Cumartesi, Ocak 12, 2019

Bozbey mi Aktaş mı?


Önceki gün çalışan gazeteciler bayramlarını idrak etti. Ben de asırlardır(!) işsiz bir gazeteci olarak elbette birçok meslektaşım için de anlamsız olan bugünü kutlamaktan imtina ettim.
Fakat bugünü fırsat bilen Bursa Büyükşehir Belediyesi başkan adayları Alinur Aktaş ve Mustafa Bozbey, gazetecileri kahvaltı toplayarak günün mana ve ehemmiyetine yönelik sohbet edip bu vesileyle yeniden tanış olma fırsatı yarattılar.
Alinur Aktaş’ı zaten BŞ Belediye başkanlığına atandığından bu yana birkaç kez konuşma ve üç aşağı beş yukarı düşüncelerini dinleme şansı bulduğumdan kahvaltısına gitmedim (Davet de edilmemiştim ya) Ben daha çok CHP’nin BŞ belediye başkan adayını daha çok merak ediyordum. O nedenle Mustafa Bozbey’in Setbaşı Mahfel’de verdiği kahvaltıya katılmayı uygun gördüm.
Gerçi Bozbey’in ekibinde yer alan benim de eskiden tanıdığım gazetecilikten belediye memurluğuna geçiş yapan bir arkadaşım beni görünce “Sen gazeteci değilsin, sinemacısın, o nedenle seni davet etmedik” şeklinde konuşarak “Burada ne işin var?” demeye getirdiyse de, Bozbey’i dinlemeye geldiğimi ve sinemayla ilgilensem de hala yazarlık yapmaya devam ettiğimi söyleyip istifimi bozmadım.
Neyse, Bursalı meslektaşlarımızla buluşmasında Mustafa Bozbey basının, bir ülkenin dördüncü kuvveti olduğunu anımsattı, demokrasinin temelinde basın özgürlüğünün olduğunun altını çizdi ve “Ülkemizde halen 143 basın emekçisi yazdıklarından dolayı cezaevinde bulunmasını hazmedemiyorum. O nedenle bugün çalışan gazeteciler günü olmasının da bir anlamı kalmıyor” dedi.
Gazetecilerle bir araya gelmesinin amacının projelerini anlatmak olmadığını sözlerine ekleyen Bozbey, “Onu daha sonra yapacağım. Ben sizin sorularınızı almak istiyorum” diyerek, sözü gazetecilere bıraktı.
Bir süre kimseden ses çıkmayınca Bozbey’e ilk soruyu sormak için mikrofonu ben aldım ve “Baktım ki burada ki tek işsiz gazeteci benim. Diğer arkadaşlar çalıştıkları için pek sorunları yok her halde, o zaman ben sorayım. Yerel seçimlerde başkan seçilirseniz. Bursalı medya mensuplarının sorunlarıyla ilgili bir planınız ya da bir program hazırlığınız var mı?” diye sordum.
BŞ Belediye Başkanı Bozbey, medya çalışanlarıyla bir araya gelip onların önerileri doğrultusunda sorunlara çözüm arayacaklarını söyledi.
Toplantı başladıktan sonra Alinur Aktaş’ın toplantısından gelen diğer gazetecilerin de katılımıyla Bozbey’in toplantısı bir anda ana baba gününe döndü. Büyükşehir belediye başkanı Aktaş’ın toplantısını kısa kesip gazetecilerin selamıyla birlikte kendi toplantısına yolladığı haberini alınca Bozbey de bu nezaket karşısında rakibine teşekkür etti.
Bu iki şık ve centilmence davranışı görünce Bursa’da çok demokratik çağdaş bir seçim kampanyasının yürütüleceğine emin oldum.
Alinur Aktaş da Mustafa Bozbey de Bursa’ya ve kendilerine yakışan çağdaş bir rekabet içine girecekler.
Peki seçimde ne olur?
Ben vatandaş olarak kime oy vereceğim?
Çok zor bir karar gibi görünüyor.
Çünkü Alinur Aktaş, genç ve dinamik bir aday. Her ne kadar İnegöl’den atanmış olarak gelse de, sanata ve sanatçıya yakınlığı, vizyonu ile umut veriyor.
Fakat dezavantajları da çok.
Kendisi hakkında İnegöl’den gelen haberler çok parlak değil…
En büyük dezavantajı ise Recep Altepe ile zedelenen Ak Parti belediyesinin imajı. Göreve geldiği günden bu yana bu imajı düzeltmek için her şeyi yapıyor Aktaş. Lakin pek başarılı olduğu söylenemez.
Çünkü tahribat çok büyük! Ak Parti’yi takım tutar gibi destekleyenler dışında çok ciddi şekilde sorgulamaya başladı Bursalılar. Ve en çok sorulan soru da Recep Altepe’nin görevden alınmasıyla ilgili ortaya çıkan kafa karıştırıcı iddialar!
Altepe suç mu işledi? İşlediyse suçu ne? Suçluysa cezası sadece görevden alınmak mı olmalı? Neden yargılanmadı?
Fetöcü ise aynı şekilde hesabını mahkemede vermesi gerekmiyor mu?
Altepe’yi görevden almak ona oy veren Bursalı seçmenlerin tercihine saygısızlık değil mi?
Başarısız olduysa, seçimlere kadar neden beklenmedi?
Sn Cumhurbaşkanı Recep Altepe’yi kararnameyle görevden alıp Bursalı seçmeninin tercihini yok saydığına göre, yarın öbür gün aynı şeyi Alinur Aktaş’a da yapmayacağının garantisi var mı?
Bu durumda Bursalılar Ak Parti adayına neden oy versin?
Hadi Bursalılar Aktaş’ı seçti diyelim
Ya Erdoğan’ın yine canı sıkılırsa onu da görevden alırsa?
Bunlar ihtimaller dahilinde ama bir başka dezavantajı ise Alinur Aktaş’ın Bursa’yı çok iyi bilmemesi, tanımaması ve Bursalıların sorunlarını tam idrak edememiş olması…
Tüm bu kriterlere bakınca Mustafa Bozbey’in daha çok şansı varmış gibi görünüyor ama….
Aması var işte….
Bursalılar ve Ak Parti seçmeni (üstte de dediğim gibi) adaya mı oy verecek, yoksa partisine mi?
Ben şahsen yerel seçimlerde adaylara bakarım. Partisi beni ilgilendirmez…
Bozbey’in Nilüfer’de yaptıkları ortada. Bursa’nın gerçek anlamda, planlı, programlı, düzenli ve çağdaş tek yerleşim alanı onun başkanlığı dönemde serpildi.
Ancak, ilçede başkanlık yapmakla büyükşehirde başkan olmak aynı şey değil.
Nilüfer yeni kurulmuş bir ilçeydi ve birçok şey sıfırdan uygulandı. Yapmak için bir şeyleri yıkıp düzeltmek gerekmiyordu. Bunu Bozbey’in başarısını küçümsemek için söylemiyorum. Sadece durum saptaması yapıyorum.
Çünkü Büyükşehir öyle değil… Düzeltilmesi gereken çok sorun var. Çarpık şehirleşme, düzene girmeyen trafik, altyapı eksiklikleri, Doğanbey TOKİ ucubeleri, Yalova Yolu istikametinde çileye dönen tramvay inşaatı ve elbette Altepe döneminde büyükşehir belediyesinin Türkiye’nin en borçlu belediyeler sıralamasında ilk sıraya yerleşmesi… Borç Bursalının kamçısı, ama borç küfe başkanların sırtında!
Alinur Aktaş açık açık ifade etmese de Altepe’den sonra enkaz devralmıştı. O enkaz hala onun omuzlarında, kaybederse eğer, yani Bozbey kazanırsa o enkazın altından nasıl kalkar o da ayrı bir merak konusu. Hele ki muhalefet partisinin başkanı olacağı düşünülürse, iktidar partisi bu nedenle Bursa’yı cezalandır mı? Cezalandırmaya kalkarsa Bozbey ve partisi bu duruma nasıl kaynak yaratır, ister istemez sormadan edemiyoruz…
Aslında bu soruların yanıtı da var.
Nilüfer Belediyesi’nde muhalefet partisinin adayı olmasına rağmen nasıl başarılı olduysa o şekilde Büyükşehirde de başarılı olur, mu acaba?
“Olur mu, olmaz mı?” sorusunun cevabını alabilmek için Bursalıların kendisini seçmesi gerekiyor.
Bakalım 2003’ten beri Bursa’yı yöneten, Recep Altepe ile birlikte en başarısız ve kötü dönemini yaşayan Bursalılar ne diyecek?
Tamam mı, devam mı?

Pazartesi, Ocak 07, 2019

Kim bu vicdansız müdür?


Haberi DHA geçmiş…
Olay Bursa’da yaşandığı halde yerel medyada sanırım haber yapmak kimsenin aklına gelmemiş. Ya da gelememiş… Mesela Bursa’nın bazı anlı şanlı(!) köşe yazarları var ama dikkat edin, lay lay lom, havadan sudan konulara, diri diri kefenlenmek gibi her delikanlının harcı olmayan, yapmaya cesaret isteyen haberlere kendini malzeme eden gazetecileri konu edinirler de birilerinin hakkı yendiğinde hepsi de sözleşmiş gibi bir anda 3 maymun olu veririler!  Dedim ya olay Bursa’da yaşanmış ve olayın yaşandığı günden bugüne tam 9 yıl geçmiş.
2010’da taşeron bir şirketin BUSKİ’de görevlendirdiği 59 yaşındaki Emine A. adlı temizlik görevlisi bir kadın, çöpe atılan kullanılmış bir çikolata kutusunu alıp evine götürdüğü için, hırsızlık suçlamasıyla, tazminatsız olarak işinden atılmış. Öyle ki, Emine hanım o taşeron şirkette tamı tamına 15 yıl hizmet vermiş.
9 yıl önce olay patlak verdiğinde, kendisine hediye edilen çikolata kutusunu çaldığını iddia eden BUSKİ’nin bir müdürü…
Bakın tekrar anımsatıyorum, “kendisine hediye edilen çikolata kutusu. İçinde çikolata var mıydı, varsa bile atık maddelerinin bulunduğu bölümde (çöpte) o kutu ne arıyordu?” sorusuna kimse yanıt veremiyor.
Temizlikçi kadın, atık malzemelerin konulduğu bölümde bulduğu çikolata kutusunu, kendisine dikiş nakış iğnelerini koyacağı bir kutu yapmak amacıyla aldığını söylemesine rağmen, o zalim ve taş kalpli vicdansız müdür kadını işten attırıyor, attırmakla kalmayıp 15 yıllık tazminatını da yaktırtıyor.
Emine A.
Konu yerel mahkeme tarafından görülüp kadın haklı bulunuyor ama acımasız müdür ve arkasına aldığı malum güç sayesinde konuyu üst mahkemeye taşıyıp yerel mahkemenin aldığı kararı bozdurup Emine hanımı hırsızı olarak mahkûm ettiriyor!
Yerel medyada konu edilmeyen mahkemenin son kararını haber olarak abonelerine geçen DHA’dan alıp köşesinde işleyen www.gazeteduvar.com.tr sitesi yazarlarından Ali Duran Topuz’un kaleme aldığı “Müdür beyin çikolata kutusu” başlıklı yazısında okudum.
Okuyunca da sanki gerçek değil de Yeşilçam filmlerinde izlediğimiz kötü kalpli zengin ve zalim fabrikatörler gözümde canlandı. Lakin bu bir film değil gerçekti ve gerçek daha da dehşet vericiydi. Gerçek dünyada iyilerin değil salt kötü olan zalimlerin egemenliği hâkim!
Oysa, “Bizim Aile” filminde Münir Özkul’un canlandırdığı Yaşar Usta karakteri acımasız fabrikatörü şöyle diyordu:  “Bak beyim, sana iki çift lafım var. Koskoca adamsın. Paran var, pulun var, her şeyin var. Binlerce kişi çalışıyor emrinde. Yakışır mı sana ekmekle oynamak? Yakışır mı bunca günahsızı, çoluğu çocuğu, karda kışta sokağa atmak, aç bırakmak?”
Bir babayiğit çıkmadı demek ki o müdüre Yaşar Usta gibi konuşup bunları yüzüne vurmak?
İşte beni ilgilendiren bu olaydaki ana tema Bursa medyası ve birtakım yazarlarının duyguları körelmiş duyarsızlığı ve elbette bu zalim müdürün kim olduğu?
Emine abla buna rağmen ölmedi elbet, şöyle ya da böyle hayatına devam etti.
Türk filmlerinde gördüğümüz, kötülüklerini izlerken lanetler yağdırıp beyaz perdeye tükürdüğümüz kötülüğün ete-kemiğe bürünmüş haline gelen müdür kim?
Hala görevinde mi?
Varsa, çoluk çocuğuna hangi sıfatla lokma yediriyor, gece başını yastığa koyup gözlerini yumduğunda rahat uyuyabiliyor mu? Namaz kılıyorsa, alnı secdeye değdiğine o kıldığı namazının kabul edildiğinden emin mi?
Özetle, çöpe atılan bir kutu çikolata için bir insanın 15 yıllık emeğinin gasp edilmesine hiç mi vicdanı sızlamadı?
O Müdürün kim olduğunu bulup burada ismini yazmak, deşifre etmek zor değil… Ama mesele onun ismini yazip kimliğini açığa çıkarmaktan ziyade nasıl bir vicdana sahip olduğunu sorgulamakta?
Benim ilgilendiğim konu bu. Sadece filmlerde gördüğümüz bu tür kötü insanların sayısının arttığı, aramızda yaşadığı ve kötülüklerinin ödüllendiriliyor olması.
Onların yaptıkları yanlarına kâr kaldıkça, insanlığın karanlığa doğru ilerleyişi de devam edecek gibi görünüyor!





Pazar, Aralık 23, 2018

Siz müsveddeleştiremediklerimizden misiniz?


Cumartesi akşamı eve gittiğimde marangoz emeklisi babam 78’lik Arnavut Ferik Usta’yı her zamanki gibi Halk TV’nin karşısına oturmuş, Uğur Dündar’ın Halk Arenası programını dikkatle izlerken buldum. Sonra bir de baktım ki, konuklardan biri, tiyatromuzun yaşayan efsanelerinden üstat Metin Akpınar konuşuyor, yanında da bir başka usta Müjdat Gezen…
Yarı şaka yarı ciddi, sanat, tiyatro, gündem derken konu demokrasinin olup olmaması ve işleyip işlememesine geldi. Akpınar, “Bireylerin geleceklerini tayin edebilecekleri bir rejim demokrasidir. Bu kargaşadan kurtulmamızın tek çaresi demokrasi diye düşünüyorum. Oraya ulaşabilirsek ne ala, kavga dövüş olmazsa biz bu işin içinden çıkarız. Ulaşamazsak, her faşizmin karşılaştığı gibi, belki liderini ayağından asarlar, belki mahzenlerde zehirlenerek ölür, belki adı geçen başka liderlerin yaşadığı gibi sonu gelebilir ama bize yazık olur, biz harap oluruz!” dedi ve tam o anda “Aha Reis’e bir fırsat daha çıktı, pazartesi olur olmaz, Reis bu konuşmayı kendi işine geldiği gibi alır ve Metin Akpınar’ı hedefe koyarak, seçim öncesi fıstık gibi yeni bir propaganda malzemesi olarak kullanır!” diye içimden geçirdim…
Yahu bu ne hız, pazartesiyi bile beklemeden, Sn Cumhurbaşkanı Erdoğan, Pazar mazar dinlemeden yaptığı açıklama ile şak diye gündeme yapıştırdı:  “Beni ipe götüreceklermiş, bunu sanatçı müsfetteleri yapacakmış, senin her yerin sanatçı olsa ne yazar. Beni ipe götürecekmiş, senin haddine mi? Biz şahadete inanmış insanlarımız: Biz bunların bedelini ödemeye hazırız. Bunlar sanatçı müsfettesi. Bunun bedelini ödeyecekler. Kalkacaksın bu ülkenin Cumhurbaşkanını ipte saldandıracaksın. Şimdi yargıya git" (Yazım yanlışları haberi aldığım web sitesine aittir)
“Şimdi yargıya git!” açıklamasını emir telaki eden, esas duruşta(!) bekleyen Sn Cumhurbaşkanı’nın nöbetçi savcıları da, pazartesi geç olur diye ışık hızıyla, hem Metin Akpınar’a hem de Müjdat Gezen’e soruşturma açmış.
İyi de Akpınar ne dedi? Bir daha bakalım:
“Demokrasiye ulaşamazsak, her faşizmin karşılaştığı gibi, belki liderini ayağından asarlar, belki mahzenlerde zehirlenerek ölür, belki adı geçen başka liderlerin yaşadığı gibi sonu gelebilir ama bize yazık olur, biz harap oluruz!”
Türkiye’de Demokrasi yok mu ya da kendisi faşist mi ki Sn Erdoğan bu konuşmadan rahatsız oldu?
Akpınar’ın yaptığı tehdit değil uyarıdır. Uyarı ile tehdit aynı şey değildir. Kaldı ki Metin Akpınar kim ki koskoca Erdoğan’ın tehdit edecek?
Üstelik bir cümlede “belki” geçiyorsa bir tehdit değildir…
Akpınar, konuşmasında yaptığı uyarılar demokrasi olmama durumunda ortaya çıkabilecek sonuçlardı.
Madem ülkemizde demokrasi olduğu iddia ediliyor da savcılar pazartesiyi bile beklemeden alelacele harekete geçip pazar olup olmamasına bile bakmadan neden soruşturma açıyorlar?
Savcılar böyle yaparak Metin Akpınar’ın endişesini haklı çıkarmış olmuyorlar mı?
Elbette ki; tüm mesele seçim öncesi yeni bir düşman yaratmak ve tabanına “bakın benim düşmanlarım var, bunlar beni öldürmek, beni yıkmak, beni asmak istiyorlar!” mesajı vermek. Ve nitekim, sosyal medyada harekete geçen troller anında Müjdat Gezen ve Metin Akpınar ve dahi Uğur Dündar hakkında karalama, lanetleme, düşmanlaştırma hareketine başlayıp karşı saldırıya geçtiler ki, görseniz, Metin Akpınar değil de yıllardır içimizde ajan beslemişiz(!) Ne Yunanlı olması kalmış, ne Ermeni, ne Rum, ne de Yahudi olduğu….
Yıllarca, yol arkadaşı rahmetli Zeki Alasya ile birlikte hiciv yaparak Devekuşu Kabare Tiyatrosu ile bizi hem güldüren, hem de düşündüren Metin Akpınar yakalansa anında darağacına çekilecek duruma getirilmiş… Ülkenin durumu hakkında ve hatta kendisi hakkında endişelerini dile getiren biri Sn Erdoğan için sanatçı müsveddesiymiş. Kim? Metin Akpınar. E Fatih Portakal da spiker müsveddesiydi… Kemal Kılıçdaroğlu muhalefet müsveddesi… Muharrem İnce aday müsveddesi, ee başka?
Birkaç gün önce Fatih Portakal’ın canlı yayında söyledikleriyle birlikte hedef tahtasına koyduktan sonra, şimdi yeni ve en taze düşman Metin Akpınar!
Bu durumu görünce Fatih Portakal’ın Erdoğan’a neden karşılık vermediğini daha iyi anlıyorum. Çünkü siz ne kadar kendinizi savunmaya çalışırsanız çalışın, onun her dediğine inanan kemikleşmiş, sorgulama melekesini yitirmiş seçmenleri ve çok güçlü acımasız, vicdansız medyası var!
Bir kesim, Portakal’a çok kızdı. Özellikle de eski televizyon habercisi, yeni youtuber Ünsal Ünlü, Fatih Portakal’ı sessiz kaldığı için acımasızca eleştirmiş, Erdoğan’a yanıt vermesi gerektiğini ifade etmişti.
Başta ben de Portakal’ın bu denli pısırık kalmasına hem anlam verememiş, hem de şaşırmıştım. Ancak bu son Metin Akpınar olayını gördükten sonra Fatih Portakal’ın neden böyle davrandığını daha iyi anladım.
Sizin vereceğiniz karşılığın hiçbir hükmü yok!
Karşınızdaki güruh, başlarındaki lider ne diyorsa ona inanıyor, ona biat ediyor…
Dün Fatih Portakal, bugün Metin Akpınar, bakalım yarın kim?!
Marta da çok var, eminim hedef tahtasına konabilecek daha çoook kişi bulup buluşturacaktır Sn Recep Tayyip Erdoğan ve şürekâsı…
Bu durumda yapılacak iki şey var:
Ya seçimlere kadar kimse konuşmayacak, karşılık vermeyecek ve susacak…
Ya da herkes top yekûn sivil itaatsizlik yöntemine başvurup, yüz binlerce kişi Fatih Portakal ve Metin Akpınar’ın söylediklerini bıkmadan usanmadan tekrarlayacak!
Ne dersin Ünsal kardeş, hangisi daha mantıklı, bunlardan hangisi uygulanabilir sence? 
Zira söylesek tesiri olmuyor, e sussak gönül razı gelmiyor…
Ne yapsak bilemedim!


Salı, Aralık 11, 2018

Skandal cerrah hala Bursa’da mı?

Adı Paolo Macchiarini, İtalyan asıllı profesör ve doktor. 1958 Basel İsviçre doğumlu. Wikipedia’da sayfası var, hakkında yer alan mesleki bilgide “eski cerrah” diye belirtilmiş.
Ne demek eski cerrah?
Cerrah’ın eskisi yenisi olur mu?
Demek oluyormuş…
Eski futbolcu olur da cerrah olmaz mı?
(İsveç medyası)
Ülkemiz nasıl ki miadını doldurmuş, ıskartaya çıkmış futbolcuların cenneti oluyorsa refüze edilmiş cerrahların son limanı neden olmasın(!)
Şaka bir yana ama konu hiç de şakaya gelecek gibi değil...
Macchiarini esas ününü, ya da kötü şöhretini İsveç’te yapmış.
2010'dan itibaren İsveç'teki Karolinska Institutet'te geçici bir kontratla araştırmacı olarak çalışan Paolo Macchiarini’in yaptıkları ülkede skandallara yol açmış. Öyle ki; 2016 yılında Karolinska Üniversitesinde tedavi etmeye çalıştığı, (aralarında) Türk asıllı Yeşim Çetir'in de bulunduğu, bir çok hastaya, suni yöntemle geliştirilen (sentetik) nefes borusu ameliyatını etik kuruldan izin almadan uyguladığı ortaya çıkmış ve “skandal” başlıklarıyla İsveç’te tartışılan adam olmuş. Çetir ailesi, İsveç’teki hastane ve ameliyatı yapan doktor Paolo Macchiarini'ye dava açmış.
Bu ameliyat sonrası Yeşim Çetir’in tedavisi için ABD’ye götürüldüğü ve daha sonra hayatını kaybettiği haberi Türk medyasına da yansımış.
O dönem İsveç devlet televizyonu SVT'ye bile haber olan,
(İsveç medyası)
hakkında bir çok belgesel ve program yapılan Macchiarini’nin, dünyada nefes borusu nakli konusunda önemli cerrahi merkezlerinden biri kabul edilen İsveç Karolinska Üniversitesi’ni sahte belgelerle kandırdığı ortaya çıkmış. Macchiarini’nin ameliyat ettiği hastaları kobay gibi kullandığı, bir çok hasta ve yakınlarına baskı yaptığı anlaşılmış.
Bakın tedavi değil, haber kobay olmaktan söz ediyor.
Eski cerrah Paolo Macchiarini, şimdi Bursa’da Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde görev yapıyor. Macchiarini’yi Bursa’ya getiren ise arkadaşı Prof. Dr. Cengiz Gebitekin. Bu ikilinin, geçtiğimiz Şubat ayında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne solunum yolunda tıkanıklık şikayetiyle getirilen 5 aylık Hüseyin Asaf Yüksel’e başarılı bir ameliyat yaptığı haberi Anadolu Ajansı tarafından servis edilmiş ve haber gerek ulusal gerekse yerel medyada yayınlanmış.
(İsveç medyası)
Fakat haberin veriliş şekli biraz garip; Macchiarini “ithal doktor” olarak duyuruluyor ve böyle bir cerrahi operasyonun Türkiye'de ilk kez gerçekleştirildiği, hastanın cihaza bağlı olmadan yaşama tutunduğu ve Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Cengiz Gebitekin'e İspanya'dan bu operasyon için gelen Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Paolo Macchiarini eşlik ettiği yazılıyor.
Paolo Macchiarini’nin eski bir cerrah olduğu, İsveç’ten kaçarcasına istifa ettiği (belki İspanya’dan da kovuldu) ardından kendisiyle çalışan tüm ekibinin de kovulduğu, yaptığı tedaviler sonucu hastalarının yaşamını yitirdiği belirtilmemiş.
İsveç medyasında yer alan bilgilere göre İtalyanlar kendisine profesör olma hakkı vermemiş. 2005 yılında da İspanya’ya taşınıp tedavilerine orada devam etmiş ama tedavi yöntemi sonucu 8 hastadan yedisi yaşamını yitirmiş.
Bu arada Karolinska Üniversitesi’nde tedavi etmeye çalışırken yaşamını yitiren üç hastadan sonra Haziran 2016'dan İsveç Cumhuriyet Savcılığı adam öldürme şüphesiyle Macchiarini’ye soruşturma açmış.
(İspanya'dan gelen ithal doktor ne demek?)
Bir yıl süren mediko-yasal soruşturmadan sonra, Ekim 2017'de Macchiarini, delillerin desteklemediği araç ve prosedürlerin kullanımı nedeniyle beş davanın dördünde, suçunun olmadığını, hastalarının başka bir tedavi altında öldüğünü iddia etmiş. Bu savunmanın ardından İsveç Ulusal Bilimsel İnceleme Kurulu, Macchiarini hakkında bilimsel bir suiistimal bulduğunu açıklamış.  Bu gelişmelerden sonra İsveç’i terk eden Paolo Macchiarini’nin Rusya’nın Kazan şehrine gittiği ve bir süre burada görev yaptığı, daha sonra oradan da ayrıldığı kamuoyuna duyurulmayan bilgiler arasında…
Eski Cerrah Macchiarini’nin son durağı Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi..
Ve (bildiğimiz kadarıyla) katıldığı son ameliyatta tedavi edilen 5 aylık Hüseyin Asaf Yüksel’in durumunun (şimdilik) iyi olması belki de tek teselli, zira Macchiarini’nin karıştığı hemen her ameliyatın sonu trajediyle sonuçlanmış.
O zaman biz de hemen şunu soralım:
-Macchiarini’nin de ameliyatına girdiği 5 aylık Hüseyin Asaf Yüksel’in son sağlık durumu nedir?
(Macchiarini'nin tedavi etmeye çalıştığı 
Yeşim Çetir de yaşamını yitirenler arasında!)
-Macchiarini’yi her platformda savunan Prof. Dr. Cengiz Gebitekin, meslektaşının tedavi etmeye çalıştığı 8 hastadan 7’sinin vefat ettiğini bilmiyor muydu? Ki bunlar arasında; Amerika'da kameralar önünde ameliyat ettiği 2 yaşında ki Güney Koreli bir kız çocuğu da da var.  Kız ameliyattan iki ay sonra yaşamını yitirmiş.
-Paolo Macchiarini’ye İtailyanlar neden profesör olma hakkı vermedi?
-Prof. Dr. Gebitekin, Macchiarini’nin İtalyan asıllı İsviçerli olduğunu neden gizleme ihtiyacı hissetti? Rusya/Kazan’ı es geçip de “İspanya’dan ithal” doktor olarak kamuoyuna yansımasına neden ses çıkarmadı? Yoksa meslektaşının İtalya’da hastalarını tehdit ettiği için tutuklandığından haberdar değil mi?
-Macchiarini, İspanya, İsveç ve son olarak Rusya’dan neden ayrıldı?
-İsveçlilere ”Papayı bile tedavi” ettiğini söyleyerek kandıran (İsveç medyasının yalancısıyım) adı skandallara karışmış eski cerrah hala Bursa’da mı?

KAYNAKLAR:
http://www.wikizeroo.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvUGFvbG9fTWFjY2hpYXJpbmk

https://www.olay.com.tr/5-aylik-huseyin-bebek-ithal-doktorla-yasama-tutundu-142889h.htm


https://www.posta.com.tr/ameliyatta-soluk-borusu-delinen-yesim-6-yillik-yasam-mucadelesini-kaybetti-1280574


https://www.isvecgundemi.com/gundem/doktor-macchiarini-den-skandal-yesim-cetir-ameliyati-h5092.html


https://www.svt.se/nyheter/utrikes/macchiarini-fortsatter-att-operera-i-turkiet?fbclid=IwAR1qlF-BGYEnQImvronue-2thyjGjCvYYL-MOlCFa-M2uQgNIvoWlM6uqRw


https://www.svt.se/nyheter/lokalt/stockholm/strupoperationerna-pa-karolinska?fbclid=IwAR00oNlkZX3ExV1bTs6SlR-7N8R9ql_DlELTL4BAd0llx7HwLG2lkkGlYgI



https://www.dn.se/nyheter/sverige/detta-har-hant-macchiarini-skandalen/?fbclid=IwAR2vjk95v7W0CSp2PD3FdzzPsNO0i97HBNcD_8-W7PUjhWMBcUf7aP-exeY

Cumartesi, Kasım 24, 2018

Bohemian Müslüm Freddie baba(!)


Müslüm Gürses’i, son kez 2009'da düzenlenen 4. İpek Yolu Film Festivali sırasında ilk ve son kez canlı dinledim. Teoman ile birlikte “paramparça” şarkısında düet yapmış, Müslüm Baba’nın sesini bastırmak için deneyimli popçunun yırtındığına tanık olmuştum…
Ülkemize hiç gelmeyen Freddie Mercury’i ise zaten görmem ve izlemem mümkün değildi ama filminde onu oynayan Rami Malek’i ilk defa Believe adlı bir dizi filmde, bölüm oyuncusu olarak fark etmiştim.
Bakın “izledim” ya da “gördüm” demiyorum, “fark etmiştim” diyorum. Sanırım iki bölümde rol almıştı ve değişik fiziki özellikleriyle dikkatimi çekmişti.
Neyse; önce Müslüm filmini izledim, iki hafta sonra da Bohemian Rhapsody…
İki müzikal karakter, birini dünya tanıyor, diğerini sadece biz…
Birini ünlü yönetmen Bryan Singer, diğerini de Ketche ile Can Ulkay yönetmiş…
Bizim yönetmenleri de kaç kişi tanır o da tartışmalı…
Bu filmlerden biri dünyada izleniyor, diğeri sadece Türkiye’de…
Müslüm 4. haftasında 62 milyon 397 bin 362 TL 47 Kuruş hasılata ulaştı.
Bohemian Rhapsody’nin Türkiye gişe hasılatı 3 haftada 5 milyon 967 bin 168 TL olarak kayda geçti.
Peki tüm dünyada Bohemian Rhapsody ne kadar kazandırdı dersiniz?
406 milyon 738 bin 249 Dolar…
Bu arada; Bohemian Rhapsody’nin bütçesi 52 milyon dolar, Müslüm’ün bütçesi ise sadece 21 milyon Türk Lirası…
Her iki filmin yapımcısının da kâra geçtiğini rahatlıkla söyleyebiliriz…
Peki hangisi daha çok filme benziyordu, veya hangisi daha etkileyici sinematografik özellikler taşıyordu?
Elbette Bohemian Rhapsody…
Eğer bir filmden çıktıktan sonra o filmden sahneler hala gözümde canlanıyor ve içeriği bana sorular sorduruyorsa o film benim için etkili bir filmdir…
Bohemian Rhapsody’den çıktıktan sonra beni en çok etkileyen Freddie Mercury’i canlandıran Rami Malek’in performansı oldu.
Muhteşem oynamış!
Belki “oynamış” demek de yetmez, karakteri içine çekmiş resmen. Fiziksel olarak evet ama suret (yüz) olarak gerçek Freddie’ye pek benzediği söylenemez Rami’nin. Lakin gerek sözlü, gerekse sözsüz sahnelerde sergilediği performansla tek kelimeyle “döktürmüş…”
Believe gibi ortalama kalitede TV dizilerinde bölüm oyunculuğundan öteye gidemeyen Rami, MR Robot dizisinde kaptığı baş role kadar pek tanımıyordu. Mısır asıllı Kıpti Ortodoks bir ailenin çocuğu olarak Los Angeles’ta doğan Malek, Ömer Şerif’ten sonra Mısır’ın dünya sinemasına kazandırdığı yıldız olmayı ve Oscar’ı hak ediyor.
Büyük bir olasılıkla da, bunun üstünde bir performans sergileyen başkası çıkmazsa, ki şimdilik yok gibi; Rami, Malek en iyi erkek oyuncu dalında Oscar heykelciğini kaldıracağa benziyor.  
Bir yanda Freddie’ye hayat veren Rami Malek, diğer yanda Müslüm’ü canlandırmaya çalışan Timuçin Esen…
Hayat vermek ve canlandırmak, aynı şeyler değildir…
Rami Malek’e, Freddie’ye benzemesi için ekstra bir makyaj yapılmamış, sadece dişlerine protez uygulanmış…
Timuçin Esen’e ise peruğundan burnuna yapılan plastik makyaja kadar çok ciddi bir işçilik uygulanmış.
Rami Malek müzikal sahnelerde birkaç sahne dışında kendi sesini kullanmamış, filmde de daha çok Freddie Mercury’nin sesini dinledik.
Müslüm’de ise Timuçin Esen şarkıları kendi seslendirmiş, ki Müslüm Baba’nın sesini tanıyanlar bu durumu çok yadırgadı. Ben de yadırgadım. Her ne kadar makyajla Müslüm Gürses’e benzetilmeye çalışılmış olsa da fiziksel yapısı veya kalıbı Müslüm’le hiç bağdaşmıyordu.
“İki filmi kıyaslamak ayıp olur” diye düşünmüyorum. Pek ala iki film de kıyaslanır, oyuncuların performansı da karşılaştırılır.
Bohemian Rhapsody’nin oyuncu seçimi çok başarılı. Tüm oyuncular, gerçek hayattaki karakterlerle örtüşüyordu. Müslüm’de ne yazık ki aynı özeni göremedik. Bunu oyuncu yönetimindeki zaaf olarak da nitelemek mümkün… Hele ki, Muhterem Nur’u canlandıran Zerrin Tekindor tercihi çok absürt olmuş.
Aradaki 22 yaşlık fark, gerek Tekindor’un genç görünmesi, gerekse Nur’a hiç benzememesi filmin eksi yanlarından biriydi…
Müslüm’ün (Timuçin Esen) şarkı söylediği gazino sahnelerindeki hızlı kurgunun da Esen’in, abartılı makyajını örtbas etmek için uygulanan bir teknik olduğu gözlerden kaçmadı.
Tüm bunlara rağmen, gerek Timuçin Esen ve Zerrin Tekindor’u ve elbette Müslüm’ün gençliğini canlandıran Şahin Kendirci’yi alkışlamak gerek.
Timuçin Esen’in de o makyajla hem oynayıp hem şarkıları seslendirmesi de takdire şayandı…
Ama keşke Esen değil de Müslüm Baba’nın kendi sesini kullansalardı…
Sonuçta, iki müzikal karakter ve iki farklı film…
Bir kaç satırda da olsa, sinemadan anlamadıklarına bir kez daha tanık olduğum Türk (Bursa) izleyicisine değinmek istiyorum.
Diğer illerde durum nasıldı bilemiyorum ama; film bitmiş, sonunda gerçek Muhterem Nur ile yapılan röportajlar akıyor jenerikle birlikte; bir dur da izle, ne diyor gerçekte ne anlatıyor; yok arkadaş, sanki sinemaya zorla getirip de zorla filmi izlettirmişler gibi; kaçarcasına, paldır küldür ayaklandı herkes ve ne kendileri izledi filmin en anlamlı yerini, ne de başkalarına izlettirdiler. Benzer durum Ayla filminde de olmuştu, Bohemian Rhapsody’de de oldu.
Bu millete ne film izleme adabını kazandırabildik, ne de başkalarına saygı göstermeyi…
Trafik lambalarında kırmızı ışığa sabır gösteremeyen bir güruhtan bunu beklemek fazla, biliyorum ama ne zaman ki film sonunda akan ve emek verenlerin isimlerinin yazılı olduğu jenerik izlemeye başlayacak işte o zaman ADAM(!) olacağız, aha buraya da yazdım…

Perşembe, Kasım 22, 2018

Recep Gündüz’ün yanındaki komünist(!)


Bilmem Recep Gündüz’ü tanır mısınız?
Belirli bir kesim tanıyor olabilir ama Bursa’da bu belirli kesim dışında, tanıyan, ismini duysa da kim olduğunu bilenlerin sayısı pek fazla olmasa gerek.
Bunlardan biri de bendim.
İsmini duymuş, birkaç kez topluluk içinde karşılaşmış ama bir hukukumuz ya da muhabbetimiz oluşmamıştı.
Recep Gündüz Kosova-Üsküp Türkleri dernek başkanı.
Özellikle adaşı, bir önceki (devrik) Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe ile birlikte Kosova ve Makedonya’ya kurduğu dostluk köprüsü ile tanındı…
Gündüz’ün marifeti bununla sınırlı değil, bilerek veya bilmeyerek gönüllü dostluk ve kardeşlik elçiliğine soyunmuş.
“Soyunmuş” derken, bu tabir havada kalmasın; gönüllü elçilik işinde hiç kimsenin yapamadıklarını yaparak, tek kelimeyle, balkanların doğusunda bulunan bu iki küçük ülkede gönülleri fethetmiş…
Öyle böyle değil, birkaç kelimeyle anlatılacak gibi hiç değil; Bursa’da birçok kişinin burun kıvırdığı, adını duyduğunda yüzünü ekşittiği bu adam, Makedonya’da ve özellikle de Kosova’da el üstünde tutuluyor.
Hatta “el üstünde tutuluyor” benzetmesi bile havada kalır, sanki fahri bir “devlet başkanı” muamelesi görüyor, dersem inanın abartmış olmam…
Ona gösterilen itibar, resmi karşılama ve uğurlama törenlerinden (neredeyse) farksız.
Gezdiğimiz her köy, okul ve belediyede, başkanlar, öğretmen ve öğrenciler tarafından kapıda karşılanan, ziyaret bittikten sonra aynı şekilde uğurlanan kaç kişi tanıyor olabilirsiniz?
Balkanlarda öyle bir tat ve lezzet bırakmış gibi Recep Gündüz, hayran olmamak elde değil.
Türkiye’de Recep başkanı neden kıskandıklarını, neden pek sevilmediğini aslında daha iyi anladım şimdi…
(Prizren Şadırvan meydanında)

Recep Gündüz ve gazeteci değerli arkadaşım Bilal Kayaaltı ile birlikte gerçekleştirdiğimiz 9 günlük Makedonya ve Kosova gezi sırasında tanık oldum bunlara.
Recep Gündüz’ün gördüğü saygı ve itibarın yanı sıra, ilk orta ve lise ve hatta meslek liselerini, en ücra dağ köylerinin durumlarını da gözlemleme fırsatı yakaladık.
Türkiye ile kıyasladığımızda, fakirlik olsa da bu iki küçük ülkede eğitime ne kadar çok önem verildiğini gördük.
Makedonya’da Tetova ve Kumanova şehirlerinde Bursa’daki okul ve belediyelerle kardeş olan kurumları gezdik, müdür ve öğretmen ve öğrencilerle konuştuk. Makedonya’da okulların durumu, Müslüman Arnavutların azınlıkta olduğu Kumanova’da berbat durumdaydı. Arnavutların çoğunlukta olduğu Tetova’da ise Kumanova ile aralarında uçurum kadar fark vardı. Tetova tam bir eğitim şehri haline gelmiş. Sadece Türkiye’den değil, Avrupa ve ABD’den de eğitim konusunda önemli destekler verilmiş. Bu noktada Makedonların nasıl bir ayırımcılık yaptıklarının altını çizmek gerek. TİKA’nın (özellikle ve öncelikli olarak dini içerikli) birçok okula ciddi yardımlar yaptığını, Kumanova’ya ise hiçbir destek verilmediğine üzülerek tanık olduk.
Kosova’nın durumu Makedonya’ya nazaran daha iyi durumdaydı. Savaş’tan sonra hızla toparlanma sürecine giren Avrupa’nın bu en yeni ülkesini, beş yıl önce (2013), İpek (Peje) şehrinde düzenlenen bir film festivaline katıldığım zaman görmüştüm ve bu süreç içerisinde gerek yolları, gerekse okullarının durumu kayda değer şekilde düzene ve çağdaş görünüme kavuşmuş.
Türkiye’den gelen desteklerin köprüsünü de elbette Recep Gündüz kurmuş.
Her ne kadar (muhalefet duruşum nedeniyle) bana sürekli “Komünist” diye hakaret etse de (ki ben bu tabiri hakaret olarak algılamıyordum) Recep Gündüz’ün çabaları takdire şayandı.
Bursa’da pek çok kişi bilmese de ben bizzat gözlerimle tanık oldum, kameralarımla da olanları kaydettim.
Aslen Arnavut olan, Kosova’nın Gilan şehrinden 3 yaşında ailesiyle birlikte Türkiye’ye göç eden, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında paraşütçü komando olarak savaşta yer alan, Kıbrıs gazisi Recep Gündüz’ün bu çabasını görmezden gelmek için kör olmak lazım…
Lakin ön yargıları nedeniyle de eleştirmeden geçemiyorum.
Özellikle de muhalefet eden herkesi komünist diye yaftalaması, bunu ulu orta, patavatsızca yapması, zaman zaman hoşgörüsünü yitirmesi, eleştirilere tahammül edememesi bu inatçı Arnavut’un zaaflarından bir kaçıydı.
Marifet bir insanı zaaflarına rağmen alkışlayıp hakkını verebilmektir. Biz de Recep Gündüz’ü başardıklarıyla anımsamak istiyor ve Bursa’da kendisi için olumsuz düşünenlerin, Kosova ve Makedonya’da yaptıklarını dikkate almalarını öneriyorum.
Zira, büyükelçilik ya da konsolosluk görevlilerinin yapması gereken işleri bu eski paraşütçü komando gazisi yapıyor.
Hani derler ya, “Yiğidi öldür ama hakkını da yeme…”
Bir insanı sevmesiniz bile, başarıları karşısında takdir etmek gerek.
Ben de öyle yapıyor ve Recep Gündüz’e hakkını veriyor, alkışlıyor, takdirle karşılıyorum…
Helal olsun…

Cuma, Kasım 02, 2018

Bor’un efendisi “Faruk Durukan”

O bir "Son Çılgın Türk", o NASA ve TÜBİTAK ödüllü bir mucit… O bir, Türk insanının neler yapabileceğinin kanlı-canlı kanıtı ve aynı zamanda servetini bilim uğruna harcayabilecek kadar (kimine göre) bir DELİ... O aslında bor madeninin efendisi…
“Bor madeninin efendisi” derken yanlış anlaşılmasın, bu değerli madeni kendi çıkarı ve menfaati için kullanıp servetine servet katmanın hesabında olan para göz, aç gözlü, doymak bilmeyen biri aklınıza gelmesin…
Peki kim bu, hem efendi, hem de deli adam?
Kim olacak, Faruk Durukan!
E Faruk Durukan kim ki?
Vallahi ben de kim olduğunu yeni öğrendim ve yaptıklarını, yapmaya çalıştıklarını duyunca kendi kendime, “aha bu olsa olsa, Son Çılgın Türk” dedim. Yazımın başlığına da önce öyle yazdım ama Durukan’ın asıl marifetinin “Bor” madeniyle haşır neşir olmasıyla ortaya çıktığını ayrımsayınca, ona “Bor’un efendisi” demeye karar verdim.
Evet, o hem çılgın Türk, hem de Bor’un efendisi…
Faruk hocamızı geçen akşam Almira Hotel'de tanıma şerefine nail oldum. Genç Sanayici ve İşadamları Derneği (GESİAD) Bursa Şubesi'nin geleneksel olarak düzenlediği "Sinerji" toplantılarının konuşmacısı olarak Bursa’ya gelen Durukan, yaşadıklarını ve deneyimlerini GESİAD üyeleriyle paylaştı. Soruları yanıtladı.
Kişisel web sitesinde hakkında yazan ilk sözler; “Sivas 1960 doğumlu , 6. Tuğlu Ömer Faruk efendinin torunudur” diye başlıyor.
Bu yazıyı kaleme aldığım sırada , “6. Tuğlu Ömer Faruk efendi kimdir?” diye merak edip Google amcaya sorduğumda “son Osmanlı halifesi Abdülmecid Efendi'nin oğlu, son Osmanlı padişahı VI. Mehmed'in damadı Ömer Faruk efendi” çıktı karşıma.
(Son Çılgın Türk Faruk Durukan)
Toplantı sırasında hiçbirimiz (bilgisizlikten) bu durumu sorma gereği hissetmediğimiz için ben de isim benzerliği olabileceğini düşünerek, sözü tekrar Faruk hocaya getiriyorum.
Çünkü bu yazının öznesi Faruk Durukan ve filmlere, romanlara konu olabilecek kadar ilginç hayat hikayesi.
Elbette ben hayatının özetini anlatmayacam ama yaptıkları ve verdiği mücadele gerçekten inanılmaz ve takdire şayan…
Bir yaşındayken, ast subay olan babasının Edremit’e atanmasıyla 1961’de başlayan Marmara Bölgesi’nin sınırında Ege Denizi’ne bakan kaz dağlarında kurduğu araştırma laboratuvarında devam ediyor.
Gençlik yıllarından buyana araştırma ve geliştirme merakının peşinden koşan Durukan, müteahhitlik yapmış ve gayri menkul zengini olmuş.
Ama içindeki araştırma ve geliştirme arzusu hiç tükenmemiş. “Ben bu kadar serveti, gayri menkulü ne yapayım, bari arkamda kalıcı bir şeyler bırakayım, ülkeme faydalı olayım” düşüncesiyle; Amerikalıların aya gittiği yıllarda kendini bilime adamış.
“Taşı sıksa suyunu çıkarır” sözü Faruk Durukan’a ne kadar feyz verdi bilemem ama o da tutmuş taşın suyunu çıkarmış ve *ekstrakt fabrikaları açarak Türkiye ekonomisine değer katan çalışmalara imza atmaya başlamış.
Faruk Durukan’ın elde ettiği “taş suyu” sürüldüğü yüzeyin alev almamasını sağlayan, güçlü antimikrobiyal yapıya sahip…  -150 derecede donmama özelliği olan taş suyu çalışması ise farklı bir metod ile üretilmiş olan bir sıvı. Taşları sıvıya döndürme yöntemiyle üretilmiş olan sıvı, uzay şartlarında üretim gerektiren bir materyal. Ancak ne Türkiye’de ne de dünyada daha önce böyle bir çalışma ya da metot bulunmuyordu. Bunun üzerine ABD'nin dahi gerçekleştirmediği bir proje oluşturarak laboratuvar ortamında uzay ortamını oluşturmayı başardı.
“Bu projenin amacı Türk AR-GE'sini Dünya'a göstermek ve gelişen değil gelişmiş ülke Türkiye olduğunu kanıtlamaktı” diyen Durukan, elde ettiği sıvının ayrıca atık sulardaki mikroorganizmaları bir saat içerisinde %99 oranında yok ettiğini söylüyor.
“Amaan bu da bi şey mi?” demeyin, atıl durumda olan zeytin yaprağı, çam kabuğu başta olmak üzere 250 çeşit bitkisel ekstrakt üretimi gerçekleştirmiş ve bunları ilgili üniversitelere, yüksek lisans ve doktora çalışmaları yapan öğrenci ve bilim insanlarına ücretsiz sunmuş.
Ülkemizdeki sorun ve eksiklikleri kendine dert edinen Durukan, üniversitelerle sanayi iş birliğini sağlamak için çabalarken, milli ilaç sanayinin temellerinin atılması amacıyla, özgüveni yüksek bir neslin yetişmesini hedeflemiş. “Ülkemizde üretime dayalı ilaç sanayinin olmayışı ülkemizi ilaçta dışa bağımlı kılıyor” diyen Faruk Durukan’ın önündeki engellerin sadece yerel değil, uluslararası boyutta olduğunu da anımsatmak gerek. Durukan, genç sanayicilerden ve sivil toplum örgütlerinden bu alanda siyasileri ikna etmeleri gerektiğini de konuşmasında anlattı.
(Faruk Durukan GESİAD'ın konuğu oldu)
Kanser tedavilerinde hasta ve doktorların önüne geçemediği en hassas nokta metastastır. Yani hastalığın tekrar ortaya çıkıp yayılması.  Ajan *ficin çalışmasıyla, metastas oluşumunu büyük ölçüde durdurmayı başardıklarını anlatan Durukan, Türkiye’de ve dünyada ise ilk kez bitkisel anti metastas ajanı üreterek, TÜBİTAK birincilik ödülüne kayık görüldü.
Faruk hocamızın asıl marifeti ona “efendi” unvanını vermeme neden olan özellik “Bor” madeniyle olan münasebeti…
Bu arada gerçekleştirdikleriyle gönüllerin hocası ve efendisi olmasına rağmen okulundan kovulduğunu da anımsatmadan geçmemek lazım.
“Einstein gibi ben de başarısız bir öğrenciydim ve okuldan atıldım” diyen Durukan, Bor’un ülkemizdeki yüzde 75‘lik rezervine rağmen ham maddenin yurt dışına götürülüp ülkemize pahalı şekilde işlenip gelmesini de kabullenememiş. Kolları sıvayarak, yeni ve daha önce üretilmeyen bir bor bileşiği üretmeyi başarmış.
“Borun nötronları tuttuğu biliniyordu ama elektromanyetik dalgalara, yani x ışınlarına ve gama ışınlarına karşı bir etki gösteremiyordu” diyen Faruk Durukan hocamız, bunun testlerini (yurt dışında) yaptırarak çalışmalarını doğruluğunu kanıtladı. Durukan’nın yeni ürettiği melez bor bileşiği ise hem nükleer enerjiden çıkan nötronu, hem de x ışınlarını ve gama ışınlarını dahi tutabilen bir yapıda olduğu bilimsel olarak da kanıtladı. Bu çalışma sayesinde 2014’te ODTÜ tarafından yılın bilim adamı ödülüne layık gördü.
“Bor kendi başına etkili bir maden değildir ve hiçbir işe yaramaz. Bor’u eğer plastiğe katarsanız plastik çelik gibi olur. Betona katılırsa betonun mukavemeti, direnci ve dayanıklılığı artar. Cama katılırsa BorCam, Çeliğe katılırsa BorÇelik olur” diyen son çılgın Türk, Bor’un efendisinin canını sıkan bir çok sorundan biri de uluslararası patent almakta ki pahalı maliyet ve sorunlar.
Yaptığı buluşların kendisine ait olduğunu kanıtlamak için 6 farklı ülkeden patent almak gerektiğini anlatan Durukan’ın bugüne kadar 50 milyon TL’ye yakın para harcadığını ve tek isteğinin ardında kalıcı ve yararlı bir şey bırakmak olduğunu ifade etti ve Türkiye’nin eğitim sistemi hakkında “Ben okumadım ki eğitim sistemi hakkında yorum yapayım. Yeni bir bakan göreve geldi o da şikayet ediyor” dedi.
Evet; nereden bakarsanız bakın Faruk Durukan vatanını seven, ülkesine ve insanlığa iyi şeyler yapmaya ömrünü adamış bir dahi…
En büyük talihsizliği oma hakkını verecek, önünü açacak, çalışmalarına tam ve koşulsuz destek verecek bir coğrafyada doğmamış olması.
Çünkü bu ülkede “hiçbir başarı cezasız kalmaz”

*Kurutulmuş bitkilerden, özel ekstraksiyon yöntemleri kullanılarak, ayrıştırma (osmoz) işlemlerinin gerçekleştirilmesi sonucunda elde edilen, ilaç hammaddesi olarak da kullanılan bitki özlerine (etken maddelere) "EKSTRAKT" denir.

*Kaz Dağları'nda yetişen incirlerin içindeki maddeye "FİCİN" denir.

Faruk Durukan'ın BURSA GESİD Sinerji toplantısındaki konuşmasını izlemek için TIKLAYIN

@SuatOktySnck

Çarşamba, Ekim 31, 2018

Rezil olmak bedava…

Galatasaray ile berabere kaldıktan sonra demiştim ki, “Marifet Galatasary’ı yenip yenmemek ya da puan almak deil, her takıma karşı, Galatasaray’a ile oynuyormuş gibi oynamak” demiştim.
Alanyasopr’a karşı, özellikle ilk yarı arzulu ve istekli oynamış ve bulduğu iki golle rakibini yenmeyi başarmıştı.
Fakat dün akşam, kahrolası Ziraat Türkiye Kupası maçında aynı Bursaspor 3. Lig takımı Trabzon 1461 ile oynadı ve rakibine – yenilerek elendi. Hem de Bursa’da, hem de Timsah Arena’da…
Rakibi küçümsemek mi dersin, kendini dev aynasında görmek mi dersin, basiretsizlik mi, gaflet mi, ne derseniz deyin; sonuç hüsranla karışık rezillik.
Bursaspor gibi bir takım Ziraat Türkiye Kupası’na adım attığı gün elenip tarihine kara bir çentik atıyor.
3. Lig takımı Trabzon 1461, Trabzonspor’un pilot takımı ve tamamen genç ve yerli oyunculardan kurulu. Bursaspor ise yarısı yabancı, yarsı pili bitmiş ya bitirilmiş yerli oyuncularla oluşmuş toplama bir takım görünümünde rezaleti yaşattı.
Suçlu kim?
Bence bir numaralı suçlu Samet Aybaba…
Belli ki rakibi o da küçümsemiş.
Eğer ciddiye alsaydı savunma kurgusunu bozmaz, ne idüğü belirsiz Arjantinli kazma Vergini’yi oynatmazdı.
Faturayı sadece Vergini’ye kesmek ayıp olur, zira takımı kurgulayan, sahaya süren Samet Aybaba…
Skoru garantiye alıp oynamak varken, böyle bir riski almak intihar falan değil düpe düz ahmaklık.
Böyle maçlar daima sürprizlere gebedir.
Bundan birkaç yıl önce Hamza Hamzaoğlu takımın başındayken Bursa’da Diyarbakır Ametsopr’a benzer bir sonuçla yenilerek elendiğini unutmadık, belli ki Samet hoca o rezillikten haberdar değilmiş!
Bursaspor kupada yok, hem de daha elemelerde havlu attı, kime karşı; tamamen yerli ve gençlerden kurulu bir pilot takıma.
E bu takım bu pazar deplasmana gidecek. Üstelik pilot takımına yenildiği Trabzonspor ile oynayacak.
Pilot takımını yenemediği bir kentin ana takımı karşısında şansı olabilir mi?
Madem rakibi ciddiye almadın, madem rakip üçüncü lig ve genç bir takım o zaman sahaya tamamen yerli ve gençlerden oluşan bir kadro ile çıkaydı ya, hiç olmazsa gençlerle yenildik der, tesellin olurdu.
Şimdi ise vasat yabancılara döktüğün yüz binlerce dolara avroya mı yanarsın yoksa, rezil olmaya mı?
Başlığa “rezil olmak bedava” dedim ama aslında bedava falan değil çok pahalıya patladı, hem rezil oldu hem de kupadan elendi…
Şimdi git ve pazar günü Trabzonspor’u deplasmanda yen de görelim, kaçan kupa mı değerli, yoksa ligde orta sıralarda vasat takım olmak mı?  

@SuatOktySnck

Cuma, Ekim 26, 2018

Kazanmak güzel şey…

 Galatasaray’a karşı deplasmanda kaçan galibiyet ya da alının bir puandan sonra açıkçası oynanacak ilk maç beni ürkütüyordu…
Her ne kadar rakibimiz ligin vasat takımlarından Alanyaspor olsa da puan sıralamasında bizim üstümüzdeydi ve kaybedilecek bir puan bile bizi riskli bölgeye yuvarlayabilirdi…
Çünkü, İstanbul takımlarına karşı Anadolu takımlarının aldıkları galibiyetlerden sonra tökezledikleri istatistiklerle kanıtlanmış bir gerçek.
İşte bu nedenle Alanyasopr’a karşı da Galatasaray’la oynuyormuş gibi oynamamız ve kazanmamız gerekiyordu.
Maça etkili başlayan, tıpkı Türk Telekom’da Galatasaray’a karşı olduğu gibi rakibe alan daraltan, atak fırsatı veremeyen bir takım izledik ilk yarı boyunca…
İlk 45 dakikada 7 pozisyon bulan, rakibe cılız da olsa tek fırsat şansı tanıyan, 5’e sıfır şut isabetiyle oynayan, 56 % - 44 % topla oynama oranıyla 2-0’lık üstünlük yakaladı. Sahanın yıldızı ise tartışmasız Latovlevici’ydi… Rumen futbolcu bir gol bir asist ile 2-0’lık skorun mimarı oldu.
Galatasaray’da oynarken savunmanın sol tarafında görev yapan ve çok eleştirilen ve bu nedenle de sarı kırmızılı kulüple yolları ayrılan Lasmin Latovlevici Bursa’ya geldiğinde de Samet Aybaba sol bekte oynattı. Ancak Alanya maçında Orta sahanın sol kanadında, zaman zaman sol açık gibi sahada yer alırken Türkiye’ye geldiğinden bu yana en iyi performansını sergiledi.
İlk yarı skor 3, hatta dört bile olabilirdi ama gerek Tunay, gerekse Stancu’nın biraz beceriksiz, biraz da bencillikten kaynaklanan tercihlerden dolayı soyunma odasına 2-0 önde gidildi.
Bu arada ilk yarıda değinmeden geçilecek bir pozisyon daha var; Barış, anlamsız ve gereksiz şekilde Ertuğrul ile yaşadığı tartışma…
Her ne olursa olsun saha içerisinde hiç hoş olmayan bu tartışmada, kesinlikle Barış’ın kulağı çekilmeli…
Ertuğrul ondan genç olabilir ama takımın kaptanına karşı böyle bir tepki, Barış’ı asla haklı çıkarmaz. Kaptanlık yaşla ya da kariyerle ölçülemez. Sahada Bursaspor’un kaptanı demek, takımın en önde yürüyen ismi demek.
Bu güzel galibiyete gölge düşüren tek çirkinlik Barış’ın tavrıydı…
İkinci yarıda da üstün oynayan ve rakibe şans tanımayan taraf Bursaspor’du.
Yine kolay harcanan pozisyonlar vardı.
Her ne kadar ikinci yarı topla oynama oranları 50% - %50 olsa da kontrol Bursaspor’daydı.
Rakibe yine cılız iki pozisyon verilirken, bizim etkili 3 pozisyonumuz vardı.
Alanya hiç şut atamazken, Bursaspor skoru koruma güdüsüyle ikinci yarı sadece tek şu atabildi.
Hızlı hücumlarla pozisyon bulmayı düşünen Samet Aybaba, ikinci yarı oyuna Allano ile Fırkan’ı aldı ama bu çok işe yaramadı.
İlk 45 dakika Latovlevici ve Aytaç’ın attığı iki golle 3 puan aldık ve haftayı galibiyetle kapadık.
Ligin başından beri oynadığımız etkili futbolun tam karşılığını ilk defa aldık.
Evet kazanmak çok güzel…
Ama kazanmaktan çok istikrar ve kazanma alışkanlığı edinmek daha önemli.
Samet Aybaba’ya karşı her ne kadar ön yargılı olsam da, takımdaki olumlu değişimin mimarının o olduğunun da farkındayım.
Eleştirdiğimiz gibi alkışlamayı, hakkını vermeyi de bilmek gerek, o nedenle önce Samet hocayı, sonra da futbolcuları bu güzel galibiyet ve özellikle de ilk yarıda ki heyecan verici futbol için kutluyor, devamının diğer maçlarda da gelmesini diliyorum…

@SuatOktySnck

Pazar, Ekim 21, 2018

Türk müsün, doğru mu, çalışkan mı?


Çocukluğumuzda, her sabah okullarda haykırdık…
 “Türküm, doğruyum, çalışkanım…”
Ne zamandan beri? 
1932’de dönemin Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip kaleme almış: 'Öğrenci Andı' 76 yıl okullarda ders başlamadan önce okutuldu.
Dile kolay tam 76 yıl… 
Tarih’e dikkat çekerim; 1932…
Atatürk’ün vefatından altı yıl önce…
"Ulu Önder bu işe ne dedi, neden böyle bir şeye ihtiyaç duydu?" diye düşünmeden edemiyorum.
O dönem için belki haklı bir tarafı olabilir.
Yeni kurulmuş bir ülke, ümmet toplumundan, millet toplumuna geçişi hızlandırmak istenmiş olabilir de...
Ya bugün?
Bugünden bakınca, yapılmak istenenin anlamsızlığı ortaya çıkıyor!
Belli ki bir bilinç oluşturmak istenmiş.
Kime?
Halka?
Kim bu halk ya da millet?
Türk milleti?
Türklerin çocuklarına “Türküm” dedirtmek, Türk olduklarını anımsatmanın ehemmiyeti ne ola ki?
Ha, maksat Anadolu’da yaşayan diğer unsurların bilinçaltlarına “Türklük” aşılamaksa, buna ne demeli?
Yalancı mı ki Türkler, “doğru” olduklarından endişeleri mi vardı ki “doğruyum” dedirttiler…
Tembel miydi Türkler, “çalışkanım” diye çocuklara belletmeyi düşündüler?
Küçükleri korumayan, büyükleri saymayan, yurdunu sevmeyen bir millet olabilir mi?
“Varlığım, Türk varlığına armağan olsun” ne demek?
Çanakkale’de, Yemen’de, Kurtuluş savaşı sırasında her cephede varlığını feda etmedi mi atalarımız?
Bence andımızın her satırı halka güvensizlik, millete saygısızlık içeriyor.
Türkiye Cumhuriyeti’nde sadece Türkler yokken, varlığın Türk varlığına armağan edilmesini nasıl açıklamak gerek?
Anayasamızın 66. maddesi "Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür" diyor.
Mustafa Kemal Atatürk de "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk halkına Türk Milleti denir"demiş.
O zaman aynı şeyi tersten soralım: ülkenin Adı Kürdiye olsaydı ve biri çıkıp "ne mutlu Kürdüm diyene, varlığım Kürt varlığına armağan olsun, diye and içirseydi, "Kürdiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Kürttür" denseydi, tepkiniz ne olurdu?
Türksünüz ve her sabah “ne mutlu Lazım, Gürcüyüm, Çerkezim, Boşnakım, Arnavutum diyene, varlığım (…...) varlığına armağan olsun”, diye and içmek zorunda bırakılsaydınız…
Biraz empati…
76 yıl bu ülkede çocuklar “Andımız”ı okuyarak büyüdü?
Peki neden bu toplum (Türkler) doğru değil, çalışkan hiç değil, neden yoğurttan başka bir icadımız yok?
Kim engelledi?
Neden yaşlılarımıza saygısızız, küçüklerimizi tacizden tecavüzden, kadınlarımızı şiddetten koruyamaz olduk, çocuk yaşta çalışmaya mahkum ettik?
Andımızın tüm anlamlı(!) sözlerini ezberlememize rağmen, neden hiç işe yaramadı?
Bizi kim engelledi, başarılı olmamızı kim istemedi?
Almanya 2. Dünya savaşında yerle bir olmuştu.
Yıl 1945’ti…
Türkiye savaşa girmemişti…
Yerle bir olan Almanya 15 yılda başka ülkelerden işçi davet etme kararı aldı…
Almanya'ya Türkiye'den ilk işçiler 31 Ekim 1961’te gitmeye başladı…
Yani savaştan 16 yıl sonra.
Gelin hep birlikte basit bir kıyaslama yapalım.
Ak Parti 2002’de ülkenin başına geçti.
Evet ekonomi kötüydü ülkede ama Almanya gibi yıkılmamıştı. Genç insan gücünü kaybetmemişti…
16 yıl sonra 2018’de Türkiye’nin geldiği duruma bakın hele…
Almanlar yıkılan bir ülkeden ne hale gelmiş!
Andımızı okuyarak büyüyen neslin yönettiği Türkiye ne halde!
Sıfır teknoloji…
Sıfır hayvancılık ve tarım…
Sıfır ekonomik kalkınma…
Süper güç haline gelen Almanya Şansölyesi Merkel’in makamına bakın, bir de çökmüş ekonomiye sahip Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sarayına!
Kurtuluş savaşından çıktığımız halde on yılda kurduğumuz fabrikaların tamamının satıldığını da eklememe bilmem gerek var mı?
And içsen ne olur içmesen ne!
Elde sadece kendini Türk zanneden bir millet var…
Ne doğru, ne çalışkan, ne saygılı, ne de ezileni, mazlumu koruyan kimse kalmış ortada?
İnsan bile olmayı becerememiş bir topluma sığ ve basit bir milliyetçilik aşılar, bayrak sevmekle, milli marş ezberlemekle kalkınılamayacağını, çağdaş olunamayacağını öğretemedikten sonra, değil her sabah, günde beş defa bile andımızı okutsanız beyhude…
İçi eğitimle doldurulamamış bir and 96 yıl sonunda size çürümüş bir ahlak, çökmüş bir ekonomi, hacılar, hocalar tarafından beyni yıkanmış kandırılmış bir toplum bırakır.
İnanmıyorsanız, çıkın dışarıya bakın;
1945’te yıkılan Almanya 16 yıl sonunda Türkiye’den işçi alacak hale gelirken, Ak Parti Türkiye’si 16 yıl sonunda Suriyeli cenneti oldu.

O zaman haydi hep birlikte haykıralım; 
Türküm, doğruyum, çalışkanım. 
İlkem; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. 
Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir. 
Ey büyük Atatürk! 
Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe, hiç durmadan yürüyeceğime and içerim. 
Varlığım, Türk varlığına armağan olsun. 
Ne mutlu Türküm diyene!

Mutlu musunuz?

NOT: Örnek alınan ülke ABD… Onlarda da var benzer bir uygulama…  Amerikalı öğrenciler 1892'den beri; “Herkes için özgürlük, adalet ve tek bir millet olmayı sağlayan cumhuriyeti temsil eden ABD bayrağına, sadakat ile bağlı kalacağıma tanrının huzurunda yemin ederim” diye and içiyordu. Günümüzde ise 4 eyalet dışında 46 eyalette öğrenciler bu andı her sabah okumaya devam ediyor.



Cuma, Ekim 19, 2018

Bu hangi Bursaspor’du?


İstanbul deplasmanında Bursaspor, Galatasaray’a karşı oynuyor…
Rakip lig lideri…
Geçen yılın şampiyonu…
Biz ise geçen yıl son anda kurtulmuşuz ve bu yıl da işler istediğimiz gibi gitmiyor.
Kâğıt üzerinde Bursaspor’un güçlü rakibi karşısında şansı yok gibi görünüyor.
Maç başlıyor ve şans bu ya; rakibin bir savunma ve iki de orta saha oyuncusu ilk yarı sakatlanarak çıkıyor.
Rakibin taktik düzeni altüst oluyor.
Neyse, ilk 45 dakika rakibe alan daraltarak fırsat da, pozisyon da vermeyen bir Bursaspor izledik. Golü ilk yarıda da bulabilirdik. Chedjou’nun kafa vuruşunu son anda Mariano çizgiden çıkarmasa soyunma odasına önde bile girebilirdik.
Olmadı. Devre golsüz tamamlandı…
Aynı tempoda ve aynı etkide oynarsak, golü bulmamız işten bile değil ikinci yarı.
Karşımızda savruk, kontrolsüz ve organize olamayan bir Galatasaray var.
Bunda beklenmedik oyuncu değişikliklerinin yanı sıra bizim iyi oynamamızın da katkısı büyük.
Galatasaray’ın oyununu bozduk. Orta sahayı kalabalık tuttuk, rakibin top çıkarmasına baskıyla karşılık verdik. Samet Aybaba’nın taktiği işe yaradı. Nitekim hızlı bir hücum sonrası Lima ile yakaladığımız pozisyonda penaltıyı, ardından da Aytaç’la golü bulup 1-0 öne geçtik.
İstanbul’da Galatasaray’a karşı 1-0 önde oynamak kolay değil ve kazanmak için tek bir golün yetmeyeceği de aşikardı.
Bir gol daha bulabilirdik, pozisyonlar da yakaladık ama olmadı. E atamazsan, sahasında oynayan Galatasaray’a karşı kaybetmemen gerek.
Ev sahibi takım Eren ile eşitliği sağladı.
1-1’den sonra bile kazanmaya oynayan bir Bursaspor görmek memnuniyet vericiydi. Kazanamıyorsan kaybetmemek de önemli ama benim merak ettiğim başka bir şey var:
Bu izlediğimiz hangi Bursaspor?
Sivas’tan fark yiyen Bursaspor mu, Ankaragücü’ne karşı zar zor kazanan Bursaspor mu?
Yoksa İstanbul takımlarına karşı oynamanın motivasyonuyla mücadele etmenin ekstra enerjisiyle tüm hünerlerini ve kapasitesinin üstünde performans sergileyen Bursaspor mu?
Galatasaray’a karşı sergilenen oyun, verilen mücadele umut verici.
Ya bu çaba sadece İstanbul takımlarına karşıysa, bundan sonra ki haftalarda yine aynı senaryoyu mu izleyecez?
Beşiktaş’a karşı da iyi oynayıp bir puan almıştık ama sonraki haftalarda ne olduğunu söylememe gerek var mı?
Ben sadece Galatasaray’a, Beşiktaş’a ya da Fenerbahçe’ye karşı iyi oynayan bir takım görmek istemiyorum. Bugün Galatasaray’ı yenseydik, bir hafta sonra yenildikten sonra alınan üç ya da tek puanın ne kıymeti harbiyesi kalır ki?
Bir puan iyidir…
Ve elbet, üçü alt yapı, toplam yedi yerli oyuncuyla oynamanın paha biçilemez olduğunun altını çizmek isterim.
Bu güzel futbol ve mücadeleyi taçlandırmanın tek yolu, aynı performansı bundan sonraki haftalarda, diğer rakiplere karşı da sergilemekten geçer.
Yoksa Galatasaray’ı yensen ne olur, yenmesen ne…
Çünkü hala diplerdeyiz ve bu takım puan sıralamasının dibinde olmayı hak etmiyor. Hele ki Galatasaray’a karşı potansiyelini gördükten sonra…

@SuatOktySnck

Pazartesi, Ekim 15, 2018

Reis’e haksızlık etmeyelim(!)


-Komşu komşu, huuuu!
-Oğlun geldi mi?
-Geldi geldi…
-Ne getirdi?
-Ohoo neler neler…
-Kime kime?
-Sana, bana…
-Başka kime?
-Papaz’a…
-Papaz nerde?
-Dağa kaçtı...
-Dağ nerde?
-Amerika’da…
-Amerika nerde?
-Anasının dininde…
-Anasının dini nerede?
-Pensilvanya’da…
-Ee Pensilvanya papazı nerede?
-Yandııı bittiiii kül olduuuu(!)
İşte şimdi kafamız karıştı! E hani “Al papazı ver papazı”ydı? “Bu fakir bu görevde olduğu sürece, o teröristi alamazsınız” demişti Reis! Ya ne oldu?
Ne olduğunu, ABD başkanı Tramp’ın Brunson'ın ABD’ye ulaşmasından sonra yaptığı açıklamalardan anlıyoruz.
Ne diyor Mr prezident Tramp efendi?
"Yardımları için Cumhurbaşkanı Erdoğan'a teşekkür etmek istiyorum"
Ne için?
Yardımları için.
Ne yardımı? Sn Erdoğan ne yaptı ki?
Neden bağımsız Türk adaletine değil de, Sn Erdoğan’a teşekkür etmek istiyor?
Bi dakka, bi dakka!
Papaz’ı bağımsız Türk adaleti mi bıraktı, hiçbir etki ve baskı altında kalmadan, yoksa…
Yoksa Sn Erdoğan’ın ricası ile mi?
“Bu fakir bu görevde olduğu sürece, o teröristi alamazsınız” diye haykıran biri, kalkıp tükürdüğünü yalamayacağına göre.
Kim bıraktı abi Papaz’ı?
Hay allah ya, elbette bak nasıl da düşünemedim; hay elime eşek arısı soksun, tüh bana, yuh bana(!)
Reis “o teröristi alamazsınız” diyor, “o Papaz’ı alamazsınız” demiyor ki…
Hem “Al Papazı, ver Papaz’ı” derken Papaz Kaçtı iskambil oyunundan söz ediyor, yav ne kötü niyetliyiz biz be…
Ayem sörriy ne sörry, çok pardon yani…
Neyse, biz tekrar fıkramıza dönelim:
Komşu komşu, huuu…
Oğlun geldi mi?
Geldi…
Ne getirdi?
Babayı…

@SuatOktySnck