Cumartesi, Ağustos 31, 2019

Taş taşımak kaderimiz mi?


Size bugün bir öykü anlatacağım...
Öyküyü Servet Yalçın adlı arkadaşım sosyal medya hesabından paylaşmış, ben de buradan aktarıyorum… Öykü gerçek mi, gerçekten yaşanmış bir olay mı, yoksa uydurma mı okuduktan sonra siz karar vereceksiniz...
Ama kıssadan hisse olduğundan hiç kuşkum yok...

Yıl 1857. Knidos yani bugünkü Datça açıklarına İngiliz Kraliyet Donanmasının “Supply” isimli bir savaş gemisi demir atar...
Mürettabat arasında bir de arkeolog Charles Newton da vardır.
Yanında 200 tayfa ve 2000 sterlin ile gelmiştir.
Charles Newton, çift kürekli küçük bir keşif teknesiyle Knidos sahillerine çıkar ve kampını kurar.
(1816-1894)

Köylüler hemen Mehmet Ali Ağa’ya haber ulaştırırlar.
Başka kime gitsinler ki.
O dönemlerde belediye yok, kaymakam yok, jandarma yok.
Tek kudret var, ağa... Ağa demek devlet demek.
Devlet demek ağa demek.
Ağa önce bir haberci gönderir, Newton’a.
Haberci yanında hediye olarak 10 tavuk getirmiştir.
Ardından Mehmet Ali Ağa ve adamları Knidos’a ulaşır.
Onların yanında da yine hediye olarak bir koyun, onlarca yumurta, bal ve incir vardır.

Hırsız hediyelerle karşılanır.
Charles Newton derdini anlatır.
Kazılar için Mehmet Ali Ağa’dan 100 adam ister.
Ağa, hemen kabul eder.
Ancak, onun da Newton’dan birkaç isteği vardır.
Biri, Reşadiye’de yapacağı cami inşaatı için
Knidos’tan çıkacak taşlar.
Diğeri, hasmı olan Muğla Ağası’nın İzmir paşası tarafından uyarılması için destek.
Newton “bakarız” der.

Birkaç gün sonra Mehmet Ali Ağa, Datça köylerinden iri yapılı 100 insanı Knidos kazılarında
(Kazılarda görev yapan Datçalı köylülerin gerçek fotoğrafı)
çalışmaları için Charles Newton’a verir.
Newton işçilere çok düşük ücret veriyordur, kim itiraz edebilir ki!
Zaten işçiler parayı aldıkları zaman şaşırır.
Çünkü çoğu hayatlarında ilk kez para görmüştür…

Charles Newton bir ara 50 Datçalı işçiyi bir süreliğine Didim’deki kazılara götürmüş, o işçilerden çoğu
hayatlarında ilk kez yarımadadan dışarı çıktıkları için heyecan duymuştur.

Mehmet Ali Ağa’nın desteği ve onun emrine verdiği 100 Datçalı ile Newton 384 günde Knidos’u talan eder.
10 tonluk Knidos Aslanı ve Oturan Demeter heykellerinin çıkarılması ve 212 sandık tarihi eserin
gemiye taşınmasında hep Datçalı köylüler çalışır.
Soyulduklarını bilmiyorlardır.
Devlet onları ağaya teslim etmiştir.
Boğaz tokluğuna çalışmışlardır, İngilizler ne derse yapmışlardır.
Newton anılarında Datçalı işçilerin çok iyi çalıştığını söyleyerek, onlardan övgüyle söz eder.

Aradan 162 yıl geçer...
(Kaz Dağları'nda son durum)
Yıl 2019.
Kanadalı maden şirketi Alamos Gold devletin verdiği izinle Kaz Dağlarını yerle bir ediyor.
Yüzlerce dönümü kazdılar, yıktılar.
Siyanürle toprağı, nehirleri, yeraltı sularını zehirlediler.
195 bin ağacı kestiler.
Geleceğimizi yok etmeye devam ediyorlar.
Ve bu katliamı Türk işçileriyle yapıyorlar.

Tıpkı, Knidos'u soyan İngiliz Charles Newton gibi Kanada şirketi de Türk işçilerden çok memnun.
Şirketin CEO'su John McCluskey geçtiğimiz günlerde bizim işçilerimizi övdü.
"Türkler taş taşımakta çok iyiler!" dedi.

Hadi diyelim ki, o zaman, yani 1857'de İstanbul'da ki 31. Osmanlı padişahı Sultan Abdülmecid Han
Datça'ta yapılan bu talandan haberdar olamadı...
Nasıl olacak ki, iletişim yok, haberleşme yok...
Tarih bilinci yok...

Peki ya şimdi, peki bugün, o zaman iletişim ve haberleşme kısıtlıydı da bugün bizi yönetenler ya da yönetemeyenler nasıl bir gaflet ve dalalet içinde ki, bunca talan yaşanırken ses çıkarmıyorlar…
Nasıl oluyor da Kanadalı Şirket'e bu yetkiler hesapsız, plansız ve bilinçsizce bu yetkiler veriliyor!
İşte bu sorunun yanıtını verecek bir babayiğit arıyoruz, neden konuşması gerekenler suspus, neden?

@SuatOktySnck 

YAZININ VİDEO VERSİYONUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN!




Perşembe, Ağustos 29, 2019

Zafer Bayramı neden önemli?


Önceki gün kameramı elime aldım ve Bursa’nın kritik birkaç noktasına gittim. Amacım Youtube kanalıma video hazırlamaktı.
30 Ağustos Zafer Bayramı’nın Bursa için önemini, salt Bursa değil ülkemizi için ne kadar önemli olduğunu birkaç dakikada anlatmak istedim.
Birkaç ay önce, Bursa BŞ Belediyesi Başkanı Alinur Aktaş, muhalefetin belediye meclisinde verdiği, resmi bayramlarda da ulaşım ücretsiz olsun, önerisine, “Zafer Bayramı halkın genelini ilgilendirmez” şeklinde karşılık vermişti, bir hayli tartışmalara neden olmuştu.
Gerçi daha sonra sözlerinin çarpıtıldığını söyleyip, gelen eleştirilere itiraz etmişti ama, söz ağızdan çıkmıştı bir kere…
Ben de, hem Sn Aktaş’a, hem de kamuoyunun geneline, Bursa için Zafer Bayramı’nın önemini bir kez daha anımsatmak amacıyla kollarımı sıvadım.
26 Ağustos 1922’de büyük taarruz başladığı günlerde Bursa’da durum neydi, “97 yıl önce ve 97 yıl sonra” Yunan işgali sırasında çekilmiş bulduğum birkaç kare fotoğrafı, fotoğrafların çekildiği yerlere gidip, videomu gerçekleştirdim.
İstikametim önce Bursa BŞ Belediyesi’nin tarihi binasıydı, ama ondan önce Ulucami’nin önünden geçip, Bursa’nın tarihi anlamda ne kadar önemli olduğunu göstermekti. Ulucami ve civarı ve Bursa’nın birçok noktasında atalarımızın ayak izleri var. Padişahlar, evliyalar oralarda gezinmiş, oralarda yaşamış.
Ne yazık Bursalılar yaşadıkları şehrin tarihi ve kültürel değeri ve öneminin farkında değiller...
Tarihi Belediye binasının önüne geldiğimde Yunan işgali sırasında Bursa’ya konuşlanan Yunan ordusunun askerlerinin merdivenlere oturup çektirdiği fotoğrafı anımsattım. 97 yıl önce Bursa’da Yunan askerleri vardı ve kentte büyük acılar yaşatmıştı.
8 Temmuz 1920'de Bursa işgal edildikten sonra 10 Temmuz 1920'de meclis kürsüsü “puşide-i siyah”la kaplandı. Bu işgal tam 2 yıl 2 ay 2 gün sürdü ve o siyah örtü de sürekli kürsüde kaldı, sadece Bursa'nın değil, tüm Türkiye'nin üstüne çöken işgal karanlığını simgeliyordu.
1920’de gerçekleşen Bursa’nın işgali neden önemliydi, çünkü Bursa Osmanlı’nın ilk başkentiydi ve imparatorluğun kurucuları Osmangazi ve ailesinin kabirleri Bursa’daydı.
Tabi 2 yıllık işgal sırasında Bursa’yı ele geçirmenin keyfini de sürmüşler Yunanlılar. Bugünkü, Bursa Kalesi’nin önemli noktalarından fetih kapısının bulunduğu yerin tam karşısına geçip Bursa’yı nasıl paylaşacaklarını tartıştıkları bir fotoğraf geçti elime. Tam o noktaya gidip o fotoğrafla birlikte ulu camiye baktım…
Yunan askerlerinin yaptıkları birçok taşkınlıktan biri de Osmangazi Türbesi’nde yaşanmıştı.
Yunan Generali Venizelos’un oğlu Sofokles, Bursa’yı işgal etmenin heyecanıyla, hızını alamamış ve koştura koştura Tophane’de bulunan Osmangazi Türbesi’ne gelmiş.
“Kalk Koca Osman! Kurduğun devleti yıktık. Seni öldürmeye geldim” diyerek sandukalarını tekmelemişti..
İşte, elimde o anın fotoğraflarıyla, Osmangazi’nin türbesine geldim ben de. Sofokles’in poz verdiği yerde, atalarımıza yapılan o saygısızlığını bir kez daha anımsatıp unutmamak için!
30 Ağustos Zafer Bayramı işte bu yüzden hepimizi ilgilendiriyor.
Çünkü bu Bursa şehri işgal yıllarında büyük acılar, derin trajediler yaşadı…
Tarihçi Sinan Meydan’ın kaynak göstererek paylaştığı ve 1925 tarihli “Bursa Vilayetinde Yunan Fecaiyi” adlı eserine göre Yunan işgali sırasında Bursa merkezde 822 kişi şehit edildi. 383 kişi yaralandı. 5617 kişiye işkence edildi. 128 kadının ırzına geçildi. 5617 kişi hapsedildi. 455 kişi esir alındı, sürgün edildi. Bursa merkezde mezalime uğrayan Türklerin sayısı 7974 kişiyi buldu.
26 Ağustos’ta başlayan 30 Ağustos 1922'de Başkomutan Meydan Muharebesi kazanıldıktan Bursa hemen kurtarılamadı. 3. Kolordu kuzeyden, Kocaeli Grubu ise güney doğudan Bursa'ya doğru ilerleyişini sürdürdü.  Yunan orduları ise Türk ordularının hızla yaklaştığı haberini alınca, 10 Eylül 1922 akşamı Bursa'yı terk etti.  2 yıl 2 ay 2 günlük esaret sona ermiş oldu TBMM kürsüsündeki o kara örtü “puşide-i siyah” kaldırıldı.
Bu arada, Yunan ordusu Bursa’dan giderken sadece yerel halka değil, kendi inançlarının mabetlerine de zarar vermişti. Ki, bi tanesi de bugün Balibeyhan’ın hemen yanında yer alan trafonun bulunduğu yerde 97 yıl önce Balıkçı pazarı kilisesi bulunuyordu.
Yunan askerleri Bursa’dan kaçarken o kiliseyi de ateşe vermişlerdi ne yazık.
Tabi Bursa'nın kurtuluşu ata yadigarı Osmanlı’nın ilk başkentinin yeniden kazanılması nedeniyle Ankara'da kurbanlar kesildi, şükür namazları kılındı.
İşte Bursa bu yüzden çok önemli, 30 Ağustos Zafer Bayramı işte o nedenle sadece belirli bir kesimi değil, halkın genelini ilgilendiren BÜYÜK bir bayram.
Bunu torunlarımıza, çocuklarımıza anlatmak hepimizin görevi…

ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!

@SuatOktySnck

Aynı başlıkla hazırladığım videoyu izlemek için tıklayın: 

Salı, Ağustos 27, 2019

Zafer Bayramınız kutlu olsun Sn Alinur Aktaş!

Önce şunu ifade etmek isterim ki, Bursa BŞ Belediyesi'nin yaptırdığı 30 Ağustos Zafer Bayramı videosu düşünce olarak çok iyi olmuş.
Fikir her kimden çıktıysa bravo!
Kim ne derse desin, kim ne yazarsa yazsın, kim nasıl yorumlarsa yorumlasın, o videonun neden yapıldığını hepimiz biliyoruz.
Evet ama bu durum videonun iyi ve etkili olduğu gerçeğini değiştirmez.
Fakat, benim yanıtını merak ettiğim bir kaç soru var kafamda.
Eğer Sn. Alinur Aktaş'ın, Zafer Bayramı ile ilgili yaptığı gaf olmasaydı böyle bir video hazırlama ihtiyacı hissedilir miydi?
Diyelim ki, hazırlanırdı...
İyi de bu iş neden Bursa'da, Bursa insanlarıyla hazırlanmadı?
Bursa'da Bursalı yönetmen, oyuncu, kameraman, kurgucu yok muydu da İstanbul'dan birilerine ihale(!) edildi bu iş...
İhale derken, bildiğiniz ihale değil elbet, ortada ihale mihale yok, birilerine direkt verilmiş bu iş, de....
Bunu yapanlar beleşe mi hazırladılar?
Bursa'da elinin altında şehir tiyatrosu gibi bir yetenekler havuzu var... Oradan oynayabilecek aktör ve aktrisler çıkmaz mıydı?
Hadi beni sevmiyorsunuz, nefretinizden bana ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz(!) da, o yüzden kendimi saymıyorum bile; elinizin altında kendi personeliniz Mücahit Pehlivan gibi aslan parçası yönetmen var; bundan önce bir çok işinizi kotarmıştı Mücahit'e neden vermediniz bu işi?
Hadi onu da geçtim; abi kaç para verdiniz bu iş için belediye kasasından Allah aşkına, ne kadar mal oldu bu iş?
E hani belediyemiz zarardaydı, e hani Recep Altepe döneminde Bursa BŞ Belediyesi batma aşamasına gelmişti?
Artık tasarruf yapılacaktı hani?
Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu...
Kaç para ödediniz bilmiyorum ama daha mütevazi bir bütçe ile bu işi halletmek imkanı yok muydu?
Bunu neden yazıyorum biliyor musunuz?
Recep Altepe döneminde, (sanırım Sn. Altepe'nin ilk yıllarıydı) Bursa esnafını bilinçlendirmek amacıyla muhafazakar kesimin ünlü yönetmeni Mesut Uçakan ağabeyimizin yapım şirketine ikişer üçer dakikalık, bir kaç kısa tanıtım filmi siparişi verilmişti. Hatta kısa filmlerden birinde ben de sahtekar bir manavı canlandırmıştım.
Filmin o tarihte (2009) 120 bin TL'ye mal olduğunu duymuştum. İşin acı tarafı film hiç bir zaman tamamlanmadı ve hiç bir yerde gösterilmedi.
Şimdi yine bir tanıtım filmi, yine Bursa Büyükşehir Belediyesi ve yine İstanbul'dan birilerine sipariş edilen bir iş...
Belki İstanbullu arkadaşlar bu işi makul bir fiyata yapmış da olabilirler; e o zaman da sorarım madem uygun fiyata yaptırdınız, neden Bursalı çocuklarımız değil de İstanbullular?
E hani Bursa'yı İstanbul'un arka bahçesi olmaktan kurtaracaktınız?
Sanatla iştigal eden, eli kalem tutan, yazan ve sorgulayan bir Bursa insanı olarak soruyorum Sn. Alinur Aktaş, Bursalı sanatçıların, geçin Bursalıyı, kendi belediyenizin sanatçılarının hiç mi ehemmiyeti yok nezdinizde?
Yahu hiç olmazsa İstanbul'dan birilerine yaptırıyorsunuz, popüler, tanınmış birilerini oynatsaydınız ya...
Haa, ünlü isimlere aktaracak kadar, pastada dilim kalmadı değil mi?
Anladıııım, evet tahmin edebiliyorum; zaten konuyla ilgili bilgi almak için yaptığım araştırmada, durumu bana anlatanlar da benzer ifadeler kullanmıştı...
Pastanın dilimleri küçüldü, araya daha fazla paydaş almamak için...
E iyi de o zaman niye Bursalı sanatçılar değil, neden?

NOT: Bu arada, Mudanya Beleiyesi de Zafer Bayramı ile ilgili bir video hazırlamış, her ne kadar ikisi farklı format ve içerikte olsa da, Mudanya Belediyesi kendi iç dinamikleriyle ve masraf yapmadan hazırlamış videoyu...

@SuatOktySnck

Bu Bursa BŞ Belediyesi'nin "Zafer Bayramı" için hazırladığı özel tanıtım filmi:


Bu da Mudanya Beleiyesi'nin hazırladığı video:

Salı, Ağustos 13, 2019

Sürücü Kursları'nı kim denetler?

Bir arkadaşımın oğlu, motosiklet ehliyeti almak istediğini söyleyip benden konu hakkında bilgi istedi.
Ben de, yine çok güvendiğim ve değer verdiğim ağabey gibi gördüğüm bir büyüğüme yönlendirdim kendisini, zira kız kardeşinin köklü bir sürücü kursu işlettiğini biliyordum.
Gencimiz, benim yönlendirmemle gittiği değerli büyüğümün kız kardeşinin motosiklet ehliyeti kursu vermedikleri için Filiz Sürücü Kursu'na yönlendiriliyor.
Gencimiz de o kursa başvurup kayıt yaptırıyor.
Buraya kadar her şey normal.
Gencimiz, motosiklet ehliyeti almak için kayıt yaptırdığı Filiz Sürücü Kursu'nda çalışmalara başlıyor.
Fakat, normal trafikte yapılan çalışmalar sırasında, önünde giden bir otomobil ani fren yapınca gencimiz de panikleyip kullandığı motosikleti kontrol edemeyince yan yatırıyor ve altında kalıyor.
Allahtan ki hızlı gitmiyor, çok fazla sürüklenmeden ve öndeki araca çarpmadan durabiliyor.
Arkadan motosikleti takip eden kurs eğitmenleri, durup hemen ambulans çağırıyorlar, ardından da polis geliyor. Fakat gencimiz hala şokta.
Trafik polisinin tutumu ise şaşkınlık yaratıyor.
"Doktora gidersen, gece ne oldu diye sorarlarsa motor kazası dersen uğraşırsın. İfadeye git gel, olayın rengi değişir, -merdivenden düştüm- gibi bir şey söyle" diye uyarıda bulunuyor!
Bunu diyen bir polis memuru...
Vatandaşın yanında yer alması gereken, hakkını koruması gereken polis, şoktaki genci kokutuyor.
Ambulansla gelen sağlık ekibi sözlü sorular ve yüzeysel muayene ile iyi olduğuna kanaat getirip, şokta olmasına rağmen gence, kendi rızası ile hastaneye gitmediğine dair tutanak imzalatıp kaza alanından uzaklaşıyor.
Genç, zor da olsa Filiz Kursu'nun olduğu ofise getiriliyor, biraz dinlendikten sonra o haliyle, topallaya topallaya (metro ile) evine geliyor.
Sıcağı sıcağına pek ağrı hissetmeyen gencimizin ağrıları eve geldiğinde artıyor. Sadece ağrı da değil belinden aşağısı ve baldır kısmı kan toplayıp mosmor oluyor.
Annesi durumu fark ettiğinde hastaneye götürmek istiyor oğlunu ama çocuk inat edip gitmek istemiyor. Belli ki polisin telkinleri aklına geliyor ya da bir şeyden çekiniyor.
Gencimiz şoku atlattıktan sonra olanları ayrıntılı anımsayıp anlatınca, trafik polisinden, ambulansla gelen sağlık ekibine, sağlık ekibinden Filiz Sürücü Kursu sahiplerine kadar çok ciddi bir ihmaller zinciri çıkıyor karşımıza...
Allah şükür ki, gencimizin gerçekten de hayati tehlikesi yok ama iç kanama olmaması, bir tarafının kırılmamış olması, sadece bir lütuf ya da şans!
Peki daha sonra iç kanama geçirse ve kazazede yaşamını yitirse, sorumlusu kim?
Çocuğu o halde evine yollayan Filiz Sürücü Kursu sahipleri mi, üstüne vazife olmadığı halde olayı örtbas etmeye, kazazedeyi şikayetçi olmaması için korkutmaya çalışan trafik polisi mi, kaza yerine oluşmasına rağmen yüzeysel muayene ile yetinen ve hastayı hastaneye götürmeyen ambulanstaki sağlık ekibi mi?
Ertesi gün, gencimizin annesi ve ablası hemen Filiz Sürücü Kursu'nun yolunu tutuyor ve kurs sahiplerinden durum hakkında bilgi alıp yapılan ödemenin iadesini talep ediyorlar!
Aldıkları cevap elbette ki olumsuz.
Fakat ortada yarım kalmış ve tamamlanmamış bir hizmet var. Yani kurs sahipleri hak etmedikleri bir parayı, sırf senet ve taahhütname imzalandığı için kalan ödemenin de yapılmasını istiyorlar.
Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, anneye verdikleri cevapta, "Oğlunuz şikayetçi olmadığını, durumunun iyi olduğunu belirten belge imzalamış!" diye kendilerini savunuyorlar.
Anne ise oğlunun durumuna mı yansın, alamadıkları ehliyetin parasını ödeyecek olmalarına mı?
"Çocuğu o vaziyette nasıl bıraktınız, çocuğum o halde metroya binip gelmiş, o kadar aracınız var, bir araçla evine bırakmak da mı aklınıza gelmedi?" diye sert çıkınca, kurs sahibi hanımefendi; "İyi de biz zaten onun yüzünden o gün gitmemiz gereken bir düğüne de yetişemedik. Bir sürü adam (kursiyeri kast ediyor) yani annesinin çocukları var, hangi biriyle ilgilenelim... " şeklinde insanlıklarını yitirdiklerini ispat eden bir ifadeyle anneyi ve ablasını dumur ediyorlar!
Tabi, bu kaza olayından sonra gencimiz yaşadığı şok ile birlikte motosiklet ehliyetini almaktan vaz geçiyor.
Kurs yetkilileri, sağlık durumun öğrenmek için değil de kursa devam etmesi ve sınava girmesi için telefon ediyorlar ama gencimiz korkmuş, hevesi kaçmış, hayır cevabını veriyor.
Bu arada; verilmiş bir kaparo ve imzalanmış senet ve taahhütler var.
Bunu üzerine anne ister istemez ödemenin tamamını yapıp imzalanan taahhütname ve senetleri alıyor.
Dediğim gibi gencimiz bir hafta evde dinledikten sonra kendini anca toparlıyor ama daha beteri de olabilirdi. Çocuk evde iç kanama geçirip ölebilir ya da sakat da kalabilirdi...
Evet çok şükür ki ciddi bir şey olmadı da, akıllarda hala deli sorular var!
O trafik polisi neden vatandaştan yana değil de sürücü kursundan yana tavır aldı?
Sağlık ekipleri neden çocuğu hastaneye götürmedi?
Belki yasalar sürücü kurslarına bu hakkı veriyor olabilir, Filiz Sürücü Kursu sahipleri hak etmedikleri bir parayı hangi vicdan, hangi ahlaki değerle almaya devam edecekler?
Aile dava açabilir, çünkü ortada ciddi ihmal ve gayri etik davranışlar var ama kime güvenecekler ki?
Olayı anlattığım konuya vakıf bir arkadaşım, "Belli ki oraya gelen polis ile sürücü kursu arasında bir bağ var, yoksa hiç bir polis kazazedeye o şekilde yönlendirme yapmaz, yapmaya da hakkı yok!" dedi.
Yani aile dava açsa ne olacak, polisi böyle olan bir ülkede hangi hakime, hangi mahkemeye güvenecek vatandaş da hakkını atasın?
O zaman şu soru akıllara geliyor? Bu sürücü kurslarını kim denetliyor?
Bu devlet ne zaman vatandaşının haklarını korumaya, vatandaş olmazsa devletin de olamayacağını anlayacak?

@SuatOktySnck

Perşembe, Ağustos 08, 2019

Alamos Gold'un Türk Ortağı Kim?

Murat dağı katlediliyor.
Kaz dağları katlediliyor.
İstanbul kuzey ormanları katlediliyor.
Ordu'nun Ünye ve Fatsa arasındaki ormanlar  katlediliyor.
Istrancalarda orman katliamı.
Artvin Cerattepe’de doğa katliamı.
Hasankeyf doğa ve tarih katliamı.
Bodrum'da ormanlık alanlar yakılıp otel yapılıyor.
Tarihi eserlerimiz yandaşa peşkeş çekilip restorasyon adı altında katlediliyor.
Sinop İnceburun'da orman katledildi. 
Salda gölü TOKİ ile birlikte betona gömülüyor.
Ayder yaylası ve Uzungöl betona gömüldü.
Sahiller peşkeş çekildi.
Koylar peşkeş çekildi.
Tarım alanları ranta açıldı. 
Munzur dağlarının tamamı maden bölgesi ilan edildi. 
Güzel ve içinde rant olan her yer, her tarihi yer, her doğa alanı Katlediliyor ve tehlike içinde.
“Yak, işlet, yok et” sistemi, birileri her alanı sömürülmesi gereken yer olarak görüyor.
Türkiye’de sivil toplum kuruluşları 92 ayrı doğa katliam noktası tespit etti.
Din değil ülke elden gidiyor.
Ülke kasıtlı olarak öldürülüyor.
Gazeteci ağabeyim Can Topaktaş’ın sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımından aldım üstteki sözleri…
Eğer bir beka sorumu varsa eğer bir ihanet varsa işte budur!
Darbe sadece silahlı kalkışmayla olmaz!
Bu da bir darbedir, bu da en az PKK ya da Fetö terör örgütünün yaptığı kadar Hainliktir ihanettir.
Çünkü doğa dedelerimizden atalarımızdan aldığımız bir mirastır.
Ve torunlarımıza bu mirası eksiksiz bırakmak zorundayız!
Kanadalı Alamos Gold şirketi devletin izniyle ve devletten aldığı teşvikle Kaz Dağları’nda altın arıyor.
Kanadalı şirketin bir de Türkiye’de kurduğu şirketi var.
Doğu Biga Madencilik…
Ortak mı, yoksa sahibi tam belirsiz ama Doğu Biga Madencilik şirketi Kanadalı’nın ki, Yahudi kökenli olmadığını söyleyemem. Gerçi onlar kendilerine Kanadalı Hristiyan diyorlar ama Dünya’da paranın döndüğü, parayla para kazanıldığı, silah, ilaç, eğlence (sinema ve müzik) finans sektörü de dahil Yahudi iştirakli bir holding ya da şirket var mı ki? 
Kaldı ki, bunu Yahudileri kötülemek için değil, tam aksine, Yahudilerin ne kadar girişimci olduklarını betimlemek için yazıyorum. 
Neyse, Alamos’un Yahudi ya da Kanadalı veya bir başka ülkeden/milletten/dinden olup olmamasına değil, beni ilgilendiren ve kafamı kurcalayan konu şu: Türkiye, 2009’dan bu yana maden arayan bu Kanadalı şirketin çıkardığı altının sadece yüzde 2’sine sahip olabiliyor. Yüzde 98’i Kanada’ya gidiyor. 
Peki bize ne kalıyor!
Her ne kadar sosyal medyada bu konuyla ilgili çok dedikodu ve spekülasyon dolaşıyor. Yok Türk ortağı şu, yok bu, yok şunun şu kadar ortaklığı varmış vs vs… 
Hepsi de kanıta muhtaç, ispatlanması güç söylentiler! 
Şunu anımsatmakta yarar var: 
Yer altı ve yerüstü zenginliklerimiz bizim. Bu milletin. Türkiye’de yaşayan halkların, TC vatandaşlarının… 
Eğer payın büyük bölümünü Kanadalılar kazanıyorsa, bir dakka, Van münut aga van münüt!
Bize çölleşmiş bir iklim ve ç.k gibi bir pay kalıyorsa, bu nasıl anlaşma, buna hangi zihniyet rıza gösterir?
Bu altını daha farklı yollarla çıkarma ve işleme imkanı yok mu?
Siyanüsrsüz ve ağaç katletmeden olmaz mı bu iş?
Türkiye’nin payı neden yüzde 2?
Ve bir de şu soruyu yöneltelim kendimize:
Kanadalı Alamos Gold Şirketi’nin Türk ortağı var mı, varsa kim?
Dikkat ederseniz, Sn Erdoğan ve Ak Parti’den bununla ilgili hiç tepki gelmiyor.
Şu anda “bekle ve gör” taktiği Uyguluyorlar!
Neden?
Alamos Gold’un Türk ortağı kim ya da kimler?
Çünkü Kanadalı şirket devlet içinden destek olmadan böyle bir yetkiyle 10 yıldır bunca ağacı katlederek rahat rahat çalışamaz ve az bir yatırımla bu kadar çok altını çıkaramazdı.
Soruyorum:
Alamos Gold’un Türkiye’deki paydaşları, ortakları ve destekçileri kim?
Araştırmacı gazetecilerimiz var, İsmail Saymaz, Soner Yalçın, Ahmet Şık bunu ortaya çıkartabilir!
Ruşen Çakır, Youtube üzerinden düzenli yayın yaptığı kendi kanalı Medyascop’tan bu konuyu gündeme taşıyabilir…
Bir başka deneyimli televizyon gazetecisi Ünsal Ünlü de kendi adıyla yaptığı yayınlarda bu soruyu inatla sorabilir.
Soruyor gerçi ama her programında soruyu tekrarlayabilir...
Ben de buradan soruyorum: Alamos Gold’un Türk ortakları ve paydaşları kim?
Eğer o ortaklar açığa çıkarsa birçok gerçeğin de su yüzüne çıkacağı, Kaz dağlarının katledilmesine kimin göz yumduğu da anlaşılmış olacak!

YAZININ GÖRÜNTÜLÜ VERSİYONUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN: Alamos Gold'un Türk Ortağı Kim?


Pazar, Temmuz 28, 2019

Orda bir festival var yakında(!)


Gitmesek de görmesek de o festival bizim festivalimizdir…
Bizim midir gerçekten, Bursa’da yapılan, Bursa sınırları içinde organize edilen her etkinlik o şehirde yaşayanların mıdır?
Bursa’nın hemen dibinde, Nilüfer İlçesi’ne bağlı Çalı Köyü’nde (ki artık orası köy değil bir mahalle) Türkiye’nin ve hatta belki de Ortadoğu ve balkanların ilk köy filmleri festivali organize ediliyor!
4 yıl önce ilk düzenlendiğinde, şöyle bi gezip görmüştüm festivali ve pek bi canlılık yoktu…
4 yıl sonra (hafta sonu) tekrar gidip göreyim dedim. İnanılmaz bir coşku, inanılmaz bir enerji ile karşılaştım…
Çalı Çevre ve Kültür Derneği, Nilüfer Belediyesi ile organize ediyor festivali…
Bütçesi düşük ama heyecanları büyük.
3 gün sürüyor ve bildik festivallerin dışında bir konsepti var.
Etkinlik Çalı top sahasında yapılıyor ve çadırını kapan ya top sahasına ya da etraftaki çamlıkların arasına, yamaçlara çadır kurup etkinliğe eklemlenebiliyor. Sadece dışarıdan gelenler değil, Çalı halkı da etkinliğin tam da göbeğinde…
Peki Çalı Köy Filmleri Festivali’nin bunun dışında ne özelliği var?
Neden Çalı’da yapılıyor bu etkinlik?
Neden, çünkü Türk Sineması’nın en önemli ilk dönem filmlerinden biri Çalı’da çekildi.
Festivalin internet sitesi, www.califilmfest.com’da konuya şöyle açıklamışlar:
Hikâyemizin başlangıcı 1934 yılına dayanıyor. Türkiye sinema tarihinin duayenleri film çekmek için Bursa’nın Çalı Köyüne gelirler. Çalı’da film platosu kurarlar. Köylüler sinemacılarla tanışırlar, figüran olarak filmde oynarlar, evlerinin kapılarını açar ve misafir ederler. O dönemden sonra doğan çocukların isimleri filmde oynayan oyuncuların isimleri olur. Bazıları hayatında hiç göremedikleri annelerini, babalarını bu filmde koşan çocuklar arasında görür. Yaşadığımız topraklarda nesilden nesile bir masal gibi anlatılan bu filmin adı hep akıllardaydı; ‘Aysel, bataklı damın kızı.’
​Çalı’da 1934 yılında çekilen ‘Aysel, Bataklı Damın Kızı’ ilk köy filmi olması nedeni ile Türkiye sinema tarihi açısından önemli bir yere sahiptir. Filmin kadrosunda çok önemli isimler bulunmuştur. Yönetmenliğini, Türk sinemasının Batı sinemasıyla ilişkisini sağlayan ilk yönetmen, Muhsin Ertuğrul yapmıştır. Filmin senaryosu, İsveçli Yazar Selma Lagerlöf (1858-1940)’un bir hikâyesinden yola çıkılarak Nâzım Hikmet tarafından yazılmıştır. Müziklerini Cemal Reşit Rey, görüntü yönetmenliğini Remzi Ar ve Cezmi Ar yapmıştır. O tarihlerde tamamen erkek egemen olan Türkiye sinemasında Cahide Sonku ilk kadın yıldız olarak bir ilke imza atmıştır.
​Film çekildikten yaklaşık bir asır sonra hikâyemizi bir film festivali ile devam ettirmeye karar verdik. Hem yitip giden yazlık sinema kültürünü hem de Türkiye Sinemasında önemli yere sahip olan bu filmi yaşatmak için bundan dört yıl önce emekleyerek, düşe kalka ama yorulmadan bir yola koyulduk. Bu doğrultuda köyü konu alan ya da mekân olarak kırsalı kullanmış filmleri hayatın farklı alanlarından gelen insanlarla özgür bir ortamda buluşturmayı amaçlıyoruz. Türkiye’deki film festivali kültürüne farklı bir soluk getirerek doğanın kalbinde yıldızların altında sinema ve doğanın tadına varıyoruz. Festival boyunca yönetmen, oyuncu ve yapımcılarla söyleşiler, atölyeler yaparak üretime dâhil oluyoruz. Gün geçtikçe dört duvar arasına sıkışan ve doğaya, insana yabancılaşan yaşamlarımızdan kaçıp beraber tartışmanın ve üretmenin hazzına varıyoruz.
***
Düşünsenize Türk sinemasının efsaneleri Muhsin Ertuğrul, Cahide Sonku, Hazım Körmükçü Çalı’ya gelmiş ve “Aysel, Bataklı Damın Kızı” filmini çekmişler.
Üstte de değim gibi Çalı artık köy değil, bir mahalle ama o filmin etkileri hala devam ediyor ve bir grup genç bu etkiyi daha kalıcı hale getirmek için festivali organize etmeye karar vermişler, iyi de etmişler!
Bursa, “İpek Yolu Film Festivali” gibi bir organizasyona sahip çıkamazken, Çalı’da, dar bütçeyle harika işler çıkaran gençleri ve Nilüfer Belediyesi’ni (bir sinema emekçisi olarak) kutluyorum.
Festival kapsamında cumartesi akşamı Onur Ünlü'nün “Sen Aydınlatırsın Geceyi” filmi gösterildi ve ardından da söyleşi yapıldı. Bir insan hem onurlu hem de ünlü olur mu? Onur Ünlü böyle bir insan, şahsına münhasır ve gençlerle inanılmaz bir iletişimi var. Onur’u dinledik filmden sonra. "Nasıldı?" Sorusunun cevabı: "bildiğiniz gibiydi!" derim. Daha sonra da İstanbul’da yaşayan Bursalı genç yönetmen Tarık Aktaş’ın Nebula filmi gösterildi. Aktaş da Nebul’yı Çalı’da çekmiş ama hafızam beni yanıltmıyorsa bu Çalı’da çekilen üçüncü filmdi, daha önce İstanbul’da yaşayan bir başka Bursalı sinemacı Bora Tekay  “Fasulye” adlı bir filmi Çalı ve civarında çekmişti.
Her neyse, Çalı Köy Filmleri Festivali giderek büyüyor, ilgi inanılmaz, değil Nilüfer, Bursa'yı aşmış görünüyor.

Festivali bugünlere taşıyanları bir kez daha kutluyor, sinemanın gücünü idrak edemeyenler utansın, diyorum!


Salı, Temmuz 23, 2019

Alinur Aktaş'ı sevmeyenler parmak kaldırsın!



-Mesela ben, evet ben, Alinur Aktaş'ı sevmiyor muyum?
-Yoo, niye sevmeyeyim ki, ya da niye seveyim ki! Sn Aktaş'ı sevmek ya da sevmemek durumunda değilim, ne babamın oğlu ne de düşmanım!
-O zaman onu niye eleştiriyorsun?
-Onu eleştiriyor olmam ona düşman olduğum anlamına gelmez... Övgüyü hak edeceği zaman övmesini de bilmeli bir gazeteci, yanlışında da eleştirebilmeli. Ben de onu yapıyorum.
Şimdi yanlışlarını söyleme zamanı; yeri geldiğinde de "gerekirse" överim...
Şunu kabul edelim: o, İnegöl'den getirtilip Bursa BŞ Belediye Başkanlığı'na atanan, atandıktan sonra da ilk seçimde az farkla başkan seçilen bir isim sadece...
Ben şahsen kendim onun Bursa'ya yapacağı hizmetlerle konuşulmasını isterim.
Peki öyle mi?
Sn Aktaş  Bursa'ya faydası dokunmadan gündem olmayı başarıyor, hamd olsun(!)
Seçim öncesi söylediklerini ve yaptıklarını tekrar anımsatmaya gerek yok, zira onlar için geçenlerde özür diledi. Yani bir anlamda maksadını aşan sözler sarf ettiğini kabul etti.
Peki ya son "30 Ağustos Zafer Bayramı, halkın tamamını ilgilendirmez!" şeklinde yaptığı konuşmaya ne demeli?
"Sözlerim çarpıldı!" dedi, kendisini savunmak için Alinur bey!
Gerçekten de çarpıtıldı mı?
Yani böyle bir şey demedi mi?
Vallahi videoyu defalarca izledim, acaba neresi çarpıtıldı diye, hakkını da yememek için dikkatle dinmedim ve izledim. Kusura bakmasın Alinur bey ama bu da, tıpkı öncekiler gibi bariz bir ofsayt söz... Sadece "halkın tamamını ilgilendirmez" tanımlaması da değil ki tepkilere sebep olan; Orman haftasıyla eş değer tutulan, söz konusu bu ulusun en büyük kahramanlık destanı! Hadi diğerlerini çarpıttılar diyelim bu da mı ofsayt(!) değil?
Bal gibi de gaf üstüne gaf yaptı...
Ben iyimser anlamda gaf diyorum. Bazıları bunu, bilinçaltına işlemiş olan cumhuriyet ve değerlerine karşı ön yargının dışa vurumu olarak tanımlıyor... Dinleyen ve izleyen herkes ki, çoğunluk o sözlerin ne anlama geldiğini anlayamayacak kadar aptal olabilir mi?
Peki o zaman kim neyi çarpıtsın ki?
Eleştirenler durup dururken mi Sn Aktaş'a eleştiri oklarını yöneltmeye başladı, yoksa...
Yoksa ortada eleştiriyi hak edecek nahoş bir durum mu var?
Evet, o malum sözlerinden sonra, yaptığı gafın farkına varıp toparlamaya çalıştı ama, "söz ağızdan çıkmıştı bi kere" ve ondan sonra ne dese nafile...
Beyhude bir çaba olduğu bugüne kadar yaptığı savunmaya yönelik açıklamalarıyla kanıtlandı. Ne dese, ne söylese hepsi boş.
Çünkü Türkiye'de o konuşmayı her kim dinlediyse Sn Alinur Aktaş'ın bilinçaltında neler olduğu hakkında bir çok değerlendirmede bulundu.
Sn Aktaş, özellikle sosyal medyada çok ağır ve hakaretlere varan saldırı ve eleştirilere maruz kaldı ki, bir çoğu kabul edilemez.
E ben de maruz kalıyorum, "Sen Ne Dersin" adlı youtube kanalımız var, sokak röportajları yapıyoruz ve videoların altına yapılan yorumlarda biz de küfür ve hakaretler alıyoruz, hatta ölüm tehditleri, saldıracaklarını söyleyip bir takım babalara, ağabeylere dövdürtüleceğimizi yazan, çizen bir çok densizle karşılaşıyoruz. Başta sansürlemeye  çalıştık ama baktık ki baş edemiyoruz, bıraktık artık, kim nasıl kinini kusmak istiyorsa onu yapsın diye ki, inanın bazıları kokmuşumuz ve akrabamız çıktı desem yalan olmaz, üstelik bazısı kimliklerini gizleme gereği bile hissetmiyor!
O nedenle Sn Aktaş hakaret ve küfürlere çok da takılmasın, biz Bursalı olarak kendisinden hizmet bekliyoruz, zira henüz dişe dokunur bir hizmetini görebilmiş değiliz ki, hep birlikte alkışlayıp "helal olsun, iyi ki seni tercih etmişiz" diyebilelim!
Var mı, lütfen söyleyin, Recep Altepe rezilliğinden sonra bizi umutlandıran hangi adım atıldı da biz yok saydık!
T2 Tramvay çalışması kaç aydır tek cm ilerlemedi...
Bursa hala Türkiye'nin en pahalı ulaşım ve suyunu kullanıyor...
Peki biz şimdi ne konuşuyoruz?
Sn Aktaş'ın gaflarını, Bursa bu yüzden mi seçti kendisini? Acaba sokağa çıkıp vatandaş "ne düşünüyor?" diye sorma gereği hissetti mi? Merak etmiyor mu?
Biz, "Sen Ne Dersin?" ekibi olarak sorduk, Bursalılar çok pişman Sn Alinur Aktaş, Altepe'nin yaşattığı hayal kırıklığına rağmen size oy verdiği için...
Bir dakika! Burada parantez açmak istiyorum, "size oy verdiği için" dedim ama bir anımsatma yapmama izin verin lütfen...
Bursalılar size değil, Ak Parti'ye ve Sn Recep Tayyip Erdoğan'a oy verdi!
Seçim öncesi yaptığımız sokak röportajlarında seçmenlerin bir çoğu adınızı bile bilmiyordu ve, ya Ak Parti'ye ya da Erdoğan'a oy vereceklerini söylüyorlardı!
Yani bugün Bursa'ya belediye başkanı olduysanız bu sizin değil partiniz ve Sn Recep Tayyip Erdoğan sayesinde olmuştur.
Bu durum sizin için ne anlam ifade ediyor bilemem ama bir Bursalı olarak sizin gençliğinize ve enerjinize güvenen bir vatandaş olarak beni üzmektedir!
Çünkü Ak Parti seçmeninde öyle bir algı oluşmuş ki, "Erdoğan Bursa'da ceketini aday gösterse seçilirdi zaten" diyorlar.
Ben sizin bir ceket olmadığınızı biliyorum ve çok şeyler yapabileceğinize inanmak istiyorum!
Sn Alinur Aktaş, lütfen artık bırakın polemik yaratmayı da bize ceket olmadığınızı gösterin, lütfen! Eğer böyle devam edersiniz, bu iddiaları dile getirenlerin haklı olduğuna inanmaya başlayacak bütün Bursa haberiniz olsun!

Kimseye bir şey kanıtlamak zorunda değilsiniz. Kabul edin, bir gaf daha yaptınız ve lütfen ama lütfen artık enerjinizi Bursa'ya hizmet etmek için harcayın!

@SuatOktySnck

SEN NE DERSİN KANALINDA BURSALILARLAYAPILAN SOKAK RÖPORTALARINI İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN! 

Perşembe, Temmuz 11, 2019

Magna Carta'nın selamı var(!)

Magna Carta nedir biliyor musunuz?

Magna veya Magna Carta Libertatum, (yani büyük ferman)
1215 yılında imzalanmış bir İngiliz belgesidir.
Bu belge ile kral ilk kez "kendi isteğiyle" yetkilerini kısıtlamış...
Aslında modern çağların ilk yazılı anayasası olan Magna Carta dünyanın özgürlük adına attığı en büyük adımlardan biri olarak kabul edilir.

1215 yılında dönemin İngiltere Kral’ı John’un sınırsız yetkilerinden feragat ettiği,
"hukukun" kendi arzularından daha üstün olduğunu kabul ettiği, bir anlamda tarihin akışını değiştiren bir antlaşmadır.
Magna Carta 63 maddeden oluşmuştur ve birçok önemli maddesi vardır fakat 39. maddenin önemi farklıdır. Çünkü 39. madde günümüz hukuk sisteminin temellerini atmıştır.

39. Madde şöyle yazılmış:
“Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.”

Magna Carta'nın En Önemli Maddeleri ise şöyle:
1) Hiç bir özgür insan yürürlükteki yasalara başvurmaksızın, tutuklanamaz, hapsedilemez, mülkü elinden alınamaz, sürülemez, ya da yok edilemez.
2) Adalet satılamaz, geciktirilemez, hiçbir özgür yurttaş adaletten yoksun bırakılamaz.
3) Yasalar dışında hiçbir vergi, yüksek rütbeli kilise adamları ile baronlardan oluşan bir kurula danışmadan haiz yoluyla veya zor kullanarak toplanamaz.

Peki Magna Carta’nın imzalanmasının ardından ne değişti, ne sonuçları oldu?
* Derebeylikler, Kral karşısında daha güçlü duruma gelmiştir.
* İngiltere bu anlaşma ile parlamenter sisteme geçmiştir.
* Tarihin en önemli anlaşmalarından biridir, halka verilen özgürlükler kişisel hakları da beraberinde getirmiştir.         

Magna Carta o dönem 47 adet kopya olarak hazırlanmış. Günümüze ise sadece 4 kopya ulaşabilmiştir.
Kopyalardan biri Sallisburg Katedrali'nde, iki tanesi British Museum’da, bir tanesi ise Lincoln Katedralin'de bulunmaktadır.
Peki neden Magna Carta'yı anımsatma ihtiyacı hissettim dersiniz?
Çünkü günümüzde, günümüz Türkiye'sinde bir kraldan çok yetkilere sahip olan seçilmiş bir Cumhurbaşkanı, 1215 yılında yani bundan tam 804 yıl önce soylu bir kralın gösterdiği erdemi gösteremiyor!
Dünyada bırakın seçilmiş bir siyasetçiyi hiç bir kralın sahip olmadığı yetkilerle ülke yönetme derdinde!
Peki ne demişti daha önceki açıklamalarında sn Erdoğan; "Seçimle gelen, seçimle gider!"
Gitmeye niyeti var mı? Ya da seçimle gider mi, kaybetmeye tahammülü var mı?
Bunu 31 mart yerel seçimlerinde gördük, tüm dünya gördü!
Sadece sn Erdoğan ve ona inananlar görmedi, görmek ve anlamak istemiyorlar.

Gazeteci Mehmet Yılmaz "Reis babanın bir çiftliği var!" başlıklı yazısında bu konuya şöyle değinmiş;
Belediye parasıyla, hazine yardımıyla vakıf faaliyeti yapıyorsanız ona vakıf denmez,
“keriz söğüşlemek” denir ki o kerizler de biz yüce Türk milleti oluyoruz!

Türkiye Cumhuriyeti, şimdiki gibi garip bir Anayasa’ya sahip bir devlet değil de Ticaret Kanunu’na tabi bir şirket, Cumhurbaşkanı da bu şirketin murahhas azası olsaydı,
genel kurula ya da yönetim kuruluna verdiği raporda bu parayı nereye ve hangi gerekçeyle harcadığını açıklamak zorunda olurdu.
Açıklamakta zorlanacağı bir ödeme de canının bir hayli sıkılmasına, görevden alınmasına
bile neden olabilirdi.

Böyle kişilerin ardından da “şirketi kendi çiftliği gibi yönetmiş” diye konuşulur.
Vaktiyle krallar, padişahlar da böyle hesap vermek zorunda olmadan hazinede toplanan parayı istedikleri gibi harcayabilirdi.
Ama sonra günün birinde İngiltere’de bir çayırlık alanda Magna Carta diye bir belge imzalandı ve kralların keyfince vergi toplamaları ve sonra da bunu keyiflerince harcamalarının önüne denetim engelleri kondu.

Şimdi sorarım size bu millet Sn Erdoğan'ın milletin parasını istediği gibi harcasın, istediği cemaate, vakfa ya da kuruluşa bağışlasın diye mi seçti?
2018'de sn Erdoğan, "biz Ekonomide kurtuluş savaşı veriyoruz" demişti.
O zaman sormak lazım, ekonomik kurtuluş savaşı böyle mi verilir?
Tüm yükü vatandaşın sırtına bindirerek mi?

Bunu demesine rağmen maaşına %26 zam yaptırdı, Ayrıca Saray'ın bütçesi de %233 artırıldı.
Emeklilere ise %5 zam yapıldı. Böyle kurtuluş savaşı olur mu?

Bu arada Erdoğan ekonomik kurtuluş savaşı veriyoruz dediği yıl, dönemin CHP millet vekili Erkan Aydın 10. cumhur başkanı Ahmet Necdet Sezer'in fedakarlığını mecliste
anlatmış ama tüm vekiller anlatılanlara aval aval bakmışlardı.


Bir yanda kriz nedeniyle maaşına zam yapılması önerisine karşı çıkan Ahmet Necdet Sezer
diğer yanda masraftan, israftan asla ödün vermeyen Recep Tayyip Erdoğan!
İkisi de cumhurbaşkanı sıfatı taşıyor da acaba hangisi gerçekten cumhurun yani halkın başkanı, hangisi doğru davranmış, siz karar verin!

Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, Erdoğan yaptığı açıklamada Türkiye'nin Suriyeliler için 37 milyar lirayı (dolar da olabilir) aşan bir harcama
yapması da ise büyük bir olay!

Düşünsenize bu paralar Suriyeliler için değil de bizim halkımız için harcansaydı... Hastahaneler okullar ve hatta yeni ve tap taze  imam hatipler(!) yapılsaydı fena mı olurdu?!

Ankara'da ODTÜ'nün bahçelerinde ağaçlar kesilmeye çalışınca öğrenciler araya girmiş ve bu kesime karşı çıkmışlar. Öğrenciler de ağlaya haykıra kesimi engellemeye çalışmışlar...
Hani derler ya "alma mazlumun ahını çıkar aheste ahste" diye. Merak ediyorum bu ah ne zaman tutacak, bu ağaçların, doğanın, hayvanların, bu garibanların ve mazlumların, ahu ne zaman tutacak, biz görebilecek miyiz? Ya da daha ne bekliyor ah tutması için? Neden hala tutmuyor, Yoksa ah mah hepsi hikaye mi, kim ne yapıyorsa bu dünyada yanına kâr mı kalıyor?
Talan her tarafata, her yerde talan, rant ve çıkar, menfaat, vicdanları kurutmuşa benziyor!

Günün, sadece günün değil her dönemin mana ve ehemmiyetine uygun şiir Tevfik Fikret'ten geliyor:

YAĞMA SOFRASI şirinden bir bölüm:

Ne diyor Tevfik Fikret;
Yiyin, efendiler yiyin; bu doyumsuz sofra sizin,
Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çatırdayan ocak!
Bugün ki mideler sağlam, bugün ki çorbalar sıcak;
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…
Yiyin, efendiler yiyin; bu cümbüşlü sofra sizin;
Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

TEVFİK FİKRET

YAZININ GÖRÜNTÜLÜ VERSİYONUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN 


@SuatOktySnck


Pazar, Temmuz 07, 2019

Dolar düşüyor ama zamlar da durmuyor, ne iş?


Dolar düşüyor, dolar düşmesine rağmen, hiç bir şey ucuzlamıyor, neden hayat hala pahalı, neden herşeye zam geliyor?

Peki ya neden?
Hani dolar düşünce ekonomimiz rahatlayacak, piyasalar nefes alacaktı?

Ne demişti geçen yıl cumhurbaşkanlığı seçimler öncesi, "Bu kardeşinize yetkiyi verin faizle şunla bunla nasıl uğraşılır görsünler. Onların doları varsa bizim de hakkımız var!" demişti...
Eee ne oldu?
Bir yıldır Sn Erdoğan tek adam, sadece tek değil ülkenin her şeyi, dolar düştü; peki bu düşüş Erdoğan'ın marifeti mi, yoksa başka bir durum mu var ortada?
Tamam, iyi güzel, dolar düşüyor, peki TL değer kazanıyor mu, kazanıyorsa, neden her şeye zam yapılıyor, neden cebimizdeki para hala git gide eriyor?

Bunun sorumlusu kim?
Erdoğan, "Her şeyden ben sorumluyum" demişti. Ekonomiden de ben sorumluyum diye bas bas bağırmıştı meydanlarda da gerçekten ekonominin dümeninde o mu var, yoksa damat mı?
Damat Berat Albayrak

Ekonomi bozuk olduğu halde neden hala çözüm üretilemiyor, bakalım Reisin, başarısız damadı Berat Albyark'ı görevden almaya gönlü el verecek mi?

Hani Sn Erdoğan ile Trump bir araya geldiği iki ülke heyetinin fotoğrafı yansımıştı kamuoyuna ve
Amerikan heyetinde not tutanlar, Erdoğan'ın ekibinde ise öylece oturanların karesi
yansımıştı. Sonra tepkiler artınca, Ak Parti  twitter hesabından bir fotoğraf daha paylaşıldı ve meğer bizimkiler de not defterlerini ve kalemlerini yanlarında getirmişler ama sonra çıkarmışlar. E peki sormazlar mı; arkadaş siz medyaya servis ettiğiniz fotoğraflarda bu durumlara neden dikkat etmezsiniz? Madem bu fotoğraf vardı da neden etkisiz ve sizi basiretsiz gösteren kareleri yayınlarsınız?

Tabi bu durumda gazeteci İsmail saymaz da neden ikinci fotoğrafın
paylaşılmadığını sordu twitter hesabından. Ben de soruyorum neden?

Geçen haftanın en çok tartışılan konularından biriydi Bülent Arınç'ın Cumhurbaşkanlığı İstişare Kurulu üyeliği için aldığı 18 Bin TL maaş. Bunlar için "edepsiz" demişti ya Sn Arınç, Son gelen haberlere göre yeni görevinden alacağı ekstra maaşın yarısını KHK mağduru ailelerine bağışlayacakmış.
Ee, nasıl olacak o iş? 150 bin KHK'lı mağdur aile varmış, 15 binin yarısı 7 bin 500, 150 bine bölünce aile başına ne kadar düşüyor biliyor musunuz?

50 kuruş...
Bozdur bozdur harca. Ne dersiniz, Bülent Arınç da milletle "billur"
geçiyor olabilir mi?

Ekonomi profesörü Özgür Demirtaş ülkemizde yaşanan
sorunları 4 maddede özetleyen bir twit attı kendi hesabından.

Özgür hoca siyasilerin yaptıkları yanlışları şöyle sıralıyor:

1) Yapılmaması gerekenleri yapmak,
2) Yapılması gerekenleri yapmamak,
3) Sonuç felaket olunca, suçu başkalarına atmak,
4) ilk adıma geri dönüp tekrar tekrar
saçmalığa devam etmek...

Ne dersiniz, Özgür hoca sonuna kadar
haklı değil mi?

Geçen hafta ünlü şair küçük İskender’i kaybettik.
Usta şaire, ben de bir şiirle veda ediyorum...

Adının #Küçükİskender olduğuna bakmayın,
cüceler ülkesinde #büyükİSKENDER'di o,
çok büyük,
o kadar büyük ki,
o kadar olur...
Öyleyse doldur be meyhaneci,
son bir kadeh daha içelim,
içinde sevgi olsun,
bir kaç satır hasret,
belki son yudumu vuslat,
son nefesi veda...





Pazartesi, Temmuz 01, 2019

Japonlar Reis Görsün(!)


Yıllardır kendime hep şu soruyu yöneltirim; ülkemiz neden bu halde, suçlusu kim?
Öğretmenler kızmasın ama bence bu ülkenin bu halde olmasının bir numaralı sorumlusu öğretmenlerdir.
Özellikle de ilkokul öğretmenleri.
Çünkü bugünün yetişkinleri onların elinden geçti. Bugün onlar adam olamadıysalar, memlekete millete değil de sadece kendilerini düşünen bencil fertler olduysalar, öğretmenler ve kendilerine dayatılan müfredatın dışına çıkamayan öğretmenlerdir.
Bugün parlamentoya, TBMM’ye gidin ve bir bakın, ülkenin başına oturan ya da oturttuğumuz bu insanlar uzaydan gelmediğini anlayacaksınız. Bunlar başka bir ülkeden tepeden inme buraya düşmedi. Bizim insanımız bunlar, bizim okullarımızda yetişti, bizim mahallelerimizde top oynadı, apartmanlarımızın dışında ip atladı gecekondularımızdan geçti, bizim üniversitelerimizden mezun oldu. Camilerimizde namaz kıldı, kuran kurslarında, dershanelerinde eğitim gördü…
Peki ne oldu da bu insanalar siyasete girince ruhları, karakterleri şahsiyetleri bozuldu?
Neden, Danimarka başbakanı Lars Lökke Rasmussen kirlenmiyor, ülkesine 4 yıl başbakan olarak hizmet ettikten sonra sırt çantasını alıp çekip gidebiliyor..
Bizimkiler koltuğa oturduktan sonra neden gitmesini bilmiyorlar? 
Koskoca Japon imparatoru Akihito’nun, ülkesini ziyaret eden Sn Cumhurbaşkanı Ak Parti genel başkanı Erdoğan ve eşi Emine hanımı ağırladığı makam odasını gördünüz mü?
Peki ya bizimkinin makam odasını bir düşünün!
Japon imparatoru bu kadar aptal ya da çok fakir mi, mütevazi bir makam odasında konuklarını ağarlarken, bizimkiler şatafat ve lüks içinde israfın dibine vuruyorlar!
Merak ettim Japon imparatorunun eşinin 50 bin dolarlık çantası var mıymış?
Türkiye ve Japonya; bir düşünün bakalım, hangisi dünyaya kendi teknolojisini üretip satıyor, hangisi dünyanın üçü büyük ekonomisinden birine sahip, biz mi, onlar mı?
Japon imparatorundan bile daha şatafatlı bir saraya sahip olan bizim Sn Cumhurbaşkanı Erdoğan, memleketin başka meselesi yokmuş gibi aylardır İstanbul'u muhalefet partilerine vermemek için her yolu denedi.
Bir sürü uydurma, inandırıcı olmayan rapor ve gerekçelerle, seçimi yeniletti ve bu sefer büyük bir farkla, yine kaybetti.
Bunu da hazmedemeyip seçilen başkanları rahat bırakmamak, rahat çalıştırmamak için yasalar çıkarmanın hesabını yapıyorlar.
Bakın, muhalefete geçen belediye başkanlarını rahat hizmet etmelerini engellemek için yapıyorlar bunu.
O zaman ben de şunu sorarım, 25 yıl önce siz İstanbul'a belediye başkan seçildikten sonra, Erdoğan’ın hizmet etmesini engelleyen oldu mu? Aynı engellemeler ona da yapıldı mı?
Bugün, seçilen başkanları neden rahat bırakmıyor Erdoğan? Onların hizmet edecek olması neden rahatsız ediyor?
Ve HDP…
Biliyorsunuz, son yerel seçimlerde kesin ve net bir tavır koyarak Millet İttifakı’nın adayı İmamoğlu'nu destekleyerek, önemli ölçüde seçimin kaderini belirledi.
Fakat HDP'nin tiwtter hesabından yapılan bir paylaşım ve açıklama HDP'nin maksadı konusunda milletin kafasını karıştırdı. Cumhuriyet kurulduktan sonra, şeriatla yönetilecek bir Kürt devleti kurma amacıyla isyan başlatan Şeyh Sait'in 94. ölüm yıldönümünü saygıyla andıklarını duyurdu.
Bi dakka, Şeyh Sait dediğiniz zat, laik cumhuriyete karşı gerici isyan başlatan ve bu nedenle istiklal mahkemelerinde yargılanıp asılarak idam edilen bir hain değil miydi? Bunun Kürt olması bu haine sahip çıkmanızı gerektirir mi?
Bu ne iki yüzlülüktür, bu ne kaypak bir siyasettir; APO'nın hain olduğu tescillenmiş bir gerçekken, onun mektubunu yok sayıp barış ve kardeşlikten söz eden Selahattin Demirtaş’ın izinden gitmişken Şeyh Said'i anmak HDP'nin çelişkisini göstermiyor mu?
Yıllardır Kürt dostlarıma sorarım; "Bir TC vatandaşı olarak bu ülkede Kürtlerle birlikte yaşamak benim için sorun teşkil etmiyor.  Benim için ülkenin adının Türkiye ya da Kürdiye olup olmamasının da önemi yok. Bu ülke dağıyla, deniziyle, bayrağıyla, yer altı ve yer üstü zenginlikleriyle hepimizin. Peki bizimle birlikte yaşamak sizin için sorun teşkil ediyor olabilir mi, bizimle birlikte bu ülkede yaşamak istiyor musunuz, istemiyor musunuz? İstiyorsanız, kader ortaklığımızı bilerek, ülke için çalışmaya çabalamaya devam edelim, yok hayır istemiyorsanız..."
Bu soruyu yönelttiğim sokaktaki sıradan Kürt kardeşlerimden hiçbirinin bu coğrafyayı terk etme, bölünme, ayırılma talebi ya da arzusu olmadığını gördüm.
Kürt halkının böyle bir talebi olmadığı halde; PKK güdümünden, etkisinden kurtulamayan HDP'nin maksadı ne, ne yapmak istiyor?
Sorarım size bu memleket bizim hepimizin değil mi?
Bu memleket sadece Türklerin ya da Kürtlerin değil, bu coğrafyada yaşayan tüm halkların…

Ne diyor Cahit Sıtkı Tarancı;

Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.
Memleket isterim
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun. 


Cuma, Haziran 28, 2019

Maymun Gözünü Açtı(!)


Kabullenmek gerek, geldiğin gibi gidebilmeyi, becerebilmek gerek…
Bu, hayatın gerçeği, doğanın kanunu; bir şey başlar ve biter. İstediğin kadar diren, istediğin kadar çabala, sonucu değiştiremezsin, her şeyin bir sonu var…
İktidarların da…
Merhaba…
25 yıldır aktif siyasette olan Erdoğan ve Ak Parti, ki 25 yılın bir kısmı Refah Partisi’nde, Türkiye’ye damga vurdular gerçekten! Bu damga nasıl silinir neler olur, kaç yılda temizlenir, zor görünüyor.
Dedim ya hayatın gerçeği bu…
Ak Parti çözülmeye başladı çünkü artık onlar için filmin sonu geldi. Az sonra jenerik kacak.
Birileri için mutlu son görünmüyor.
Erdoğan bu filmin sonunda yola çıktığı arkadaşlarından uzak tek başına koltuğunu sonsuza kadar koruma telaşında…
Fakat birlikte yola çıktığı arkadaşları hakkında “bizi arkadan hançerlediler” dedi.
İyi de onları pasifize eden partiden uzaklaştıran kimdi?
Peki ya Refah Partisi varken, oradan kopup parti kurarak Erbakan’ı arkadan hançerleyen kimdi?
Neyse, güzel ve komik ülkemde muhabbet bitmiyor, her gün yeni bir gündem ve yeni bir tartışma.
Biliyorsunuz. Seçimlerden birkaç gün önce İmralı tatil köyünde(!) cezasını çeken, ki halk arasında artık orası İmralı tatil köyü olarak anılıyor. İmralı’dan son seçim öncesi gelen Öcalan mektubuna tepkiler çığ gibi büyüyor ama iktidar da bu konuda yan çizmeye de başladı.
Yaşananları normalleştirmek için atmadıkalrı takla kalmadı…
Daha önce de demiştim ya komik ülkeyiz vesselam..
Öcalan’dan gelen mektuba paralel TRT’nin Kürtçe yayın yapan kanalı Öcalan’ın kardeşi Osman Öcalan ile yapılan röportaj için Sn Erdoğan, biliyorsunuz ki kendisi aynı zaman da Ak Parti genel başkanıdır. Bu konuda yaptığı açıklamada, kırmızı bültenle aradığını bilmediğini söyledi.
Şaka değil
Reis aynen böyle dedi…
Deneyimli televizyon habercisi Ünsal Ünlü internet üzerinden (Periscop ve Youtube) kişisel kanallarından günlük yaptığı “gündem” değerlendirmelerinde bu durumu, milletle “John Benjamin” geçiyor benzetmesini yaptı. Belki bilmeyeniniz vardı, John Benjamin Toshak, Beşiktaş’ın eski teknik direktörüdür ve soyadından ötürü, birileri sizi aptal yerine koyup dalga geçmeye başladığında “benimle Toshak geçme” esprisi yapılırdı…
Bense bu durumlarda “billur geçme” benzetmesi yaparım… Ve büyük bir ihtimalle, bu son açıklamalara bakınca Erdoğan ve Ak Parti yöneticilesi milletle ve elbet seçmeniyle billur geçiyor.
Ak Parti’de ve elbet ülkede sinek vızıltısından bile haberdar olan Erdoğan’ın Osman Öcalan’ın kırımızı bültenle arandığını bilmemesi mümkün mü?
Bu arada billurun ne olduğunu bilmeyeniniz varsa, gogıl amcaya sorabilir…
Billur , koçun billurları denir, bilmem anladınız mı?
Sadece Sn Erdoğan değil, Ak Parti teşkilatı ve Erdoğan’ın ekürisi Devlet Bahçeli de hem kendi seçmeniyle, hem de tüm Ak Partililerle billur geçiyor!
Neden, çünkü milleti aptal sanıyorlar.
Ama artık maymun gözünü açtı…
İmralı’dan gelen mektup ve kırmızı bültenle aranan Osman Öcalan’ın TRT ekranlarına çıkması takkeyi düşürdü, keli meydana çıkardı.
Ya da; kral çıplak!
Dedim ya ülke absürt ve garip ve komik diye… En son gelen haberlere göre Sn Erdoğan’ın ki Ak Parti Genel Başkanı olur kendisi, eşi Emine hanım Japonya’da yaklaşık 50 bin dolar değerinde çanta satın almış. Şimdi; Ak Parti'ye ve Erdoğan'a oy veren ve oy verdiği için asla toz kondurmayan, sosyal medya ya da bire bir etrafımda olan dostlarıma sesleniyorum ve bu yazıyı okuyan siz: Ülke krizdeyken, insanlar zar zor ay sonunu getirmeye çalışırken Sn Emine Erdoğan'ın 50 bin dolara Japnoya'dan çanta alıp koluna takması hakkında ne düşünüyorsunuz? "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" diyen İslam peygamberi Hz Muhammed'in ümmetine uygun bir davranış mıdır? Bunu görüp de ses etmeyene ne denir?
Geçenlerde videolarımın linkini çok sevdiğim bir asker arkadaşıma yolladım ve videomu izledikten sonra whatsApp’dan şu mesajı yazdı. Dostum doğru diyorsun ama unutma ki doğru söyleyenleri dokuz köyden kovuyorlar, aman diyeyim dikkat et, balın derde girmesin, doğruları konuşmak söylemek bu devirde doğru değil…
Bakar mısınız, insanlar nasıl korkmuş nasıl ürküyor?! Sadece kendileri için değil dostları için de endişelenir hale gelmiş toplum.
Ben de arkadaşıma, Sen susarsan ben susarsam, gerçekleri kim söyleyecek, söyler misin? Nasıl susalım, söyler misin?
Benim zaten kovulmadığım köy kalmamış, ha dokuz ha 19, 29 30 ne fark eder!
Esas gerçekleri görüp de konuşmayan, susan dilsiz şeytan değil de nedir? 




Salı, Haziran 25, 2019

Bu da mı gol değil!

“Ofsayt Osman” filminde Sadri alışık mahkemeye çıkmış ve hâkime yalvarıyor; “Bu da mı gol değil, bu da mı ofsayt”
Evet, seçim bitti…
İlk seçimi iptal ettiler, ilk seçim dediğim, 31 Mart’ta yapılan seçimleri, saçma sapan gerekçelerle iptal edildikten sonda 23 Haziranda yenisi yapıldı ve 800 bin kusur fark ortaya çıktı.
Şimdi soruyorum; “bu da mı gol değil bu da mı ofsayt!?” Var mı bir gerekçeniz,
 Bu seçimi de iptal etmek ister misiniz?
Sosyal medyada böyle bir söylenti dolanıyor.
Hadi var sayalım iptal edildi, ondan sonra fark iki milyona çıkar aha buraya yazıyorum?
Çünkü mağdur edilmiş biri var ortada: İmamoğlu!
Ve vatandaş mağdurun yanında yer aldı.
Gücü elinde bulunduran, devletin her türlü imkanını kullanan, bir rakip vardı; Binali Yıldırım!
Ve arkasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın desteği vardı…
Bir tarafta, Recep Tayyip Erdoğan destekli Binali Yıldırım, diğer tarafta sadece halkın desteğini alan Ekrem İmamoğlu…
Halk İmamoğlu’nu tercih etti!
Düşünmez misiniz, akletmez misiniz?
Acaba halk ne için İmamoğlu’nu tercih etti!
Neden Binali Yıldırım’ı tercih etmedi?
Ve Binali Yıldırım, seçim akşamı çıktı ve sonuçlar tamamlanmadan yenilgiyi kabul eden bir konuşma yaptı.
Tek kelimeyle “acıdım” kendisine…
Acınacak bir haldeydi koskoca başbakanlık yapmış biri…
Şöyle ya da böyle, atanmış dahi olsa, TBMM başkanlığı ve bakanlık yapmış birinin böyle bir duruma düşmesi çok acıydı…
Üzüldüm ama üzüntüm acımaktan kaynaklı bir durumdur…
Acınacak bir haldeydi Binali bey!
İtiraz etmedi… İtiraz edebilseydi bu hale düşmeyecekti.
En başından aday olmayı kabul etmemesi gerekiyordu.
İtiraz edemediği için bu hale düştü…
Son konuşmasında ağlamaklıydı Binali Yıldırım. Biri dokunsa ağlayacak gibiydi…
Hatta, ağladığına dair sosyal medyada bir takım görüntüler de yayıldı…
İnanın ben olsam ağladım ama inanın ben kendimi o duruma düşürmezdim.
Recep Tayyip Erdoğan’a itiraz edip, “Beni başbakan yaptın, bakan yaptın, meclis başkanı yaptın, eyvallah; ama mertebelerden beni belediye başkanlığına düşürme!” diye itiraz etmeliydi…
“Ne olursun beni bu duruna düşürme!” diye yalvarması lazımdı.
Belki de yalvardı bilemiyoruz… Yalvardı da, Erdoğan’ın gözünü bürüyen hırs Binali beyin başını yedi.
Tüm bunlara rağmen, Binali Yıldırım çıktı delikanlı gibi, mertçe yenilgiyi kabullenerek tebrik etti ve İmamoğlu’na her türlü desteği ve yardımı yapacağını ifade etti.
Bakın burası çok önemli, bunu söylerken partisini değil bizzat kendisini kast ediyordu, yani şahsını…
Recep Tayyip Erdoğan’dan hiç böyle bir açıklama duydunuz mu?
Kaldı ki Erdoğan Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı… Aynı zamanda İmamoğlu’nun da cumhur bakanı, benim de ve tüm TC vatandaşlarının da cumhurbaşkanı olması gerekmez mi?
Peki, Erdoğan neden herkesin cumhurbaşkanıymış gibi davranmaz?
Bakın, soru gayet net, basit:  Neden Erdoğan hepimizi ayrıştırdı? Neden benim de cumhurbaşkanım olmuyor, olmak için bir çaba sarf etmiyor? Neden kendisine nefret ettiriyor?
Ülkede büyük bir kesim ve bu kitle giderek yavaş yavaş büyümeye başladı; Ak Partililer de, milliyetçi muhafazakârlar da ve dindarlar da, zaten gerçek dindarlar uzun süredir Erdoğan’ı ve politikalarını sorguluyorlar…
Erdoğan çok büyük hatalar yaptı ve özellikle son yaptığı hata; herkesi şaşkına çevirdi. Abdullah Öcalan’a mektup yazdırması, bu mektubun seçimlere 2-3 gün kala kamuoyun açıklanması ciddi anlamda intihar oldu.
Bakın intihar diyorum… Önceki yazımda bunun harakiri olduğunu yazmıştım ama bu yanlış bir tanımlamaydı. Zira harakiri onurlu bir eylem şeklidir. Japonlar zorda kaldıklarında ve büyük bir hata yaptıklarında bunun cezasını kendi kedilerine vermek için harakiri yaparak hayatlarına son verirler.
Fakat Erdoğan’ın davranışına harakiri denmez, Apo hamlesiyle adeta kendi kafasına sıkarak intihar etti.
Bu intihar elbette onu öldürmedi ana İstanbul seçimleri boyunca yaptığı tüm hatalarının üstüne son ve acı bir damla oldu…
Geldiği gibi gitmeyi bilmeli insan…
Recep Tayyip Erdoğan işte bunu başaramadı.
Çoktan gitmesi gerekiyordu. Ve bence film Gezi Parkı olaylarında koptu.
Erdoğan bence orda ipin ucunu kaçırdı…
Eğer, Gezi olayları ilk başladığında şiddet ve öfke ve nefret dilini kullanmayıp, “Topçu Kışlası yapacam” inadından vazgeçseydi, Ağaçlar için nöbet tutan insanların yanında yer alsaydı, “Ben de sizinle nöbet tutuyorum, oraya çadırımı kurun” deseydi, o olayların hiç biri yaşanmaz, ne Berkin Elvan, Ne Ali İsmail Korkmaz, ne Ethem Sarısülük, ne polis memuru Mustafa Sarı eylemcileri kovalarken köprüden düşüp ölemeyecek, ne de binlerce insan sakat kalmayacak, ekonomimiz de zarar görmeyecekti…
Erdoğan 2013 Haziranında çok stratejik anlamda yanlış bir karar verdi.
Erdoğan o gün, “Ben gençlerle birlikte ben de ağaçları koruyacam!” deseydi ne olurdu? Ne Kaybederdi?
Kaybeder miydi?
Hayır, bence tam tersi, yücelirdi Erdoğan?
Biz de kendisini alkışlardık!
Bunların hiç birini yapmadı?
Neden?
Çünkü kibir, ah o kibir yok mu, insanı insanlıktan çıkaran kibir!
Peki o gün ilk saldırı emrini veren, yani çadır kurup topçu kışlası yapılmasın diye nöbet tutan çevrecilere müdahale emrini veren kimdi?
Recep Tayyip Erdoğan!
Sizce gezi olayları gerçekten dış güçlerin, faiz lobisinin oyunu muydu?

Erdoğan oraya gidip gençlerin yanında çadır kursaydı, nöbet tutsaydı, bunlar olur muydu?
Evet, soru basit; bunlar olur muydu? Gezi olayları bu kadar büyür müydü?
Gezi olaylarının üzerinden çok zaman geçti ama Ak Parti’nin de Sn Erdoğan’ın da dilinden hiç düşmez oldu.
Neden?
Neden olacak; gezi olaylarıyla birlikte hayali bir düşman yaratıldı…
Ve Erdoğan’ı her kim eleştiriyorsa, her kim yanlışını söylüyorsa o düşmanın çerisinde konuldu…
Çapulcu dediler, dış güçlerim oyuncağı dediler…
Evet, nihayet seçim bitti…
Sadece Erdoğan değil, Bahçeli de kaybetti…
Düşünebiliyor muzunuz, Bahçeli gibi siyasetini milliyetçilik argümanı üzerine kurmuş biri terör örgütü PKK’nın lideri Apo’nun mektubunu savundu.
Yeryüzünde kendi siyasi anlayışıyla çelişen başka biri var mıdır bilmem ama Bahçeli bu davranışıyla hem kendini yalanladı, hem de ülkücü ve milliyetçileri nasıl kandırdığını kanıtladı…
Bütün ülkücüler, bütün milliyetçi muhafazakârlar bu soruyu yöneltiyorlar kendilerine…
“Ne oldu da Bahçeli bu hale geldi, Erdoğan’ın güdümüne girdi?”
“Güdümüne girdi” diyorlar çünkü, Erdoğan ile Bahçeli arasında miting meydanlarında birbirlerine ettikleri hakaretleri kimse unutmuş değil!
Bugüne gelindiğinde anlaşıldı ki, Erdoğan’ın da, Bahçeli’nin de güttüğü politika ülke yararına değil, sadece kendi bekalarını düşünüyorlarmış.
Eğer öyle olmasaydı, İmralı’da ömür boyu cezasını çeken terörist başı Öcalan’dan medet ummazlardı…
Ülkenin geleceği, ülkenin ekonomisi umurlarında bile değil!
Tek bir gerçek var onlar için; kendi siyasi kariyerleri, kendi bekaları.
31 Mart’tan önce devletin bekası milletin bekası diye insanları kandırdılar… 
İmralı’dan gelen mektuptan sonra anlaşıldı ki, hepsi yalanmış!
Ve bir de Süleyman soylu gerçeği var…
İçişleri bakanı hazret…
Düşünsenize, birileri çıktı ve İmamoğlu’na, Trabzonlu olmaıs münasebetiyle Pontuslu iması yaptı…
İyi de Soylu da Trabzonlu!
Böyle saçma şey mi olur, Soylu bu duruma neden itiraz etmedi iyi mi?
Yakıştırmalarla, iftiralarla siyaset olur mu?
Demek ki yapılıyormuş, onu anladık!
Peki ya sonuç?
Sonuç işte bu: 800 bin oy farkla İmamoğlu başkan!
Cumhuriyet tarihinde hiçbir seçimde hiçbir başkan adayı bu kadar açık ara rakibini alt edemedi.
Ve bir de Numan Kurtulmuş vak'ası var; yaptığı bir açıklama ile 23 Haziran’da kendilerine oy vermeleri halinde yaptıkları hata ve işledikleri günahlar için tövbe istiğfar edeceklerini söyleyerek oy istemişti.
Ve bu insan üniversite okumuş, bakanlık yapmakta olan biri ve belli ki vatandaşı aptal zannediyor!
Ee, seçimi kaybettiniz, işlediğinizi kabul ettiğiniz günahlardan tövbe etmeyecek misiniz şimdi? Tövbe etseniz Allah af eder mi?
Eyyy Numan Kurtulmuş çık da tövbe istiğfar et!
Bakın, Binali bey çıktı ve seçim günü uy kullandıktan sonra helallik istedi, ardından da kaybedince mertçe yenilgiyi kabul etti!
Bu onuru, cesareti, gösterebilecek misiniz?
Hoş, Sn Erdoğan twitterdan İmamoğlu’nu kutladı gerçi ama, o kadar!
Onca hakareti ettiğiniz, onca iftiralar savurduğunuz insanı delikanlı gibi tebrik etmeye cesaretiniz yok mu?
Halk seçti İmamoğlu’nu, 800 bin küsur farkla…
Ve tüm CHP’liler çıkıp teşekkür etmeli belki de, çünkü 3 ayda iki seçim kazandırdı Erdoğan istemeyerek(!)
Türk siyasi tarihinde 3 ayda iki seçim kazanan bir başka parti yok ve bu Sn Erdoğan’ın başarısı(zlığı)dır!
NOKTA…
Tabi son olarak kutlanması gereken birileri daha var; Kürtler!
Selahattin Demirtaş’ın sözüyle İmamoğlu’na oy verdiler…
Selahattin Demirtaş’ı dinledi Kürtler, Terörist Apo’yu değil!
Kürt halkının şunu anladığını düşünüyorum; bir tarafta kardeşlik ve dostluk mesajları veren Demirtaş, diğer tarafta eli kanlı örgütün lideri, şiddetle beslenen ve şiddetle var olan Apo!
Peki Öcalan ile kim yan yanaymış?
Kim ondan mektup yazmasını istemişti?
Munzur Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı’nı kim İmralı’ya gönderip özel görüşme yaptırdı? 
Kimse karnından konuşmasın, çıksın herkes bunları yapan Recep Tayyip Erdoğan’dır!
Bu seçimin başarısızlığın sebebi ak Parti için Erdoğan’dan başkası değil…
Bir tarafta, öfke ve şiddet dolu sert açıklamalar yapan Erdoğan; diğer tarafta tamamen tatlı dil ve sevgi, kardeşlik söylemleriyle siyaset yapan İmamoğlu…
Hiçbir zaman kötü söz söylemeyen ki, valiye hakaret ettiği yalanına rağmen, buna rağmen her türlü iftirayı attılar.
Sevgi dili kazandı; hem de 800 bin kusur oy farkıyla…
Peki İmralı’da sözüm ona cezasını çeken o hain, Kürt halkını geleceğini mi düşünüyor, yoksa sadece kendini mi?
Bence Kürt halkı umurunda değil…
İnanın Erdoğan’ın da Türk halkı umurunda değil…
Eğer öyle olmasaydı, ekonominin zarar göreceğini bile bile 31 Mart seçimlerini iptal ettirmez, ülkeyi bu hale sokmazdı…
Türkiye zarar gördü… Sanki başka sorunumuz yokmuş gibi tüm Türkiye İstanbul’un bu gereksiz seçimlerine odaklandı…
Ne için?
Recep Tayyip Erdoğan istedi diye!
Eğer ülkeyi ve geleceğini düşünseydi böyle bir riske girer miydi? 
Riske girdi ve kaybetti!
Sadece kendisi değil ülke ekonomisi de zarar gördü!

YAZININ GÖRÜNTÜLÜ VERSİYONUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN