları hala farkında değil; hatta sadece İstanbul’un değil o artık tüm Türkiye’nin gönlünde taht kurmuş bir siyasetçi O…

Çünkü Ekrem İmamoğlu tek, onlar hepsi, yine de baş edemiyorlar ya,

“Her şey çok güzel olacak” demekten başka bir şey gelmiyor elden!

Siz Hepiniz, Ekrem Tek Başına!: videoyu izlemek için tıklayın: https://youtu.be/jplpgiE4I7g