Cumartesi, Kasım 14, 2020
Bir başkadır bu dizi…
Perşembe, Kasım 05, 2020
Bursaspor altyapı madeni cevher kaynıyor…
Bu sadece bugün için geçerli değil, neredeyse kulüp kurulduğu günden bu yana böyleydi…
Sayısız isim yetişti, Türk futboluna hizmet etti…
Hangi birini saysam, Sedat 3’ler, Semihler, Yalçınlar, Faruk’lar, Ahmet Suphi, Ali Nail, Sercan, Volkan, Ozan, Serdar ve nihayet Burak, Ali Akman ve diğerleri…
Ziraat Türkiye Kupası’nda Karşıyaka ile oynan ve 1-1’in sonunda penaltılarla kazanılan maçta da görüldü ki altyapı arı kovanı gibi sürekli oyuncu yetiştiriyor.
Öyle ki, Teknik Direktör Mustafa Er, gençlerin de gençleriyle kadroyu oluşturmuş.
Belki yenilebilir ve hatta elenebilirdi de takım, ama bireysel yeteneklerden çok Karşıyaka karşısında takım gibi oynamaları beni etkiledi.
Bakın "takım" diyorum, takım gibi oynamak…
Belli ki bu maçta bu kadro ilk defa(resmi bir maçta) bir arada oynuyordu ama hiç sırıtmadı.
Takım olmak işte bu raddede çok önemli…
Sonra, heba edilen geçen sezon aklıma geldi.
Onca paraya onca gereksiz transfer yapmak yerine daha geçen sezon bu gençlere yatırım yapılsaydı, şans verilseydi şimdi uyumu ve özgüvenini yakalayan bu kadro neler yapmazdı varın siz düşünün…
Kendimden bilirim; basketbol oynadığım yıllarda hocamın bana güvendiğini hissettiğim zaman performansım iki katına çıkardı.
İşte bu gençler de öyle; kendisine güvenen ve inanan bir camiayı ve özellikle taraftarı yanlarında hissettikleri an, önlerinde kimse duramaz…
Bursaspor’un 2. Lig takımı Hasan Bora yönetiminde böyle bir başarı kazanmış, o dönemin 1. Ligine 2. Lig şampiyonu olarak çıkma hakkını elde etmiş, ama statü gereği, bir kulübün aynı ligde iki takımı olamayacağı için o kadro dağılmıştı…
Dedim ya Bursaspor’un altyapısı arı kovanı gibi, sürekli yetenek çıkardı…
O madenden çıkan cevherlerle örülen kadro 2009-2010 sezonunda Süper Lig şampiyonluğu kazanmıştı.
Bas bas bağırmamıza, defalarca haykırmamıza rağmen sesimizi duymayan, kendi cevherlerinin kıymetini bilmeyen önceki yönetimlerin iş bilmeyen, beceriksiz yöneticileri, plansız ve programsız çalışmalara kulübü borç batağına sokarak çekip gittiler.
Bursaspor’u da alt liglere mahkum ettiler…
Ama hiçbir şey için geç değil…
Bu kadroya güvenen yönetim ve teknik ekip, belki bu sezon olmayabilir ama önümüzdeki sezon ait olduğu yer olan Süper Lig’e çıkabilir.
Gerçi marifet Süper Lige çıkmak değil, orada kalıcı olmak ve geçmişte yapılan hatalarda ders çıkartarak, altyapıdaki madenden cevherleri işleyerek Türk futboluna kazandırmak.
Bunun hem Bursaspor, hem de Türk futbolu için ne kadar büyük bir nimet olduğunu söylememe bilmem gerek var mı?
Çünkü mal(!) meydanda…
Bu çocukları alkışlayıp destekledikçe, onlar da bu desteğin karşılığını vermeye hazırlar. Karşıyaka maçı bunu gösterdi…
Bu çocukları yetiştiren tüm alt yapı hocalarını kutluyorum.
Erkan Kamat yönetimini de altyapı madeninin kıymetini bilmelerini salık veriyorum.
Cuma, Ekim 09, 2020
Bursa BŞ ve Osmangazi Belediyeleri’nin dikkatine!
Bu fırsatı kaçırmayın!
Ne fırsatı?
Bursa’yı farklı kılma, fark yaratma fırsatı…
“Yahu bu pandemi döneminde, onca sorun ve sıkıntı varken, başka işin mi yok kardeşim!” diyenler olabilir, ama olsun ben bir Bursa sevdalısı, bir kentli ve eli kalem tutan, düşünebilen, düşündüğünü yazan ve söyleyen biri olarak, bunu da söylemeyi kendime görev addediyorum!
Biliyorsunuz, Osmangazi Belediyesi’nin yanında, Hotel Almira’nın karşısında, Osmangazi Metro İstasyonu’nun hemen dibine Osmangazi Belediyesi bir meydan yapıyor.Pandemi münasebeti ve malum kriz nedeniyle de inşaatı ağır aksak ilerliyor.
Her akşam eve giderken yolumun üzeri olduğu için o inşaatı görüyorum ve üzülüyorum.
Bakın, bu fırsatı Kent Meydanı yapılırken Bursa kaçırdı. Kent Meydanı ile metro istasyonuna pekala alttan bir bağlantı yapılıp ana istasyon Kent Meydanı ile bütünleşik olabilir, aktarmasız, kesintisiz T2 hattı inşa edilebilirdi…
Olmadı, oldurulamadı.
Belki ekonomik belki de plansız ve hesapsız hareket edildiği için gerçekleşmedi…
Eski belediye başkanlarımızdan Erdem Saker, www.bursa.com sitesinde kaleme aldığı konuyla ilgili yazısında, "Yapılan ihale içinde sistem uygulamaya sokulurken, Osmangazi İstasyonu’nda, İstanbul yolu hattında, Kent Meydanı altından geçecek tünelin ağzı da oluşturuldu. Daha sonraki yıllardaki gelişmeler, gerek yol üzerinde oluşan yeni yerleşimler, gerekse Terminal ve DOSAB oluşumları, Demirtaş’taki büyüme ve artan nüfus, projenin kuzey ayağının da uygulamaya alınması zamanının geldiğini gösteriyordu. Ancak Büyükşehir Belediyesi bu projeyi dikkate almadan, T2 tramvay hattına başlama kararı aldı ve ihale işlemlerini tamamlayarak inşaata başladı. O günlerde belediyenin bu kararı veren yetkililerine, İstanbul yoluna ait HRS hattının uygulama projelerinin belediye arşivinde olduğunu, tramvayın artarak oluşacak yolcu yükünü taşıyamayacağını aktardım, herhalde hafif raylı sistemin maliyetinin yüksek olacağı görüşüyle, önerim dikkate alınmadı" şeklinde, sitemini belirtmiş.
Artık bu saatten sonra dönüşü olmayan yola girilmiş.
Ama hiç olmazsa görüntüyü kurtarma açısından bir fırsat daha var… Her ne kadar, bir önceki proje gibi işlevsel olmasa da, Osmangazi İstasyonu’nun dibine yapılan Osmangazi Meydanı’ndan istasyona alttan ya da açıktan direkt bir geçiş yapılabilir.
Geç değil, bu müdahale hem parkın işlevini artırmış olacak, hem de istasyonun, sadece istasyon değil, civarının da görünümünü “çağdaş” bir şekle büründürecek…
Bunun için Büyükşehir Belediyesi ile Osmangazi Belediyesi birlikte hareket edebilir, Kent Meydanı’nda yapılamayan Osmangazi Meydanı’nda başarılabilir…
Düşünsenize; Osmangazi Meydanı’ndan hemen direkt alttan Osmangazi İstasyonu’na geçiş olacak, oluşacak canlılığı tasavvur edebiliyor musunuz?
Benzer uygulamayı, ben 2003-2005 yılları arasında yaşadığım İsveç’te, başkenti Stockholm’ün göbeğindeki Sergel (Torget) Meydanı’nda görmüştüm…Adamlar teee 1950’li yıllarda o meydanı tasarlarken, meydan ile Merkez (tren) istasyonunu bütünleşik yapmışlar.
Bakın bundan tam 70 küsur yıl öncesinden söz ediyorum.
Biz bugün 2020’de bunu yapabilecek imkan ve fırsatlarımız varken yapmıyor, ya da düşünemiyoruz…
Stockholm’ün merkez istasyonu öyle böyle sıradan basit bir istasyon değil, yerin dibinde tam 6 kattan oluşuyor.
Biz o kadar olmasa da (dediğim gibi Kent Meydanı inşa edilirken bu fırsatı kaçırdık) ama Osmangazi Meydanı için benzer bir çalışmayı yaparak, meydan ile istasyonu bütünleşik yapabiliriz.
Yapabilir miyiz?Evet…
Yapar mıyız?
İşte bundan emin değilim.
Ben bir Bursalı olarak buradan öneriyorum…
Sn Alinur Aktaş, Sn Mustafa Dündar, yapmanız gereken tek şey,
“Gavur(!) bunu nasıl başarmış?” diye bakmak ve bunu Bursa’ya uyarlamak…
Bu kadar…
Hürmetler, saygılar…
BURSA BŞ BELEDİYESİ ESKİ BAŞKANI ERDEM SAKER'İN YAZISINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN: https://www.bursa.com/makale/t2-tramvay-hatti-7392/
Cuma, Eylül 04, 2020
Dikkat! Bu yazıyı okurken "tahrikat"lara kapılmayın(!)
Bu ülkenin kurucu önderi tekke ve zaviyelere yuvalanan tarikat ve cemaatlerin ne olduğunu, ne tür belalar açacağını, bundan teeeee 80 kusur yıl önce görmüş ve dinin tarikatlarla cemaatlerin elinden kurtarılması gerektiğini düşünerek bugün yürürlükte olan yasaları çıkarıp Diyaneti kurdurmuş...
İsteseydi dini topyekün yasaklayıp camileri kapattırabilirdi, bu güç ve dirayet onda vardı...
"O" diyerek tanımladığım kişinin Mutafa Kemal Atatürk olduğunu söylememe gerek yok ama, bazılarının tüylerini diken diken etmek için adını anmakta fayda var!
"MUSTAFA KEMAL ATATÜRK"
Evet, tekrar söylüyorum; Atatürk isteseydi dini topyekün yasaklayabilirdi...
Yapmadı...
"Neden yapmadı?" sorusunun karşılığı tek değil, çok...
Ama en önemlisi, halkının dini hassasiyetlerinin farkında olmasıydı...
Halka dini doğru anlatmak için Kur'an'ın tefsirini (Türkçe açıklamasını) yaptırdı...
Atatürk'ten nefret edenler onu en çok, din düşmanı olduğu iddiasıyla suçlayıp nefretlerini bu paradigma üzerine inşa ederler...
Kılık kıyafet ve şapka devrimi, ardından gelen ezanın Türkçe okunması kararı...
1932'den başlayarak 18 yıl boyunca ezan Türkçe okutuldu...
Neden?
Ezanın Türkçe okutulması din düşmanlığı mıdır, yoksa Türkçe konuşan, Türkçe düşünen, Türkçe hayal kuran, Türkçe rüya gören bir halkın anlayacağı dilde dinini öğrenmesi midir?
Bu arada anımsatmak isterim, ezanın Türkçe okunmasının fikir babası en büyük Türkçü olarak kabul edilen, Türk milliyetçisi Ziya Gökalp'tir ve şiirleri Atatürk'ü derinden etkilemiştir...
Mesela Gökalp bir şirinde şöyle der:
Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,
Köylü anlar mânâsını namazdaki duanın
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur'an okunur,
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hudâ'nın...
Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır Vatanın!
Gökalp bu şiirini 1918'de yazmış...
İşin daha da ilginç tarafıysa Erdoğan'ın hapis cezası almasına neden olan, "Minareler süngü kubbeler miğfer" diye 1997'de Siirt'te okuduğu şiirin Ziya Gökalp'e ait olduğu söylenmiş ama daha sonra, onun şiirine sonradan eklendiği ortaya çıkmıştı. Gerçek böyle olmasına rağmen Erdoğan, okuduğu dizelerin 1912'de yazılmış Gökalp'in şiirinin parçası olduğunu ısrarla ileri sürmeye devam etti.
İşte bu uygulamaları kendilerine kerteriz (referans) alan gericiler, tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla yer altına indi ve hem Atatürk, hem de laiklik ve cumhuriyet düşmanlığının zehrini günümüze kadar yaymayı başardılar.
Ne yazık ki bu zehir gizliden gizliye yayılırken Atatürk'ten sonra devleti yönetenler, panzehir geliştirmeyi başaramadı.
Ezanın neden Türkçe okutulmak istendiğini, tekke ve zaviyelerin neden kapatıldığını halka anlatmaya gerek duymadılar.
İşte Atatürk'ten sonra gelenlerin en startejik hatası buydu. Ki, bugün hala bunun ceremesini çekiyoruz...
Diyanet zamanla cemaat ve tarikatların kontrolüne girerek, cumhuriyet ve Atatürk düşmanları tarafından ele geçirildi.
Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu hala yürürlükte ama uygulanıyor mu, hayır!
Neden?
Çünkü, tarikat ve cemaatler ve bilakis aşiretler, 1950'li yıllardan sonra (Demokrat Parti'yle birlikte) siyasi partilerin oy potansiyelini oluşturdular...
İktidara yakın cemaat ve tarikatlar siyasileri ayakta tuttu, siyasiler de tarikatlara, cemaatlere göz yumup onların devletin içine kadar sızmasına zemin hazırladı...
Her siyasi iktidar döneminde böyle oldu ama hiçbiri son 19 yıllık Ak Parti iktidarının yaptığını yapmamıştı!
İşte bakınız Fetullah Gülen cemaati, bakınız 15 Temmuz'da başımıza gelenler.
Eskiden gizlice yapılan zikirler, ayinler alenen yapılır oldu...
"Dindar nesil yetiştireceğiz" söylemi ile tüm cumhuriyet ve Atatürk düşmanları inlerinden başlarını uzatarak kin, nefret ve intikam naralarını kusmaya başladılar.
Sadece tarikat ve cemaatler de değil, devlet destekli vakıflar da cabası.
Ensar Vakfında yaşanan rezalete rağmen bunlara kimse toz kondurmadı...
Gazeteci İsmail Saymaz'ın "Şehvetiye Tarikatı" ve Timur Soykan'ın "Badeci Şeyhin Sır Odası" kitapları rezilliğin, pespayeliğin hangi boyutlarda olduğunu toplumun yüzüne vurdu, vurmasına da...
Ne değişti?
......?!
Oysa 28 Şubat sürecinde Müslüm Gündüz ile Ali Kalkancı olayları çoktan unutulmuştu bile...
Ve Uşşaki tarikatı lideri Fatih Nurullah'ın yaptıkları ortaya çıkana kadar...
Tarikatlar olmuş "tahrikat" yuvası...
Nereden tutarsanız tutun elinizde kalacak, savunulacak bir tarafı yok; öyle ki Diyanet bile istemeye istemeye olanları lanetlemek durumunda kaldı, kalmasına ama birileri durumdan rahatsız olmuş ki, olayla ilgili haberlere yayın yasağı getirdi...
Sanki yayın yasağı gelince, o olay hiç yaşanmamış olacak.
Ensar olayı ilk patlak verdiğinde ne demişti dönemin Aile Bakanı Sema Ramazanoğlu "bir kereden bir şey olmaz..."
Bir kereden ne çok şey olduğunu anlamayanlar yok sanıyorsanız yanılırsınız...
O gün de mevcut iktidar olayı yok sayma çabası içindeydi...
2016'da yaşanan Ensar Vakfı olayından bu yana 4 yıl geçti, peki ne değişti?
Hiç...
Kur'an kurslarından, cemaat ve tarikatlardan onlarca benzer rezil haberler geldi...
Belli ki devlet ve devleti yöneten iktidar tarikat ve cemaatler konusunda dizginleri kaptırmış durumda.
FETÖ faciasına rağmen ders almışa da benzemiyor... Hangi bakanlık, hangi devlet kurumu, hangi cemaat ya da tarikatın kontrolünde açık açık dillendiriliyor...
15 Temmuz gecesi hain FETÖ darbe girişimiyle uçurumdan yuvarlanan Türkiye Cumhuriyeti henüz dibe vurmadı, uçurumdan düşmeye devam ediyor.
Dibe vurduğumuzda, tekrar toparlanır mıyız, yoksa dağılır mıyız, inanın bugünkü tabloya bakınca umutlu konuşamıyorum.
En ufak eleştiriden bile "tahrik"at(!) olan güruhun tepkilerini gördükçe, bizi Allah bile kurtaramaz diyorum...
Kitabında, "akletmez misiniz" diye uyardığı halde aklını kullanamayıp, hacılardan hocalardan, şeyh ve şıhlardan medet uman, okumayan, tembellik eden, çağın gerektirdiği teknolojiyi üretmeyene Allah niye yardım etsin ki?!
YAZIMIN VİDEOSUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN:
Cumartesi, Ağustos 15, 2020
Adam kendini yaktı, yok saydılar...
Neden?
Uludağ’da, Bakacak Mevkisi'nde çay ocağı işletiyor, ucuza çay, çıbık kraker satarak ekmek parasını çıkartmaya çalışıyordu.
Yeşilçam filmlerindekine benzer bazı muktedir ve kötü amaçlı, kalantor tipler, arkasına aldıkları devlet, belediye ve kolluk kuvvetlerinin de güvencesiyle, Fikret Güven’e baskı yapıyor, hayatı zindan ediyorlardı.
Ekmek teknesini elinden almaya kalktılar…
Direndi, sosyal medyadan sesini haykırmaya çalıştı, edebiyle yalvardı, yakardı, gazeteci arkadaşım Bilal Kayaaltı, Bursa’da ona ses olmaya çalıştı ama ne çare, duymak istemeyen duyan sağırlar, görmek istemeyen gören körleri kalbi, mühürlü, vicdanı kurumuşlar, insan görünümlü zalimlikleri bu haykırışları duymaya, görmeye engel oldu.
Adam kendini yaktı…
Kim yaktı?
Adam; Fikret Güven…
Çaycı…
Sakallı, sarıklı cübbeli…
Gören meczup der, ama o öğrenciler, gençler ucuza çay için, çıbık kraker, bisküvi yesin diye “gönülden” hizmet etme derdindeydi, “alın teriyle ekmek parası kazanmaktan başka bir emeli yoktu” diyor tanıyanlar…
Kendini yakan adam Fikret Güven hakkında gelen ilk bilgiler bu yöndeydi…
Ancak, Fikret Güven’e bu çay ocağı açma izni daha önceki dönem Bursa Valisi İzzetin Küçük tarafından izin verildiği bilgisi geldi.
Bursa BŞ Belediyesi’nin yeni yönetimi baskıları artınca Bakacak Mevkisi’nde çay satan Güven pes edip kendini ateşe verdi…
Peki; Fikret Güven o yerde çay satma iznini usulsüzce mi aldı yoksa dini bir cemaat ya da tarikat mensubu olduğu için mi şimdiye kadar göz yumuldu, bilmiyorum ama bilinen bir gerçek var, o da adam kendini yaktı…
Kolay mı kendini yakmak, kolay mı böyle bir karar vermek…
Adam kendini yakıyor, polisler müdahale ediyor, hastaneye götürmek yerine önce karakola ifade almaya, sonra hastaneye götürülüyor….
Şaka değil, aynen böyle oluyor…
Kendini yakan adamı hastane yerine karakola götürülüp ifadesi alındıktan sonra hastaneye gidiliyor…
Şöyle düşünün; bu şahıs, Fikret Güven, Ak Partili değil de CHP’li bir belediyenin kendisine haksızlık yaptığını iddia edip bu eylemi yapsaydı, Türkiye’de gündem olur muydu olmaz mıydı?
Dün (perşembe) bu olay olduktan sonra sosyal medyaya baktığımda Cüneyt Özdemir gündemin tepesindeydi, kendisini yakan adam ile ilgili ise tek tük birkaç paylaşım dışında kimsenin umurunda bile olmamıştı…
Adamın biri kendini yakmış, diyorum, kendini ateşe vermiş, birkaç muhalif gazete dışında hiçbir yaygın medya ya da yandaş gazetede tek satır yok…
Asayiş Şube’den bir polis memuru, yayınlayan Bursa Bavul Haber’in sahibi meslektaşım Bilal Kayaaltı’nı arayarak, haberi sitesinden kaldırmasını rica ediyor.
Kayaaltı hayır dedikten bir saat sonra bu sefer başka, başka yerlerden de arıyorlar ve aynı talepte bulunuyorlar.
Bilal Kayaaltı elbette haberi kaldırmıyor…
Adamın biri kendini yakıyor, birileri yok saymaya, olmamış gibi davranmaya çalışıyor, peki bu durumda muhalefet ne yapıyor?
"Her zamanki gibi eli armut topluyor(!)" diye yazmıştım ama daha sonra öğrendim ki, Bursa CHP Milletvekili Nurhayat Kayışoğlu ile Bursa İl Başkanı İsmet Karaca, (geç de olsa) gözaltında tutulan Fikret Güven'i ziyaret etmiş...
Geç de olsa diyorum, çünkü aylardır sesini duyurmaya çalışan Güven'i, bu tatsız durum yaşanmadan önce duymaları gerekirdi, çünkü muhalefet demek, haksızlığın karşısında durmak demek değil mi?
Çarşamba, Ağustos 05, 2020
Muharrem İnce ne yapmak, nereye varmak istemektedir(!)
Neden saçma, neden plan ve program yapmaktan uzak ve neden iktidar olamadığını ve neden bu ülkeyi yönetmeye layık olmadığını, 1950’lerden sonra neden bir daha iktidara gelemediğini özetlemeye çalışacağım…
Alsında sokaktaki adam bunu biliyor ama CHP’yi ya da birilerinin dediği gibi cehapeyi “takım tutar gibi” tutanlar bilmiyor, bilmek istemiyorlar.
“Esas takım tutar gibi parti tutanlar biz değil AKP’liler” dediğinizi duyar gibiyim CHP’li dostlar!
Sakin olun, arkanıza yaslanın ya beni dinleyin ya da çıkın gidin…
Evet, Ak Partililer de öyle ama CHP’lilerin onlardan farkı olmadığını anlatmaya çalışıyorum.
Geçtiğimiz günlerde CHP Olağan Genel Kurulu yapıldı ve Kemal Kılıçdaroğlu yapıştığı partinin koltuğunu yine kimselere bırakmadı…
Düşünsenize, rakibi ile girdiği 10 seçimi de kaybetmiş bi siyasetçi bırakıp gitmiyor, delegeleri de, sanki şeyinde boncuk varmış gibi ona “yeter artık bırak git” demiyor.
Kimse bana, son yerel seçimlerde Kılıçdaroğlu’nun başarılı olduğunu anlatmaya kalkmasın. Belediyelerin bir çoğunu Cumhur ittifakı almış, sense İstanbul, Ankara, Mersin’i, Adana’yı kazandığın için kendini başarılı zannediyorsun ama ondan önceki 9 seçimde hezimet yaşadığın gerçeğini değiştirmiyor. Çünkü İstanbul ve Ankara’yı sen kazandığın kadar rakibinin yanlışlarını da unutmamak gerek…
Sen mi kazandın yoksa onlar mı kaybetti?
Benim şöyle bir kriterim var: Çağdaş, sosyal demokrat ve dürüst olduğunu iddia eden biri, Avrupalı emsallerinin yaptığı gibi, kaybettiği ilk seçimden sonra istifa edip kenara çekilebilmeli.
Kılıçdaroğlu, Erdoğan’la girişip de kaybettiği seçimlerin sayısı bir değil, beş değil tam 10 seçim…
Avrupalı meslektaşları tek, bilemedin ikinci yenilgilerinden sonra istifa ederken, pek dürüst olduğu söylenen Kemal beyin maşallahı var(!) ne gitmeyi akından geçirdi ne de yenilgileri kabullenmeyi bildi.
Sonuçta Kemal bey ya da Erdoğan’ın dediği gibi Bay Kemal, yenilgiye doymayan pehlivan misali koltuğu bırakmadı, 2023’te ya da daha erken bir seçimde Ak Parti’nin, erken seçim olursa Erdoğan’ın karşısına dikilecek gibi görünüyor…
Af edersiniz dikilecek dedim ama aslında o dikilmeyecek; muhtemelen Erdoğan’ın karşısına birini daha çıkaracak ve “Gel bakalım Ekrem… Veya gel bakalım Mansur(!)” diyecek, mi acaba?
Kim bilir, belki de tıpkı Ekmelettin’i kakalattığı gibi yine şapkasından bir başka çatı aday çıkartacaktır, belli mi olur, Kılıçdaroğlu bu, ne yapacağı bilinmez…
İşte CHP’deki saçmalıklar da bu nedenle ortaya çıkıyor.
Mesela son Genel Kurulda Kemal Kılıçdaroğlu , "dostlarla iktidara yürüyeceğiz" dedi ama kendi içlerindeki oy potansiyellerini küstürdüğünü göremedi.
Düşünsenize, “dışarıdan ittifak yapacağın partilere gülücükler, öpücükler veriyorsun ama kendi seçmenine sempatik gelen imsilere burun kıvırıyorsun.
Muharrem İnce’den söz ediyorum…
Şöyle ya da böyle, İnce’nin parti içindeki ağırlığı, sadece parti içinde de değil, sokakta da (24 Haziran gecesi yaşananlara rağmen) hala bir sempatisi olduğunu düşünüyorum.
Her ne kadar 24 Haziran 2018 Genel Seçimleri öncesinde olduğu kadar olmasa da, konuştuğu zaman taraflı tarafsız herkes dinliyor.
Bakın, taraflı tarafsız, diyorum, hemen herkese kendini dinletiyor, diyorum…
Bu özellik Kılıçdaroğlu’nda yok mesela. CHP’liler dışında kimse dinlemiyor, sallamıyor, ciddiye almıyor Kemal Bey’i…
CHP teşkilatı İnce’deki bu potansiyelinden yararlanmak yerine dışladı, yok saydı, harcadı, daha da önemlisi karşılarına rakip olmalarını sağladı.
Evet, bu durumu ön göremeyen, İnce’yi buna zorlayan kendileri.
Sen kendi evladına üvey muamelesi yaparsan, ondan sonra olanlara da şaşırmayacaksın.
Muharrem İnce parti kuracak söylentileri ayyuka çıktı, artık bunun gerçekleşmesine kesin gözüyle bakılıyor.
Anladığım kadarıyla son Genel Kurulda yaşananlar bardağı taşıran son damla olmuş.
Vay efendim, parti kurarak Ak Parti ve Erdoğan’ın ekmeğine yağ sürecekmiş, oyları bölecekmiş de falan filan.
Ya arkadaş, adamı küstürme, harcamaya kalkma… Senin cumhurbaşkanı adayındı, “ne diye yok sayıyorsun da başka yerlerde yeni dostlar arıyorsun?” diye sormazlar mı adama?
Herkes İnce'yi suçluyor ama birileri Kılıçdaroğlu'na, "bu insanları neden pasifize ettiniz, neden dışladınız?" sorusunu yönletir mi acaba?
Her ne kadar İnce “Evet ben parti kuruyorum” diye kendisi açık açık söylemese de ortaya yayılan kokular CHP'nin ne kadar başarısız bir parti olduğunu kanıtlamaya yetiyor aslında.
Kendi içinde birlik olmayı beceremeyen, kendi dinamiklerine bile sahip çıkamayan bir parti ülkeyi nasıl yönetecek?
Sokaktaki adam bunun farkında değil mi sanıyorlar?
Tüm bunlara bakınca, Ak Parti'nin ve tek adama dayalı cumhurbaşkanlığı sisteminin onca yanlışları ve hatalarına rağmen, CHP'nin anketlerde neden aşama kaydedemediğini, neden hala umut olmaktan uzak olduğunu göstermiyor mu?
Evet, bence de İnce parti kurarsa bu en çok AKP ve Erdoğan’a yarayacak da, Kemal Kılıçdaroğlu bunu tahmin edemiyor mu?
Yani tahmin edemiyor mu derken “Muharrem İnce’yi küstürürsem kalkar parti kurar, parti kurarsa bize darbe vurur?” diye hesaplayamıyor mu, “ hesap uzmanıyım ben” derken mangalda kül bırakmayan Bay Kemal?
Ak Parti’den Davutoğlu Kopmuş, Babacan Kopmuş, beraberlerinde birçok isim onlara katılmış ve tüm bunlara rağmen CHP’nin oyu hala %28’lerdeyse ve Muharrem İnce parti kuracak diye endişe ediyorsan değil iktidar senden bir cacık olmaz ey CHP teşkilatı!
Ben eli kalem tutan, gördüğü yanlışları yazılarıyla, sesi ve görüntüsüyle bir şekilde haykırmaya çalışan TC vatandaşı bir muhalif olarak sokaktaki sesi duyuyor, CHP’nin de Kemal Kılıçdaroğlu’nun da halktan, sesin geldiği sokaktan hala çok uzaklarda olduğunu görüyorum.
Sokaktaki sesi duymayan, duymak için çaba sarf etmeyen her kim olursa olsun bu ülkede iktidar olması imkansızdır…
Çünkü başarısızlığı kabullenmek ve başkalarının önünü açmak bir erdemdir.
Bu erdemi gösteremeyen hiç kimse dürüst değildir…
Dürüst olmadığı gibi projenin diğer parçasıdır!
Ha bu arada, kimse Muharrem İnce’nin de şeyinde boncuk aramasın, özellikle son Ayasofya’da namaz kılma muhabbetiyle nezdimde (azalan) sempatisini iyice törpülediğini de anımsatmak ister, saygılar sunarım…
Yazının videosunu izlemek için tıklayın:
Salı, Temmuz 21, 2020
Hangi camiler kilise, hangi kiliseler camiye çevrildi?
Pazar, Temmuz 12, 2020
Sultan Ahmet Camii'nin günahı ne?
Aklım almıyor, inançlı gerçek bir ehli müslimin, bir başka
dini inanç için inşa edilmiş bir ibadet hane içinde, o dine ait gravür ve
simgelerin tepesinde durduğu bir ortamda, ibadet etmek istemesine inanamıyorum.
Hele ki, az ötede, kendi ataları tarafından (sultanlar, padişahların serveti ve
emriyle yapılmış) muhteşem camiler dururken bunun akıl mantık ve inançla ne
ilgisi olabilir!? Hele ki, Ayasofya'ya kutsallık katılması İslam dinininin
içine "şirk" katmak değil de nedir? Müslümanlar için kutsal olan iki
mabet vardır, biri Mescidi Aksa, diğeri Kabe... Peki nasıl oluyor da Türkiye
Müslümanları Ayasofya'ya Müslümanların kutsal mabedi muamelesi yapabiliyorlar?Çarşamba, Temmuz 01, 2020
Olur böyle vakalar, Türk polisi maskesiz basketbol oynayanı yakalar(!)
Pazartesi, Haziran 29, 2020
Birleşemeye birleşemeye kaybediyoruz!
Cuma, Haziran 26, 2020
Süper Lig “Buz” gibi garantiydi…
Bu transfer biraz aklımı karıştırdı.
Düşünsenize, bir alt ligde başarısız olmuş bir teknik direktör, ayrılır ayrılmaz, Süper Lig’de bir takımla sözleşme imzalıyor.
Bu durum bir bana mı tuhaf geliyor?
Yıldırım nikahıyla gerçekleşen bu izdivaçtan(!) sonra aklıma enteresan düşünceler dizildi peş peşe:
Bursaspor son maçını Ankara’da Keçiören ile oynadı ve 1-0 yenildi…
Bursaspor Teknik Direktörü İbrahim Üzülmez ile yollar ayrıldı. Hemen akabinde Üzülmez Ankara’nın Süper Lig takımı Ankaragücü’ne imza attı…
Abi bu ne hız?
Yoksa…
Yoksa Ankara’dayken Keçiören maçı öncesi…
Yok ya, o kadar şerefsizlik olamaz.
Ne Ankaragücü (kardeş kulüp sonuçta) ne de Üzülmez bu kadar alçalamaz…
Ama ister istemez insanın kafası karışıyor.
Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nde boşta başka teknik adam mı yok da, alt ligde başarısız olduğu için kovulan birine Süper Lig takımını emanet ediyorsun?
Ya kulüp yöneticileri bi şeyden anlamıyor, menajerlerin elinde oyuncak olmuşlar, ya da…
Neyse bunu zamanla öğreniriz ama esas ilginç olan Mesut Mestan başkanlığındaki Bursaspor mevcut yönetiminin amatörlükten kurtulamayan kararları.
Allah’tan taraftar baskısı araya girdi ve özellikle gazeteci büyüğüm usta kalemşör Engin Aksöz’ün sosyal medya paylaşımlarıyla Metin Diyadin tercihinden son anda vazgeçildi…
Fakat daha sonra, bir diğer usta gazeteci dostum Bilal Kayaaltı, Mesut Mestan yönetiminin Diyadin’den vazgeçmesinde Bursa Bş Belediye Başkanı Alinur Aktaş’ın rol oynadığını yazdı.
Kaynak olarak da Metin Diyadin’in gazeteci kardeşi Osman Diyadin’in attığı twiti gösterdi…
![]() |
Osman Diyadin, twitinde, "Sen teklif yaptığın teknik direktörü Bursa'ya çağır, sonra vazgeçtik, 'Belediye başkanı istemedi, ben ne yapayım' diye haber yolla." diye tepki gösterdi…
Düşünsenize Bursaspor yönetimi kendi başına karar veremiyor, taraftarın tepkisine kulak asmıyor, araya giren Bursa BŞ Belediyesi Başkanı Alinur Aktaş’ın uyarısıyla “Diyadin’den vazgeçiyor.
Mesut Mestan’ın taraftarın tepkisine neden kulak asmadığını bir başka gazeteci arkadaşımız Tarık Çapçı’ya yaptığı açıklamadan öğreniyoruz:
Mestan, “Herkes şöyle olsun böyle olsun, şu gelsin bu gelmesin diyor; ama daha 45 tane karton taraftar satılmış” diye tepki veriyor.
Düşünsenize, Bursaspor Kulübü’nün başkanı taraftara gönül koymuş, taraftar zora giren Süper Lig’e çıkma ihtimalini düşünerek Bursa’yı tanımayan, kentle alakası olmayan, kentin ruhunu bilmeyen birine takımın emanet edilmesini istemezken, Belediye Başkan Alinur Aktaş araya girince hayati bir yanlıştan dönüyor…
Alinur başkana teşekkür mü etsek yoksa kulübe yine siyaset karıştığı için üzülsek mi ne yapsak bilemedim doğrusu…
Neyse, hayırlısı oldu ve daha sezon başında gelmesi gereken İrfan Buz’a takım emanet edildi…
Açıkçası ben İsmail Ertekin, İbrahim Er ve İrfan Buz’dan hangisi olursa bu taraftarın itiraz etmeyeceğini düşünenlerdendim.
Salt taraftar istediği için değil elbette…
Bu üç isim de Bursa’yı, Bursa’nın havasını, kentin beklentilerini bilen isimlerdi…
Keşke bu karar daha önceden alınabilseydi. İrfan Buz hoca potansiyeli olan bir teknik adam.
Yılmaz Vural’ın hem genç, hem de daha kontrollü versiyonu diyebilirim. Potansiyeli fazla ve hem Bursa’nın ona hem de onun Bursa’ya sempatisi fazla…
Bursaspor TV’de yapılan ilk röportajındaki heyecanını ve mutluluğunu görünce içimden “ah” çektim, “ah keşke sezon başında Bursa’ya gelseymiş bu enerjisiyle şu an Süper Lig planlarını yapıyor olacaktık” diye düşündüm…
Buz hocanın işi zor ama imkansız değil, elbette elinde sihirli değnek yok, eğer içindeki enerjisini takıma aktarabilirse, şampiyonluk olmasa bile Süper Lig gelebilir…
KAYNAK-1: Tarık Çapçı'nın haberi: https://www.bursa.com/neden-metin-diyadin---n431526/










