Cumartesi, Ağustos 15, 2020

Adam kendini yaktı, yok saydılar...

Ama oldu, adam kendini yaktı.

Neden?

Uludağ’da, Bakacak Mevkisi'nde çay ocağı işletiyor, ucuza çay, çıbık kraker satarak ekmek parasını çıkartmaya çalışıyordu.

Yeşilçam filmlerindekine benzer bazı muktedir ve kötü amaçlı, kalantor tipler, arkasına aldıkları devlet, belediye ve kolluk kuvvetlerinin de güvencesiyle, Fikret Güven’e baskı yapıyor, hayatı zindan ediyorlardı.

Ekmek teknesini elinden almaya kalktılar…

Direndi, sosyal medyadan sesini haykırmaya çalıştı, edebiyle yalvardı, yakardı, gazeteci arkadaşım Bilal Kayaaltı, Bursa’da ona ses olmaya çalıştı ama ne çare, duymak istemeyen duyan sağırlar, görmek istemeyen gören körleri kalbi, mühürlü, vicdanı kurumuşlar, insan görünümlü zalimlikleri bu haykırışları duymaya, görmeye engel oldu.

Adam kendini yaktı…

Kim yaktı?

Adam; Fikret Güven…

Çaycı…

Sakallı, sarıklı cübbeli…

Gören meczup der, ama o öğrenciler, gençler ucuza çay için, çıbık kraker, bisküvi yesin diye “gönülden” hizmet etme derdindeydi, “alın teriyle ekmek parası kazanmaktan başka bir emeli yoktu” diyor tanıyanlar…

Kendini yakan adam Fikret Güven hakkında gelen ilk bilgiler bu yöndeydi…

Ancak, Fikret Güven’e bu çay ocağı açma izni daha önceki dönem Bursa Valisi İzzetin Küçük tarafından izin verildiği bilgisi geldi.

Bursa BŞ Belediyesi’nin yeni yönetimi baskıları artınca Bakacak Mevkisi’nde çay satan Güven pes edip kendini ateşe verdi…

Peki; Fikret Güven o yerde çay satma iznini usulsüzce mi aldı yoksa dini bir cemaat ya da tarikat mensubu olduğu için mi şimdiye kadar göz yumuldu, bilmiyorum ama bilinen bir gerçek var, o da adam kendini yaktı…

Kolay mı kendini yakmak, kolay mı böyle bir karar vermek…

Adam kendini yakıyor, polisler müdahale ediyor, hastaneye götürmek yerine önce karakola ifade almaya, sonra hastaneye götürülüyor….

Şaka değil, aynen böyle oluyor…

Kendini yakan adamı hastane yerine karakola götürülüp ifadesi alındıktan sonra hastaneye gidiliyor…

Şöyle düşünün; bu şahıs, Fikret Güven, Ak Partili değil de CHP’li bir belediyenin kendisine haksızlık yaptığını iddia edip bu eylemi yapsaydı, Türkiye’de gündem olur muydu olmaz mıydı?

Dün (perşembe) bu olay olduktan sonra sosyal medyaya baktığımda Cüneyt Özdemir gündemin tepesindeydi, kendisini yakan adam ile ilgili ise tek tük birkaç paylaşım dışında kimsenin umurunda bile olmamıştı…

Adamın biri kendini yakmış, diyorum, kendini ateşe vermiş, birkaç muhalif gazete dışında hiçbir yaygın medya ya da yandaş gazetede tek satır yok…

Asayiş Şube’den bir polis memuru, yayınlayan Bursa Bavul Haber’in sahibi meslektaşım Bilal Kayaaltı’nı arayarak, haberi sitesinden kaldırmasını rica ediyor.

Kayaaltı hayır dedikten bir saat sonra bu sefer başka, başka yerlerden de arıyorlar ve aynı talepte bulunuyorlar.

Bilal Kayaaltı elbette haberi kaldırmıyor…

Adamın biri kendini yakıyor, birileri yok saymaya, olmamış gibi davranmaya çalışıyor, peki bu durumda muhalefet ne yapıyor?

"Her zamanki gibi eli armut topluyor(!)" diye yazmıştım ama daha sonra öğrendim ki, Bursa CHP Milletvekili Nurhayat Kayışoğlu ile Bursa İl Başkanı İsmet Karaca, (geç de olsa) gözaltında tutulan Fikret Güven'i ziyaret etmiş...

Geç de olsa diyorum, çünkü aylardır sesini duyurmaya çalışan Güven'i, bu tatsız durum yaşanmadan önce duymaları gerekirdi, çünkü muhalefet demek, haksızlığın karşısında durmak demek değil mi?

@SuatOktySnck

Çarşamba, Ağustos 05, 2020

Muharrem İnce ne yapmak, nereye varmak istemektedir(!)

CHP kadar saçma bir parti ve yönetimi olabilir mi?

Evet evet, saçma...

Neden saçma, neden plan ve program yapmaktan uzak ve neden iktidar olamadığını ve neden bu ülkeyi yönetmeye layık olmadığını, 1950’lerden sonra neden bir daha iktidara gelemediğini özetlemeye çalışacağım…

Alsında sokaktaki adam bunu biliyor ama CHP’yi ya da birilerinin dediği gibi cehapeyi “takım tutar gibi” tutanlar bilmiyor, bilmek istemiyorlar.

“Esas takım tutar gibi parti tutanlar biz değil AKP’liler” dediğinizi duyar gibiyim CHP’li dostlar!

Sakin olun, arkanıza yaslanın ya beni dinleyin ya da çıkın gidin…

Evet, Ak Partililer de öyle ama CHP’lilerin onlardan farkı olmadığını anlatmaya çalışıyorum.

Geçtiğimiz günlerde CHP Olağan Genel Kurulu yapıldı ve Kemal Kılıçdaroğlu yapıştığı partinin koltuğunu yine kimselere bırakmadı…

Düşünsenize, rakibi ile girdiği 10 seçimi de kaybetmiş bi siyasetçi bırakıp gitmiyor, delegeleri de, sanki şeyinde boncuk varmış gibi ona “yeter artık bırak git” demiyor.

Kimse bana, son yerel seçimlerde Kılıçdaroğlu’nun başarılı olduğunu anlatmaya kalkmasın. Belediyelerin bir çoğunu Cumhur ittifakı almış, sense İstanbul, Ankara, Mersin’i, Adana’yı kazandığın için kendini başarılı zannediyorsun ama ondan önceki 9 seçimde hezimet yaşadığın gerçeğini değiştirmiyor. Çünkü İstanbul ve Ankara’yı sen kazandığın kadar rakibinin yanlışlarını da unutmamak gerek…

Sen mi kazandın yoksa onlar mı kaybetti?

Benim şöyle bir kriterim var: Çağdaş, sosyal demokrat ve dürüst olduğunu iddia eden biri, Avrupalı emsallerinin yaptığı gibi, kaybettiği ilk seçimden sonra istifa edip kenara çekilebilmeli.

Kılıçdaroğlu, Erdoğan’la girişip de kaybettiği seçimlerin sayısı bir değil, beş değil tam 10 seçim…

Avrupalı meslektaşları tek, bilemedin ikinci yenilgilerinden sonra istifa ederken, pek dürüst olduğu söylenen Kemal beyin maşallahı var(!) ne gitmeyi akından geçirdi ne de yenilgileri kabullenmeyi bildi.

Sonuçta Kemal bey ya da Erdoğan’ın dediği gibi Bay Kemal, yenilgiye doymayan pehlivan misali koltuğu bırakmadı, 2023’te ya da daha erken bir seçimde Ak Parti’nin, erken seçim olursa Erdoğan’ın karşısına dikilecek gibi görünüyor…

Af edersiniz dikilecek dedim ama aslında o dikilmeyecek; muhtemelen Erdoğan’ın karşısına birini daha çıkaracak ve “Gel bakalım Ekrem… Veya gel bakalım Mansur(!)” diyecek, mi acaba?

Kim bilir, belki de tıpkı Ekmelettin’i kakalattığı gibi yine şapkasından bir başka çatı aday çıkartacaktır, belli mi olur, Kılıçdaroğlu bu, ne yapacağı bilinmez…  

İşte CHP’deki saçmalıklar da bu nedenle ortaya çıkıyor.

Mesela son Genel Kurulda Kemal Kılıçdaroğlu , "dostlarla iktidara yürüyeceğiz" dedi ama kendi içlerindeki oy potansiyellerini küstürdüğünü göremedi.

Düşünsenize, “dışarıdan ittifak yapacağın partilere gülücükler, öpücükler veriyorsun ama kendi seçmenine sempatik gelen imsilere burun kıvırıyorsun.

Muharrem İnce’den söz ediyorum…

Şöyle ya da böyle, İnce’nin parti içindeki ağırlığı, sadece parti içinde de değil, sokakta da (24 Haziran gecesi yaşananlara rağmen) hala bir sempatisi olduğunu düşünüyorum.

Her ne kadar 24 Haziran 2018 Genel Seçimleri öncesinde olduğu kadar olmasa da, konuştuğu zaman taraflı tarafsız herkes dinliyor.

Bakın, taraflı tarafsız, diyorum, hemen herkese kendini dinletiyor, diyorum…

Bu özellik Kılıçdaroğlu’nda yok mesela. CHP’liler dışında kimse dinlemiyor, sallamıyor, ciddiye almıyor Kemal Bey’i…

CHP teşkilatı İnce’deki bu potansiyelinden yararlanmak yerine dışladı, yok saydı, harcadı, daha da önemlisi karşılarına rakip olmalarını sağladı.

Evet, bu durumu ön göremeyen, İnce’yi buna zorlayan kendileri.

Sen kendi evladına üvey muamelesi yaparsan, ondan sonra olanlara da şaşırmayacaksın.

Muharrem İnce parti kuracak söylentileri ayyuka çıktı, artık bunun gerçekleşmesine kesin gözüyle bakılıyor.

Anladığım kadarıyla son Genel Kurulda yaşananlar bardağı taşıran son damla olmuş.

Vay efendim, parti kurarak Ak Parti ve Erdoğan’ın ekmeğine yağ sürecekmiş, oyları bölecekmiş de falan filan.

Ya arkadaş, adamı küstürme, harcamaya kalkma… Senin cumhurbaşkanı adayındı, “ne diye yok sayıyorsun da başka yerlerde yeni dostlar arıyorsun?” diye sormazlar mı adama?

Herkes İnce'yi suçluyor ama birileri Kılıçdaroğlu'na, "bu insanları neden pasifize ettiniz, neden dışladınız?" sorusunu yönletir mi acaba?

Her ne kadar İnce “Evet ben parti kuruyorum” diye kendisi açık açık söylemese de ortaya yayılan kokular CHP'nin ne kadar başarısız bir parti olduğunu kanıtlamaya yetiyor aslında.

Kendi içinde birlik olmayı beceremeyen, kendi dinamiklerine bile sahip çıkamayan bir parti ülkeyi nasıl yönetecek?

Sokaktaki adam bunun farkında değil mi sanıyorlar?

Tüm bunlara bakınca, Ak Parti'nin ve tek adama dayalı cumhurbaşkanlığı sisteminin onca yanlışları ve hatalarına rağmen, CHP'nin anketlerde neden aşama kaydedemediğini, neden hala umut olmaktan uzak olduğunu göstermiyor mu?

