https://twitter.com/inSanatDernegi
Çarşamba, Şubat 26, 2014
"Barbunya yüzünden işinden kovulan adam(!)"
https://twitter.com/inSanatDernegi
Salı, Nisan 02, 2013
Kelebeğin Rüyası mı, hamam böceği kâbusu mu?
Pazartesi, Eylül 12, 2011
Pala Semih derler adına!
Aslında bu sözler “Pala Remzi” şarkısından devşirme… Semih Pala ismini ne zaman duysam işte bu şarkı ve sözleri aklıma gelir. Özellikle İbrahim Tatlıses’in yorumuyla ünlenen şarkının sözleri aynen şöyle: Pala Remzi derler onun adına vay vay / Vay Vay Remzi / Alem Remzi'den razı / Sordum namın verdiler Pala Remzi dediler / Pala, bıyığı değil, yüreğidir dediler...Perşembe, Eylül 08, 2011
Al futbolu çak potaya!

İki milli takım… Biri basket, diğeri futbol… İkisi de birbirine nazire yaparcasına o kadar kötü oynuyorlar ki…
Cumartesi, Haziran 06, 2009
Turkcell’den kurtulmanın dayanılmaz hafifliği
1996 yılıydı sanırım… İsveç’te yaşayan kayın biraderim,
ortalama bir uzaktan kumanda boyutlarında Nokia marka bir cep telefonu hediye
etmişti bana. Pazartesi, Kasım 03, 2008
SİZ DELİ İBRAHİM'İ BİLİR MİSİNİZ?
Bursa BŞ Belediyesi Şehir Tiyatroları tarihinin en büyük prodüksiyonlarından biri olarak kayıtlara geçen Deli İbrahim oyunu Bursa'da değil de İstanbul'da aynı koşullarla sahnelenmeye kalkışılsaydı, sözde ulusal medya her kanadıyla kültür ve sanat programlarında işler, yazılı basın da hak ettiği ilgiyi gösterir miydi?14 yıllık zindan yaşantısından sonra (1640-1648 yılları arasında) Osmanlı İmparatorluğu'nun tahtına oturtulan Sultan İbrahim'in trajik öyküsü sahneleniyor Bursa'da!
Turan Oflazoğlu'nun kaleme aldığı bu muhteşem eseri tiyatro adamı Ali Düşenkalkar farklı ve özgün yorumuyla sahneye koyuyor.
Siz İstanbullular, Ankaralı veya İzmirli, Adanalı, Antalyalı sanatseverler, duydunuz, gördünüz mü, haberiniz var mı bundan?
Peki ya Bursalılar biliyor mu böylesi bir tiyatro şaheserinin kentlerinde perdelerini açtığını?
Sessizlik…
Nereden bilecekler ki?
Bize "Ulusal Basın" diye yutturulan medya, sadece İstanbul'daki kültür ve sanat olaylarını kültür ve sanattan saydığı için Bursa, İzmir, Eskişehir, Trabzon, Konya, İzmit ya da İzmir'de olup bitenlerden kime ne?
İstanbul var ya…
Hadi bu tiyatro olayıydı…
Ya buna ne demeli:
Altın Portakal Film Festivali gelip geçti önceki hafta… En NTV, ulusumuzun en baba haber kanalı, birkaç canlı bağlantı ile ülkenin kayda değer sinema organizasyonu hakkında bizleri bilgilendirdi. Bilgiye doyduk, hatta çatladık bile(!)
Aynı ENTV, Oscar, Emmy, Golden Globe, Cannes gibi bilumum uluslararası sinema festival ve ödül törenlerini, kimi zaman çift kanalından (CNBC-E) aynı anda canlı yayınlarken, ne Altın Portakal'ı, ne de bir başka yurt içi film festivalini canlı gösterme zahmetine katlanmadı. Geçelim NTV'yi, koskoca TRT ne yapıyor dersiniz, CNNTurk, SkyTurk, Haberturk, KanalTurk, ATV, Star, KanalD neyle meşgul dersiniz?
Sözüne ettiğim yabancı festival ve yarışmaları tekrar tekrar ekrana getiren NTV (eğer hafızam beni yanıltmadıysa) o gece sadece yarışmanın ardından Antalya'ya bağlanarak sonuçları verdi? (Belki bir de öncesinden vermiştir ;-)
"Neden festivalin final bölümü ekrana gelmedi?" sorusunun yanıtını kim verebilir bu ülkede?
Oscar törenine veya Cannes'a gidemeyen izleyicilerimiz için böyle bir hizmet verilebiliyorsa, Antalya'ya gidemeyip o heyecanı merak eden yurdum insanın başı kel mi?
***
Gelelim tekrar tiyatroya ve Bursa TKM'de (Tayyare Kültür Merkezi) sahnelenmeye başlanan Deli İbrahim oyununa…
Ali Düşenkalkar oyunu yönetmekle kalmadı ışığını da kendi yaptı, Murat Gedik özel müzikler hazırladı, Tayfun ve Funda Çebi çifti ise dekor ve kostümlerine imza attı. Bu isimleri tiyatro ve sanat çevreleri biliyor, tanıyordur…
Ancak, Bursalı genç tiyatrocuların performanslarına Türkiye henüz tanıklık edemedi. Oyunda öyle bir Deli İbrahim var ki, Altuğ Görgü'ye şapka çıkarası geliyor insanın. Hele Cinci Hoca'yı canlandıran Murat Liman ile Kösem'e hayat veren Nihal Türksever'in ortaya koydukları performans, Sadrazam Karamustafa'yı canlandıran Ertan Akman ile Silahtar'ı oynayan Günay Güney'in güçlü oyunculukları görülmeye değerken İstanbullu sanatseverler kadar Bursalıların büyük bir kesimi de bu değerlerin farkında değil henüz!
Bu yeteneklerden ve böyle bir oyundan nasıl haberdar olabilir sanatseverler? Elbette gazetelerden, TV'lerden ve internetten…
İyi de İstanbul'dan dışarı çıkamayan bu anlayışla nasıl olacak bu iş? Bu medya ile bu ülke nasıl yek, nasıl tek yürek olacak, anlayan varsa beri gelsin!
***
"Türkiye İstanbul'dan ibaret değil" diye defalarca yazdım bu köşeden… Lakin medyanın dediği dedik, çaldığı aynı düdük!
Varsa yoksa İstanbul… Aman İstanbul, canım İstanbul… İlçe ilçe, semt semt, sokak sokak hava durumu verilir, Anadolu'da meydana gelen her hangi minik şiddetteki depremin İstanbul'u etkileyip etkilemeyeceği tartışılır günlerce.
Kayseri Fener'i İstanbul'da, Eskişehirspor evinde G.Saray'ı eze eze yener, malum medyanın spor servisleri "F.Bahçe ve G.Saray yenildi" yazar, Anadolu takımlarının başarısı küçümsenir de küçümsenir, Yılmaz Vural ile dalga geçilir!
"İstanbul medyasıdır, (özelikle sporda) ne yapsa yeridir" demek yakışmaz…
Spor servislerini anladık da sanat editörlerine ne oluyor yahu?
Hadi son olarak onlara şöyle bir müjde vereyim; oyun turne için İstanbul'a da gelecek, belki yanlışlıkla gidip haber maber yapabilirler, benden anımsatması. Geç de olsa, (sözde) ulusal kanalda yer almaları bu genç tiyatro emekçileri onore edecektir!
Not: Bursa'nın tek Sinema Derneği İnSanat olarak bir kaç ay önce Kültür Bakanlığı'na maddi destek için baş vurmuştuk. Bugün başvurumuzun yanıtını aldık. Bütçe yetmediği için başvurmuz Bakan Ertuğrul Günay tarafından kabul edilmemiş. Gerekçesi İstanbul'un Kültür Başkenti olması nedeniyle bütçenin tamamının oraya kaydırılması.
Türkiye'nin kaymağını da sütünü de götüren kent; İstanbul! :-(Afiyet olsun)
Kaynak: http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=11845
YOKSA CEHENNEM BURASI MI?
Âdem yasak meyve elmayı, Havva'nın da yardımıyla yemeye kalkınca günah işlemiş ve bunun sonucu da cennetten kovulmuştu. Tabi Havva ile beraber… Geçenlerde, arkadaşlarla oturmuş bu konuyu tartışırken şu soru ortaya atıldı: Eğer Adem ile Havva işledikleri günah yüzünden cennetten kovulduysa nereye gönderildi?***
Dünyadan, dünya gezegeninin Türkiye ülkesinden, Bursa kentinden herkese selamlar olsun!
Bu satırları okuyan herkese merhaba…
Bu yazı bir kavuşma yazsı değil elbet.
Evet, uzun zaman oldu, elim klavyeye gitmiyordu… Lakin geçen gün arkadaşlarımızla yaptığımız o malum tartışmanın ardından konuyu buraya taşımaya karar verdim.
Cennetten kovulan Âdem ile Havva neden dünyaya gönderildi?
***
Din adamları bu soruya nasıl bir yanıt verir, bilmiyorum açıkçası. Fakat benim de bu duruma bir yorumum olacak elbet.
1800'lü yılların sonundan başlayarak insanoğlunun gelişimine ve dünyanın haline baktığımızda bu soruya yanıt da bulabiliriz, sanırım!
Savaş, kan ve gözyaşı…
Katledilen siyahlar, Kızılderililer, Japonlar, Yahudiler, Müslümanlar, milyonlarca masum ve günahsız…
Birinci Dünya savaşında 20 milyona yakın insan ölmüş…
İkinci dünya savaşında ölenlerin sayısı ise 45 milyonu buluyor.
Tarihin önceki sayfalarını karıştırdığımızda da farklı manzaralar çıkmıyor karşımıza. Hep kan, gözyaşı… İnsanlar insanları öldürmüş, işkenceden geçirmiş, yok etmiş. Kimi din için yapmış, kimi toprak, kimi de dünyaya hükmetmek, kendi ırkını yüceltmek ya da…
… Ya da egosunu tatmin etmek için.
Savaş, kan, gözyaşı= acı, ıstırap, azap, yok oluş…
***
Âdem ile Havva neden dünyaya gönderildi?
Yoksa burası cehennem mi?
Yaşananlara bakılınca, ne anlam çıkar ki başka…
Hele şu (genel ve yerel) ekonomik krizler, hayat pahalılığı, terör bir çeşit eziyet, işkence, zulüm, azap değil mi?
Son model arabalara binen, ceylan derisi koltuklara oturarak, dünya denen cehennemdeki azap derecesini belirleyen zebaniler olmasın sakın?
Kapitalizmi yaratarak, bir kararla bankaları batırıp uluslararası ekonomik kriz çıkaran, ülkeleri batmanın eşiğine getiren, borsa denen azap kuyuları, IMF denen toplumların kanını emen yakıcı ve yıkıcı sistemi geliştiren şeytani akla nasıl bir tanımlama yapmak uygun düşer ki?
***
Burası dünya, (dini inanışlara göre) insanoğlunun sınanacağı bir sınav bölgesiyse, Adem ile Havva cennetten kovulup neden dünyaya gönderildi?
Burası dünya gezegeni değil de dünya denen bir cehennem olmasın sakın?(!)
2008 dünyasında ve elbet Türkiye'sinde olanlara bakınca siz de cehennemi yaşadığımız duygusuna kapılmıyor musunuz?
Ekonomik krizlere, Ergenekon olayı, PKK terörü ve trafik canavarına neden çözüm bulunamıyor?
Bir kısım zebani, siyasetçi ya da gazeteci-yazar kılığına bürünmüş, kendine yontan, kargaşa yaratan bürokrat görünümlü, üniforma giyip aramıza karışmış olabilir mi?
***
Dünya'da olup bitenleri algılamanıza yardımcı olacak bir belgesel film önermek istiyorum size.
Zeitgeist adlı Peter Joseph imzalı 2007 yapımı belgeseli Türkçe altyazılı izleyebileceğiniz linki de ekliyorum alta.
http://sufi-saja.blogspot.com/2008/08/zeitgeist-zamann-ruhu-son-srm-trke.html
Bu belgeseli izlediğinizde dünyanın bir cehennem haline geldiğini ve tüm zebanilerin nerede toplandığını daha iyi anlayacaksınız. Başka söze de gerek kalmayacak.
Kaynak:http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=11796
OYNATMAYA AZ KALDI SPONSORUM NEREDE!
Lütfen dikkat! Bu yazı sinema filmi çekmeye çalışan bir garip yönetmenin yaşadığı zorlukları anlatmaktadır... Film dedim de, geçen gece Bursa'nın yerel kanallarından birinde Tim Robbins ile Morgan Freeman'ın başrolünü paylaştığı 1994 yapımı unutulmaz Esaretin Bedeli (The Shawshank Redemption) filmini bir kez daha izledim. Tam bir baş yapıt!Filmin bir sahnesinde Robbins'in canlandırdığı karısını öldürmekten hükümlü Andy Dufresne karakteri yediği onca cezaya rağmen 'umuttan' söz eder. Freeman'ın canlandırdığı diğer karakter Ellis Redding de cinayetten hükümlüdür ve aldığı ceza nedeniyle daha karamsardır; "Umut tehlikeli bir şeydir" diye karşılık verir, "Umut bir insanı delirtebilir" der.
Umut hep olmalı fakat delirtmemelidir...
Benim de bir umudum var. Bu ülkede sinema yapabilme, uzun metraj film çekebilme umudu!
Film çekmek de bir şey mi?
Bu ülkede yaşamak, var olmak zorken...
Oysa sade bir vatandaş olmak da zor, hele hasta olmak, öğrenci, öğretmen, zordur anne olmak, baba olmak...
İdealist olmak aptallıktır bu ülkede...
Sanat yapmak, sinema üretmek zor ötesidir...
Sinema bizim neyimize ki, "otur oturduğun yerde" olmak varken...
***
Bu ülkede kolaylıklar da vardır da yetenek ister;
her devrin adamı olmak kolaydır mesela...
Dayılardan, emmilerden yararlanmak, 'hamili kart yakinimdir' diyebilmek, el etek öpmek, yalamak, yalanmak özel maharet, geniş ve esnek bir surat ister.
Sponsorluk yasasına rağmen destek bulmak, kaynak yaratmak zorluklar zincirinin en sert halkasıdır!
***
Bir buçuk iki yıldır çekebilmek için kaynak aradığım uzun metraj sinema filmim için çalmadığım kapı, girmediğim delik, çıkmadığım makam, denemediğim yöntem kalmadı.
"Ya para, ya ruh tercihinde parayı seçenler, ruhsuz kalıyor. Parası olanın ruhu da olmuyor" desem çok mu haksızlık etmiş olurum?
Elbette kolay değil para kazanmak, hele gani gani para ve mülk edinmek türlü hüner gerektirir!
***
Emre Altuğ'un başrolünü (gerekli kaynak bulunursa) oynayacağı uzun metraj sinema filmimize finansı yaratmak için önce Bursa koşullarını zorladık, olmadı.
Zira filmimizin konusu Bursa'da geçmekte ve daha önce Türk sinemasında işlenmemiş sosyolojik bir temayı irdelemekte.
"Futbol taraftarı olma psikolojisi" üzerine bir çalışma olacak(tı)
Evet, belki de 'Esaretin Bedeli' gibi bir şaheser filmi çıkmayacak, ama özgün (ve kült) olabilmesi için birçok özellik içermekte
Bursalı, kimi de Bursaspor'da yöneticilik yapmış en baba iş adamlarının kapsını tıkırdattım önce...
İki buçuk milyonluk Bursa'nın havasından, suyundan, emeğinden, etinden ve sütünden(!) yararlanan, Bursaspor'un adını kullanarak çevre edinen, kendilerine vitrin yapan, piyasa yaratan bu aga beylerimiz, iş sanata, kentin ve güzide takımlarının ulusal ya da uluslararası tanıtımına vesile olacak bir sinema projesine gelince "hayır" demekten yüksünmediler...
"Hayır... Biz ticaretle ilgileniriz, sinemadan falan anlamayız!"
"Hayır... Bursa'dan da Bursaspor'dan da, taraftarından da bir halt olmaz, filmi de olmaz... G.Saray, F.Bahçe ve Beşiktaş olsa belki..."
Bunları diyenler, Bursalı iş adamları, Bursa ve Bursaspor ile bir yerlere gelmiş ağır ağabeyler!
***
Bursa'dan zırnık koklatılmayınca bu kez ağalarımı İstanbul'un sanata, spora ve bir takım sinema projelerine destek olmuş hiper markalarının sularına gerdim(!)
Kimler yok ki...
Efes Pilsen...
Vole (Tuborg)...
Vodafone...
Turkcell...
Fortis...
İddaa...
"Bu Bursa projesi destek olamayız" yanıtını verdiler.
İstanbul Cumhuriyeti, pardon Türkiye Cumhuriyeti dışında, antartikaya sınır sanki Bursa...
Öyle ya Bursa'nın sahip çıkmadığı bir projeden onlara ne!
***
Hepsi bir yana da...
En çok gücüme giden Turkcell'in yanıtı oldu.
Yaklaşık 12 yıldır sıkı bir Turkcell abonesiydim...
Yukarıda adı geçen birçok marka projeyi inceledikten sonra kibarca, "hayır" yanıtını verdi...
Turkcell ise projeyi inceleme gereği bile duymadı.
Sadece ufak bir yanıt verdi: "İlgilenmiyoruz..."
-İyi de Süper Lig'e sponsorluğunuz, futbol ve taraftarlık üzerine yürüttüğünüz kampanyalarla örtüşen bir proje bizimkisi; dosyamızı inceleseydiniz, tretman ya da sinopsisine bir göz atsaydınız!
-Hayır! İlgilenmiyoruz!
- Böyle davranmanız 12 yıllık Türksel kullanıcısını çok rencide etti...
Ailemde herkes Türksel kullanıyor. Bu sizin için bir şey ifade etmiyor mu?
-!
-Hay Allah, size onca yıldır yaptığım ödemeleri bir kenara ayırsaydım belki de sponsora ihtiyacım kalmayacaktı ya neyse(!) Gerçi 30 küsur milyon aboneniz var, 10 kişilik bir eksilme sizin için bir şey ifade etmeyebilir. Lakin yakında numara taşıma ve başka GSM operatörüne geçme hakkımızın yürürlüğe gireceğini anımsatıyor saygılarımı sunuyorum...
***
Saygılarımı sunmakla kaldım...
Olsun zaten saygıda kusur etmemek lazım(!)
Mailleştiğim Türksel yöneticisi bayanın işgüzarlığıydı belki bana verilen yanıt; fakat çok üzülmüştüm. Elimde olsa hemen Türksel aboneliğimi iptal edebilirdim de numaramı kaybetmek istemiyordum. Dile kolay 12 yıllık bir sahiplenme söz konusu.
Ama şimdi numara taşıma ve başka GSM operatörüne geçme hakkı (Türksel'e rağmen) uygulanmaya başlayacak. Bekliyorum, ilk işim Türksel'den kurtulmak olacak. Az kaldı, 30 milyonda 1+9 eksik devede pire kaşıntısı, sivrisinek vızıltısı olsa da bu alışkanlık yapabilir, kendilerini kazıklanmış hisseden aboneler soluğu diğer operatörlerde alırsa kimse şaşırmasın!
***
İşte böyle; filmimi çekebilecek, finans sağlayacak birilerini bulamadım. Ha, bu arada başvurduğum Kültür Bakanlığı'ndan da destek alamadığımı anımsatmak isterim. (Başvurduğum yıl en baba yönetmen ve yapımcılar bile destek alamadı ya neyse)
Esaretin Bedeli filminin sonunda Andy, Redding' şöyle seslenir:
"umut iyi bir şeydir... belki de en iyisi"
Gerçekten de umut iyi bir şeydir de bu ülke de umutlar hep ıslaktır, lakin suya düşmeye mahkûmdur. Siz sudan çıkarır, asar kurtur gene cebinze koyup beklemeye başlarsınız, nafile... Bir bakarsınız bir anayasa kitapçığı fırlamıştır başbakanın tepesine ve allak bullak olmuştur yeni kuruttuğunuz umutlar... Bir de bakmışsınız dibinizde savaş çıkmış, ne umut kalmış ortada ne de simit(!), deprem girmiştir araya, derken e-muhtıralar, Ergenekon diye bir garip yapılanma çıkmıştır bir yerlerden, muhalefetle-iktidar çatışırken umutlar erir mum gibi...
Ve hükümetle medya patronları arasındaki didişme son damla umudu da tüketir...
Yine de bir zerre umut kalır ve "yarın kim bilir ne olacak da, umutlarımızı yeşertecek tek unsur olan istikrarı tüketecek?" diye korkuyla beklersiniz!
***
Andy gibi ben de ne pahasına olursa olsun umudumu yitirmedim.
Hayır, ülke için değil film çekebilmek için. Bu son yaşananlardan sonra "yalnız ve güzel ülkemizden" umudum kalmadı ama sinema yapma umudumu bir yerlere gizledim, koruyorum. Şöyle ya da böyle o filmi yapacağım...
Gönlüm profesyonel bir kadroyla filmi çekmek isterdi de, olmazsa tamamen amatörler ve gerçek taraftarlarla çekeceğim, yine de çekeceğim!
Çünkü her şeyin bir bedeli var. Nasıl ki esaretin bedeli varsa, cesaretin de bedeli olmalı.
Tehlikeli de olsa, insanı delirtse de, bu bedel için, sinema yapmak için, umutlanmaya değer.
Kaynak:http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=11538
EKONOMİK GÜÇ=BOL MADALYA!
Olimpiyatlardaki başarısızlık ekranlarda bir süre tartışıldı, ardından gelen devşirme altın ve gümüş madalyalardan sonra ortalık duruldu. Oysa olimpiyatlarda başarılı olan ülkelere yakından bakıldığında neredeyse hepsinin ekonomik refaha sahip, kalkınmış ülke sporcuları oldukları görülebilir.Yani ne kadar çok ekonomik gücün varsa o kadar çok sporcun madalya çıkarabiliyor.
Ekonomik gücün varsa halkın da refahı var demektir. Refahı olan halk geçim derdini düşünmediği için spora daha yatkın ve başarılı olabiliyor tabi.
Bizde bu olası mıdır?
İnsanımız karnını doyurmayı mı düşünecek, yoksa çocuklarının sporcu, topçu yoksa popçu olmasını mı?
"Çocuğu yaz spor okuluna, yüzme, judo, güreş, tenis ya da basketbol yaz okuluna gönderdik de okul kayıt masrafları ne olacak? Hadi diyelim ki çocuk hem yazdan öğrendiği yüzmesini geliştirecek, hem de okuluna devam edecek? İyi de bu çocuğun bir Michael Phelps ya da Usein Bolt olabilmesi mümkün mü?
Beslenmesi ayrı, psikolojisi ayrı, giyim kuşamı apayrı bir dert... Ekonomik krizler...
Terör...
Trafik canavarı...
Ergenekon...
Politik kaos...
Gelecek endişesi...
Yahu ne madalyası, ne başarısı?
Phelps'in kullandığı günlük 12 bin kalori ile Türkiye'de bir mahalle doyar(!)
Mehmet Demirkol'un "Enerji Politikaları" başlıklı son yazsında dediği gibi:
"Mesele olimpiyat madalyası kazanmak değil. Hiç kazanmayabilirisiniz. Sorun değil. Mesele oraya 100 favori sporcuyla gidememek. Yani sporcu yetiştiren, spor yaptıran ve hayata hazırlayan bir sisteme sahip olamamak"
İyi de bu sistem nasıl kurulacak?
Elbette ekonomik güç ve refah ile...
TV programlarında tartışılan konu bu ülkenin spor politikasının olup olmadığıydı.
Sanki öteki alanlarda bir politikası varmış da sporu tartışıyoruz.
***
Bugün ajanslara düşen bir haber ülke ekonomisinin hiç de iyiye gitmediğini bir kez daha gözler önüne serdi.
200 TL'lik yeni banknot çıkıyormuş yeni yılda.
Fakat tartıştığımız konu ekonominin ve paranın düştüğü durum değil, parada Atatürk'ün resminin yer alıp almaması...Yunus Emre sanki bu toprağın değeri değil de, paradaki resmin ne olup olmaması tartışılıyor!
Bu da gösteriyor ki; biz hiçbir zaman olimpiyat yapamayacağız ve gelecek olimpiyatlardaki başarı gene devşirmelere kalacak:
"Biz Elvan'ı, Ramazan'ı, Cem'i, Melek'i kendi adımıza yarıştırırken başka toprakların kaybetmesi muhtemel çocuklarını kurtarıyoruz. Burada sokaklarda binlerce çocuk yardım beklerken" diye eklemiş son yazısında konuyu toparlarken Mehmet Demirkol...
Sözün özü aslında ekonomik!
TL'den sıfır atılalı 3 yıl olmuyor...
Sıfır atılması bahanesiyle en yüksek banknot 50 milyondan 100 milyona (affedersiniz) 100 YTL'ye çıkartılıp çaktırmadan devalüasyon yapan bu hükümet şimdi de 200 TL etiketli parayla "TL değer kazandı" yalanlarına yeni bir kılıf arayacak.
Zira, 20 ay kaldığım İsveç'te en büyük banknotunu son ayımda görebilmiştim. Genelde 500 kronlar piyasada dolaşırdı. En büyük kâğıt para bin kronu bir defa görebildim.
Oysa Türkiye'ye geldiğimin (15 Nisan 2005) ikinci haftasında 100 YTL ile karşılaşma şerefine nail olmuştum. Daha dört ay önce piyasaya sürülmüş 100'lükün halini görseniz ağlardınız.
Bir para bu kadar mı yıpranıp, bu kadar çabuk mu ayağa düşer!
İşte o an anladım ki, bu ülkenin ekonomisi yalan ve dolan üzerine kurulu, anladım ki, olimpiyatlarda başarı hayal...
Anladım ki, bir şeyi salt bir kişinin anlaması yetmiyormuş...
Lakin "anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna" yalanmış!
Kaynak:http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=11446
ÇAĞIMIZ KÖLELİĞİ ÜZERİNE BİRKAÇ SATIR...
***
Aşağıda anlatacaklarım Bursa ve çevresinde faaliyet gösteren alışveriş merkezleri için geçerlidir. Özellikle de AKP'nin iktidara gelmesinden sonra türeyen, sahipleri dini bütün insanlardan oluşan, namazında niyazında patronların alış-veriş merkezi zincirlerinde yaşananlar... (Durumun başka ilerimizde farklı olduğunu düşünmüyorum)
Kölelik bilinen şekliyle kalkmış olabilir, lakin günümüzde ırka ya da dine dayalı değil da paranın niceliğine göre yapılır oldu.
Marketlerden, medyaya...
Bu ülkede daha acımasız ve daha vicdansızca uygulanıyor.
***
Önce hipermarket köleleri...
Hepimizin gözü önünde, hemen yanı başımızda, karşı caddede, arka sokakta... Alış-veriş yaptığımız yerlerde, "hiper" kisvesiyle sunulan marketlerde çalışanların trajedisine tanık olmak, sessiz çığlıklarını duymak, hallerini anlamak için, onlara yakın, daha yakın olmanız, hiç gülmeyen yüzlerine dikkatle bakmanız gerek!
Bunlar bizim insanlarımız... Bizim çocuklarımız, kızlarımız, oğlanlarımız... Emekleri sömürülüyor, hiçe sayılıyor... Ne kollayanları var, ne de haklarını savunacak bir sendika, dernek ya da vakıfları?
AB standartlarına göre 8 saatin üstünde bir elemanı çalıştırmamak gerek. Gelin görün ki Hipermarket çalışanları için böyle bir standart söz konusu bile olamaz. Denetleyen ve gelip soran yetkili, konunun uzmanı birim ya da denetmen ve resmi kuruluş olmadığı için, hegemonyalarını ilan etmiş durumdalar! Az elemanla çok iş yapmayı hedefleyen alış-veriş merkezlerinden devşirme hipermarketlerde görev alan bir işçi en fazla üç ay dayanabiliyor ve en eski çalışan dört ayı bulmadan zor koşullara pes edip ayrılıyor.
Bu marketlerde çalışan (adı bende saklı) bir bayan kasiyerin anlattıkları aynen şöyle:
"Öyle bir tempoda çalışıyoruz ki, kasada görev yapacak eleman almadıkları için bazen işlerin yoğun olması nedeniyle saat 10'da iş başı yapıyor, gece saat 11'de işimizi bitirebiliyoruz. Fazla mesai ücreti yok. İtiraz edenin hemen işine son veriliyor. Kasada saatlerce oturduğumuz için, bazen susuyoruz. Musluğa gitmek sorun olduğundan çalıştığımız marketten 15 kuruş ödeyip (küçük) pet şişe satın alarak su içebiliyoruz. Başımızdaki şefler zebani gibi görünmeye başladı artık. Öyle despot öyle insafsızlar ki, market değil sanki askeri esir kampında hissediyoruz kendimizi. İş çıkışı servis kalkıyor, lakin tek araç olduğu için, evlerimize ulaşana kadar koca Bursa'yı gece vakti dolaşmak zorunda kalıyoruz. Ertesi gün gene aynı işkence ve gene aynı sorunlar. Her halde ben de üç ayımı tamamlayamadan bırakacağım. Böyle bir tempoya ne beden dayanır ne de zihin! Hakkımız alsak neyse, verdikleri maaş askeri ücret!"
Bu alış-veriş merkezlerinin sahipleri AKP ile birlikte palazlandı. Her mahallede, her caddede mantar gibi bitti. Ne denetleyen var, ne de hesap soran!
Bunları yapanlar ise dini bütün, "elhamdülillah müslüman" olduklarını iddia eden cenahın insanları.
Helâl para kazandıklarını sanıp, bu paralarla defalarca umreye, hacca gidiyor, gidemeyenlere destek sağlıyor, camilere yardımlar yapıyorlar.
***
Ve Medya köleleri...
Gölge Adamlar Belgeseli'ni gerçekleştirmek için mülteciler arasında yaşamam ve onların yaşantısına tanıklık edebilmem için benim de İsveç'e iltica etmem gerekiyordu.
İltica başvurumu yapmış, bir kaç ay sonra da ifade vermek, iltica gerekçemi sözlü sunmak üzere Migrationverket denen yabancılar şubesi görevlisinin karşınsına çıkmıştım.
"Neden ülkenden kaçtın?" sorusu üzerine, "Kaçmadım, buraya gelmek zorunda kaldım" diye yanıt vermiş, Türkiye'de görev yapan medya mensuplarının sendika kurma haklarının olmadığını söyleyince de görevli memurun şaşkınlığına, aynı şaşkınlıkla karşılık vermiştim.
"Evet, ne yazık ki benim ülkemde görev yapan gazeteciler sendika bile kuramaz. Kurmaya kalkanlar hemen işten atılır ve bir daha da iş bulamaz!"
İran asıllı bir İsveçliydi görevli memur ve o bile inanamamıştı söylediklerime... "Sana inanmıyorum" diye karşılık vermişti, İsveçli Farsi!
Amma ve lakin acı bir gerçekti anlattıklarım. Sendikal hakkı olmayan bir medya topluluğu patronlarının insafına kaldıysa, sadece belli başlı köşe kapmacasını ihya edip, diğer çalışanları "fikir kölesi" haline getirdiyse, varsın Ali Kırcalar, Mehmet Barlaslar, Ahmet Hakan, M. Ali Birandlar bir kanaldan diğerine kanat çırpsın, milyon dolarlarla yemlensin... Kölelerin omuzlarına basarak tırmandıkları zirvenin yamaçlarında sömürülen meslektaşlarının sendikasız ağıtları, gün gelecek yüreklerini burkacaktır.
Yukarıda anlattıklarım Şubat 2004'te Göteborg'da yaşanmıştı... 2 bini 8 geçe bu ülke topraklarında değişen hiçbir şey yok... Hâlâ gazetecilerin sendika kurma hakkı yok... Ekonomi kör topal ilerliyor, birileri hamutuyla götürürken, patronlara insaf, diğerlerine "Allah aklı fikir versin" demek yetmiyor!
***
Bir de sağlık sektöründeki sömürge düzeninden ekleme yapmak istiyorum.
Malum, AKP iktidarıyla birlikte yaygınlaşan bir diğer alan da özel hastaneler! Bursa'nın göbeğine yapılan gökdelenlerden birine konuşlanan MedicalPark bunlardan biri. Gerçekten çok çağdaş bir görüntüye sahip, muhteşem bir binada hizmet vermekte... Malum, sigortalı hastalar da buraya gidip tedavi olabiliyor. Geçenlerde şeker hastası olan annemin göz ameliyatı da bu sözüne ettiğim hastanede yapılmıştı. Annemle ilgilenen kız kardeşimin bir şey dikkatini çekmiş:
Ameliyat sonrası hastanın konaklaması gerekiyormuş. Tedavi ve ameliyat sonrası imzalatılan bir belgede annemin "yatılı hasta" olduğu yazıyormuş. Fakat MedicalPark annemi hemen taburcu etmiş. Konaklamadığı halde kâğıt üzerinde konaklamış olarak gösterilen hastanın ya da hastaların parası kimden çıkacak dersiniz?
***
Geçen gece NTV'deki canlı yayınlanan programında Celal Pir, Pekin'de devam eden olimpiyatlarda sporcularımızın başarısızlığını tartışıyordu.
Konuklardan gazeteci Tayfun Bayındır ile Mert Aydın Türkiye'nin spor politikasının olmadığından söz etti. Benim de aklıma hemen şu düştü:
Spor bir yana bu ülkenin sağlık, eğitim, ekonomi, sosyal ve kültürel politikası var mı ki, spor politikası olup olmadığını sorguluyoruz.
Neremiz doğru ki, boynumuzun eğriliği gözümüze batıyor!
Kaynak:http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=11384

