Çarşamba, Ekim 23, 2019

Biz bu b*ku neden yedik ağam?


Biliyorsunuz, geçen hafta Türkiye ve Erdoğan dünya gündemini epey meşgul etti.
Malum, devletimiz, iktidarın talebi doğrultusunda Suriye’ye sınırdaşı operasyonu düzenledi.
Üstelik muhalefetin de desteğiyle...
Amaç Suriye’de varlığı bilinen PKK ve PYD-YPG varlığını engellemekti.
Tabi buna ABD ve dengesiz başkanı Trump karşı çıktı.
Malum, biliyorsunuz sam amca YPG’ye ve PYD’ye yıllardır silah
Desteğinde bulunuyor.
Ne için, Suriye’de Beşir Esat’ı devirmek için!
Neden, çünkü Esat’ın muhaliflerine karşı toplu katliam yaptığı ve kimyasal silah kullandığı iddia edildi ve o gün bugündür Suriye’de kan durmadı.
İç savaş onlarca can aldı, milyonlarca Suriyelinin ülkesini terk etmesine sebep oldu ve kabak da Türkiye’nin başına patladı.
Keşke patlayan sadece kabak olsa…
Başımızda öyle büyük bir bela var ki...
4 milyona aşkın insan Türkiye’ye sığındı, sonra sığınmakla kalmadı, adeta yurdun dört bir yanına çöreklendi...
Düşünüyorum da Türkiye gerçekten de çok büyük bir ülke.
Batılı ülkelerden birine değil 4 küsur milyon, aynı anda 250 bin mülteci akın etse her halde o ülkenin dengesi alt üst olurdu.
E bizim olmadı mı, oldu da bunu idrak edecek, ya da haykıracak ne adam, ne n de enerji kaldı ülkeyi yönetenlerde.
Neyse, şimdi gelelim Türkiye neden Suriye’ye girdi?
Sorusuna yanıt vermeye…
Biliyorsunuz, bununla ilgili Trump’ın yenilir yutulur mektubu var ki, onun için ne desek, durumun vahametini, anlatmayı başaramayız.
Yani durum çok kötü. Ateşkes olmayacak” diyen ve hatta, “Trump’tan
Başka kimseyle görüşmem” diyen cumhurbaşkanı Erdoğan, 180 derece çark ederek,
Suriye’de ateşkese razı oldu.
Erdoğan’ın bu ilk geri vitesi değil.
Mesela son yaptığı açıklamada, “terör örgütleriyle masaya oturmadık, oturmayacağız” dedi.
Vallahi haberi ilk görünce Zaytung haberi sandım ve bi gülme tuttu ki beni anlatamam.
Ama Zaytung değil gerçek habermiş.
Üstelik TRT’nin web sitesinde bile yayınlanmış.
Ama haklı tabi, daha önce Oslo’da, Dolmabahçe’de, İmralı’da terör örgütü ve
Ömür boyu hapis yatan elebaşısı Apo ile masaya oturup görüşmeler yapan,
Hatta Apo'nun mektubunu destekleyen ve kırmızı bültenle aranan kardeşini
TRT'ye çıkaran cehape ve Kılıçdaroğlu değil mi?

Neyse gelelim tekrar Trump’ın tehdit ve hakaretlerinden sonra Suriye’deki operasyonun durdurulmasına…
Şimdi size kıssadan hisse tadında bildik bir masal anlatmak istiyorum, evet evet baya masal...

(Aslında bu bir Aziz Nesin öyküsü)
 Köyün ağası traktörüne binmiş, kasaba pazarına gidiyor.
Yanında da marabası Me’met.
Hoş sohbet devam ederken, ağanın aklına bir muzırlık gelmiş,
Biraz eğlence olsun diye düşünerek, traktörü durdurup me’met’e dönmüş:
- Ula Me’met şu yolun kenarındaki pohu gördün mü?
“He gördüm ağam” demiş Me’met...
Ağanın keyfi yerinde, sürdürmüş lafını:
- Şu pohu yersen, bu traktörü sana veririm...
Şaşırmış haliyle Me’met.
İçinden ‘yav bu marabalık ile ömrü hayatımda böyle
Bir şeye sahip olamam. Gözümü kapatıp yersem,
Bu traktörün de sahibi olurum’
Diye düşünüp, kararını da vermiş:
- olur ağam essah mı dediğin? Yerim ama kimseye
Demiycen...
Karşılıklı anlaşınca da atlamış traktörden
İnmiş yola, zor da olsa b*ku yemeye
Başlamış Me’met.
Ağanın maksadı aslında Me’met ile oyalanmak, eğlenmek
Boku yiyeceğini de ihtimal vermemiş.
Ama iş işten geçmiş artık.
Me’met ağanın şaşkın bakışları arasında
B*ku yemiş Me’met!
Sözünde durup traktörü teslim etmiş marabasına.
Masal bu ya; akşama doğru işleri bitip traktörün yeni sahibi maraba Me’met ile
Ağa birlikte köye dönüyor.
İkisinin de canın sıkkın.
Ağa traktörü kaybetmiş...
Me’met de yediği b*k yüzünden,
Herkes tarafından aşağılanacak.
İkisinin de içi içini yiyor aslında...
Aynı yere gelince, traktörü durduru vermiş Me’met:
- Ağam bilirim ki senin de canın sıkkın, benim de...
Bak şu yolun kenarında ki pohu görürsün.
Onu yersen, traktörü sana geri veririm.
Ağa zaten çok pişman; içine oturmuş yaptığı.
Hemen inmiş traktör'den.
Gözlerini kapatarak bir çırpıda yemiş b*ku...
Direksiyondan Me’met kalkmış, ağa oturmuş yine.
İkisi de memnun gibi...
Köye yaklaşırlarken, ağa Me’met'e dönmüş hışımla:
- Ula marabam; bu traktör kasabaya giderken benimdi
dDeğil mi?
"Evet, senindi ağam"
- Kasabadan dönerken de benim değil mi?
"Senin ağam"
- Peki; o zaman biz bu b*ku niye yedik?

Sahi ya, biz Suriye’ye neden girdik?
Girdiysek ABD istedi diye operasyona neden ara verdik?

Ara verecektik de neden girdik,
Madem girdik neden ara verdik,
Madem ara verdik neden girdik...
Off ya offf…

Son soruyu da sorup yavaş yavaş gideyim ben.
Suriye’nin bu hale getirilmesi en çok kimin işine yaradı?

@SuatOktySnck 

Yazımın videosunu izlemek için tıklayın:

Perşembe, Ekim 03, 2019

"Hayali’nin Hayali" bir oyundan fazlası...


Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatro’su yeni sezona Hayali’nin Hayali oyunuyla merhaba dedi…
Genç yazar ve müzisyen Burçak Çöllü yazmış, yazmakla da kalmayıp müziklerini de yapmış.
Oyunun rejisi usta yönetmen Yiğit Sertdemir’e ait…
Oyunculuklar şahane, dekor, kostümler ve hatta makyaj muhteşem, temanın ruhunu öyle güzel yansıtmış ki, oyun başladığında ilk replikler söylenmeye, oyun akmaya, konu anlaşılmaya başladığında, “galiba sezonun en güzel oyununu izliyoruz” dedim kendi kendime…
Nilüfer belediyesi Kent Tiyatrosu hiçbir fedakarlıktan kaçınmamış oyunun hakkını sahneye yansıtılması için.
Nazım Hikmet tıka basa dolu, en önde Kent Tiyatrosu’nun kurucusu eski başkan Mustafa Bozbey ve eşi, hemen yanında ise yeni başkan Turgay Erdem ve eşi ve diğer Nilüfer Belediyesi yöneticileri pür dikkat oyunu izliyor. Bense ikinci balkonda anca kendime yer bulmuşum ama iyi ki de oradan izliyorum, inanın bu oyun en güzel yüksek bir yerden, tepeden izlenir, zira öyküyü idrak etmek için en iyi açı burası.
Karagöz Ustası Hayali Tacettin’in son gösterisini izliyoruz. Yönetmen Sertdemir, çok iyi kurgulamış her şeyi, hem gölge oyunu, hem tiyatro, hem sinema filmi, hem de televizyon şovu izliyoruz sanki, geriye dönüşler, sahne arkasından konuşan (sadece sesini duyduğumuz) sunucu ve Hayali Tacettin’in mübadele yıllarında, daha henüz çocukken yaşadığı olayın iz düşümleri canlanıyor sahnede.
Oyun, hayali bir adaya düşmüş Türkiye’den sürülen Rumlar ile Yunanistan’dan sürülen Müslüman Türklerin trajikomik öyküsüne odaklanıyor. Önce gölge oyunu perdesi kuruluyor, Hayali Tacettin’in elleriyle hazırladığı gölge oyunu materyalleriyle kendi hayalini anlatmaya başlıyor ve paralel geçişle gölge oyunu sahnede canlanıveriyor…
Gerçekten de çok başarılı, çok özgün bir anlatım…
Evet evet, bu sezonun en muhteşem tiyatro oyunu. Bravo, diyorum Nilüfer Belediyesi’ne, bravo emeği geçen herkese, oyunculuklar şapka çıkarılacak seviyede… Belli ki çok emek, çok alın teri var, alkışı hak ediyorlar…
Sahnenin ortasında ada ve adanın ortasında ağaç metaforu, adanın döndürülmesi, çok etkileyici...  Ada imgesinin daha da belirgin olması için kenarlara deniz efekti verilebilirmiş. Çünkü oyunu yukarıdan izleyince bu eksiklik daha da hissediliyor ya neyse...
1 Saat 15 dakika süren ikinci perdeden sonra, Hayali’nin hayali uzamaya başlıyor, uzuyor, uzuyor, uzuyor…. E bit artık, e ama bu kadar da olmaz ki…
Saat 20’de başlayan oyun (15 Dk ara ile birlikte) saat 23:15’te bitiyor. Ardından seremoni vs vs…
Bu yılın en muhteşem oyunu, güme gidiyor…
Nasıl kısalır, yeni bir reji mi yapılır, bilemem ama 2019’ın son aylarına doğru ilerlediğimiz bu çağda, her şeyin çok hızlı aktığını, insanların sabırlarını zorlamanın anlamının olmadığını anımsatmak isterim.
İlk perdeden sonra, birkaç ayrıntı ile konu toparlanırsa oyun ayakta alkışlanır…
Evet gala münasebetiyle insanlar yine ayakta alkışladı ama bunun gala hatırına olduğunu unutmamak lazım.
Yoksa, gerçekten de çok güzel ve etkileyici bir iş var ortada. Emeği geçenleri bir kez daha buradan da kutluyorum fakat, ama, amma ve lakin, çok uzun, 3 saatlik bir oyun bu devirde izleyeni gerer.
Çünkü uzadıkça oyundan kopuyor, konu dağlıyor.
Verilen emeğe ziyan olmasın, bir buçuk, hadi olmadı iki saat idealdir. Ama 3 saat çok, izleyiciyi yormamak lazım.
Sezonun en iyi oyunu olacakken…
Çok uzun çok…


Salı, Ekim 01, 2019

Cavit Çağlar fırsatı kaçırdı!


Evet evet, Cavit Çağlar, çok büyük hatta öyle büyük bir fırsatı kaçırdı ki, eğer yapabilmiş olsaydı, tarihe geçecek, hatta ve hatta tarihe geçmekle kalmayıp tüm dünyada haber olarak, büyük bir takdir toplayacaktı…
Nasıl?
Zaten Sn Çağlar tarihe geçmedi mi?
Evet, bakanlık yaparak, Bursaspor’a başkanlık edip Türkiye Kupası’nı kazandırarak adını tarihe yazdırmış olabilir ama benim kastım bu değil…
Malumunuz, Cavit bey Bursa medyasının lokomotifi, Olay Gazetesi’nin kurucusu, sadece Olay da değil buna NTV’yi de eklemek mümkün, vizyonuyla, yaklaşımıyla gerek Bursa, gerekse İstanbul medyasında doğru hamleler ve doğru işler yaparak adından söz ettirmeyi başarmıştı.
Peki bunu nasıl yapmıştı?
Doğru insanlarla, doğru işler yaparak. Doğru insanları yanında tutarak…
Fakat ne olduysa, Ak Parti dönemiyle birlikte Cavit Çağlar da etrafında doğru insanları bulamaz oldu.
Özellikle 2000’li yıllarda yaşadığı malum olaylar yüzünden doğru insanlar tek tek uzaklaştı yanından ve o da 1980’li yıllarda yola çıktığı insanlarla çalışmaya devam etti. Bu insanlar gerçekten de sadık ve kadim özelliklere sahipti de…
Zamanla, gelişen teknoloji, değişen değer yargılarına ve dünya görüşlerine ayak uyduramadı bu insanlar…
Olay Medya ve elbette Cavit Çağlar da bu değişime ayak uyduramadı, teknolojinin getirdiklerini yakalayamadı.
Çünkü etrafındaki sadık ve sabık insanların vizyonu bu yeni çağı algılamaktan uzak kaldı.
Oysa Cavit beyin oğlu Mustafa Çağlar bu değişim ve gelişimin farkındaydı. Birkaç kez sohbet etme ve tanıma fırsatı bulduğum Mustafa beyin, bu noktada devreye girip, Olay Medya’ya bu değişimi yaptıracağını umuyordum. Demek ki ya babasını ikna edemedi ya da konuya dahil olmak istemedi…
Hangisi bilemiyorum…
Neyse, velhasıl kelam; Cavit Çağlar Olay Medya’yı kapatma kararı aldı…
Başlıkta da yazdım ya, Cavit bey tarihe geçme fırsatını kaçırdı diye…
Eğer medyayı kapatmak yerine, çalışanlarına devretseydi, işte bu tüm dünyada haber olur, Çağlar da tarihe geçerdi…
“Nasıl yani, çalışanlarına devretseydi derken…”
Evet evet, Cavit beyin madem medyadan artık bir beklentisi kalmadı, madem gözünü karartıp kapatacaktı, e çalışanlarına devretseydi ya medyayı, gençler yönetseydi ve hatta oğlu Mustafa’yı da (patron olarak değil de) ağabey olarak başlarında tutsaydı, nasıl olurdu?
Bu arada, çalışanlarına derken mevcut vizyonu ve heyecanı kalmamış (yaşlanmış) eskileri kast etmiyorum, tamamen gençler, genç beyinler benim önerdiğim…
Yok mu sanıyorsunuz Bursa’da bu potansiyele sahip genç?
Sorarım size, 1985-86’da Cavit bey Olay Medya’nın başına getirdiği isimler şimdiki gençlerle aynı yaşta değil miydi? O zaman onlara güveniyordu da şimdi neden güvenmesin gençlere?
Çok mu zor?
Medyayı gençlere emanet etmek, onlara devretmek…
Ne kaybederdi ki koskoca, eski Devlet Bakanı Cavit Çağlar daha da büyümez, yücelmez miydi?
Söyler misiniz, böyle bir şey yapsaydı, tüm dünyada ses getirmez miydi?
Başlığa bakar mısınız, “Eski bakan, ünlü işadamı Cavit Çağlar Gazete, Televizyon ve Radyo’dan oluşan medyasını genç çalışanlara devretti!”
Dınınının…
Hayal mi?
Elbette hayal.
Oysa geç de sayılmaz ama ne yazık ki değil Cavit Çağlar bu ülkede bunu yapabilecek bir babayiğit ne yazık ki yok, bundan sonra da çıkmaz…
Gerçi Olay Medya’nın son yıllarda nasıl da iktidar yanlısı olduğunu hepimiz üzülerek gördük ki, hayret etmemek elde değil…
Eski bir Olay çalışanı olarak, Cavit beyin bakanlığında bile medyasında çalışan muhalif yazarların yazılarına karışmamaya çalıştığını, müdahale etmediğini bizzat görmüş biri olarak, Olay’ın düştüğü, düşürüldüğü bu duruma çok üzülmüştüm.
Yandaşlığın işe yaramadığını böylece anlamış olduk.
Muhalefet olmazsa iktidar olmanın da anlamı kalmıyor, değil mi?
Bunu yapabilmek için babayiğit olmak değil sadece çağın gerçeklerini görmek ve ona göre hareket edebilmek gerek.
Eski Cavit Çağlar olsaydı belki ama Ak Parti ile her yana yayılan liyakatsizlik onun da algılarını köreltmiş, acı olan da bu!
Artık tek bir gerçek var; geleneksel medya öldü; yaşasın internette yayın yapan Youtube, yaşasın sosyal medya, yaşasın internet haberciliği…

@SuatOktySnck 




Cumartesi, Eylül 28, 2019

Ölmek ya da ölmemek, işte bütün mesele bu


Ya da nefes almak veya almamak...
Oysa ben nefes almak istemiyorum!
Evet evet, nefes almak zûl geliyor bana şu an…
Bilmem sizde de oluyor mu aynı şey, aldığınız nefes ciğerlerinizi yakar, pişman eder ya yaşadığına…
Yok yok, hava kirliliğinden, çevre ve doğa katliamından öte benim ima etmek istediğim…
İnsan kirliliği bu…
Ya da vicdan kirlenmesi de demek mümkün…
İşte bu ortamda nefes almak istemiyorum, gözlerimi yumup her şeyin yok olmasını, yaşadığımın bir kâbus olduğunu diliyorum…
Gözlerimi açtığımda ya da uyandığımda her şeyin değişeceğini ummak ne büyük ve bir o kadar da ne saçma bir hayal değil mi?
Dünyanın, yaşadığımız hayatın yalan olduğu kadar gerçek bir boyutta yaşıyoruz.
Ben aslında yokum, hiç yaşamadım, asla var olmadım demek isterdim…
Kim bilir belki de yokum… Sizin okuduğunuz bu satırlar yok, bu konuşan adam sadece bir görüntüden ibaret…
Değersiz, sıfatsız, tanımsız; görüntü bile değil ki, gölge diyeyim kendime…
Makam, mevkii, para pul… katlar, yatlar, atlar, silah ve avratlar!
Ama en yakını, canı ciğeri tarafından, “paragöz” suçlamasına maruz kalınca, işte tam o anda bir silahtan çıkmış mermi gibi deler yüreğini her harf, her kelime ve her satır, makineli tüfekten çıkarcasına… ama öldürmez ağızdan patlayan o malum sözler, sadece akıtır zehrini yüreğine…
İşte o an nefes almak haramdır, haram bir adım daha yaklaştırır cehenneme…
Sahi cennet var mı ki, cehennem olsun!
Belki de her insan kendi cehennemini yaşar ya da yaşatır, hem kendine, hem de sevdiklerine…
Ben de nefes almak istemiyorum artık, gözlerimi yummak ve bir daha uyanmamak…
Bilsem ki her şey düzelecek, bilsem ki gözler yumulunca her şey sıfırlanacak…
Bilsem ki, yalan dolan bitecek…
Yumarım gizlerimi, derin, bir kadar da sığı bir uykuya dalar, uyandığımda tüm kötülükler bitmiş, riya rüyaymış, derdim…
“Ne acelen var, er ya da geç o dediğin olacak, Sultan Süleyman’a kalmamış bu dünya, sana mı kalacak?” dediğinizi duyar gibiyim…
Ben bunu biliyorum da, bilmeyenler var, 3 kuruşa, bir koltuğa tamah edenler, ekmek ile insanları kendine köle yapanları gördükçe, umudum kırılıyor, yarına dair bir karanlık çöküyor…
Bu sözlerimden kimse ölmek istediğini zannetmesin.
Beni derdim ya da istediğim ölmek değil, isyanım çürümüşlüğe…
Yükselen ve hızla etrafımıza saran kötülüğe çaresiz kalmamın, çaresizliği…
Bu ruh halim yeni de değil… 4 Kasım 2001’de bu ruh halim bana şu şiiri yazdırmış:

Bu akşam hava ölmek için çok güzel,
ölmek, hani toprağa gömülmeden önce yıkanıp
ardından kefenlenme var ya, ondan...

Gökyüzünde yıldızlar ışıldıyor,
rüzgar sert esiyor, dudakları çatlatıyor bu gece
caddelerde kimse yok, yollar boş, bom boş...

Hava ölmeye müsait, ölüp gitmeye,
dertlerden, sorunlardan, sıkıntılardan ve
düşmanlardan kurtulmaya...

Benim mücadele edecek gücüm var hala,
hava varsın ölmeye uygun olsun,
acelesi olan varsa önden buyursun!

@SuatOktySnck 

              Yazının Videosunu izlemek için tıklayın: 




Cumartesi, Eylül 21, 2019

Solculardan cacık mı olur, ayran mı?

Önceki hafta daha çok yerel kaldığı için videosunu yapmadığım, www.bursaport.com’da kaleme aldığım yazıda CHP'yi eleştirmiş ve satır arasında "Bu solculardan ne cacık olur, ne ayran" ifadesini kullanmıştım. Vay efendin sen misin bunu solculara diyen... Başladılar bana yüklenmeye...
Anlayacağınız kendilerini eleştirilmez zanneden solcu kardeşlerimiz toplu taarruza kalktılar. Söylediklerimi yazdıklarımı bana iade edeni mi ararsın, solcuları aşağıladığım iddiasıyla bana demediğini bırakmayanı mı, ne ararsan var. Üstelik aynı sözü, Sen Ne Dersin Youtube kanalımızda oğlum Tarık Şenocak'ın sunduğu ve metnine katı sağladığım "Bir de Benden Dinleyin" bölümünde de kullanmıştım ve benzer tepkiler oradan da gelmişti.
E iyi de Ak Parti ve Sn Erdoğan'ı eleştirirken hoşunuza gidiyor ya sayın ve pek kıymetli solcu görünümlü hazımsız arkadaşlar! Sizin verdiğiniz bu tepkiye bakınca, yaptığım cacıklı ayranlı durum saptamasında ne kadar haklı olduğumu da kanıtlamış oldunuz, o nedenle size ne kadar teşekkür etsem azdır.
Belki siz farkında değilsinizdir ama ben, solculardan neden bir cacık, hatta ayran bile olamayacağını açıklamak istiyorum müzadenizle...
Biliyorsunuz, Bursa'da yerel seçimlerin yenilgisini Sn Kemal Kılıçdaroğlu, kendi hatalarına bağladı. Ben de bir önceki yazımda, "E günaydııııın, yeni mi fark ettiniz? Madem yeni fark ettiniz, Bursa İl Örgütü neden görevde? Ortada bir başarısızlık varsa bunun bedelini birileri ödemesi gerekmez mi? Arada iki buçuk ay geçmiş ama siz CHP'nin başındaki insan olarak hâlâ bekliyorsunuz..." diye sorular yöneltmiştim.
Çok geçmeden, bir süredir ortalıkta görünmeyen Muharrem İnce, HaberTürkTV'de Didem Arslan Yılmaz'ın sunduğu Türkiye'nin Nabzı programı için uzun bir aradan sonra karşısına çıktığı gazetecilerle yapılan canlı yayında, "Bu şarkı yarım kalmaz, cumhurbaşkanlığına talibim” dedi...
“Sen misin bunu isteyen, Ekrem İmamoğlu varken sen kimsin, artık çekil kenara, başarısız oldun da, vs vs..." bir sürü hakaret içeren yorum ve paylaşım yapıldı.
Tabi bunlar benim yumuşak yazdıklarım, daha hakaret ve sert eleştiriler de vardı ki en ilginci, Ekrem İmamoğlu’nun seçim döneminde kampanya direktörlüğünü yapan Necati Özkan’ın Twitter'dan yazdığı, "Dün dünde kaldı cancağzım. Artık mekanın yeni sahibi var" paylaşımı oldu.
Yahu bu ne demek?
Bu toplumun ciddi hastalıklarından biridir bu, kraldan çok kralcı olmak!
Ak Partililerde bu daha baskınken, solcularda da sık sık ortaya çıkmaya başladı.
İyi de Cumhurbaşkanlığına aday adayı olmak kimsenin tekelinde değil ki... Üniversite mezunu her TC vatandaşı bu makama aday, yani aday adayı olabilir. İnce de, "Ben talibim" dedi. Programın sonunda da aynen şu ifadeleri kullandı:
“Delegeler 'gel buraya' derse gelirim, demezlerse yanlarına giderim salona. Bu kadar…”
Şimdi sorarım size, böyle konuşan birine hakaret etmek, aşağılamak kime ne kazandırır?
Peki Ekrem İmamoğlu, HaberGlobal kanalında Erdoğan Aktaş'ın sunduğu Eşit ağırlık programında bu duruma ne tepki verdi dersiniz?
"Bir kere Muharrem İnce benim Cumhurbaşkanı adayım, dolayısıyla benim partimde Grup Başkanvekilliği yapmış, dostluğumuz olan bir arkadaşım. Böyle bir muhabbete girilmesine müsade etmem" dedi.
Nokta...
Lamı cimi yok...
Nasıl yorumlarsanız yorumlayın, bundan sonra ne derseniz deyin...
Neyse, şimdi size hikaye anlatacam...
Vaktiyle Bursa’ da bir Müslüman, bugünkü adı Arap Şükrü olan muhitte çeşme yaptırmış ve başına bir kitabe eklemiş: “Her kula helâl, Müslüman’a haram!” Bursa başkent, tabii Osmanlı karışmış, bu nasıl fitnedir diye…
Gitmişler kadıya şikâyete, adam yakalanıp yaka-paça huzura getirilmiş.
“Bu nasıl fitnedir, dini İslâm, ahalisi Müslüman olan koca devlette sen kalk, hayrattır, sebildir diye çeşme yap, ama suyunu Müslüman’a yasakla! Olacak iş midir, nedir sebebi, aklını mı yitirdin?” diye çıkışmışlar adama.
Adam:
“Müsaade buyurun, sebebi vardır, lâkin ispat ister, delil şarttır…” dedikçe kadı kızmış:
“Ne delili, ne ispatı? Sen fitne çıkardın, Müslüman ahalinin huzurunu kaçırdın, katlin vaciptir!” demiş. Demiş ama bir yandan da merak edermiş:
“Nedir gerekçen?” diye sormuş.
Adam:
“Bir tek Sultan’a derim…” diye cevap verince, ortalık yine karışmış. Söz Sultan’a gitmiş, adam yaka paça saraya götürülmüş.
Muhtemelen o dönem Padişah Orhan gazi, (Ya da Yıldırım Beyazıt veya her kimse) rivayet bu ya;
Orhabey sinirlenmiş ama diğer yandan o da meraklanırmış:
“De bakalım ne diyeceksen. Bu nasıl iştir ki, hem çeşmeyi yaparsın, hem de her kula helâl, Müslüman’a haram yazarsın?”
Adam, başı önünde konuşmuş:
“Delilim vardır, lâkin ispat ister.”
“Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?”
“O zaman boynum, hükme kıldan incedir Sultanım…”
“Eeee!”
“Sultanım, herhangi bir havradan rasgele bir hahamı izahsız yaka-paça tutuklayın, bir hafta tutun. Bakın neler olacak!”
Dediği yapılmış adamın. Bütün azınlıklar bir olmuş, başlarında Museviler, “Ne oluyor, bu ne zulüm? Bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalım, o masumdur, gerekirse kefalet ödeyelim…” Çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş.
Bir hafta dolunca, Adam “Sultanım, artık bırakmak zamanıdır” demiş. Haham bırakılmış, azınlıklar mutlu, bu sefer Sultan’a teşekkürler, hediyeler…
“Aynı işi herhangi bir kiliseden herhangi bir papaz için yaptırınız Sultanım” demiş. Aynı şekilde bir papaz derdest edilip yaka-paça alınmış Pazar ayininden ve aynı tepkiler artarak devam etmiş. Haftası dolunca da serbest bırakılmış. Mutluluk ve sevinç gösterileri daha bir fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar… Din adamlarına kavuşmanın mutluluğuyla daha bir sarılmışlar birbirlerine…
Sultan “Bitti mi?” demiş adama.
“Sultanım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle” demiş.
“Şimdi nedir isteğin?”
“Efendim, payitahtımız Bursa’nın en sevilen, âlimini alınız minberinden…” Adamın dediğini yapmışlar, Ulucami (Orhangazi döneminde ulucami henüz yapılmamıştı) :D imamını Cuma hutbesinin ortasında almışlar, yaka-paça götürmüşler. Bir Allah’ın kulu çıkıp da, “ne oluyor, siz ne yapıyorsunuz? Hiç olmazsa vaazı bitene kadar bekleseydiniz” benzeri tek bir kelâm etmemiş ahali, imamın peşinden giden, arayan-soran olmamış… Geçmiş bir hafta, “Nerde imam” diye gelen-giden yok! Halk hâlinden memnun, başlamış bir dedikodu, o geçen hafta tutuklanan koca âlim için…
“Biz de onu adam bilmiş, hoca bellemiştik…”
“Kim bilir ne suç etti de tevkif edildi!”
“Vah vah! Acırım arkasında kıldığım namazlara…”
“Sorma, sorma…”
Padişah, kadı ve adam izliyorlarmış olup-bitenleri. Sonunda Padişah çeşmeyi yaptırana sormuş: “Eee, ne olacak şimdi?
Adam “Bırakma zamanıdır. Bir de özür dileyip helâllik almak lâzımdır hocadan.”
“Haklısın” demiş padişah, denilenin yapılması için emir buyurmuş ve adama dönmüş. Adam başı önünde konuşmuş “Ey büyük Sultanım, siz irade buyurunuz lütfen, böyle Müslümanlara su helâl edilir mi?”
Sultan acı acı tebessüm etmiş “Hava bile haram, hava bile!” demiş.
Şimdi gelelim "solculardan ayran mı olur cacık mı?" sorunsalına...
Arkadaşlar, siz söyleyin, kendi içinde birlik olamayan, kendi kendilerine çelme takan bir güruhtan cacık mı olur ayran mı, siz karar verin!
17 yıldır Ak Parti'nin neden iktidarda olduğunu bilmem anladınız mı?
Ha bu arada, bu kıssadan hisse tadındaki hikayeyi ben solculara indirgedim ama, aynı şey sağcılar ve muhafazakarlar için de geçerlidir.
Toplum olarak birlik ve beraberlik içinde olmayı beceremeyen bu halka değil su hava bile haram mıdır değil midir? Karar sizin…

@SuatOktySnck 

Yazının Videosunu izlemek için tıklayın: 



Cumartesi, Eylül 07, 2019

Eyyy CeHaPeee, senden bi cacık olmaz!


Geçen hafta içinde CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, HaberTürk kanalında Fatih Altaylı’nın canlı yayın konuğu oldu ve Bursa ile ilgili "Bursa'yı alamamamız bizim kabahatimiz, iyi yönetemedik. Sorun vardı." dedi.
Bu sözlerini duyunca, “Aaa ciddi mi, gerçektin mi, yapma be, vah vah vah(!)” diye içimden geçirdim.
Tabi Kemal bey karşımda olsa diyeceğim şudur: E günaydııııın, yeni mi fark ettiniz? Madem yeni fark ettiniz, Bursa il teşkilatı neden görevde? Ortada bir başarısızlık varsa bunun bedelini birileri ödemesi gerekmez mi? Arada iki buçuk ay geçmiş ama siz CHP’nin başındaki insan olarak hala bekliyorsunuz...
Bir futbol takımı düşünün; teknik direktörü başarısız, takımını organize edemiyor ve kötü sonuçlar alıyorsa, yapılacak tek şey, o teknik adamı görevden almak. “Der hele, lig bitsin de öyle bakarız durumuna…” demenin mana ve ehemmiyeti yok zira takım düşmek üzere.
Çok mu alakasız bir benzetme oldu? Hiç sanmam. Bursa CHP’de tam da buna benzer bir durum söz konusu. İl Başkanı Hüseyin Akkuş başarısız bir seçim kampanyası yürütmüş, ekibini doğru yönetememiş, az farkla kaybedilen seçimin en önemli sorumlularından biri olmuştur.
Doğal olanı bu sonuçtan sonra il başkanının sorumluluğunu bilip istifa etmesidir.
Nerdee…
Üstü üste 9 Seçim kaybetmiş bir genel başkanının partisinin il bakanı da istifa eder mi?
Etmez tabi…
Etmedi de…
Hüseyin Akkuş istifa etmedi, görevden de alınmadı.
E bu durum il teşkilatında sinirleri gerdi de gerdi, öyle bir gerdi ki… Gerilen sinirler, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun söyleşi için geldiği Bursa’da Hüseyin Akkuş’un kafasına doğru telsiz mikron olarak patladı.
Nereden bakarsanız bakın, rezillik, skandal, utanç vesilesi…
CHP Bursa’de kalite yerlerde…
Bunun için Mustafa Bozbey’i suçlayanlar, partiden ihracını isteyenler, şucu bucular…
Tek kelimeyle CHP’nin içinin nasıl kaynadığını, kaynayan bu ateşi söndürmek için genel merkezin hiçbir girişimde bulunmadığını, bulunuyorsa da başarılı olamadığı anlaşılıyor.
Bu CHP’nin il başkanlığında durum böyleyken ilçelerde farklı mı ki?
Özellikle de merkez ilçe Osmangazi’de…
Bakın size başımdan geçen bir olayı anlatayım ve konuyu kapatayım.
Kaz Dağları’nda Fazıl Say’ın vereceği konsere katılmak için bazı sivil toplum kuruluşları ve CHP ilçe teşkilatları etkinliğe katılmak için birer otobüs kaldırdı.
Ben de Osmangazi İlçe Başkanlığı’nın organize ettiği otobüste yer buldum kendime…
Gece saat 02:00 gibi Kent Meydanı’ndan hareke ettik. Başlangıçta her şey iyidi, şarkılar, türküler, sloganlar ve marşlar eşliğinde Bandırma dolaylarına geldiğimizde aracın içinde arka taraftan sigara kokusu ve dumanı gelmeye başladı. Birileri sigara içiyordu ve bunun için benimle birlikte, sigaradan rahatsız olan birkaç yaşlı amca ve teyzeler, sigara içen grubu uyardık.
Otobüs Bandırma çıkışında bir benzin istasyonunda ihtiyaç molası verdi ve o grup dışarıda da sigaralarını içmeye devam etti. Fakat içlerinden biri dışarıda sigara içmesine rağmen, yeni bir sigara yakmış ve elinde sigarayla birlikte otobüse bindi.
Densizliğe bakar mısınız?
Onca uyarıya rağmen, arsızca, terbiyesizce, saygısızca umursamadan yerine oturdu.
Bu saygısızlık karşısında ben biraz sesimi yükselttim fakat ihtiyarlardan biri sigara içmeye devam eden şahsın üstüne yürüyünce ciddi bir gerginlik oldu.
Bu arada, (sonradan öğrendim) sigara içmekte inat eden bu şahsın Osmangazi İlçe Teşkilatı’nda önemli bir görevde olduğunu anımsatmak isterim.
Keşke mevzu sadece sigara olsaydı. Diğer yöneticilere yaptığım uyarılarda aldığım cevap daha da şaşkınlık verciydi.
“Arkadaşımız biraz alkollü, çok da üzerine gitmeyelim”
Nasıl yani?
Alkollü mü?  İyi de biz sosyal sorumluluk kapsamında destek vermeye mi yoksa düğüne mi gidiyoruz?
Deplasmana giden taraftar otobüsünde miyiz yoksa, ciddi bir siyasi parti organizasyonu mu?
“Bu tür etkinliklerde alkol almamaları konusunda neden uyarmıyorsunuz?” diye soruyorum, kimseden çıt yok!
Başkalarına saygı duymayan, kendinden başkasını düşünmeyen bireylerden oluşan bir örgütün kime ne faydası olabilir?
Diyeceksiniz ki, “bu münferit bir olaydır, bir densizin yaptığı aymazlık, teşkilatı bağlamaz”
Hayır efendim, bence bağlar… Çünkü teşkilatları bireyler oluşturur ve o bireyler kalitesiz olunca sonuç da bu oluyor.
Eğitimli bireyler, başarısızlık durumunda sorumluluk almayı bilir ve gereğini yerine getirir.
Eğitimsiz ve kalitesiz bireylerse, başarısızlığı asla kabul etmez, hataları başkalarında arar, birçok şeyi de kendilerine hak görürler.
O nedenle CHP il Başkanı istifa etmiyor, o nedenle Akkuş’u eleştiren Recep Bayram, mikrofon fırlatmayı kendine hak görüyor!
Peki bunun etkilerini neye sebebiyet veriyor?
Neye olacak, bunları gören ve bilen vatandaşın güvensizliğine…
17 yıldır Ak Parti ve Erdoğan neden geldi ve gitmiyor sanıyorsunuz?

Bu arada; Kaz Dağları'na giderken tanık olduğum bu olayı aslında yazmayacaktım. Fakat ertesi gün CHP'den beni kimse aramadı. Ne bir özür ne de başka bir açıklama. Baktım ki onlar aramıyor, sonra ben aradım, ve "kusura bakmayın, bir tatsızlık oldu" dedim, onlar da alkol mazeretini öne sürdüler yine...
Mikrofon olayının yaşandığını da duyunca Bursa CHP hakkında bir yazı hazırlamak da kaçınılmaz oldu. Nasıl ki Ak Parti'yi yanlışlarından dolayı eleştiriyorsak, CHP babamızın partisi değil ya (ki olsa ne fark eder) elbette onların pespaye durumunu da yazmak çizmek bizim görevimiz.

Cumartesi, Ağustos 31, 2019

Taş taşımak kaderimiz mi?


Size bugün bir öykü anlatacağım...
Öyküyü Servet Yalçın adlı arkadaşım sosyal medya hesabından paylaşmış, ben de buradan aktarıyorum… Öykü gerçek mi, gerçekten yaşanmış bir olay mı, yoksa uydurma mı okuduktan sonra siz karar vereceksiniz...
Ama kıssadan hisse olduğundan hiç kuşkum yok...

Yıl 1857. Knidos yani bugünkü Datça açıklarına İngiliz Kraliyet Donanmasının “Supply” isimli bir savaş gemisi demir atar...
Mürettabat arasında bir de arkeolog Charles Newton da vardır.
Yanında 200 tayfa ve 2000 sterlin ile gelmiştir.
Charles Newton, çift kürekli küçük bir keşif teknesiyle Knidos sahillerine çıkar ve kampını kurar.
(1816-1894)

Köylüler hemen Mehmet Ali Ağa’ya haber ulaştırırlar.
Başka kime gitsinler ki.
O dönemlerde belediye yok, kaymakam yok, jandarma yok.
Tek kudret var, ağa... Ağa demek devlet demek.
Devlet demek ağa demek.
Ağa önce bir haberci gönderir, Newton’a.
Haberci yanında hediye olarak 10 tavuk getirmiştir.
Ardından Mehmet Ali Ağa ve adamları Knidos’a ulaşır.
Onların yanında da yine hediye olarak bir koyun, onlarca yumurta, bal ve incir vardır.

Hırsız hediyelerle karşılanır.
Charles Newton derdini anlatır.
Kazılar için Mehmet Ali Ağa’dan 100 adam ister.
Ağa, hemen kabul eder.
Ancak, onun da Newton’dan birkaç isteği vardır.
Biri, Reşadiye’de yapacağı cami inşaatı için
Knidos’tan çıkacak taşlar.
Diğeri, hasmı olan Muğla Ağası’nın İzmir paşası tarafından uyarılması için destek.
Newton “bakarız” der.

Birkaç gün sonra Mehmet Ali Ağa, Datça köylerinden iri yapılı 100 insanı Knidos kazılarında
(Kazılarda görev yapan Datçalı köylülerin gerçek fotoğrafı)
çalışmaları için Charles Newton’a verir.
Newton işçilere çok düşük ücret veriyordur, kim itiraz edebilir ki!
Zaten işçiler parayı aldıkları zaman şaşırır.
Çünkü çoğu hayatlarında ilk kez para görmüştür…

Charles Newton bir ara 50 Datçalı işçiyi bir süreliğine Didim’deki kazılara götürmüş, o işçilerden çoğu
hayatlarında ilk kez yarımadadan dışarı çıktıkları için heyecan duymuştur.

Mehmet Ali Ağa’nın desteği ve onun emrine verdiği 100 Datçalı ile Newton 384 günde Knidos’u talan eder.
10 tonluk Knidos Aslanı ve Oturan Demeter heykellerinin çıkarılması ve 212 sandık tarihi eserin
gemiye taşınmasında hep Datçalı köylüler çalışır.
Soyulduklarını bilmiyorlardır.
Devlet onları ağaya teslim etmiştir.
Boğaz tokluğuna çalışmışlardır, İngilizler ne derse yapmışlardır.
Newton anılarında Datçalı işçilerin çok iyi çalıştığını söyleyerek, onlardan övgüyle söz eder.

Aradan 162 yıl geçer...
(Kaz Dağları'nda son durum)
Yıl 2019.
Kanadalı maden şirketi Alamos Gold devletin verdiği izinle Kaz Dağlarını yerle bir ediyor.
Yüzlerce dönümü kazdılar, yıktılar.
Siyanürle toprağı, nehirleri, yeraltı sularını zehirlediler.
195 bin ağacı kestiler.
Geleceğimizi yok etmeye devam ediyorlar.
Ve bu katliamı Türk işçileriyle yapıyorlar.

Tıpkı, Knidos'u soyan İngiliz Charles Newton gibi Kanada şirketi de Türk işçilerden çok memnun.
Şirketin CEO'su John McCluskey geçtiğimiz günlerde bizim işçilerimizi övdü.
"Türkler taş taşımakta çok iyiler!" dedi.

Hadi diyelim ki, o zaman, yani 1857'de İstanbul'da ki 31. Osmanlı padişahı Sultan Abdülmecid Han
Datça'ta yapılan bu talandan haberdar olamadı...
Nasıl olacak ki, iletişim yok, haberleşme yok...
Tarih bilinci yok...

Peki ya şimdi, peki bugün, o zaman iletişim ve haberleşme kısıtlıydı da bugün bizi yönetenler ya da yönetemeyenler nasıl bir gaflet ve dalalet içinde ki, bunca talan yaşanırken ses çıkarmıyorlar…
Nasıl oluyor da Kanadalı Şirket'e bu yetkiler hesapsız, plansız ve bilinçsizce bu yetkiler veriliyor!
İşte bu sorunun yanıtını verecek bir babayiğit arıyoruz, neden konuşması gerekenler suspus, neden?

@SuatOktySnck 

YAZININ VİDEO VERSİYONUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN!




Perşembe, Ağustos 29, 2019

Zafer Bayramı neden önemli?


Önceki gün kameramı elime aldım ve Bursa’nın kritik birkaç noktasına gittim. Amacım Youtube kanalıma video hazırlamaktı.
30 Ağustos Zafer Bayramı’nın Bursa için önemini, salt Bursa değil ülkemizi için ne kadar önemli olduğunu birkaç dakikada anlatmak istedim.
Birkaç ay önce, Bursa BŞ Belediyesi Başkanı Alinur Aktaş, muhalefetin belediye meclisinde verdiği, resmi bayramlarda da ulaşım ücretsiz olsun, önerisine, “Zafer Bayramı halkın genelini ilgilendirmez” şeklinde karşılık vermişti, bir hayli tartışmalara neden olmuştu.
Gerçi daha sonra sözlerinin çarpıtıldığını söyleyip, gelen eleştirilere itiraz etmişti ama, söz ağızdan çıkmıştı bir kere…
Ben de, hem Sn Aktaş’a, hem de kamuoyunun geneline, Bursa için Zafer Bayramı’nın önemini bir kez daha anımsatmak amacıyla kollarımı sıvadım.
26 Ağustos 1922’de büyük taarruz başladığı günlerde Bursa’da durum neydi, “97 yıl önce ve 97 yıl sonra” Yunan işgali sırasında çekilmiş bulduğum birkaç kare fotoğrafı, fotoğrafların çekildiği yerlere gidip, videomu gerçekleştirdim.
İstikametim önce Bursa BŞ Belediyesi’nin tarihi binasıydı, ama ondan önce Ulucami’nin önünden geçip, Bursa’nın tarihi anlamda ne kadar önemli olduğunu göstermekti. Ulucami ve civarı ve Bursa’nın birçok noktasında atalarımızın ayak izleri var. Padişahlar, evliyalar oralarda gezinmiş, oralarda yaşamış.
Ne yazık Bursalılar yaşadıkları şehrin tarihi ve kültürel değeri ve öneminin farkında değiller...
Tarihi Belediye binasının önüne geldiğimde Yunan işgali sırasında Bursa’ya konuşlanan Yunan ordusunun askerlerinin merdivenlere oturup çektirdiği fotoğrafı anımsattım. 97 yıl önce Bursa’da Yunan askerleri vardı ve kentte büyük acılar yaşatmıştı.
8 Temmuz 1920'de Bursa işgal edildikten sonra 10 Temmuz 1920'de meclis kürsüsü “puşide-i siyah”la kaplandı. Bu işgal tam 2 yıl 2 ay 2 gün sürdü ve o siyah örtü de sürekli kürsüde kaldı, sadece Bursa'nın değil, tüm Türkiye'nin üstüne çöken işgal karanlığını simgeliyordu.
1920’de gerçekleşen Bursa’nın işgali neden önemliydi, çünkü Bursa Osmanlı’nın ilk başkentiydi ve imparatorluğun kurucuları Osmangazi ve ailesinin kabirleri Bursa’daydı.
Tabi 2 yıllık işgal sırasında Bursa’yı ele geçirmenin keyfini de sürmüşler Yunanlılar. Bugünkü, Bursa Kalesi’nin önemli noktalarından fetih kapısının bulunduğu yerin tam karşısına geçip Bursa’yı nasıl paylaşacaklarını tartıştıkları bir fotoğraf geçti elime. Tam o noktaya gidip o fotoğrafla birlikte ulu camiye baktım…
Yunan askerlerinin yaptıkları birçok taşkınlıktan biri de Osmangazi Türbesi’nde yaşanmıştı.
Yunan Generali Venizelos’un oğlu Sofokles, Bursa’yı işgal etmenin heyecanıyla, hızını alamamış ve koştura koştura Tophane’de bulunan Osmangazi Türbesi’ne gelmiş.
“Kalk Koca Osman! Kurduğun devleti yıktık. Seni öldürmeye geldim” diyerek sandukalarını tekmelemişti..
İşte, elimde o anın fotoğraflarıyla, Osmangazi’nin türbesine geldim ben de. Sofokles’in poz verdiği yerde, atalarımıza yapılan o saygısızlığını bir kez daha anımsatıp unutmamak için!
30 Ağustos Zafer Bayramı işte bu yüzden hepimizi ilgilendiriyor.
Çünkü bu Bursa şehri işgal yıllarında büyük acılar, derin trajediler yaşadı…
Tarihçi Sinan Meydan’ın kaynak göstererek paylaştığı ve 1925 tarihli “Bursa Vilayetinde Yunan Fecaiyi” adlı eserine göre Yunan işgali sırasında Bursa merkezde 822 kişi şehit edildi. 383 kişi yaralandı. 5617 kişiye işkence edildi. 128 kadının ırzına geçildi. 5617 kişi hapsedildi. 455 kişi esir alındı, sürgün edildi. Bursa merkezde mezalime uğrayan Türklerin sayısı 7974 kişiyi buldu.
26 Ağustos’ta başlayan 30 Ağustos 1922'de Başkomutan Meydan Muharebesi kazanıldıktan Bursa hemen kurtarılamadı. 3. Kolordu kuzeyden, Kocaeli Grubu ise güney doğudan Bursa'ya doğru ilerleyişini sürdürdü.  Yunan orduları ise Türk ordularının hızla yaklaştığı haberini alınca, 10 Eylül 1922 akşamı Bursa'yı terk etti.  2 yıl 2 ay 2 günlük esaret sona ermiş oldu TBMM kürsüsündeki o kara örtü “puşide-i siyah” kaldırıldı.
Bu arada, Yunan ordusu Bursa’dan giderken sadece yerel halka değil, kendi inançlarının mabetlerine de zarar vermişti. Ki, bi tanesi de bugün Balibeyhan’ın hemen yanında yer alan trafonun bulunduğu yerde 97 yıl önce Balıkçı pazarı kilisesi bulunuyordu.
Yunan askerleri Bursa’dan kaçarken o kiliseyi de ateşe vermişlerdi ne yazık.
Tabi Bursa'nın kurtuluşu ata yadigarı Osmanlı’nın ilk başkentinin yeniden kazanılması nedeniyle Ankara'da kurbanlar kesildi, şükür namazları kılındı.
İşte Bursa bu yüzden çok önemli, 30 Ağustos Zafer Bayramı işte o nedenle sadece belirli bir kesimi değil, halkın genelini ilgilendiren BÜYÜK bir bayram.
Bunu torunlarımıza, çocuklarımıza anlatmak hepimizin görevi…

ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!

@SuatOktySnck

Aynı başlıkla hazırladığım videoyu izlemek için tıklayın: 

Salı, Ağustos 27, 2019

Zafer Bayramınız kutlu olsun Sn Alinur Aktaş!

Önce şunu ifade etmek isterim ki, Bursa BŞ Belediyesi'nin yaptırdığı 30 Ağustos Zafer Bayramı videosu düşünce olarak çok iyi olmuş.
Fikir her kimden çıktıysa bravo!
Kim ne derse desin, kim ne yazarsa yazsın, kim nasıl yorumlarsa yorumlasın, o videonun neden yapıldığını hepimiz biliyoruz.
Evet ama bu durum videonun iyi ve etkili olduğu gerçeğini değiştirmez.
Fakat, benim yanıtını merak ettiğim bir kaç soru var kafamda.
Eğer Sn. Alinur Aktaş'ın, Zafer Bayramı ile ilgili yaptığı gaf olmasaydı böyle bir video hazırlama ihtiyacı hissedilir miydi?
Diyelim ki, hazırlanırdı...
İyi de bu iş neden Bursa'da, Bursa insanlarıyla hazırlanmadı?
Bursa'da Bursalı yönetmen, oyuncu, kameraman, kurgucu yok muydu da İstanbul'dan birilerine ihale(!) edildi bu iş...
İhale derken, bildiğiniz ihale değil elbet, ortada ihale mihale yok, birilerine direkt verilmiş bu iş, de....
Bunu yapanlar beleşe mi hazırladılar?
Bursa'da elinin altında şehir tiyatrosu gibi bir yetenekler havuzu var... Oradan oynayabilecek aktör ve aktrisler çıkmaz mıydı?
Hadi beni sevmiyorsunuz, nefretinizden bana ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz(!) da, o yüzden kendimi saymıyorum bile; elinizin altında kendi personeliniz Mücahit Pehlivan gibi aslan parçası yönetmen var; bundan önce bir çok işinizi kotarmıştı Mücahit'e neden vermediniz bu işi?
Hadi onu da geçtim; abi kaç para verdiniz bu iş için belediye kasasından Allah aşkına, ne kadar mal oldu bu iş?
E hani belediyemiz zarardaydı, e hani Recep Altepe döneminde Bursa BŞ Belediyesi batma aşamasına gelmişti?
Artık tasarruf yapılacaktı hani?
Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu...
Kaç para ödediniz bilmiyorum ama daha mütevazi bir bütçe ile bu işi halletmek imkanı yok muydu?
Bunu neden yazıyorum biliyor musunuz?
Recep Altepe döneminde, (sanırım Sn. Altepe'nin ilk yıllarıydı) Bursa esnafını bilinçlendirmek amacıyla muhafazakar kesimin ünlü yönetmeni Mesut Uçakan ağabeyimizin yapım şirketine ikişer üçer dakikalık, bir kaç kısa tanıtım filmi siparişi verilmişti. Hatta kısa filmlerden birinde ben de sahtekar bir manavı canlandırmıştım.
Filmin o tarihte (2009) 120 bin TL'ye mal olduğunu duymuştum. İşin acı tarafı film hiç bir zaman tamamlanmadı ve hiç bir yerde gösterilmedi.
Şimdi yine bir tanıtım filmi, yine Bursa Büyükşehir Belediyesi ve yine İstanbul'dan birilerine sipariş edilen bir iş...
Belki İstanbullu arkadaşlar bu işi makul bir fiyata yapmış da olabilirler; e o zaman da sorarım madem uygun fiyata yaptırdınız, neden Bursalı çocuklarımız değil de İstanbullular?
E hani Bursa'yı İstanbul'un arka bahçesi olmaktan kurtaracaktınız?
Sanatla iştigal eden, eli kalem tutan, yazan ve sorgulayan bir Bursa insanı olarak soruyorum Sn. Alinur Aktaş, Bursalı sanatçıların, geçin Bursalıyı, kendi belediyenizin sanatçılarının hiç mi ehemmiyeti yok nezdinizde?
Yahu hiç olmazsa İstanbul'dan birilerine yaptırıyorsunuz, popüler, tanınmış birilerini oynatsaydınız ya...
Haa, ünlü isimlere aktaracak kadar, pastada dilim kalmadı değil mi?
Anladıııım, evet tahmin edebiliyorum; zaten konuyla ilgili bilgi almak için yaptığım araştırmada, durumu bana anlatanlar da benzer ifadeler kullanmıştı...
Pastanın dilimleri küçüldü, araya daha fazla paydaş almamak için...
E iyi de o zaman niye Bursalı sanatçılar değil, neden?

NOT: Bu arada, Mudanya Beleiyesi de Zafer Bayramı ile ilgili bir video hazırlamış, her ne kadar ikisi farklı format ve içerikte olsa da, Mudanya Belediyesi kendi iç dinamikleriyle ve masraf yapmadan hazırlamış videoyu...

@SuatOktySnck

Bu Bursa BŞ Belediyesi'nin "Zafer Bayramı" için hazırladığı özel tanıtım filmi:


Bu da Mudanya Beleiyesi'nin hazırladığı video:

Salı, Ağustos 13, 2019

Sürücü Kursları'nı kim denetler?

Bir arkadaşımın oğlu, motosiklet ehliyeti almak istediğini söyleyip benden konu hakkında bilgi istedi.
Ben de, yine çok güvendiğim ve değer verdiğim ağabey gibi gördüğüm bir büyüğüme yönlendirdim kendisini, zira kız kardeşinin köklü bir sürücü kursu işlettiğini biliyordum.
Gencimiz, benim yönlendirmemle gittiği değerli büyüğümün kız kardeşinin motosiklet ehliyeti kursu vermedikleri için Filiz Sürücü Kursu'na yönlendiriliyor.
Gencimiz de o kursa başvurup kayıt yaptırıyor.
Buraya kadar her şey normal.
Gencimiz, motosiklet ehliyeti almak için kayıt yaptırdığı Filiz Sürücü Kursu'nda çalışmalara başlıyor.
Fakat, normal trafikte yapılan çalışmalar sırasında, önünde giden bir otomobil ani fren yapınca gencimiz de panikleyip kullandığı motosikleti kontrol edemeyince yan yatırıyor ve altında kalıyor.
Allahtan ki hızlı gitmiyor, çok fazla sürüklenmeden ve öndeki araca çarpmadan durabiliyor.
Arkadan motosikleti takip eden kurs eğitmenleri, durup hemen ambulans çağırıyorlar, ardından da polis geliyor. Fakat gencimiz hala şokta.
Trafik polisinin tutumu ise şaşkınlık yaratıyor.
"Doktora gidersen, gece ne oldu diye sorarlarsa motor kazası dersen uğraşırsın. İfadeye git gel, olayın rengi değişir, -merdivenden düştüm- gibi bir şey söyle" diye uyarıda bulunuyor!
Bunu diyen bir polis memuru...
Vatandaşın yanında yer alması gereken, hakkını koruması gereken polis, şoktaki genci kokutuyor.
Ambulansla gelen sağlık ekibi sözlü sorular ve yüzeysel muayene ile iyi olduğuna kanaat getirip, şokta olmasına rağmen gence, kendi rızası ile hastaneye gitmediğine dair tutanak imzalatıp kaza alanından uzaklaşıyor.
Genç, zor da olsa Filiz Kursu'nun olduğu ofise getiriliyor, biraz dinlendikten sonra o haliyle, topallaya topallaya (metro ile) evine geliyor.
Sıcağı sıcağına pek ağrı hissetmeyen gencimizin ağrıları eve geldiğinde artıyor. Sadece ağrı da değil belinden aşağısı ve baldır kısmı kan toplayıp mosmor oluyor.
Annesi durumu fark ettiğinde hastaneye götürmek istiyor oğlunu ama çocuk inat edip gitmek istemiyor. Belli ki polisin telkinleri aklına geliyor ya da bir şeyden çekiniyor.
Gencimiz şoku atlattıktan sonra olanları ayrıntılı anımsayıp anlatınca, trafik polisinden, ambulansla gelen sağlık ekibine, sağlık ekibinden Filiz Sürücü Kursu sahiplerine kadar çok ciddi bir ihmaller zinciri çıkıyor karşımıza...
Allah şükür ki, gencimizin gerçekten de hayati tehlikesi yok ama iç kanama olmaması, bir tarafının kırılmamış olması, sadece bir lütuf ya da şans!
Peki daha sonra iç kanama geçirse ve kazazede yaşamını yitirse, sorumlusu kim?
Çocuğu o halde evine yollayan Filiz Sürücü Kursu sahipleri mi, üstüne vazife olmadığı halde olayı örtbas etmeye, kazazedeyi şikayetçi olmaması için korkutmaya çalışan trafik polisi mi, kaza yerine oluşmasına rağmen yüzeysel muayene ile yetinen ve hastayı hastaneye götürmeyen ambulanstaki sağlık ekibi mi?
Ertesi gün, gencimizin annesi ve ablası hemen Filiz Sürücü Kursu'nun yolunu tutuyor ve kurs sahiplerinden durum hakkında bilgi alıp yapılan ödemenin iadesini talep ediyorlar!
Aldıkları cevap elbette ki olumsuz.
Fakat ortada yarım kalmış ve tamamlanmamış bir hizmet var. Yani kurs sahipleri hak etmedikleri bir parayı, sırf senet ve taahhütname imzalandığı için kalan ödemenin de yapılmasını istiyorlar.
Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, anneye verdikleri cevapta, "Oğlunuz şikayetçi olmadığını, durumunun iyi olduğunu belirten belge imzalamış!" diye kendilerini savunuyorlar.
Anne ise oğlunun durumuna mı yansın, alamadıkları ehliyetin parasını ödeyecek olmalarına mı?
"Çocuğu o vaziyette nasıl bıraktınız, çocuğum o halde metroya binip gelmiş, o kadar aracınız var, bir araçla evine bırakmak da mı aklınıza gelmedi?" diye sert çıkınca, kurs sahibi hanımefendi; "İyi de biz zaten onun yüzünden o gün gitmemiz gereken bir düğüne de yetişemedik. Bir sürü adam (kursiyeri kast ediyor) yani annesinin çocukları var, hangi biriyle ilgilenelim... " şeklinde insanlıklarını yitirdiklerini ispat eden bir ifadeyle anneyi ve ablasını dumur ediyorlar!
Tabi, bu kaza olayından sonra gencimiz yaşadığı şok ile birlikte motosiklet ehliyetini almaktan vaz geçiyor.
Kurs yetkilileri, sağlık durumun öğrenmek için değil de kursa devam etmesi ve sınava girmesi için telefon ediyorlar ama gencimiz korkmuş, hevesi kaçmış, hayır cevabını veriyor.
Bu arada; verilmiş bir kaparo ve imzalanmış senet ve taahhütler var.
Bunu üzerine anne ister istemez ödemenin tamamını yapıp imzalanan taahhütname ve senetleri alıyor.
Dediğim gibi gencimiz bir hafta evde dinledikten sonra kendini anca toparlıyor ama daha beteri de olabilirdi. Çocuk evde iç kanama geçirip ölebilir ya da sakat da kalabilirdi...
Evet çok şükür ki ciddi bir şey olmadı da, akıllarda hala deli sorular var!
O trafik polisi neden vatandaştan yana değil de sürücü kursundan yana tavır aldı?
Sağlık ekipleri neden çocuğu hastaneye götürmedi?
Belki yasalar sürücü kurslarına bu hakkı veriyor olabilir, Filiz Sürücü Kursu sahipleri hak etmedikleri bir parayı hangi vicdan, hangi ahlaki değerle almaya devam edecekler?
Aile dava açabilir, çünkü ortada ciddi ihmal ve gayri etik davranışlar var ama kime güvenecekler ki?
Olayı anlattığım konuya vakıf bir arkadaşım, "Belli ki oraya gelen polis ile sürücü kursu arasında bir bağ var, yoksa hiç bir polis kazazedeye o şekilde yönlendirme yapmaz, yapmaya da hakkı yok!" dedi.
Yani aile dava açsa ne olacak, polisi böyle olan bir ülkede hangi hakime, hangi mahkemeye güvenecek vatandaş da hakkını atasın?
O zaman şu soru akıllara geliyor? Bu sürücü kurslarını kim denetliyor?
Bu devlet ne zaman vatandaşının haklarını korumaya, vatandaş olmazsa devletin de olamayacağını anlayacak?

@SuatOktySnck

Perşembe, Ağustos 08, 2019

Alamos Gold'un Türk Ortağı Kim?

Murat dağı katlediliyor.
Kaz dağları katlediliyor.
İstanbul kuzey ormanları katlediliyor.
Ordu'nun Ünye ve Fatsa arasındaki ormanlar  katlediliyor.
Istrancalarda orman katliamı.
Artvin Cerattepe’de doğa katliamı.
Hasankeyf doğa ve tarih katliamı.
Bodrum'da ormanlık alanlar yakılıp otel yapılıyor.
Tarihi eserlerimiz yandaşa peşkeş çekilip restorasyon adı altında katlediliyor.
Sinop İnceburun'da orman katledildi. 
Salda gölü TOKİ ile birlikte betona gömülüyor.
Ayder yaylası ve Uzungöl betona gömüldü.
Sahiller peşkeş çekildi.
Koylar peşkeş çekildi.
Tarım alanları ranta açıldı. 
Munzur dağlarının tamamı maden bölgesi ilan edildi. 
Güzel ve içinde rant olan her yer, her tarihi yer, her doğa alanı Katlediliyor ve tehlike içinde.
“Yak, işlet, yok et” sistemi, birileri her alanı sömürülmesi gereken yer olarak görüyor.
Türkiye’de sivil toplum kuruluşları 92 ayrı doğa katliam noktası tespit etti.
Din değil ülke elden gidiyor.
Ülke kasıtlı olarak öldürülüyor.
Gazeteci ağabeyim Can Topaktaş’ın sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımından aldım üstteki sözleri…
Eğer bir beka sorumu varsa eğer bir ihanet varsa işte budur!
Darbe sadece silahlı kalkışmayla olmaz!
Bu da bir darbedir, bu da en az PKK ya da Fetö terör örgütünün yaptığı kadar Hainliktir ihanettir.
Çünkü doğa dedelerimizden atalarımızdan aldığımız bir mirastır.
Ve torunlarımıza bu mirası eksiksiz bırakmak zorundayız!
Kanadalı Alamos Gold şirketi devletin izniyle ve devletten aldığı teşvikle Kaz Dağları’nda altın arıyor.
Kanadalı şirketin bir de Türkiye’de kurduğu şirketi var.
Doğu Biga Madencilik…
Ortak mı, yoksa sahibi tam belirsiz ama Doğu Biga Madencilik şirketi Kanadalı’nın ki, Yahudi kökenli olmadığını söyleyemem. Gerçi onlar kendilerine Kanadalı Hristiyan diyorlar ama Dünya’da paranın döndüğü, parayla para kazanıldığı, silah, ilaç, eğlence (sinema ve müzik) finans sektörü de dahil Yahudi iştirakli bir holding ya da şirket var mı ki? 
Kaldı ki, bunu Yahudileri kötülemek için değil, tam aksine, Yahudilerin ne kadar girişimci olduklarını betimlemek için yazıyorum. 
Neyse, Alamos’un Yahudi ya da Kanadalı veya bir başka ülkeden/milletten/dinden olup olmamasına değil, beni ilgilendiren ve kafamı kurcalayan konu şu: Türkiye, 2009’dan bu yana maden arayan bu Kanadalı şirketin çıkardığı altının sadece yüzde 2’sine sahip olabiliyor. Yüzde 98’i Kanada’ya gidiyor. 
Peki bize ne kalıyor!
Her ne kadar sosyal medyada bu konuyla ilgili çok dedikodu ve spekülasyon dolaşıyor. Yok Türk ortağı şu, yok bu, yok şunun şu kadar ortaklığı varmış vs vs… 
Hepsi de kanıta muhtaç, ispatlanması güç söylentiler! 
Şunu anımsatmakta yarar var: 
Yer altı ve yerüstü zenginliklerimiz bizim. Bu milletin. Türkiye’de yaşayan halkların, TC vatandaşlarının… 
Eğer payın büyük bölümünü Kanadalılar kazanıyorsa, bir dakka, Van münut aga van münüt!
Bize çölleşmiş bir iklim ve ç.k gibi bir pay kalıyorsa, bu nasıl anlaşma, buna hangi zihniyet rıza gösterir?
Bu altını daha farklı yollarla çıkarma ve işleme imkanı yok mu?
Siyanüsrsüz ve ağaç katletmeden olmaz mı bu iş?
Türkiye’nin payı neden yüzde 2?
Ve bir de şu soruyu yöneltelim kendimize:
Kanadalı Alamos Gold Şirketi’nin Türk ortağı var mı, varsa kim?
Dikkat ederseniz, Sn Erdoğan ve Ak Parti’den bununla ilgili hiç tepki gelmiyor.
Şu anda “bekle ve gör” taktiği Uyguluyorlar!
Neden?
Alamos Gold’un Türk ortağı kim ya da kimler?
Çünkü Kanadalı şirket devlet içinden destek olmadan böyle bir yetkiyle 10 yıldır bunca ağacı katlederek rahat rahat çalışamaz ve az bir yatırımla bu kadar çok altını çıkaramazdı.
Soruyorum:
Alamos Gold’un Türkiye’deki paydaşları, ortakları ve destekçileri kim?
Araştırmacı gazetecilerimiz var, İsmail Saymaz, Soner Yalçın, Ahmet Şık bunu ortaya çıkartabilir!
Ruşen Çakır, Youtube üzerinden düzenli yayın yaptığı kendi kanalı Medyascop’tan bu konuyu gündeme taşıyabilir…
Bir başka deneyimli televizyon gazetecisi Ünsal Ünlü de kendi adıyla yaptığı yayınlarda bu soruyu inatla sorabilir.
Soruyor gerçi ama her programında soruyu tekrarlayabilir...
Ben de buradan soruyorum: Alamos Gold’un Türk ortakları ve paydaşları kim?
Eğer o ortaklar açığa çıkarsa birçok gerçeğin de su yüzüne çıkacağı, Kaz dağlarının katledilmesine kimin göz yumduğu da anlaşılmış olacak!

YAZININ GÖRÜNTÜLÜ VERSİYONUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN: Alamos Gold'un Türk Ortağı Kim?


Pazar, Temmuz 28, 2019

Orda bir festival var yakında(!)


Gitmesek de görmesek de o festival bizim festivalimizdir…
Bizim midir gerçekten, Bursa’da yapılan, Bursa sınırları içinde organize edilen her etkinlik o şehirde yaşayanların mıdır?
Bursa’nın hemen dibinde, Nilüfer İlçesi’ne bağlı Çalı Köyü’nde (ki artık orası köy değil bir mahalle) Türkiye’nin ve hatta belki de Ortadoğu ve balkanların ilk köy filmleri festivali organize ediliyor!
4 yıl önce ilk düzenlendiğinde, şöyle bi gezip görmüştüm festivali ve pek bi canlılık yoktu…
4 yıl sonra (hafta sonu) tekrar gidip göreyim dedim. İnanılmaz bir coşku, inanılmaz bir enerji ile karşılaştım…
Çalı Çevre ve Kültür Derneği, Nilüfer Belediyesi ile organize ediyor festivali…
Bütçesi düşük ama heyecanları büyük.
3 gün sürüyor ve bildik festivallerin dışında bir konsepti var.
Etkinlik Çalı top sahasında yapılıyor ve çadırını kapan ya top sahasına ya da etraftaki çamlıkların arasına, yamaçlara çadır kurup etkinliğe eklemlenebiliyor. Sadece dışarıdan gelenler değil, Çalı halkı da etkinliğin tam da göbeğinde…
Peki Çalı Köy Filmleri Festivali’nin bunun dışında ne özelliği var?
Neden Çalı’da yapılıyor bu etkinlik?
Neden, çünkü Türk Sineması’nın en önemli ilk dönem filmlerinden biri Çalı’da çekildi.
Festivalin internet sitesi, www.califilmfest.com’da konuya şöyle açıklamışlar:
Hikâyemizin başlangıcı 1934 yılına dayanıyor. Türkiye sinema tarihinin duayenleri film çekmek için Bursa’nın Çalı Köyüne gelirler. Çalı’da film platosu kurarlar. Köylüler sinemacılarla tanışırlar, figüran olarak filmde oynarlar, evlerinin kapılarını açar ve misafir ederler. O dönemden sonra doğan çocukların isimleri filmde oynayan oyuncuların isimleri olur. Bazıları hayatında hiç göremedikleri annelerini, babalarını bu filmde koşan çocuklar arasında görür. Yaşadığımız topraklarda nesilden nesile bir masal gibi anlatılan bu filmin adı hep akıllardaydı; ‘Aysel, bataklı damın kızı.’
​Çalı’da 1934 yılında çekilen ‘Aysel, Bataklı Damın Kızı’ ilk köy filmi olması nedeni ile Türkiye sinema tarihi açısından önemli bir yere sahiptir. Filmin kadrosunda çok önemli isimler bulunmuştur. Yönetmenliğini, Türk sinemasının Batı sinemasıyla ilişkisini sağlayan ilk yönetmen, Muhsin Ertuğrul yapmıştır. Filmin senaryosu, İsveçli Yazar Selma Lagerlöf (1858-1940)’un bir hikâyesinden yola çıkılarak Nâzım Hikmet tarafından yazılmıştır. Müziklerini Cemal Reşit Rey, görüntü yönetmenliğini Remzi Ar ve Cezmi Ar yapmıştır. O tarihlerde tamamen erkek egemen olan Türkiye sinemasında Cahide Sonku ilk kadın yıldız olarak bir ilke imza atmıştır.
​Film çekildikten yaklaşık bir asır sonra hikâyemizi bir film festivali ile devam ettirmeye karar verdik. Hem yitip giden yazlık sinema kültürünü hem de Türkiye Sinemasında önemli yere sahip olan bu filmi yaşatmak için bundan dört yıl önce emekleyerek, düşe kalka ama yorulmadan bir yola koyulduk. Bu doğrultuda köyü konu alan ya da mekân olarak kırsalı kullanmış filmleri hayatın farklı alanlarından gelen insanlarla özgür bir ortamda buluşturmayı amaçlıyoruz. Türkiye’deki film festivali kültürüne farklı bir soluk getirerek doğanın kalbinde yıldızların altında sinema ve doğanın tadına varıyoruz. Festival boyunca yönetmen, oyuncu ve yapımcılarla söyleşiler, atölyeler yaparak üretime dâhil oluyoruz. Gün geçtikçe dört duvar arasına sıkışan ve doğaya, insana yabancılaşan yaşamlarımızdan kaçıp beraber tartışmanın ve üretmenin hazzına varıyoruz.
***
Düşünsenize Türk sinemasının efsaneleri Muhsin Ertuğrul, Cahide Sonku, Hazım Körmükçü Çalı’ya gelmiş ve “Aysel, Bataklı Damın Kızı” filmini çekmişler.
Üstte de değim gibi Çalı artık köy değil, bir mahalle ama o filmin etkileri hala devam ediyor ve bir grup genç bu etkiyi daha kalıcı hale getirmek için festivali organize etmeye karar vermişler, iyi de etmişler!
Bursa, “İpek Yolu Film Festivali” gibi bir organizasyona sahip çıkamazken, Çalı’da, dar bütçeyle harika işler çıkaran gençleri ve Nilüfer Belediyesi’ni (bir sinema emekçisi olarak) kutluyorum.
Festival kapsamında cumartesi akşamı Onur Ünlü'nün “Sen Aydınlatırsın Geceyi” filmi gösterildi ve ardından da söyleşi yapıldı. Bir insan hem onurlu hem de ünlü olur mu? Onur Ünlü böyle bir insan, şahsına münhasır ve gençlerle inanılmaz bir iletişimi var. Onur’u dinledik filmden sonra. "Nasıldı?" Sorusunun cevabı: "bildiğiniz gibiydi!" derim. Daha sonra da İstanbul’da yaşayan Bursalı genç yönetmen Tarık Aktaş’ın Nebula filmi gösterildi. Aktaş da Nebul’yı Çalı’da çekmiş ama hafızam beni yanıltmıyorsa bu Çalı’da çekilen üçüncü filmdi, daha önce İstanbul’da yaşayan bir başka Bursalı sinemacı Bora Tekay  “Fasulye” adlı bir filmi Çalı ve civarında çekmişti.
Her neyse, Çalı Köy Filmleri Festivali giderek büyüyor, ilgi inanılmaz, değil Nilüfer, Bursa'yı aşmış görünüyor.

Festivali bugünlere taşıyanları bir kez daha kutluyor, sinemanın gücünü idrak edemeyenler utansın, diyorum!