Evet, bence de İnce parti kurarsa bu en çok AKP ve Erdoğan’a yarayacak da, Kemal Kılıçdaroğlu bunu tahmin edemiyor mu?

Yani tahmin edemiyor mu derken “Muharrem İnce’yi küstürürsem kalkar parti kurar, parti kurarsa bize darbe vurur?” diye hesaplayamıyor mu, “ hesap uzmanıyım ben” derken mangalda kül bırakmayan Bay Kemal?

Ak Parti’den Davutoğlu Kopmuş, Babacan Kopmuş, beraberlerinde birçok isim onlara katılmış ve tüm bunlara rağmen CHP’nin oyu hala %28’lerdeyse ve Muharrem İnce parti kuracak diye endişe ediyorsan değil iktidar senden bir cacık olmaz ey CHP teşkilatı!

Ben eli kalem tutan, gördüğü yanlışları yazılarıyla, sesi ve görüntüsüyle bir şekilde haykırmaya çalışan TC vatandaşı bir muhalif olarak sokaktaki sesi duyuyor, CHP’nin de Kemal Kılıçdaroğlu’nun da halktan, sesin geldiği sokaktan hala çok uzaklarda olduğunu görüyorum.

Sokaktaki sesi duymayan, duymak için çaba sarf etmeyen her kim olursa olsun bu ülkede iktidar olması imkansızdır…

Çünkü başarısızlığı kabullenmek ve başkalarının önünü açmak bir erdemdir.

Bu erdemi gösteremeyen hiç kimse dürüst değildir…

Dürüst olmadığı gibi projenin diğer parçasıdır!

Ha bu arada, kimse Muharrem İnce’nin de şeyinde boncuk aramasın, özellikle son Ayasofya’da namaz kılma muhabbetiyle nezdimde (azalan) sempatisini iyice törpülediğini de anımsatmak ister, saygılar sunarım…

@SuatOktySnck

Yazının videosunu izlemek için tıklayın: 

Salı, Temmuz 21, 2020

Hangi camiler kilise, hangi kiliseler camiye çevrildi?


Ayasofya'nın yeniden ibadete açılmasından sonra dünyada başka hangi ibadethaneler kiliseden camiye, camiden kiliseye çevrilmiş diye internette  araştırıyordum ki, https://tr.euronews.com'un bu konuyla ilgili bir araştırmasına rast geldim. Gerçekten de tam aradığım çalışmayı yapmışlar. 
Hüseyin Koyuncu imzalı bu inceleme araştırma kategorisinde yer alacak haberde, İspanya'da Endülüsler’den kalma Kurtuba Camii'nden Mısır'daki Aziz Attarin Kilisesi 'nden Müslümanlar için "Attarin" Camii haline gelen ibadet haneye kadar bir çok mabede yer verilmiş ama İznik'te ve Trabzon'da yer alan ve camiye devşirilen diğer Ayasofyalara pek değinilmemiş nedense.

Trabzon Ayasofya Kilisesi/Camii
Trabzon'daki Ayasofya, Bizans mimarisinde çok yaygın olan dört sütunlu, kapalı haç biçiminde bir plana sahiptir. Tam ortada yüksek kasnaklı kubbe bulunmaktadır. Bu biçimi ile kilisenin Trabzon’da Komnenos hânedanı hüküm sürdüğü yıllarda, 1245-1255 yılları arasında yapıldığı tahmin edilmektedir. Mâbedin batı tarafında yükselen ve Türk devrinde minare olarak da kullanılan dört köşe planlı ve iç duvarlarında resimler bulunan çan kulesi, süslemelerin üzerindeki bir yazıdan anlaşıldığına göre 1443 tarihlidir. 1648’de Trabzon’a gelen Evliya Çelebi’nin yazdığına göre “kefere asrında bina olunan” Ayasofya, matbu nüshadaki yazılışa göre Körlet) Ali Bey adındaki bir vali padişahtan izin aldıktan sonra 1583 yılında bir mahfil ve minber ilâvesiyle camiye çevirmiştir. Trabzon’daki Ayasofya, Fatih Sultan Mehmet’in 1461 yılındaki fethi sonrasında camiye dönüştürülmüş 1961 yılına kadar cami olarak kullanılmıştı. Trabzon Ayasofya’sı, da daha sonra müzeye dönüştürülse de, 2013 yılında tekrar cami haline getirilirken yapılan değişiklikler tartışmalara neden olmuştu.

Cami olması için yapılan değişikliklere bakınca gerçekten de insan üzülmede edemiyor. Sanki koskoca Trabzon'da cami yokmuş gibi paha biçilemez bir tarihi eseri yok etmekle kalmamışlar, Trabzon'a gelecek turistlerin de önünü kesmişler. Maddi kaybı tarif etmek ise imkansız... İznik'in Ayasofya'sı da benzer akıbete uğramaktan kurtulamadı.

İznik Ayasofya Kilisesi Camii
İznik'in tam ortasında, surlarla çevrili ilçenin dört kapısından gelen yolların kesiştiği yerde inşa edilmiş olan kilise Hıristiyanlıkla ilgili önemli kararların alındığı 7. konsil 787 yılında işte bu kilisede toplanmış.

Yani bu mabedin anlamı Hıristiyanlar için ne kadar büyük ve önemli anlatmaya gerek yok. Anlayacağınız, bugünkü tüm Hıristiyanların kaderi bu mabette belirlenmiş.

1331'den sonra Orhan Gazi tarafından camiye dönüştürülen İznik Ayasofya'sı Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Mimar Sinan bir mihrap ilave edip yan neflerde büyük kemer açıklıkları oluşturulmuş. 2007 yılında yapıda restorasyon çalışmaları başlatılmış. Restorasyon öncesi minareye dönüştürülen çan kulesi çok harap ve yıkık durumdaydı. Üç nefli bazelika tipinde yapılan müzede iki adet hazırlanma odası mevcut. Restorasyon çalışmasının binanın tarihi yapısını ve görüntüsünü bozduğu
yönünde eleştirilerde ne kadar haklılık payı olduğunu anımsatmaya gerek var mı bilmem. Milliyet gazetesi restorasyonla ilgili o dönem "Beton sıvayla restorasyon" başlığıyla verdiği haberde restorasyon çalışmalarının Ayasofya Müzesini tarihe gömdüğünü yazmış. Aynı habere göre Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri Projesi (TAY) yetkilileri "Bir Başkentin Yokoluşu" adındaki bir bildiri ile restorasyonun sonuçlarına büyük tepki göstermiş.  Uzun yıllar müze olarak kullanılan yapı 6 Kasım 2011 tarihinde, yaklaşık 90 yıl aradan sonra bayram namazının kılınmasıyla ibadete açıldı.

İznik’e gittiğimde görme fırsatım da olmuştu. İznik'e değil ama Türkiye'nin turizmden gelen paraları nasıl çöpe attığına inanamadım. Neyse, gelelim İspanya'daki Kurtuba Camii ya da Cordoba Katedrali'ne…

İspanya: Kurtuba Camisi- Kordoba Katedrali
Endülüs Emevilerin şaheseri olarak tanımlanan Kurtuba Camisi'nin temeli, 785'da Endülüs İslam Devletinin kurucusu 1. Abdurrahman attı. Bu yapıt, İslam mimarisinin o dönemlerdeki yaratıcılığını ve ihtişamını sembolize ediyordu. Aslında bu caminin inşa edildiği yerde daha önce Hıristiyanlara ait olan bir bazilikanın olduğu aktarılıyor. 
Peki bazelika nedir? Bazelika, çeşitli dönem yapılarında karşılaşılan bir Hıristiyanlık öncesi yapılarda dini niteliği olmayan bir toplanma yeridir. Hıristiyanlar yayıldıktan sonra bu yapılar kiliseye çevrilmiş.

Ancak Avrupa'da olan birçok ibadethane gibi, Cordoba kilisesinin yapıldığı aynı yerde Romalılardan kalma bir tapınak bulunuyordu. İspanyol Hıristiyanları, Kastilya Kralı 3. Ferdinand ile 1236'da Cordoba kentini tekrar ele geçirerek, Kurtuba Camii’ini katedrale çevirdi. O zamanda beri Cordoba Katedrali olarak adlandırılan bu yapıt, 1984 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edildi.

Yani anlayacağınız Müslümanlar bazelikayı Cami'ye, Hıristiyanlar da kiliseye çevirmiş. İstanbul, İznik ve Trabzon'dan sonra bir Ayasofya da yavru vatan Kıbrıs'ta var...

Kıbrıs: Ayasofya Katedrali - Selimiye Camisi
Kıbrıs'ta Lefkoşa'nın kuzeyinde bulunan en önemli ibadethanelerden Selimiye Camisi, adadaki Müslüman-Hıristiyan savaşlarının simgelerinden biri haline gelmişti. 1209'da Lüzinyan döneminde Fransız ustalar tarafından gotik formunda inşa edilen Ayasofya Katedrali yıllarca adadaki Hıristiyanların en önemli ibadethanelerinden biriydi...  1570 yılında Osmanlı kuşatmasından sonra, Türkler Lefkoşa'da kontrolü ele geçirince Ayasofya Katedrali, komutan Lala Mustafa Paşa'nın katıldığı cuma namazı ile birlikte camiye dönüştürülmüş.

Neden? Ya neden olacak? Etrafta cami yok ki, ondan. Tıpkı Fatih, İstanbul'u feth ettiğinde, nasıl ki Bizans surları içinde cami olduğu için Ayasofya kilisesini camiye çevirdiyse, LalaPaşa da 117 yıl sonra Eylül 1570'te Kıbrıs'ın Ayasofya'sını camiye çevirmiş... 13 Ağustos 1954'te Kıbrıs Müftüsü, Kıbrıs'ın fethi sırasında Osmanlı sultanı olan Selim'in onuruna camiye resmen "Selimiye Camii" adını verdiğini de anımsatmadan geçmeyeyim.

Suriye: Aziz Yahya Kilisesi - Emevi Camisi
Suriye'nin başkenti Şam'ın kalbindeki Emevi Camii'si İslam dünyasının en ünlü camilerinden biri olarak kabul ediliyor, hani Sn Erdoğan'ın “kardeşim” diye nitelediği Esat ile papaz olduktan sonra da “Şam’da Emevi camiinde namaz kılacağız” dediği Emevi camii işte bu cami…  Bu mabedin aslında önce “Aziz Yahya kilisesi olarak yapılmış” desem, inanır mısınız?

715'de inşası tamamlanan caminin yerinde daha önce, Roma İmparatoru I.Theodosius'un yapımını emrettiği "Aziz Yahya Kilisesi" bulunuyordu. Ancak kiliseden önce aynı yerde de Jüpiter Tapınağı yer alıyordu. Bu yapı 635 yılında Müslümanların Şam'ı fethetmesi ile birlikte ikiye bölünerek yarısı Müslümanların ibadet etmesi için cami, yarısı da Hıristiyanların ibadet etmesi için kilise olarak kullanıldığını anımsatmakta yarar var. Daha sonra Şam'ın İslam dünyasının merkezlerinde biri olduğunda, dönemin halifesi, yapının bulunduğu arsayı satın alarak, 9 yılda Emevi camii haline getirmiş...

Lübnan: Aziz John Baptist Kilisesi - Büyük Ömer Camisi
Lübnan'ın başkenti Beyrut, Ömer bin Hattab'ın halifelik döneminde Müslümanlar tarafından fethedildi. O dönemde farklı isimleri olsa da Büyük Ömer Camisi, Bizans döneminden kalma bir kilise üzerine inşa edildi. Fakat kiliseden de önce aynı alanda Roma döneminden bir tapınak bulunuyordu.
Beyrut 1110 yılındaki Haçlı saldırısına kadar Müslüman devletlerin elinde kaldı. Zorlu bir kuşatma sonucunda Haçlı Kralı Baudouin mayıs 1110 tarihinde kenti ele geçirmeyi başardı. Haçlılar, kendi inançları gereği camiyi, Aziz John Baptista ismiyle bir kiliseye dönüştürdü. Selahattin Eyyubi’nin 1187’de kazandığı Hittin Savaşı ile Haçlıların kilisesi tekrar cami oldu, fakat bu durum uzun sürmedi. 10 yıl sonra Haçlılar tekrar Beyrut'un kontrolünü ele geçirdi. 1291’de de Müslümanlar Memluk ordusu ile tekrar Beyrut'a geldi ve Aziz John Baptista Kilisesi'ne zarar vermeden camiye dönüştürdü ve caminin adını "Büyük Ömer Camisi" koydu.

Yani anlayacağınız Hıristiyanlar Roma mabedi üzerine küçük bir kilise yapıyor, Müslümanlar burayı camiye çeviriyor, sonra Hıristiyanlar tekrar kiliseye çeviriyor, sonra tekrar Müslümanlar gelince bir kez daha cami oluyor... Ve tüm bunlar yıllar içinde oluyor...

Cezayir: Keçiova Camii - Aziz Philippe Katedrali
Başkent Cezayir'de "Eski Şehir" olarak bilinen ve bugün dünya kültür mirasları içerisinde bulunan Kasaba (Casbah) bölgesinde yer alan Keçiova Camisi'nin 14. yüzyılda mescit olarak inşa edildiği rivayet ediliyor. Bölgenin 1516'da Osmanlı hakimiyetine girmesiyle camiye dönüştürülen mescit, 1792'de Cezayir valilerinden Hasan Paşa tarafından genişletilerek daha büyük bir ibadethane haline getirilmiş. Cezayir’in 1830'da Fransızlar tarafından işgalinden sonra 1832'de katedrale çevrilen cami, 130 yıl kilise olarak kullanıldı. 1962'de Cezayir'in bağımsızlığını kazanmasıyla camide Cezayirli Müslümanlar kıldıkları cuma namazıyla mabedi camiye çevirmişler.

Bu arada Keçiova Camii restorasyonu için Türkiye'nin de katkıda bulunduğunu unutmayalım. Sadece bu cami değil bir çok Osmanlı eserinin restorasyonu için Türkiye olarak üzerimize düşen görevi yerine getirmişiz.

Filistin: Batı Şeria - Nablus Ulu Camisi
Batı Şeria'daki Nablus kentindeki Nablus Ulu Camii, aslında Roma İmparatoru Justinian tarafından 6. yüzyılda inşa edilmiş bir kiliseydi. Müslümanların bölgede hâkimiyet kurmasıyla camiye dönüştürülen ibadethane, Haçlıların hâkimiyeti ile tekrar kiliseye çevrildi. 1186'da Selahattin Eyyubi'nin gelmesiyle Müslümanlar kiliseyi tekrar cami yaptı.

Mısır: Aziz Attarin Kilisesi - Attarin Camisi
Mısır'ın İskendiriye kentinde 370 yılında Kıpti Ortodoks Kilisesi figürü olan Aziz Athanasius'a adına inşa edilen kilise, 641'de Müslümanların Mısır'ı ele geçirmesiyle cami oldu. Osmanlı döneminde birçok kez tadilattan geçen cami, 1976'da Attarin Camiisi adıyla resmen tekrar ibadete açıldı.

Tüm bu yaşananlara bakınca, aralarında İstanbul Ayasofya'nın da yer aldığı tam 7 kilise Müslümanlar tarafından camiye çevrilmiş, 2 cami de kiliseye çevrilip tekrar cami haline getirilmiş. Cami'den kiliseye çevrilen İspanya'da ki Kurtuba Camii ile Cezayir'deki Keçiova Camii... Onun dışında kalan 7 mabet ise kiliseden camiye devşirilmiş. O dönemleri anlamak kolay, çünkü Hıristiyanlık İslamiyet'ten önceki din, ibadethaneleri de hazır. Müslümanlar feth ettikleri yerlerde ibadet hane ihtiyaçlarını yeni camiler yapana kadar mevcut kiliseleri cami haline getirerek gidermişler. Fatih de öyle yapmış, LalaPaşa da...

Peki ya bugün? Buna ihtiyaç var mı? Adım başı caminin olduğu ve bu camilerin doldurulamadığı düşünülürse, 2020 yılında böyle bir çaba içinde olmak kendi ayağına kurşun sıkmak değil de nedir? 


YAZININ VİDEOSNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN: 



Pazar, Temmuz 12, 2020

Sultan Ahmet Camii'nin günahı ne?


Aklım almıyor, inançlı gerçek bir ehli müslimin, bir başka dini inanç için inşa edilmiş bir ibadet hane içinde, o dine ait gravür ve simgelerin tepesinde durduğu bir ortamda, ibadet etmek istemesine inanamıyorum. Hele ki, az ötede, kendi ataları tarafından (sultanlar, padişahların serveti ve emriyle yapılmış) muhteşem camiler dururken bunun akıl mantık ve inançla ne ilgisi olabilir!? Hele ki, Ayasofya'ya kutsallık katılması İslam dinininin içine "şirk" katmak değil de nedir? Müslümanlar için kutsal olan iki mabet vardır, biri Mescidi Aksa, diğeri Kabe... Peki nasıl oluyor da Türkiye Müslümanları Ayasofya'ya Müslümanların kutsal mabedi muamelesi yapabiliyorlar?
Yandaş gazeteci Süleyman Özışık twiter hesabından yaptığı paylaşımda aynen şöyle yazmış:
“İslam dünyasının kutsal mabedleri arasında özgürlüğüne kavuşan ilk mabed  Ayasofya oldu”
Ne?
Kutsal mabed mi?
Bunu bir Ortodoks dese anlarım… Zira onlar için bir anlamı var.
Çünkü, Haçlı seferleri 1204’te İstanbul’u işgal ettiklerinde Ortodoks Hıristiyanlar ve Yahudiler’i katletmiş, Ayasofya’yı yağmalayıp kutsal mabette bir fahişeye dans ettirip şarkı söylettiğini yazıyor tarih kitapları.
Tarihçi Erhan Afyoncu 2016’da Sabah Gazetesi’nde kaleme aldığı “Batılılar Ayasofya’da kan akıtıp, eğlence düzenledi” başlıklı yazısında “Fatih Sultan Mehmed ise mabetten bir mermerin bile sökülmesine müsaade etmemişti" diye yazmış…
Ayrıca kimi kaynaklar, Fatih’in, minareler dikip camiye çevirmesine rağmen Ortodoksların Ayasofya’ya gelip ibadet etmelerine de izin vermiş…
Şimdi bu açıdan bakınca, Ayasofya nasıl oluyor da Müslümanlar için kutsal mabed statüsüne giriyor?
Hangisi daha Türk halkı için daha kutsal ve milli olan?
 Ortodoksların ibadet yeriyken camiye çevrilmiş Ayasofya mı, yoksa Sultan Ahmet mi?
Birini Ortodoks Hıristiyanlar kendileri için yapmış, diğerini de atalarımız, padişahlarımız Müslümanlar için, Ayasofya’ya nispet olsun diye, hemen dibine inşa etmiş!
Şimdi sen, el oğlunun mabedine sahip çıkıp camiye çeviriyorsun, yanı başındaki ata yadigarı Sultan Ahmet’i yok sayıyorsun.
Hadi ben demiyorum, Sn Erdoğan diyor; Daha Sultan Ahmet’i dolduramazken, bu Ayasofya aşkı neyin nesi?
Ayasofya İstanbul’un fethinin simgesiymiş…
İyi de İstanbul’un tamamı fethin simgesi değil mi?
Bir de neymiş, Kılıç Hakkı imiş?
Ee tamam da, şimdi Balkanlarda onca tarihi camimiz var, kalkıp Yunanistan da sen benim atalarımın mabedini cami yaparsan ben de ülkemdeki camileri kilise yapıyorum derse…
Ki, Yunan Milletvekili Tanasis Milonas, Ayasofya’nın ibadete açılması kararına karşılık olarak Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik'teki evini “Pontus Soykırımı Müzesi”ne dönüştürülmesi teklifinde bulunduğu haberleri dolandı sosyal medyada.
“Yok yapamazlar” demeyin…
Bir çok kişi de “Ayasofya’yı cami yapamayız” diyordu…
Şimdi, eğer Yunanistan parlamentosu böyle bir karar alırsa, mutlu olur musunuz?
Evet, eminim bir çok kişi mutlu olur ve sevinir…
Çünkü bu ülkede “keşke yunan kazansaydı” diyen birini baş tacı etmiş onun tarihi zırvaları ciddiye alan, gerçek sanan ve bu yüzden, Türkiye Cumhriyeti’nin kurucu önderi, Kurtuluş Savaşı kahramanı Atatürk’ten nefret ediyorsa, sorarım o zaman, Ayasofya’yı tekrar ibadete açmak ülke çıkarı ve menfaatlerine ne faydası olabilir?
Ama benim anlayamadığım nokta şu:
Daha geçen seneye kadar Ayasofya ibadete açılsın diyenlere hakaret eden Recep Tayyip Erdoğan, ne oldu da ülkenin çok ciddi turizm geliri sağlayan bir kaynağı bir kalemde silip, kendi söylediğinin tersini yaptı?
Anlayamadım, dediğime bakmayın, pek ala hepimiz biliyoruz ki Erdoğan artık tükendi, tamamen tribünlere, kendi muhafazakar ve milliyetçi tabanına oynuyor…
İç politikada ne kadar işine yarayacak, zaman gösterecek ama dış politikada etkilerini çok geçmeden derin şekilde hissedeceğimizi düşünüyorum.
Ha bu arada, Yeni Türkiye’de alınacak her karar beni şaşırtmıyor, harakiriden başka bir şey olmayan Ayasofya’nın ibadete açılması kararı da öyle, yarın bu karardan vazgeçilirse inanın o karar da beni şaşırtmayacak.
Çünkü bu ülkede her şeye tek bir kişi karar veriyor ve “Tekrar müze yaptım” derse, bugün alkışlayanlar yarın da müze yaptığı  için alkışlayacaklardır, kimsenin kuşkusu olmasın…
Bu arada bir kaç satır da Muharrem İnce’ye yazmak isterim…
Sn İnce, “Ayasofya Türkiye sınırları içindedir ve İbadete açılması kararı Türkiye’nin egemenlik hakkıdır. Buna Rusya, ABD, Yunanistan veya başka bir ülke, kuruluş karar veremez” dedi… Tamam doğru da, mesele o değil ki, Muharrem abi, sen kalkıp “Davet gelirse ilk namaza giderim” dersen o zaman yapılanı meşru kılmış olmuyor musun?
Çünkü asıl mesele Ayasofya'nın cami olması değil,  Ayasofya zaten ibadete açıktı ve 5 vakit ezan okunuyordu, bunu sen de biliyorsun. Bu kararla, Atatürk'ün imzası ve kurduğu Cumhuriyet tartışmaya açıldı. Nabız yoklandı. Önümüzdeki aylarda Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı katlanarak devam edecek…
Tarihçi Sinan Meydan konuyla ilgili tehlikeye dikkat çekti. Meydan, "Danıştay 10. Dairesinin vermiş olduğu karar, sadece bir binanın veya müzenin camiye dönüştürülmesi basit bir kararı değildir. Bu karar Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş felsefesine ve temeline indirilmiş yok edici darbedir. Bu kararla, Türkiye Cumhuriyetini kuran iradenin geçersiz olduğu ve Cumhuriyetin geçersiz ilan ettiği iradenin geçerliliği kararıdır. Cumhuriyeti yıkmak isteyenler, ilk adım olarak padişahlık döneminin kamusal tasarruflarını kabul etmektedirler. Türkiye Cumhuriyeti, Topkapı Müzesini, padişah ailesine iade etmek zorunda kalacaktır. Bu karardan sonra, yıkılıp, yerini Türkiye Cumhuriyetine bırakan Osmanlı Devletinin kamusal tasarruflarını yeniden canlandırmanın yolunu açmıştır. Kurtuluş savaşı şehitlerimizin kanıyla kurulan Cumhuriyet, mahkeme kararıyla son bulmuş olacaktır!" diye yazdı...
“Davet gelirse giderim sözünü” yoğun katılım olur, pandemi koşullarına özel önlemler alınır düşüncesiyle söyledim. Bir önlem alınmayacaksa sorun yok. Namaza çağrının ezan olduğunu “Tayyip Erdoğan’a dokunmak ibadettir” diyenlerden öğrenecek halimiz yok. Şeklindeki savunmaya geçmen inan zevahari kurtarmaya yetmemiş sn İnce, zira, tıpkı “adam kazandı” demen gibi bu söz de hanene eksi puan olarak kayda geçti bile…
Haydi hayırlı tıraşlar…


YAZININ VİDEOSUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN: 





Çarşamba, Temmuz 01, 2020

Olur böyle vakalar, Türk polisi maskesiz basketbol oynayanı yakalar(!)


Aslında olmamalı böyle vakalar, Türk Polisi’nin işi maskesiz gezeni kovalamak ve onlara ceza kesmek olmamalı. Önce uyarmalı, sonra, tabiri caizse “cezayı yapıştırmalı”
Şimdi size ilginç bir hikâye anlatacam. Aslında hikâye değil gerçekten yaşanmış bir olay ve polisimizin bu maskesizleri avlama(!) durumunun hangi düzeylerde seyrettiğini idrak etmemiz açısından önemli bir durum çünkü…
Geçen cumartesi, üniversite giriş sınavları yapıldığı günün akşamı, 4-5 genç, (ki aralarında benim iki oğlum da var) Nilüfer İlçesi’nde bulunan Podyum Park AVM’de kurulu potalarda basketbol oynamaya gidiyorlar.
Aslında, bazı akşamlar Merinos Parkı’nın içinde yer alan potalarda basketbol oynarlardı ama bu sefer kaşıntıları tutmuş(!) Podyum Park’ın ücretli potalarında basketbol oynamak istemişler.
Neyse, buraya kadar aslında her şey normal… Fakat, amma ve lakin bir süre sonra bir ekip otosu eşliğinde bir grup polis, yanlarında birkaç bekçiyle beraber basketbol oynayan gençlere baskın yapıyor. Evet evet, baya baya baskın gibi müdahale edip, “maskesiz” basketbol oynadıkları gerekçesiyle tutanakla ceza kesiyorlar.
“Yasah hemşerim, yasah… Maskesiz basketbol oynamak Yasah(!)”
Elbette böyle dememişler de, ama neredeyse durum böyle cereyan etmiş.
Açık havada, birbirini tanıyan gençler maskesiz şekilde sokak basketbol oynadıkları, saptanıp 900 TL cezaya çarptırılmış.
Nasıl ama, “Türk Polisi yakalar, olur böyle vakalar” tekerlemesinin hayata geçtiği tarihi anlardan biri yaşanmış, değil mi?
Ya bi dakka, bi sn veya van münüt…
Burada absürt bir durum var!
Uzmanlar ve doktorlar maskeyle spor yapmanın çok tehlikeli ve zararlı olduğunu açıklamışlardı.
Bu çocuklar maskeyle nasıl basketbol oynasınlar, saçma değil mi?
Değil kardeşim, eğer Türkiye’de, Türkiye’nin Bursası’nda yaşıyorsanız hiçbir uygulama saçma, hiçbir ceza anlamsız değil, diyemem, bal gibi, buz gibi saçmalığın daniskası…
Üstelik o çocuklar para ödemiş basketbol oynamak için. Bu durumda suçlu çocuklar mı oluyor, yoksa o sahada basketbol oynamalarına olanak sağlayan Podyum Park yönetimi mi?
Polis ve bekçi arkadaşlar çocuklara ceza kesmek yerine Podyum Park’ı uyarmaları, pandemi ortamında spor alanlarının kapalı olmaları gerektiğini söylemeleri gerekmiyor mu?
(Yoo gerekmiyor çünkü AVM’ler açıldı)
O spor tesisi açıksa ve gençler gelip spor yapsınlar diye ücret alınıyorsa ve ortada suç varsa (ki bence suç-muç yok) suçlu kim?  
Gençler mi, yoksa Podyum Park yönetimi mi?
Çünkü basketbol oynayan sadece bizim gençler de değil, diğer potada başka bir grup genç daha varmış ama polisi görünce onlar tüymüş.
(Belli ki benzer bir durum daha önce de yaşanmış)
Üstelik Podyum Park’ta sadece basketbol sahaları yok, tenis kortları da var. O sırada kortlarda tenis oynayan var mıydı bilmiyorum ama memur arkadaşlar sanki planlı, programlı ve bilinçli olarak direkt çocukların yanına gelip müdahale etmiş.
Neden?
Çünkü Nilüfer ilçesi maddi yönden varlıklı insanların yaşadığı bir bölge ve zannımca polis arkadaşlar gençlerin de zengin ailelerin birer ferdi olduğunu düşünüp “cezayı yapıştırmış”
Bilmezler ki, çocuklar aslında Osmangazi İlçesi’nde oturuyor, babaları da emekli aylığıyla hayatını idame ettirmeye çalışan bir gazeteci.
Bir başka ilginç olay ise, üstte de vurguladığım gibi, çocuklar genelde Merinos Parkı’nın içinde yer alan ve akşam saatlerinde de “beleşe” basketbol oynanabilecek potalarda spor yapıyor olmaları...
İşin bir başka ilginci de bu basketbol sahası, Merinos Polis Karakolu’nun tam da arkasında… 
Polislerin dibinde defalarca “maskesiz” basketbol oynamalarına rağmen, bir kez olsun polislerin müdahalesiyle karşılaşmamışlar.
Hal böyle olunca ister istemez sorguluyorum ben de…
Nilüfer İlçesi’nin polisleri Podyum Parkı hedef alarak, planlı ve bilinçli olarak, “maskesiz avı”na mı çıktılar, yoksa…


YAZININ VİDEOSUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN: 

 



Pazartesi, Haziran 29, 2020

Birleşemeye birleşemeye kaybediyoruz!


Uzun süredir, youtbe üzerinden Ünsal Ünlü, Ruşen Çakır, Levent Gültekin, Said Sefa, Emin Çapa, Çağlar Cilara, Efe Aydal, Ahmet Bozkuş ve Memduh Bayraktaroğlu gibi, normal (yaygın) tv kanallarında izleme olanağı bulamadığım yorumcuları izliyor ve yakinen takip ediyorum..
Özellikle, Ruşen Çakır ile Ünsal Ünlü’yü düzenli şekilde (aksatmadan) izlemeye çalışıyorum.
Son söylemlerinde, özellikle de Ünsal Ünlü’nün "Birleşe birleşe kazanacağız" sözüne takıldım.
Elbette, başarılı olmak için birlikte hareket etmek, tek yumruk olmak lazım.
"Birleşe birleşe kazanacağız" diye haykırmak insanın içine coşku katıyor, gaza da getiriyor, evet de…
“Birleşebiliyor muyuz?” sorusunu yöneltince, hiç de birlik olamadığımızı üzülerek görüyorum.
"Birleşe birleşe kazanacağız" demek yetmiyor, çünkü bu söylem sadece sözde kalıyor, lafta evet, gerçekte asla…
Ünsal Ünlü’nün son yayınının Youtube videosunun altına yorum olarak yazmaya yeltendim önce: "Birleşe birleşe kazanacağız" güzel bir slogan da, birleşebiliyor muyuz Hocam?” diye yazdım ama sonra vazgeçtim.
Çünkü biliyorum ki bu tür eleştirilere pek tepki vermiyor. Yok sayıyor… Benzer durum Ruşen Çakır için de geçerli..
Duyarlar mı, yoksa kulaklarının üstüne mi yatarlar bilmiyorum ama ben de kendi köşemden konuyu irdelemeye ve buradan sormaya karar verdim:
Birleşmek, birlik olabilmek için ne yapıyoruz? Bir çabamız mı var, yoksa sadece kendi eksenimizin etrafında mı dönüyoruz? Yılmaz'a "tu kaka", Levent'e "ıyyy" Muharrem'e "de git", Suat'a "hadi oradan, sen de kimsin?" diyerek nasıl olacak bu birleşme? Kiminle birleşeceğiz?
Ruşen, Ünsal, Oğuz vs vs belki siz birleştiniz de... Biz teee 27 Mart 1994'ten başlayarak bölüne bölüne, parçalana parçalana, birbirimizden tiksinerek gelmedik mi bugünlere? Birbirimizi sevmek zorunda değiliz de hiç olmazsa saygı duymak gerekmez mi?
Bazılarımız salt kötü olabilir mi?
Ya da salt iyi midir bazılarımız?
Yapılanların olumlu tarafını görmezden gelip, sadece kendi doğrularımıza kıymet biçerken "şahsım(!)" ülkenin neredeyse tanrısı oldu. İnanın bana, bu açıdan bakınca "birleşe birleşe kazanacağız" sloganı işe yaramıyor. Çünkü birleşemiyoruz, biz kahrolası egolarımıza gem vuramayıp, birleşemedikçe de...
Ha bu arada; gençlere o kadar da güvenmeyin, benzer söylemler Gezi olaylarından sonra da  dillerdeydi, “gençlik gümbür gümbür geliyor” deniyordu, ya ne oldu?
Youtube’de Erdoğan’ın videosuna atılan yüz binlerce dislike sizi aldatmasın.
Demokrasinin kağıt üzerinde olduğu bir toplumda “dislike”ların hiçbir hükmü yoktur!
Esas sormamız gereken soru şudur:
Ülke nasıl bu duruma geldi?
Erdoğan bu kadar güçlenirken muhalefet ne yaptı?
Halk cahil bırakılırken muhalefetin eli armut mu topluyordu?
Hep suçu vatandaşta arıyoruz da, Erdoğan mutlak tek adam haline gelirken muhalefetin kendini halka anlatmayı beceremediğini, işin ilginci, bunun için somut olarak harekete geçmediğini de unutmayalım…
Sokakta yaptığımız röportajlarda görüyoruz. (Ki anketler de bunu gösteriyor) tüm olanlara rağmen hala Ak Parti ve Erdoğan’a oy vereceğini söyleyenlerin çıkması, muhalefetin bugün bile alternatif olmaktan uzak olduğu, kendini vatandaşa anlatamadığı anlaşılıyor.
Ve elbette muhalefet çizgisinde olanların  "Birleşe birleşe kazanacağız" demelerinin anlamını yitirdiği yüzümüze tokat gibi çarpıyor…
Birleşe birleşe kazanılır kazanılmasına da biz birleşemiyoruz ki.
Neyse biliyorum ki, yine görmezden geleceksin(iz), biliyorum ki bu eleştirim de güme gidecek çünkü tabandan, sokaktan, sokağın nabzını tutan insanlardan uzak durup anlamak için çaba sarf etmediğiniz sürece yarın öbür gün “Erdoğan gidecek, şerdoğan gelecek!” desem tesiri olur mu?
Çünkü bugüne kadar "Birleşemeye birleşemeye, yani bölüne bölüne kaybettik!"
Aha buraya yazıyorum; yarından sonra da durum farklı olmayacak...


ÜNSAL ÜNLÜNÜN SON VİDEOSUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN: 


Cuma, Haziran 26, 2020

Süper Lig “Buz” gibi garantiydi…

“Üzülmez ile bu iş gitmez” demiştik, keşke yanılsaymışız… Söylediğimiz gerçekleşti ve İbrahim Üzülmez ligin bitimine 5 hafta kala, Ankara deplasmanında alınan Keçiören yenilgisiyle Bursa’dan ayrıldı. Taraflar anlaşarak 500 Bin TL karşılığında yollarını ayırırken, çok enteresan bir gelişme oldu ve İbrahim Üzülmez’in ciğerlerindeki Bursa havası karbondiokside dönüşmeden başkentin yolunu tuttu (ya da oradaydı) Ankaragücü’ne imza attı…

Bu transfer biraz aklımı karıştırdı.

Düşünsenize, bir alt ligde başarısız olmuş bir teknik direktör, ayrılır ayrılmaz, Süper Lig’de bir takımla sözleşme imzalıyor.

Bu durum bir bana mı tuhaf geliyor?

Yıldırım nikahıyla gerçekleşen bu izdivaçtan(!) sonra aklıma enteresan düşünceler dizildi peş peşe:

Bursaspor son maçını Ankara’da Keçiören ile oynadı ve 1-0 yenildi…

Bursaspor Teknik Direktörü İbrahim Üzülmez ile yollar ayrıldı. Hemen akabinde Üzülmez Ankara’nın Süper Lig takımı Ankaragücü’ne imza attı…

Abi bu ne hız?

Yoksa…

Yoksa Ankara’dayken Keçiören maçı öncesi…

Yok ya, o kadar şerefsizlik olamaz.

Ne Ankaragücü (kardeş kulüp sonuçta) ne de Üzülmez bu kadar alçalamaz…

Ama ister istemez insanın kafası karışıyor.

Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nde boşta başka teknik adam mı yok da, alt ligde başarısız olduğu için kovulan birine Süper Lig takımını emanet ediyorsun?

Ya kulüp yöneticileri bi şeyden anlamıyor, menajerlerin elinde oyuncak olmuşlar, ya da…

Neyse bunu zamanla öğreniriz ama esas ilginç olan Mesut Mestan başkanlığındaki Bursaspor mevcut yönetiminin amatörlükten kurtulamayan kararları.

Allah’tan taraftar baskısı araya girdi ve özellikle gazeteci büyüğüm usta kalemşör Engin Aksöz’ün sosyal medya paylaşımlarıyla Metin Diyadin tercihinden son anda vazgeçildi…

Fakat daha sonra, bir diğer usta gazeteci dostum Bilal Kayaaltı, Mesut Mestan yönetiminin Diyadin’den vazgeçmesinde Bursa Bş Belediye Başkanı Alinur Aktaş’ın rol oynadığını yazdı.

Kaynak olarak da Metin Diyadin’in gazeteci kardeşi Osman Diyadin’in attığı twiti gösterdi…



Osman Diyadin, twitinde, "Sen teklif yaptığın teknik direktörü Bursa'ya çağır, sonra vazgeçtik, 'Belediye başkanı istemedi, ben ne yapayım' diye haber yolla." diye tepki gösterdi…

Düşünsenize Bursaspor yönetimi kendi başına karar veremiyor, taraftarın tepkisine kulak asmıyor, araya giren Bursa BŞ Belediyesi Başkanı Alinur Aktaş’ın uyarısıyla “Diyadin’den vazgeçiyor.

Mesut Mestan’ın taraftarın tepkisine neden kulak asmadığını bir başka gazeteci arkadaşımız Tarık Çapçı’ya yaptığı açıklamadan öğreniyoruz:

Mestan, “Herkes şöyle olsun böyle olsun, şu gelsin bu gelmesin diyor; ama daha 45 tane karton taraftar satılmış” diye tepki veriyor.

Düşünsenize, Bursaspor Kulübü’nün başkanı taraftara gönül koymuş, taraftar zora giren Süper Lig’e çıkma ihtimalini düşünerek Bursa’yı tanımayan, kentle alakası olmayan, kentin ruhunu bilmeyen birine takımın emanet edilmesini istemezken, Belediye Başkan Alinur Aktaş araya girince hayati bir yanlıştan dönüyor…

Alinur başkana teşekkür mü etsek yoksa kulübe yine siyaset karıştığı için üzülsek mi ne yapsak bilemedim doğrusu…

Neyse, hayırlısı oldu ve daha sezon başında gelmesi gereken İrfan Buz’a takım emanet edildi…

Açıkçası ben İsmail Ertekin, İbrahim Er ve İrfan Buz’dan hangisi olursa bu taraftarın itiraz etmeyeceğini düşünenlerdendim.

Salt taraftar istediği için değil elbette…

Bu üç isim de Bursa’yı, Bursa’nın havasını, kentin beklentilerini bilen isimlerdi…

Keşke bu karar daha önceden alınabilseydi. İrfan Buz hoca potansiyeli olan bir teknik adam.

Yılmaz Vural’ın hem genç, hem de daha kontrollü versiyonu diyebilirim. Potansiyeli fazla ve hem Bursa’nın ona hem de onun Bursa’ya sempatisi fazla…

Bursaspor TV’de yapılan ilk röportajındaki heyecanını ve mutluluğunu görünce içimden “ah” çektim, “ah keşke sezon başında Bursa’ya gelseymiş bu enerjisiyle şu an Süper Lig planlarını yapıyor olacaktık” diye düşündüm…

Buz hocanın işi zor ama imkansız değil, elbette elinde sihirli değnek yok, eğer içindeki enerjisini takıma aktarabilirse, şampiyonluk olmasa bile Süper Lig gelebilir…

@SuatOktySnck

KAYNAK-1: Tarık Çapçı'nın haberi: https://www.bursa.com/neden-metin-diyadin---n431526/

Cumartesi, Haziran 20, 2020

Reis buyurdu: “Millet Bahçesi’ni büyütün!”


Emir büyük yerden, hem de çok büyük…
Millet Bahçesi’ni yurdun dört bir yanına yaymayı kafasına koyan ve bunun için hiçbir masraftan (toplam 741 Milyon TL)  kaçınmayan Sn Erdoğan Bursa’nın Millet Bahçesi’ni ufak bulmuş…
Bursa Bş Belediye Başkanı Sn Alinur Aktaş’ın, Sn Erdoğan ile yaptığı görüşmeden sonra, Aktaş bir basın toplantısıyla görüşmenin detaylarını Bursa medyasına anlattı. Yaklaşık bir buçuk saat sürdüğü açıklanan (ama ben bazı kaynaklarımdan edindiğim bilgiye göre 6 dakika sürdüğü ve Erdoğan’ın ‘git ilgili bakanlar ile görüş işi bitir’ denildiğini öğrendim) görüşmede, 39 milyon harcanan Bursa Millet Bahçesi’ni küçük bulduğunu, daha da genişletmesi gerektiğini söylemiş.
Peki nasıl?
Nasıl olacak, Atatürk Kapalı Yüzme Havuzu ile Atatürk Spor Salonu’nu da yıkarak…
Atatürk Stadı yıkılmıştı…
Ardından (Altepe döneminde) absürt bir meydan yapılmış, Sn Erdoğan o meydanı da beğenmemiş ve Millet Bahçesi yapılması emrini vermişti.
Bir süre, Suriyeli din kardeşlerimizin buluşma ve piknik yapabilme alanı olarak hizmet(!) veren o meydan yıkılıp yerine “Millet Bahçesi” kondurulmuştu.
Şöyle bi bakkal hesabı yapalım: Mevcut Millet Bahçesi için 39 milyon harcanmış. Stadın yıkılması, hafriyatın kaldırılması, ardından ne o absürt yapının yapımı ve daha sonra onun da yıkılması, havuz ve spor salonunun yıkılacak olması, hafriyatın kaldırılması bedava olmayacağına göre, bi 10 milyon TL daha yer mi, eh yani en az 10, en çok 15 milyon TL daha…
Yani anlayacağınız yeni eklenecek bölümlerle birlikte sanırım bi 50-60 milyon Türk Lirası daha harcanır gibi görünüyor…
Evet en az, 50-60 Milyon TL…
Kimin parası bu?
Sn Alinur Aktaş ile Sn Erdoğan cebinden vermeyeceğine göre…
Peki, Sn Erdoğan’ı bu da tatmin eder mi?
Aha buraya yazıyorum, sırada Atatürk Lisesi var, sonra…
Sonra da…
Reşat Oyal Kültür Parkı…
Orayı da mı yıkacak?
Hayır yıkmayacak, oranın adını “Bursa Büyük Millet Bahçesi” yapacak…
Yani mevcut Millet Bahçesi, tıpkı Atatürk Stadı’nı yuttuğu gibi, adları Atatürk olan havuzu, salonu ve liseyi de yutacak ve finalde Kültür Parkı ham yapacak(!)
Aslında havuduyla yutulan okul ve spor tesisleri değil bizim milli servetimiz…
Bursa’nın daha önemli ve acil ihtiyaçları varmış, T2 tramvay hattı yarım kalmış mış…
TOKİ Doğanbey ucube konutları Bursa’nın bağrına hançer gibi saplanmış mış,
Hepsi hikaye…
Bundan sonra Bursalılar olarak hep birlikte bu muhteşem, şahane, inanılmaz hizmetler karşısında zil takıp oynayacaz…
Oh yandan yandan, Reis seviyor hepimizi candan(!) 


Millet Bahçesi ile ilgili hazırladığım videoyu izlemek için tıklayın:



Cumartesi, Mayıs 30, 2020

CHP Bursa’da aynı tas aynı hamam mı?


İsmet Karaca, CHP Bursa İl Başkanı seçildikten sonra gözle görülür bir kıpraşma görüldü…
Kıpraşma dediğime bakmayın, aslında ciddi bir fark vardı önceki yönetimle…
Korona Virüs salgınıyla dünyayı etkisine alan pandemik duruma kadar Karaca ve ekibi Bursa’da ses getiren eylemler yaptı, Allah var…
Fakat, amma ve lakin, ilginç bir haber okudum, Bursaport.com’da…
Son kurultayda Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu'nun listesinde gençlik kontenjanından CHP Parti Meclisi'ne seçilen Gamze Pamuk Ateşli, CHP Bursa İl Yönetiminin kendisini bir örgüt yöneticisi olarak yok saydığını ileri sürerek tepki göstermiş…
Öncelikle şunu anımsatmak isterim; Gamze Pamuk Ateşli hanımı ne tanır, ne de bilirim…
Hayatımda görmüşlüğüm de yok, yanından geçmişliğim de…
Başkan İsmet Karaca’yı ise çok yakından olmasa da tanırım, bilirim…
Gamze Pamuk Ateşli hanımın iddialarını okuyunca şaştım kaldım…
Böylesi bir dönemde birlik ve beraberlik içinde olması gereken ana muhalefet partisinin, kendi içinde ayrışması akıl alır gibi değil…
Gamze hanım, Bursa İl Başkanlığı’nın bir süredir kendisini yok sayan bir politika izlediğini ileri sürüyor, "Bu konuya daha fazla sessiz kalmam olanaksızdır. Çünkü bu haksızlık hatta saygısızlık sadece şahsıma yapılmamaktadır. Bu yok sayma ve umursamama aynı zamanda temsil ettiğim organa karşı uygulanmaktadır. Böyle bir keyfiyeti kabul etmem ve hoş görmem olanaksızdır" diyor.
CHP il teşkilatı, yani İsmet Karaca ve ekibi Gamze hanıma karşı neden böyle bir “yok sayma” politikası izler, maksat nedir, neyi paylaşamazlar, neyi çekemezler?
“Gamze Pamuk Ateşli'den Bursa CHP'ye isyan!” başlıklı haber Bursaport’ta 25 Mayıs’ta yer almış yani bayramda…
Hadi 3 gün bayram, ya sonrası?
Yani diyorum ki, CHP İl Başkanlığı konuyla ilgili neden bir açıklama yapmaz? Gamze Pamuk Ateşli’nin iddia ve şikayetlerini yok saymak, sorunun olmadığı gerçeğini değiştirmez ki!
Belli ki Gamze hanım sorunlarına parti teşkilatı içinde çözüm bulamadığı için, sosyal medya hesaplarından  açıklama yaparak, sesini duyurmaya çalışmış, yaşanan gelişmenin bardağı taşıran son damla olduğunu belirterek, CHP Bursa İl Başkanlığına ateş püskürmüş…
O zaman şu soruyu da sormak kaçınılmaz oluyor: Bursa CHP teşkilatı kendi içinde birlik olamazken nasıl olacak da Bursa’nın sorunlarına çözüm önerileri getirecek?
Bursalılar CHP’ye nasıl güvenecekler?
Elbette, takım tutar gibi parti tutan kemik seçmen için bu bir sorun teşkil etmeyebilir; ama CHP’nin yapısının farklı olduğu, diğer partilere benzemediği iddia edilir ya; çok geniş bir kitlenin de (ülke genelinde)  CHP’nin, özellikle Kemal Kılıçdaroğlu genel başkanlığında girdiği seçimlerdeki perfomansından hiç hoşnut olmadığını unutmamak gerek.
Çünkü çok büyük bir kesim bu ülkede CHP’nin muhalefette başarısız olduğunu görüyor, Ak Parti ve Erdoğan’un bugün bu kadar güçlenmesinde muhalefetin beceriksizliğinin payı olduğunu biliyor.
Alternatifsiz kalındıysa bunun ülkede etkili muhalefet yapılmadığındandır. Bu CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu kadar, il ve ilçe başkanlarının da başarısızlığıdır.
İsmet Karaca başkan seçildikten sonra dikkat çekici eylemler yapsa da, teşkilat içinde kazanın kaynadığı da anlaşılıyor.
Marifet kazanın kaynamasına neden olan etkenleri bulup, ilk seçime güçlü bir teşkilatla hazırlanmak olmalı…
Gamze Pamuk Ateşli olayı, “CHP Bursa’da değişen bir şey yok, her şey aynı tas aynı hamam” düşüncesini akıllara düşürüyor…
Yoksa, şimdiye kadar çoktan bir açıklama yapılmış, kamuoyuna yansıyan bu olay tatlıya bağlanmıştı.
CHP İl Başkanlığı’ndan ses çıkmadığına göre…

Cumartesi, Mayıs 16, 2020

AKP'liler neden silahlanıyor, neye ve kime karşı?

Ülkeyi yöneten onlar. Askeriye onların kontrolünde, emniyet teşkilatı, MİT, medya, sermaye, yasama, yürütme, yargı...
Erdoğana'a kim ne yapabilir?
Peki bu darbe ve suikast söylentileri neden alevlendi, kim ne yapmak neyi yapmak istiyor, amaç ne?

Önce sevda Regio yani Sevda Noyan çıktı tv'de konuştu...

Biliyorsunuz Sevda Regio ya da yeni soyadıyla Sevda Noyan aynı zamanda İtalyan vatandaşıymış.

Sonra Atatürk ve cumhuriyet düşmanı Fatih Tezcan nefretini kustu...

Tüm bunlara paralel ultra yandaş gazeteci Süleyman Özışık, Cübbeli Ahmet Hoca ile konuştu...

Meğer Cübbeli Hoca 15 Temmuz darbe girişimini rüyasında görmüş, geçenlerde yine bir rüya görmüş ve tekrar darba olacak diye Cumhurbaşkanı’nı uyarıyor...

Önce şunun altını çizmekte fayda var: Bu garip 15 Temmuz'dan önce de cemaatlere karşıydı, bugün de karşı, 15 Temmuz’dan önce de darbelere tepkili ve karşıydı, yine karşı...

Ak Partililer, Hoca Efendileri’nin arkasından ağlarken ben ona "ne işin var Sam Amca’nın kucağında, vatanını sevsen memleketinde olurdun, neden ABD'ye sığındığını anlatamadığınız sürece hiç bir zaman Gülen'in samimiyetine inanmayacağım, bu adamın içinde fesat fitne var, Fettoş'a inanılır mı, diyordum etrafımdaki cemaatçilere de bana kızıyorlardı.

Şimdi kalkmışlar “Ak Partili güruh darbe olacak Reis’e suikast yapılacak” diye yaygarayı koparıyorlar!

Kim yapacak darbeyi, sorarım kim yapacak?

Eğer Erdoğan'a bir suikast girişimi olacaksa bunu karşısında biz dururuz. O sandıkla geldi sandıkla gidecek. Demokartik yollarla...
Sn Erdoğan da öyle demiyor muydu?

Eğer Erdoğan'a bir suikast düzenlenecekse bu dışardan ya da muhaliflerden değil, kendi içlerinden olacak ve inanın bu suikast girişimi bir kurgudan başka bir şey olmayacak. Yani yapılacaksa Erdoğan'a bir saldırı muhtemelen bu gerçek olmayan, çakma bir saldırı, yani danışıklı bilinçli, planlı olabilir.

Bunu gündeme getiren de Youtube'de videolarla değerlendirmeler yapan Said Sefa oldu.
Çünkü 15 Temmuz’dan önce ülkenin gidişatı kötüydü ve Erdoğan'ın gidişini ancak olağan üstü bir durumu tersine çevirebilirdi...
Öye de oldu...
Şimdi tekrar film başa sardı ve gidişat 15 Temmuz'dan da kötü, Erdoğan iktidarı finale yaklaştı. Maçı uzatmaya, oradan da penaltılara taşımak istiyor ama belli ki hakem tarafsız değil...

Her şeyiyle ülke bataklığa gömülmüş durumda... Ekonomiden, sokaktaki ahlaksızlığa kadar...
Sadece sokak mı, Gazi Üniversitesi'nin Fen Fakültesi Dekanı’na ne demeli...

Hiç kimsenin kuşkusu olmasın, istifa eden bu dekanın yerine daha da sapığı atanır dert etmeyin. Çünkü bu toplumun içi çürümüş, vicdanlar kurumuş.
İçi çürüyen, vicdanları kuruyan insanların yaşadığı her toplum çökmeye çürümeye mahkumdur...

Ve son söz....
Geçen hafta Soma Maden facşisa’nın 6. Yılı anıldı…
Ne olursunuz, vatandaşa atılan bu tekmeyi unutmayın ama asla unutmayın! Çünkü bu tekme sadece vatandaşa değil, bir toplumun, mazlumun boynuna vurulmuş bir prangadır...


YAZININ VİDEOSUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN:


Salı, Mayıs 12, 2020

Sn Aktaş uyuma, “Erguvan’a sahip çık(!)


Bursa’ya şöyle tepeden, yüksekten bir yerden bakalım, bakalım ne görecez…
Öyle Uludağ’a ya da yamaçlara kadar da değil, Tophane’den ovaya baktığımızda ne görüyoruz?
Beton, gri, beton…
E hani Bursa “Yeşil Bursa’ydı?”
Uludağ’ın kar beyazı, ağaçların yeşili Bursaspor’a forma rengi oldu ama kentte yeşil namına hiçbir şey kalmadı…
Neden kalmadı, ne oldu yeşiline Bursa’nın, diye bu saatten sonra sormanın mana ve ehemmiyeti yok.
Ama bunu çevirmek, yeşile, mora, ala, turuncuya devşirmek mümkün…
Hadi turuncuyu, alı geçtim ama yeşilin yanına erguvan moru ile süslemek pek ala mümkün…
Mesela erguvan  ile…
Bursa’da festivali bile var ama kentte erguvan gören beri gelsin…
Geçen gün, gazeteci kadim dostum Bilal Kayaaltı facebook hesabından Buenos Aires ile ilgili birkaç fotoğraf paylaşmıştı…
İnanılmaz görüntülerle bezeli, jakaranda ağaçların renklendirdiği tangocular ülkesi Arjantin’in başkenti göz kamaştırıyordu. Gepgeniş caddelerinin kenarlarında yüzlerce jakaranda ağacının yarattığı manzara kıskanılacak kadar güzelleştirmişti Buenos Aires’i, sonra dedim ki kendi kendime (ve hatta Bilal’in paylaşımının altına da yazdım) Buenos Aires’in jakaranda’sı varsa bizim de ‘erguvan’ımız var…
Var mı?
Var…
E neden göremiyoruz?
Neden şehrimizi yönetenler, Bursa Valiliği ve elbet Bursalıların seçtiği BŞ Belediye Başkanı Alinur Aktaş, neden bu konunda bir çalışma, bir kampanya başlatmaz ki?
Öyle ya… Erguvan ağacı Bursa’nın meydan ve caddelerini süslese fena mı olur
Mesela, Formara’da Demokrasi Meydanı’na hiç de lazım değilken Diyanet’e beton dikeceğinize orasını erguvanlarla donatsanıza?
Sadece orası da değil, bir çok cadde ve meydan erguvanlarla süslense, süslenip gelin gibi mor duvaklarla bezenip her bahar çiçek açsa…
Günaha mı gireriz?
Buenos Aires’in var da neden bizim yok?!
Sadece Buenos Aires de değil, dünyada çok sayıda çevre düzenlemsiyle güzelleşen şehir var ve bu şehirler turist çekiyor…
Ve bunu yapmak o kadar maliyetli de değil…
Evet Sn Alinur Aktaş, Bursa Valisi bugün var yarın yok, atamayla geldi, belki bunu kendine görev adletmez, ama siz iktidar Partisi’nin bir mensubu, seçilmiş bir belediye başkanı olarak, Bursa ile özdeşleşmiş erguvan ağaçlarıyla Bursa’yı donatmak göreviniz olmalı..
Çünkü erguvan, dünyada festivali ve bayramı düzenlenen tek ağaçtır…
www.bursa.com sitesinde erguvan hakkında şunlar yazılmış:
Bursa’nın köklü geçmişinden bugünlere ulaşan simgelerinden biri olan erguvan ağacı; dayanışma, hoşgörü, sevgi ve kardeşliğin simgesi olarak yüzyıllar boyunca düzenlenen bir şenliğe adını vermiştir.
14. yüzyıldan günümüze kadar asırlarca bir ağaç adına bayram düzenleyen başka bir ulus yok gibidir. Geçmişte düzenlenen şenliklerden birine şahit olduğu anlaşılan Evliya Çelebi Erguvan Şenliği’ni şöyle anlatıyor: “Yılda bir kez Emirsultan’da, ‘Erguvan töreni’ düzenlenir. Her taraftan deniz gibi insan toplanır ki, bu kalabalık töreni anlatmakta kalem yetersizdir. Böyle bir tören ancak Emir Sultan sevgisi ile olur. ”Tanpınar’ın ifadesiyle, “… bizim iklimde gülden sonra bayramı yapılacak bir çiçek varsa, o da erguvandır. O, şehirlerimizin ufkunda her bahar bir Diyanizos rüyası gibi sarhoş ve renkli doğar.
Osmanlı döneminde baharın müjdeleyicisi olarak da bilinen erguvan ağacı etrafında, Bursa’da yaşayan velilerden Emir Sultan hazretlerinin 15. yüzyılda sevenleriyle birlikte sohbet yapması halk tarafından manevi bayram olarak kabul edilmiş ve 500 yıldır sürdürülen ve turistik açıdan da ilgi çeken bu gelenek Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyelerinin katkıları ile devam ettirilmektedir. Düzenlenen törenlerde geleneksel hale gelen Emir Sultan Meydanı’na her yıl erguvan fidanları dikilmektedir. Erguvan fidanlarının Bursa’nın diğer bölgelerine de dikilmesi teşvik edilmelidir. Yerel Gündem 21 tarafından Erguvan Bayramı’nın 465. etkinliği 2009 yılında çeşitli etkinliklerle kutlanmıştır.
Evet, Bursa’yı yönetenler, bu kenti, doğasını, havasını, suyunu seviyorsanız, Bursa’nın öz değeri olan erguvanı ön plana çıkarmanın, ön plana da değil, yaşantımızın içine sokmanın tam da zamanı…
Hazır ahali evdeyken, çok şahane bir çevre düzenleme seferberliği yaparak ortamı erguvanlarla donatabilirsiniz.
Bunları yapın, alkışlayalım, verdiğimiz oylar size helal olsun, diyelim…


Pazar, Nisan 19, 2020

Külli irade, cüzzi irade ve determinizm

Bugün dünyamızın yaşadığı bu Korona Kovid-19 belası bir sonuç mudur, sebep mi?
Ya da ülkemizde yaşanan ekonomik krizler, siyasi gelişmeler bir sebebin sonucu mudur?

Şu anda biz kadermizi mi yaşıyoruz. Sebep olduğumuz çevre kirliliğinden tutun da vahşi kapitalizmin ortaya çıkardığı sonuç mudur tüm bu olanlar?
Ve Determinizm...

Peki nedir bu determinist düşünce?
Determinizm anlayışına göre, tüm olaylar birbirine bağlıdır. Olayların birbirini belli etmesi, birbirinin neden ve sonucu olması düşüncesinin temel ilkesi olarak kabul edilir. Her olay, nedenleriyle açıklanır ve anlaşılır. Olaylar arasındaki sürekli nedensellik bağını bozabilecek hiçbir güç yoktur.

Bir süredir “Devs” adlı bir dizi film izliyorum. 8 bölümlük tek sezonluk bir dizi filmdi. En son dün gece finalini izledim.
Eğer bu konular ilginizi çekiyorsa mutlaka izleyin derim, kuantum mekaniği, determinist yaklaşım ve sebep sonuç ilişkisi üzerine hem kafa karşıtırıcı hem de sorgulatıcı bir iş. Filmin yaratıcısı Ex Machin filmini de yazıp yöneten Alex Garland.
“Devs” hakkında size fazla ayrıntı anlatmayacağım. Zira film hristyanlık ve yahudilik terminoljisi üzerine kurulu, ama bunun propagandasını yapmayan, sadece geçmişi ve geleceği görüntüleyen bir Makine yapan bir kaç bilgisayar yazılımcısı dahinin öyküsüne odaklanıyor. Geliştirlen “devs” adlı yapay zeka sayesinde önce geçmişte yaşanan olayları görüntülü olarak izleyebiliyorlar, sistem geliştirildikçe geleceği de görme imkanı elde ediyorlar. İşte zaten olaylar da ondan sonra karmaşıklaşıyor...
Gerçekte böyle bir şey mümkün değil...
Ya da şimdilik değil, gelecekte neler olacak, kim bilir...
Düşünsenize; yaşadığımız boyut tek bir çizgi olsa ve biz şu anda bu çizgide ilerliyorsak; gelecek yaratıldı mı, yoksa biz “Time Line” yani zaman çizgisinde ilerledikçe mi geleceği oluşturuyoruz?
Ya da oluşmuş bir zaman çigisi içinde mi geleceğe ilerliyoruz.

Şimdi başa sarayım...
Ben bu dizi filmi izledim ve böyle bir video çekmeye karar verdim! Peki neden?
Çünkü Alex Garland  “Devs” adlı bir dizi film çekti ve ben de bu yazıyı kaleme alıp, videosunu yaptım.
Sebep Alex, sonuç; Suat bu makaleyi yazıp videoyu çekti...
Alex'in anne ve babası tanışıp evlenmeseydi, hiç doğmayacaktı ve bu dizi filmi çekmeyecekti...
Benim de annem babam, eski Yugoslavya'dan Türkiye'ye göç etmeseydi, Bursa'da evlenemeyeceklerdi ve ben doğmayacakım. Ben doğmasaydım, eşimle evlenemeyecektim ve çocuklarım da hiç doğmayacaktı...
Ve elbette yotube kanalım Siyah Şapkalı Adam hiç yayınlanmayacaktı, Bursaport'ta bu yazım çıkmayacaktı.
Ya da, internet hiç icad edilmeseydi, web siteleri, potallar, youtube diye bir kanal olmayacaktı ve siz şu an bu yazıyı okumuyor olacaktınız...
Daha da uçuk olmasını isterseniz; Edison ve Tesla hiç doğmasaydı, bugün dünya hala gaz lambalarıyla aydınlatılıyor olacaktı...
Dedim ya sebep ve sonuç...
Yolda yürüyorsunuz, hemen üstünüzden geçen bir kuş pisliyor ve dışkı sizin üstünüze düşüyor. Bir saniye geride olsanız ya da bir saniye önde o dışkı yere düşecek. Aynı durum trafik kazaları için de geçerli değil mi, herşey tam o anda ve bir anda oluyor...
Sebepler sonuçları doğuruyor...
Belki buna kader de demek mümkün. Çünkü tarihte bu konu üzerine bir çük filozof kafa patlatmış. Aristo'dan tutun Sipinoza'ya, Descartes ve Laplac'e kadar...
Ortaya determinizm diye bir felsefi görüş ortaya çıkmış.
Devs dizi filminin çıkış noktası da burası işte.
Bir şey oluyorsa, o şeyin gerçekleşmesi kaçınılmazdır.
Ne yaparsanız yapın, kaderinizden kaçamazsınız!

Devs'in finalinde aslında Devs'in “Devs” olmadığını da öğreniyoruz ama bunun ne olduğunu
merak edip 8 bölümlük diziyi izlemek isteyenlere bırakıyorum...

Evet, herşey olacağına varıyor, sebep ve sonuç öyle ya da böyle yaşanıyor.
Çin’in Wuhan kentinde bir virüs ortaya çıkıyor ve 5 ay sonra tüm dünyaya yayılıyor; gezegende hayat durma noktasına geliyor. Dünya’nın Türkiye ülkesinin parlamentosunda bir karar alınıyor, cezaevlerinde suçlu olarak cezalarını çekmekte olan, hırsızlar, yan kesiciler, ırz düşmanı sapıklar, çeteciler, mafyacılar tek tek serbest bırakılıyor. Tek suçları işlerini yapmak ve yanlışları yazıp söylemek olan gazeteciler ise serbest kalamıyor.
Şimdi şöyle soralım; bugün Ak Parti ve Erdoğan değil de bir başka iktidar ülkeyi yönetseydi, o gazeteciler tutulur muydu içerde? Ya da “düşünce suçu” işledikleri iddiasıyla hapse atılırlar mıydı?
Ak Parti ve Erdoğan’a oy veren milyonların kararı...
Sebep ve sonuç...

İslam inancında da cüzzi irade ve külli irade diye iki ayrı durum vardır ya...
Cüzzi iradeye göre insanlara verilmiş olan ve kaza ve kader sınırları çerçevesinde hareket imkânı tanıyan özgür iradedir. Bu irade kapsamında kaderimizin yolunda tercihler yapmak insnaın kendi elindedir.

Külli irade ise nerede, nasıl ve kim olarak doğacanız, ne zaman öleceğnizi, ana ve babanızı, kardeşlerinizi seçememeniz durumuna deniyor...

Ama işin içine kuantum fiziği girince, seçenekler, alternatifler, onlarca, yüzlerce, binlerce değil, milyonlarca ihtimal söz konusu olabiliyor!

Seçimlerimiz, tercihlerimiz kaderimizi belirliyor...
Yani bazi durumlar elimzideyken bazı durumlar bizi aşıyor ve sadece kaderimize razı gelip, “artık ne olacaksa olsun, herşey olacağına varsın” dieybiliyoruz.

Ne dersiniz, bu yaşananlar kaderimiz mi, yoksa kendi tercihlerimiz mi bizi bu sonuca ulaştırdı?

@SuatOktySnck

YAZIMIN VİDEOSUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN: 


Perşembe, Nisan 16, 2020

Koronavirüs (Kovid-19) testi yaptırdım...


Önce öksürük, sonra da nefes alamama sorunu baş gösterdi...

Aslında bunun neden kaynaklandığını biliyordum ama yine de endişe duydum. Yediğim buzlanmış yoğurt beni bu hale getirmişti. İçten içe, içimi kemiren "acaba" sorusu beynime kazınmaya başlamıştı.

Sorunumu daha iyi anlamak için sağlık ocağında görevli aile hekimimizi ziyaret edip, yüzeysel muayenede ciğerlerimde sorun olmadığını öğrenmiştim.

Çünkü ateşim yoktu, tat ve koku kaybım da bulunmuyor, öksürüğüm de kesilmişti ama nefes almaktaki sorunum devam ediyordu.

Aile doktorumuz Sinan Bey de, "Eğer endişen olursa, test yaptırabilirsin" diye anımsatınca ve nefes almamdaki sıkıntım devam edince, 10 Nisan Cuma sabahı Şehir Hastanesi'ne gidip test yaptırdım...

Önce tomografi, ardındanda süprüntü ile ağız ve burundan numune alındı.

Tomografi sonucu ciğerlerim temiz çıktı.

Kovid-19 test sonucum da 2 gün sonra e-devlet üzerinden negatif olarak tarafıma bildirildi.

Şunu ifade etmek isterim ki, gerçekten çok iyi bir sistem oturtulmuş. Şüphesi olup başvuran herkese test uygulanıyordu.

Daha önce "Hastanemi, AVM mi?" başlığı ile kaleme aldığım yazıda özellikle Şehir Hastanesi özel güvenlik elemanlarını eleştirmiştim. Ama bu sefer güvenlik görevini üstlenen personel çok daha kibar ve anlayışlıydı.

Youtube kanalım için cep telefonumla yaptığım video çekimlerine sorun çıkarsalar da genel anlamda davranışları olumluydu. Özellikle, böylesi stresli ortamda insanlarla uğraşmanın sıkıntısı da hesaba katılınca işlerinin zoruluğunu anlamak zor değil. Ve elbette doktorlar, hemşireler, sağlıkçılar, memurlar, temizlik elemanlarının ne kadar riskli bir iş yaptıklarını, bunun bilinciyle mücadele ettikleri unutmamalı.

Her ne kadar Sağlık Bakanlığı ve tüm personelinin efsanevi mücadelesi iktidar partisi tarafından zaman zaman, yanlış kararlarla sabote edilse de Sağlık Bakanı'ndan, en alttaki çalışanına kadar, hepsini kutlamak gerek.

Tabi ben testten temiz çıkmış olsam da virüsün bulaşma riski devam ediyor. Bu nedenle asla ve asla önlemlerden ödün vermemeliyiz. Zorunlu olmadıkça da dışarı çıkmamalıyız. Çünkü bu virüsün şakaya gelir yani yok!

Eğer bir endişesi ve şüphesi olan, "acaba virüse yakalanmış olabilir miyim?" sorusunu kafasından atamayan olursa gidip, ya Şehir Hastanesi'nde ya da Yüksek İhtisas Hastanesi'nde bu testi "ücretsiz" yaptırabilir.

İşin daha ilginci ise test yaptırıp, negatif sonuç almış olsanız bile aile hekiminiz ve sağlık ocağındaki görevli hemşireler sizi her gün arayıp durumunuzu sorup kontrol ediyorlar.

Bu da Sağlık Bakanlığı'nın işini ne kadar doğru yaptığının en basit göstergelerinden biri...

Buraya kadar herşey doğru ve takdire şayan...

Fakat bunun dışında, özellikle Sağlık Bakanlığı'nın haricinde işler hiç de iyi gitmiyor.

Cumhurbaşkanlığı'nın vaat ettiği maskeler hala vatandaşın büyük bir kesimine ulaşmış değil. Kaldı ki, gelecek maskelerin ne kadar kaliteli olduğu sorusu da kafaları karıştırmaya devam ediyor.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, "Kendimizin tıbbi ekipman ihtiyacı olmasına rağmen İngiltere, İtalya ve İspanya gibi önemli müttefiklerimizin de aralarında bulunduğu 34 ülkeye yardım elimizi uzattık" açıklaması yapmış olması vatandaşın canını sıkmaya devam ediyor.

Düşünsenize, sizin kendi öz vatandaşınıza maske verememişsiniz ama başka ülkele maske yardımında bulunuyorsunuz?

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!

"Önce can, sonra canan" sözünde olduğu gibi davranılması gerekirken, kendi vatandaşını ihmal eden yeryüzünde bir başka ülke var mıdır, açıkçası görülmüş, duyulmuş şey değil!

İster istemez vatandaş da soruyor: Nerde bu devlet? Ne zaman kendi vatandaşına birinci sınıf insan muamelesi yapacak?

Dünya pandemi yüzünden olağanüstü günler geçiriyor. Yarın ne olacak belirsiz. Türkiye'de olanlara bakınca, ülkemizin ne kadar kötü yönetildiğini bir kez daha anladım.
Marifet kriz anlarında liderlik edebilmekte.

İşte bu dönemde güzelim ülkemizin her yurttaşını ayırmadan kucaklayacak bir lideri olmadığını üzülerek gördük...

Böylesi bir krizden bile kendilerine siyasi rant sağlamaya çalışanların varlığı zaten tükenmiş olan umutlarımı tamamen köreltti...

@SuatOktySnck


YAZIYA KONU OLAN VİDEOYU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN:




Salı, Mart 24, 2020

Yeni bir virüs yayılsın adı da “iyilik” olsun!

Düşünsenize öyle bir virüs olsun ki, sadece kötülere, bulaşsın!
Sadece kötülere de değil…
Mesela, siyasetçilere sirayet etsin…
Siyasetçilerle birlikte hukukçulara da bulaşacak bir virüs olmalı bu…
Elbette gazetecileri etkisine alabilmeli, askerleri de…
(Askerleri derken kimse yanlış algılamasın, er ya da erat değili mesleki anlamda asker)
Bunlar da değil sadece, kapitalistlere ve kominstlere bulaşmalı, her türlü gerici yobazlara, paradan başka bir derdi olamayan, bencillere de bulaşmalı…
Ama onları süründürecek ya da öldürecek bir virüs de olmamalı, direkt vicdanlarına yerleşsin, tüm kötüler iyi olsun, yaptıklarından utansınlar, vicdan azabı çekmeye başlasınlar, yedikleri her haram lokma boğazlarına düğümlensin.
Adı da iyilik olsun bu virüsün.
Her virüs kötü olacak değil ya…
Korona da kendisi için değil, insanlar için kötü…
Yoksa bize bulaşmasa, hasta etmese bizi, bize ne, “bana bulaşmayan virüs bin yaşasın” derdik…
Daha önce de değinmiştim bu konuya. Covid-19 da canli bir mikro organizma ve var olmak için mücadele diyor. Yaşayabildeği tek yer insan bedeni… Hayatta kalmak istiyor, direniyor, direnirken de insanı hasta ediyor, sonra da öldürüyor!
Tıpkı insan virüsü gibi değil mi?
Biz de yerleştiğimiz dünya gezegeninde yaşamaya, var olmaya çalışıyor, bunu yaparken de dünyanın doğasını perişan ediyoruz, yani hasta ediyoruz!
Oysa dünyayı kirletip hasta etmeden de var olup gül gibi doğada yaşayabiliriz. Ama ne yapıyoruz, doğayı kirletip dünyayı hasta ediyoruz. Dünya hasta olup ölürse biz de geberip gideceğiz.
Covid-19 da bizi hasta edip öldürecek, biz ölünce o da yok olacak. Varlığını sürdürebilmesi için yeni bedenler, yani yeni dünyalar bulması gerek. Korona için her beden yeni bir gezegen…
Peki ya insan denen virüs için başka beden, yani başka gezegen var mı?
Korona Covid-19 için insandan bol ne var, bunu dert etmesi gerekmiyor.
Oysa biz düşünebiliyor, düşünebildiğimiz halde dünyayı hasta etmeye devam ediyoruz. Dünya ölürse insanlığın da öleceğini kestiremiyoruz.
Küçücük bir mikrop, koskoca süper güçleri dize getirmiş vaziyette. Silahlara harcanan onca milyar dolarlar, balistilk fizeler, nükleer başlıklı roketler, bombalar, mikroskopik bir organizma karşısında çaresiz. İşe yaramıyor.
Kapitalizm çökecek beklide, bu pandemiden sonra belki yepyeni bir dünya düzeni gelecek de zalimlerin egemenliği son bulacak mı?
Korona/Covid-19 mutasyon geçirip acaba iyilik virüsü haline gelir mi?
Elbette mümkün değil. Zira kötülük bir karakter, kişilik meselesi, beslendiği tek kaynak cehalet ve cahiller…
Cehaletin de tek bir tedavi yöntemi var o da eğitim…
Hem ne demişti Ak Parti eski bakanlarından Taner Yıldız, “Eğitim düzeyi artıkça bizim oylarımız düşüyor”
Şimdi normalde bir devlet bu durmda ne yapması lazım, eğitim kalitesini artırması lazım değil mi?
Ama iktidar partisi, sadece mevcut iktidar da değil, 1950’li yıllardan başlayarak, gelmiş geçmiş, neredeyse tüm sağ ve muhafazakar siyasi iktidarlar eğitime yatırım yapmadı. Cehaletten beslendi. Ak Parti de, tıpkı sn Taner Yıldız’ın dediği gibi, varlığını cahillerin ferasetine borçlu. Toplumda cehalet artıkça mevcut iktidarın ömrü de bu kadar uzun oldu ve beklide uzamaya devam edecek.
Cehalet kötülüğü doğuracak, en kötüsü de örgütlü cehaletin daha da yükselip güçlenmesine neden olacak!
Tüm uyarılara rağmen, salgının ne kadar tehlikeli olduğu her alanda ifade edilmesine rağmen insanlar, “inadına” dışarılarda gezip tozmaya devam ediyorsa, cehaletin kutsanması yüzündendir…
Elbette bu sadece Türkiye için geçerli değil, AB üyesi İtalya’da da durum farksız. Korona salgının en çok etkilediği ülkelerden olan İtalya’da bir belediye başkanının nasıl isyan ettiğini görmüşsünüzdür sosyal medyada!
Bizi, şimdilik bizim derdimiz yanışlarımız ilgilendiriyor. Okullar kapalı ve eğitime EBA üzerinden devam edilecek. Peki onlar ders arasında ne yayınlıyorlar?
Normalde eğitici filmler yayınlamalı, el yüz yıkama ve nasıl önlem alınması gerektiği gibi videolar değil mi?
 Ne gezer? Ders aralarında yayınladıkları animsayon film Adnan Menderes’in asılma videosu…
Dedim ya kötülüğü tedavi etmek zor belki iyilik virüsü olsa, vicdana gelirler diyecem ama…
Neyse, nüşümcü, gecenin dördünde müşteri bekleyen bir taksici ve paydos eden bir kokreççi karşıma çıktı…
Siz siz olun, mecbur kalmadıkça dışarı çıkmayın… Çünkü Korona/Covid-19'un şakası yok. Eğer bu savaşı kazanmak istiyorsak uyarıları kulak arkası etmeyelim...

@SuatOktySnck

YAZININ VİDEOSUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN: