Cuma, Ağustos 28, 2015

Plan tıkır tıkır işliyor…

Facebook’taki eski paylaşımlarına baktım dün…
7 Ağustos 2014’te, yani bir yıl kadar önce, Kürt aslılı gazeteci Namık Durukan’ın 28 Şubat 2013’te Milliyet’ten manşette yayınlanan “İmralı Zabıtları” başlıklı haberi paylaşmışım.
O haber yayınlandıktan sonra, özellikle AKP cephesinde İmralı’da yapılan gizli görüşmeler ifşa olmuş ve bu haber yüzünden, hafızam beni yanıltmıyorsa, Namık Durukan işinden kovulmuştu.
Peki o haberde ne vardı da AKP kıyameti koparmış, ortalık karışmıştı?
Haberin içeriğine göre yapılan gizli görüşmelerde Apo, ciddi ciddi Türkiye’yi tehdit ediyor, eğer sözünde durulmazsa “50 bin kişi ile halk savaşı olacak” diyor.
Sadece bu da değil Abdullah Öcalan’ın tutanaklara geçen sözleri. AKP’ye ve Recep Tayyip Erdoğan’a verdikleri desteğin önemine de dikkat çekiyor ve “Biz Tayyip Bey’in başkanlığını da destekleriz. Biz AKP ile bu temelde başkanlık ittifakına da gireriz” diyerek yapılan gizli anlaşmanın en önemli maddelerinden birini daha açığa çıkarıyordu.
AKP ile PKK ya da Apo ile Erdoğan arsında belli ki bir pazarlık yapılmış ve karşılıklı sözler verilmiş.
Fakat bu tutanaklardan Tayyip Erdoğan’ın, Apo’ya ne vaat ettiğini tam olarak anlayamıyoruz.
Apo’nun “Eğer verilen sözler tutulmazsa 50 bin kişi ile halk savaşı olacak” sözüne karşılık gelecek vaat neydi?
Apo’nun serbest bırakılması ve Güneydoğu’da özerk bir bölge (Kürdistan) olabilir mi?
Peki bu nasıl olacak?
Oldu da bitti maşallah, nazar değmez inşallah, şeklinde olması beklenemezdi elbette.
Kanlı olmalıydı, öyle kanlı ki, öyle bir şey olmalıydı ki, millet “yeter artık, bırakın şu Apo’yu, kurun şu Kürdistan’ı da yetti gayri, yeter ki kan dursun, analar ağlamasın” aşamasına gelinmesi amaçlanıyordu.
Çünkü mesele sadece Kürdistan’ın kurulması da değil. Mesele batıdaki (rahatları yerinde) Kürtlerin kurulacak Büyük Kürdistan’a gitmek isteyip istememeleriydi…
İşte bütün mesele bu!
Çünkü Apo da biliyor, Erdoğan ve Sam Amca da biliyor ki, batıda yaşayan Kürtlerin hiçbirinin Kürdistan umurlarında değil.
Hepsi tek bir şey istiyor: HUZUR
HDP ve Selahattin Demirtaş’a o nedenle güvendi yüz binerce kişi… Demirtaş öyle bir sempati ile boyadı ki insanların gözünü, tüm engellemelere, tüm provokasyonlara rağmen 80 milletvekili çıkartarak beklenmedik şeklide barajı geçmeyi başardı ve planları alt üst etti.
Demirtaş istemediği halde, bir anda barışın umudu oldu, Abdullah Öcalan’ı gölgede bırakan bir popülariteye ulaştı.
Böyle bir yıldızın gölgesi altında kalmak demek Apo gibi bir despotun ve yönettiği terör örgütünün kabulleneceği bir durum olamazdı…
Dünkü çocuk, bir anda tüm Kürtlerin ve huzur isteyen Türklerin barış umudu olamazdı!
Üstelik AKP ile yürütülen gizli planın da ötesindeydi. Çünkü HDP’nin barajı geçip AKP’nin tek başına iktidar olamaması demek, hem Apo’nun özgürlüğünün, hem de Kürdistan’ın önünün kesilmesi demekti.
Ve 7 Haziran seçimlerinin hemen akabinde, verilmeyen 400 milletvekilinin hesabı sorulmaya, Demirtaş ve HDP’nin parlayan yıldızının üstü kanla örtülüp söndürülmeye başlandı.
Önce Suruç katliamı, ardından iki polisin uykuda katledilmesi, ve kan ve kin, acı ve gözyaşı.
Öldürülen yüzlerce Kürt genci, haince ve kalleşçe pusuya düşürülen güvenlik görevlileri ve kaçan huzur, yıkılan barış umutları!
Hep bir planın pis ve kanlı hamleleri olarak sırıtıyor önümüzde.
Plan o kadar belli ki, o kadar aleni ki…
Bugün gelinen süreçte, HDP ve Demirtaş’ın göstermelik PKK ve akan kana yönelik tepkileri ve AKP-PKK savaşının şifreleri, Apo’nın Milliyet Gazetesi’nde Namık Durukan’ın haberleştirdiği tutanaklarında gizli…
Aslında gizli de değil, görmek isteyene her şey ortada…
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın erken seçim istemesi ve öncesinde koalisyon kurulamaması…
MHP’nin meclis başkanlığı sırasında tutumu…
Çocuklar gibi küsen CHP'nin tuzağa düşüp geçici hükumete bakan vermemesi...
Ve seçim hükümetinin sadece AKP ile HDP arasında kurulacak olması…
Hepsi ama hepsi bir planın sonucu…
2 Kasım pazartesi sabahı Erdoğan istediğini alamazsa…
Veya planın dışında bir başka sonuç çıkarsa, 7 Haziran’dan sonra olanları düşündükçe yaşanacakları tasavvur bile etmek istemiyorum…

Son olarak; ben bu coğrafyada Kürtlerle yan yana huzur ve barış içinde yaşamak istiyorum. Benim gibi düşünen çok Kürt olduğunu da biliyorum…
Keşke medeni bir toplum olsaydık da savaşmak yerine, bir referandum ile sorsalardı hepimize: Kürtlerle ayrılalım mı, ayrılmayalım mı?
Hiç olmazsa bu kadar kan akmazdı!  
Kan dökmek yerine el sıkışarak ayrılmak o kadar zor mu?

Not: haberin yayınlandığı Millyet.com.tr'de ana kaynağını bulamadım. O nedenle kaynak olarak bir başka linki ekledim: "İmralı Zabıtarı" haberinin tamamını okumak için tıklayın: http://t24.com.tr/haber/iste-imralidaki-gorusmenin-tutanaklari,224711

Perşembe, Ağustos 20, 2015

Ve bir millet acı çeke çeke uyanıyor!

Herkes değil tabi hala uyanamayanlar da var…
Uyanmak istemeyenler…
Kimi iktidar partisine göbekten bağlı, çıkar ilişkisi olduğu için tüm bedbaht duruma rağmen ortaya çıkan acı tabloyu görmek istemiyor…
Kimi de büyülenmişçesine göremiyor trajediyi ve bu trajedinin asıl suçlusunun kim olduğunu.
Herkesi suçluyorlar, esas suçlanması gerekeni garip bir şekilde suçlamaya dilleri varmıyor ya da cesaret edemiyor, veya hata yaptıklarını, oy vererek büyük günaha ortak olduklarını kabullenmek istemiyorlar!
Fakat, yavaş yavaş, acı çeke çeke gerçeği öğrenen büyük bir kitle var ve o büyük kitle, “400 Milletvekili verin bu iş huzur içinde çözülsün!” sözünün ne anlama geldiğini idrak etmeye başladı…
Bir ay içinde 50 kusur güvenlik görevlisi ve bir de diğer tarafta ölen ve aslında TC vatandaşı olan kandırılmış yüzlerce Kürt genci… Çünkü karşı tarafta kaç gencin öldüğünü de tam olarak bilmiyoruz.
Her şehit cenazesinde alışık olmadığımız tepkiler daha yüksek sesle dile getirilmeye başlandıysa, bu acı uyanışın, bazı şeylerin farkına varmalarının sonucudur.
Hele bir de şehit cenazesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ailelere yönelik “Ne mutlu şehit ailesine, ne mutlu onun tüm yakınlarına” sözü belki de bardağı taşıran son damla oldu.
Anaların, babaların, ablaların, evlatların, kardeşlerin yüreği yanmış, ocakları sönmüş ama sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan onlardan mutlu olmalarını bekliyor.
Bağrı yanık analar, yüreği kavruk babalar, kardeşler, hesap soruyor: Erdoğan'ı başkan seçseydik evladımız ölmeyecek miydi?
Yemiyor artık, bu millet bunu yemiyor ve sormaya devam ediyor: Hep garibanların çocukları mı yanacak, hep garibanların ocaklarına mı ateş düşecek?
Bakan yuhalanıyor, vali kendini tepkilerden zor kurtarıyor. 
Bu savaşın bir kazananı olmadığı apaçık ortadayken bu ekilen nefret tohumları kime yarayabilir ki?
Oysa önce Kürt açılımı sonra barış süreci başlamamıştı.
AKP barış sürecini ciddiye almadığını, bunu bir seçim malzemesi olarak kullandığı iddialarının gerçekliği artık kanıtlandı.  
AKP’nin ne kadar yanlışı varsa HDP’nin de bir o kadar yanlışı olduğunu ifade etmek gerek.
PKK ve KCK'nın aslında hiçbir zaman barıştan yana olmadığını, bugüne kadar süreci sabote etmek için yaptıkları eylemleri anımsadıkça asıl amaçlarının üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğunu daha iyi idrak edebiliyor herkes!
Ve çünkü kendileri Kandil'de güvenli şekilde kanlı eylemleri organize ederken gencecik insanları, bile bile ölüme yolladıklarını gariban Kürt aileler de anlamış vaziyette...
Evet,  Kürdüyle Türküyle, Lazıyla, Arnavudu, Boşnak’ı, Gürcüsü ile bu millet yavaş yavaş, acı çeke çeke uyanıyor!

Keşke daha önce uyanabilseydik…

Pazar, Ağustos 16, 2015

Sabrı olmayan gitsin Bizans takımların izlesin

Bence Bursaspor’a da, yönetimini de, teknik kadroya da haksızlık ediyorsun(uz)..
Yapmanız gereken çözüm önermek, ama ne yazık ki, Bursa'da çözüm önerecek akıl yok.
Ben de soruyorum, siz Bölükbaşı'nın yerinde olsaydınız ne yapardınız?
Bu durumda, Bellushi'yi, Volkan'ı, Ozan'ı, Bakambu'yu nasıl takımda tutardınız?
Onların Gitmesinin suçlusu gerçekten Bölükbaşı ve yönetimi mi?
Battalla'nın nasıl ve neden kaçtığını unuttunuz mu?
Sıradan taraftarın sabırsızlığını ve düz mantıkla düşünmesini anlarım ama gazetecilik yapan eli kalem tutan insanların eleştirirken daha makul ve mantıklı davranmasını, bazı argümanları, koşulları ve bir takım gerçekleri dikkate alarak eleştirmelerini beklerim.
Ne Sağlam, ne Bölükbaşı babamın oğlu değildir...
Yer geldiğinde de (herkes gibi) eleştirilmelidir.
Recep Bölükbaşı'nun (özellikle) üslubu, konuşma tarzı konusunda çok şey söylenebilir. Fakat, takımın düştüğü şu durumu için doğrudan onu suçlamak haksızlık olur. Hele ki Ertuğrul Sağlam'a böyle bir maçta vurmak...
Rakibe tek bir pozisyon verip, (o da karambolden) gol yemiş, şansızlık sonucu direkten bir topun dönmüş ve kaybetmişsin ve daha ligin ilk haftasıyken, telafileri mümkün haftalar önümüzdeyken...
Skor değil, spor yazarlığı yapmanın ne kadar önemli olduğu aklıma geliyor hemen.
Bursa medyası ile İstanbul medyasını ayıran en önemli unsur da galiba buradaydı, ama... Galiba her alanda olduğu gibi medyacılıkta da İstanbul’un arka bahçesi olmuşuz da ben yeni fark etmişim…
Dünkü maçta Sağlam’ı yaptığı değişiklikler için eleştirirken, eğer o top direkten dönmeyip gol olsaydı ve maçı o golle kazansaydık da eleştirebilecek miydik?
İşte bu durumda spor değil, skor gazetecisi olup çıkıyorsunuz…
Her haç, her sezon, her teknik adam, her yönetim ve her takım kendi içinde değerlendirilmelidir…
Bursaspor tarihin en şansız sezon öncesini yaşadı.
Düşünsenize; geçen yıldan 9 futbolcunuzu kaybetmişsiniz ve bunların en önemlileleri, sözleşmeleri devam ettiği halde, hazırlık kampına katılmışlar ve tam da lig başlayacakken, “biz yokuz” deseler, siz ne yapardınız?
Bölükbaşı’nın yerinde siz olsanız ne yapardınız?
Sağlam’ın yerinde olsanız, yaralı Trabzon’a karşı deplasmanda nasıl oynardınız?
Açık futbol oynardım diyenin aklına şaşarım!
Tek pozisyon verip şansız yenilen bir takım için sabretmeye değer.
Sabrı olmayan gitsin başka takımları izlesin, malum Bizans orada!

Cumartesi, Temmuz 25, 2015

Yandı balık yan gider!

Benciller diyarı Anadolu, nankör dolu!
Ne bahtsız coğrafya burası, Anadolu, kaos ve göz yaşı dolu…
Bu topraklara huzur ve mutluluk haram…
Lanetli miyiz neyiz?
Her şey ama her şey…
Herkes ama herkes tek bir şey için mücadele ediyor: Ego
Yani kendileri için…
Başkasını düşünen yok..
Her hangi bir yerde, bir sıraya (kuyruğa) karşıdan şöyle bir kaç dakika bakın, nasıl saygısız, nasıl görgüsüz, sabırsız ve nasıl egoist olduğumuzu anlayacaksınız.
Çıkın trafiğe görün: "Önce ben geçecem, önce ben gidecem, önce ben!
Ben, ben, bennnn"diyen milyonlarca bencil yaratık...
Sonuç?
Sonucu her bayram öncesi ve sonrası görüyoruz: Trafik kazalarında akrabasını bir kazada kurban vermeyen kaldı mı?
***
PKK terör örgütünün bir lideri var. 15 kusur yıldır ömür boyu hapis cezasını İmralı’da çekiyor.
Suçu sabit.
Uluslar arası alanda bile terör örgütü olduğu tescillenmiş bir örgütün liderine bir başka coğrafyada olsa verilecek ceza belliyken, bizde, birilerinin dayatmasıyla ömür boyu ceza layık görüldü...
Neyse…
PKK lideri Apo’nun Kürt halkının haklarını savunduğu iddia ediliyor ve birçok kişi buna inanıyor. Peki gerçekten böyle mi?
E bu gerçekse, peki neden PKK, Apo’nun serbest bırakılmasını barış sürecinin en önemli şartı olarak öne sürüyor?
E hani esas olan Kürt halkıydı, haklarıydı?
Apo’nun çıkması mı önemli, Kürt halkının huzurlu olması mı?
Eğer Kürt halkı önemliyse neden Apo’nun serbest kalması ana şart?
***
Neyse bunu da geçtik, peki ya CHP’ye ne demeli?
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu girdiği beşinci seçimi de geçen haziran başında nihayet kaybetti!
Evet nihayet diyorum çünkü, çağdaş ülkelerdeki emsalleri, bu tür durumlarda, değil beş, kaybedilen ilk seçimin hemen ertesi günü istifa edip işi daha iyi yapabilecek başkalarına yerlerini bırakıyorlar!
Kemal Kılıçdaroğlu görevini bıraktı mı?
Hayııırrr!
Neden?
Ah o ego ah..
Ah o bencillik ah!
Yoksa koltuk sevdası, iktidar hırsı mı desem, ne desem!
***
CHP’de durum böyleyken AKP’de farklı mı ki?
Ahmet Davutoğlu 7 Haziran seçimlerinde başarı oldu, denebilir mi?
Kaybettiği oyların bedelini istifa ederek ödemesi gerekmez miydi?
Hadi, diyelim o göreve zaten atama ile geldi, görevden alacak olan da onu oraya getiren…
Peki ya onu göreve getiren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tavırları?
Bencillik kavramının hangi mertebesine denk gelir dersiniz?
***
7 Haziran’dan sonra olanlara bir bakın...
Barış süreci adı altında yürütülen görüşmeler, ardından peş peşe gelen sadırılar, bombalamalar, cinayetler, ölüm, kan ve gözyaşı…
Hepsi ama hepsi tek bir şeye hizmet ediyor: Büyük egonun daha da büyümesine…
Yani, Recep Tayyip Erdoğan’ın başkan olabilmesine fırsat yaratacak zeminin oluşmasına!
PKK bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek son saldırılarıyla HDP’yi çemberin dışına itip oyların AKP’ye kaymasına yardımcı oluyor.
E MHP ve Bahçeli’nin yaptıkları da herkesin malumu...
Geriye tek bir şey kalıyor.
RTE’nin istediği ve apaçık dile getirdiği “Verin 400 milletvekili bu iş huzur içinde çözülsün” sözünün altının doldurulması.
Anlaşıldığı üzere büyük ego, ülkeyi, seçmenini, ekonomiyi, fakir fukarayı, müteddeyin kesimi, müminleri, muhafazakarları, Fenebahçelileri, Trabzonsporluları düşündüğü falan yok.
Tek derdi başkan olmak ve ömrünün kalan kısmını huzur içinde tamamlamak...
Çünkü biliyor ki, kendisinden sonrası tufan!
O tufanı kim yaşarsa yaşasın, aman ona bir şey olmasın da…
Kendisi yanacağına, kim yanarsa yansın da...
Yandı balık yan gider(!)

Perşembe, Temmuz 02, 2015

Bi daha PTT’den kargo gönderinin…

Hani bir tekerleme vardır ya, “Ankara’nın Dikmeni, bi daha oraya gideni öpmeli…”
Bu tekerlemedeki “öpmeli” kısmını değiştirdiğimi hemen anlamışsınızdır.

Evet aynen öyle… Bi daha PTT ile kargo göndermeye kalkanı münasip tarafından öpmeli(!)

Şaka değil, ciddiyim, hem ciddi, hem de öfkeli…

Oysa PTT Kargo ile daha önce de ciddi sorunlar yaşamıştım.
Mesela, 2011’de Kültür Bakanlığı’nın PTT kargo ile Ankara’dan adresimize yolladığı, içinde yapımcı belgemizin olduğu kargo tam 29 gün gecikmeyle, önce İstanbul, sonra İzmir ve ardından yine Ankara’ya gitmesi, ardından da özel bir kargo şirketi aracılığı ile (tarafımızdan) ödemeli olarak bize ulaştırması ilk ve en büyük vukuatıydı.

O tarihten bu yana PTT kargo ile çalışmıyor, çalışmamaya da özen gösteriyordum.
Lakin geçen hafta, İstanbul’dan bir arkadaşım PTT Kargo aracılığı ile bir flash disk göndererek, benden uzun metraj sinema filmimiz Adı Aşk Bu Eziyetin HD kopyasını yükleyip geri yollamamı istedi.
Aynen yaptım…

Bir an, PTT Kargo’nun sabıkasını unutup, geldiği gibi kargoyu PTT ile yollama gafletine düştüm. Kargonun üstüne, hem alıcının, hem de göndericinin adresini ve cep telefonlarını da yazdım. (Zaten yazmasam da iletişim için bir telefon mutlaka istiyorlar)
Neyse, paketimi PTT Kargo ile gönderdim. Kargo takip numarası ile de paketimin izini sürmeyi ihmal etmedim.

En son ulaştığı merkez alıcı adresinin bulunduğu Beşiktaş PTT olduğunu görünce, “Tamamdır, bu sefer sorun yok!” dedim…

Hay demez olaydım!

İki gün sonra arkadaşım beni aradı ve paketin kendisine ulaşmadığını söyledi. Sonra internetten baktığımda bir de ne göreyim; adres tanınmadığından kargonun iadesine…
Arkadaşım kargoyu adresinde bekliyor fakat PTT Kargo, adresi bulamayıp, zarfın üstündeki telefon numaralarını da dikkate almadan, ulaştırmakla yükümlü olduğu emaneti, yani kargoyu gözünü bile kırpmadan geri yollamak üzere çuvala atıyor. Araya hafta sonu giriyor ve pazartesi ilk işim hemen önce Bursa PTT Kargo servisini aramak oluyor. Paketimin henüz gelmediğini öğrenince ardından da İstanbul Kargo Servisi’ni arıyorum…

Paketim hala İstanbul’daymış.
Oradaki görevlilerden, kargonun yeniden Beşiktaş’taki PTT şubesine yönlendirmesini rica ediyorum. Görevli ne derse beğenirsiniz? “bize hemen bir dilekçe yazıp, kimlik fotokopisi ile birlikte faks çekmeniz gerekli“
Yıl 2015…
“Ne faksı, ben nerede bulacam faksı? Mail atsam olmaz mı?” diyorum.
“olmaz, prosedür böyle” yanıtı beni çileden çıkartıyor.
Kızıyorum, sinirleniyorum, oruç ağzımı bozmamak için zor tutuyorum kendimi.
“Bakın” diyorum, “Ben bir aptallık yapıp PTT Kargo’yu tercih ettim, sizden ricam lütfen bunu Beşiktaş şubenize geri yollayabilir misiniz?”
-Hayır olmaz. Kurala uymanız gerek!
-İyi de benim günahım nedir? PTT Kargoyu seçmek suç mu? Görevli arkadaş neden zarfın üstündeki numaraları aramadı? Diye soruyorum...
“Görevlinin böyle bir mecburiyeti yok” yanıtını alıyorum.
“İyi de özel kargolar bu durumda alıcıyı arıyorlar” diye ekliyorum, verdikleri yanıt, “haklısınız” oluyor.
“Haklı olmak istemiyorum, lanet olası, kargom 7 gün geçmiş ve neden yerine ulaşmamış?” diye daha da öfkeyle soruyorum, yanıt aynı:
“halısınız!”
Son sözüm, “bi daha PTT Kargo’yu kullanırsam Allah belamı versin” oluyor.
Kargom dün iade oldu ve bu sefer aynı paketi özel kargo ile aynı adrese yolluyorum. Arkadaşım mesaj atıyor: “kargo geldi!”
Olan benim öfkeme , önce 7, sonra da 15, toplam 22 TL masraf ve 9 günlük bir zaman kaybına mal oluyor…

PTT devlet bürokrasisinin tüm hantallığı ile ne özel sektöre rakip olabiliyor, ne de hizmet görevine yerine getiriyor, yapabildiği tek şey sorun çıkarmak!


Pazar, Haziran 28, 2015

65’lik bir Fransız seyyah…

Ermenistan’ın Gümrü kentinden saat 15:00 gibi bir minibüs ile Tiflis’e yola çıktık.
Dağları taşları aşıp, 6 saat sonra Tiflis’e İrmeni otele ulaştığımızda bizi Fransız bir amca karşıladı.
Tiflis’te bir gece kalacak, ardından da ertesi gün İstanbul’a uçacaktık.

Odalarımıza yerleştikten sonra, tercümanımız Nil’in de refakatiyle (ki Nil, bu Fransız amcayı daha önceden de tanıyormuş) Tiflis’te akşam yemeğini bir yerlerde yemek için yollara düştük. Önde Fransız amca, arkasında biz, Şurası Tiflis’in meydanı, burası Ermeni mahallesi, arkasındaki de Azeri mahallesi derken, Kura (Mt'k'vari) Irmağı’nın kenarında bir restorana kadar yürütüldük(!)
Yürütüldük diyorum, çünkü neden yürüdüğümüzü de, Fransız amcayı yakından tanıdığımız zaman daha iyi anladık.

Kafkas mutfağının özgün yemeklerini tattıktan sonra, bize eşlik eden bu 65’lik delikanlıyı da yakından tanımak istedim.
Adını sorduğumda, bu enerjik Fransız ihtiyarın “Thierry Bussy” olduğunu öğrendik.
Futboldan az çok anlayan her vatan evladının vereceği ilk tepkiyi verdim ve Fransız Milli Takımının ünlü ismi “Thierry Henry” i anımsattım! :)
Bu tepkime kahkaha atarak karşılık verdi Bussy, “Futboldan hoşlanıyor musun?” diye sordu İngilizce.
“Evet, ya sen?” diye karşılık verdim…
Net bir cevapla “No” diye kestirip attı.
Çünkü bu Fransız ihtiyar delikanlı gerçek bir seyyah, yani öz Türkçeyle tanımlamak gerekirse o bir gezgin imiş…
Futbolu mutbolu sallayacak değil ya…
Baya baya, bildiğimiz bir seyyah.
Üstelik, öyle eşekle, atla, bisikletle ya da arabayla gezen, dünyayı dolaşan çağdaş gezginlerden falan da değil, yürüyerek, adım adım, arşın arşın, sokak sokak, köy köy, mahalle mahalle, kent kent, ülke ülke dolaşarak gelmiş Tiflis’e…

Ve ilk fırsatta yine yollara düşecekmiş. Eskiden hiç durmuyormuş ama artık hava koşullarına göre hareket etmeye başlamış.

“Nereden esti de yollara düştün?” diye sorunca, “48 yıl köle gibi çalıştım ve bir gün -yeter, daha nereye kadar çalış çalış- dedim ve vurdum kendimi yollara” diye yanıtladı.
Her şeyi geride bırakmış ve iki yıl önce atmış kendini yollara, Avrupa’yı geçmiş, Trakya’dan Türkiye’ye giriş yapmış, Anadolu’yu arşınlamış ve Tiflis’te mola vermiş. Gürcistan’dan sonra Orta Asya’ya doğru yol almayı planlıyor.
“E peki geride kalanlar, çoluk çocuk yok mu?” diye soruyorum.

İki oğlu olduğunu öğreniyorum Thierry amcanın.
Çocukları sürekli takipteymiş ve bir şeye ihtiyacı olduğunda babalarına her türlü desteği ve yardımı anında yapıyorlarmış. (hayırlı evlatlar)

Biz sohbete devam ederken o ayrılıyor yanımızdan, birkaç gün mü, bi kaç saat mi, Tiflis’te ne kadar kalacağı bilinmez, akıyor zamanın içinden Thierry Bussy, “yolumuz aydınlık, bahtımız açık olsun” diyerek...

Pazartesi, Haziran 22, 2015

Ermenistan ve Gürcistan'da çektiğim fotoğraflar...

Gürcistan'da Tiflis hava alanında Ermenistan'a Gümrü'ye doğru hareket etmeden önce...

       Gümrü'de bir Bursalı... 
Duvarda Dali, kenarda bir deli ;)

Gümrü, Sovyet döneminde kültür ve sanat şehri olarak bilinirmiş...
1988 depremi bu özelliğine büyük darbe indirmiş... İşte Gümrü'nün sanat merkezlerinden, eğitim yuvalarından birinin önünde, beni fotoğraflayan Serdar'ı fotoğraflarken...

                                                         Duvarda Dali, kenarda bir deli ;)

                               Gümrülü bir hayranım Gohar (Ermenice elmas demekmiş) 
                                Benle fotoğraf çektirmek isteyince, hayır diyemedim tabi ;)

                                                                Gümrü'de bir Bursalı...

 Gümrü sessiz ve sakin bir şehir. emeklileri de boş zamanlarında tavla oynayarak geçiriyorlar!
İhtiyarların elindeki tespih pek tanıdık gelebilir ki, o kadar çok ortak noktamız var işte Ermenilerle, tespih sadece bir tanesi... ;)

Tercümanımız Nil, etkinlik boyunca Serdar ve benim kahrımızı çekti... :)


                                                             Gümrü'de bir Bursalı...

 Gümrülü Ermeniler Türkiye'den geldiğimizi öğrendiklerinde, hiçbiri "estafurullah" demedi,nedense(!)

 1988'de yaşanan depremin izlerini kentin her tarafında görmek mümkün...

 Gümrü'nin sanat ve estetik şehri olduğunu her karede hissetmek mümkün...

 Gümrü sessiz, sakin ve planlı bir şehir...

 İnSanat üyesi belgeselci Serdar Güven ile birlikte gezdik Gümrü'yü...

Serdar Güven...

 Gümrü'nün dört bir yanı heykelle donatılmış...

 Gümrü'de sıradan bir gün...

 Serdar ile özçekim (selfi) yapmadan olmaz (Tiflisteyiz)

 Serdar elinde kamera ile fotoğraf avında...,

 Pazarda biber satan bir Ermeni ihtiyar!

 100 bin kusur nüfuslu Gümrü'deki meydanları görünce 
Bursa'nın ne talihsiz bir kent olduğunu bir ez daha anladım! :(

 Ermeni çocuklar kum havuzunda gönüllerince oynuyorlar...

 Gümrü'de zaman 70'li, 80'li yıllarda donmuş kalmış gibi. 
88 depreminde yıkılan kiliseler onarılsa da yaraları hala derin...

 88'deki büyük depremde yıkılmış ve sonradan onarılmış, 
1853 yapımı kilisenin önünde, Serdar ben ve Adar Baran...

 Gümrü'nün dört bir yanı heykel ve anıt...

 Kiliseye gidip mum yakıp dua etmekle, 
bizim türbeye gidip mum yakıp dua etmek arasında ne fark olabilir ki?

 Ermeni Ortodoks kiliseleri günün her saati girilip ziyaret edilebiliyor...


 Ermeniler, sıklıkla kilisleri ziyaret edip tanrıya yakarıyorlar!

 Kaldığımız Nane Hotel'in önünde...

Ermenilerle bir diğer ortak noktamız da araç plakalarının numaralanması... 
16 plakalı bu Lada'nın elbette Bursa ile ilgisi yok, sadece plaka ve numara benzerliği ;) 

 Gümür Nane Hotel'de yemek molası... 

 Fransızca tercümanımız Nil sunum sırasında Serdar'a yardımcı olurken...

 Serdar, Ermeni bir amca ile omuz omuza ;)


Ermeni esnaf kahve molası vermiş, bir yandan sigaralarını tüttürüyor, 
diğer yadan  kahve keyfi yapıyor... ;)

Ermenistan'da altyapı sorunları dikkat çekiyor, ekonomi zayıf ama Sovyet döneminde yerleşen sistem bugün hala Erenilerin işini kolaylaştırıyor. Zira yollar geniş, trafik rahat...

 Serdar Güven ilgnç bir oyuncağın önünde bana poz verdi...

 Nane Hotel önünde Serdar'a poz vermişim ;)

 Serdar'ın belgeselinin sunumunun başlamasını beklerken...

 Serdar ve Ermeni esnaflar...

 Serdar ve Salvador Dali... ;) 

 Ermeni ihtiyarlar tavla partisinde...

 Gümrü'de bir Bursalı... 

    Gümrü'de bir Bursalı... 
 Gümrü'deki son günümüzde, GorkiMeydanı'nda bir kafede Serdar ve Adar ile birlikte yemek yedik...

 Gümrü'den Tiflis'e 6 saatlik bir yolculuktan sonra, dağları aşıp da ulaşmamız gerekti...

 Adar ve Nil ile birlikte Tiflis'e giderken dağlar arasında bir yerde mola verdik...

 Serdar ve Nil ile birlikte...

 Ermenistan-Gürcistan sınırının tam da ortasında tarafsız bölgede özçekim (selfi) yapmak... ;)

 Gürcistan'a merhaba...

 Arkamda Tiflis kalesi...

 Tiflis'te kaldığımız irmeni adlı otelin balkonun manzarasında Tiflis kulesi...

 Tiflis'te de her yer heykel dolu...

 Açaydım kollarımı, gitme diyeydim, gitme kal diyeydim... :D

 Serdar molada...

Tiflis'in ortasından akan nehir... Üstünden geçen teleferik...

 Haydar Aliyev anısına bir heykel ve onuruna açılan Tiflis'teki park...

Tiflis'te çok sayıda tarihi eser var ve bunlardan en çok dikkat çekeni de
islami dönemden kalma hanlar-hamamlar... 

Tiflis'te bir cami ve cumbalı evler...