Pazartesi, Haziran 29, 2020

Birleşemeye birleşemeye kaybediyoruz!


Uzun süredir, youtbe üzerinden Ünsal Ünlü, Ruşen Çakır, Levent Gültekin, Said Sefa, Emin Çapa, Çağlar Cilara, Efe Aydal, Ahmet Bozkuş ve Memduh Bayraktaroğlu gibi, normal (yaygın) tv kanallarında izleme olanağı bulamadığım yorumcuları izliyor ve yakinen takip ediyorum..
Özellikle, Ruşen Çakır ile Ünsal Ünlü’yü düzenli şekilde (aksatmadan) izlemeye çalışıyorum.
Son söylemlerinde, özellikle de Ünsal Ünlü’nün "Birleşe birleşe kazanacağız" sözüne takıldım.
Elbette, başarılı olmak için birlikte hareket etmek, tek yumruk olmak lazım.
"Birleşe birleşe kazanacağız" diye haykırmak insanın içine coşku katıyor, gaza da getiriyor, evet de…
“Birleşebiliyor muyuz?” sorusunu yöneltince, hiç de birlik olamadığımızı üzülerek görüyorum.
"Birleşe birleşe kazanacağız" demek yetmiyor, çünkü bu söylem sadece sözde kalıyor, lafta evet, gerçekte asla…
Ünsal Ünlü’nün son yayınının Youtube videosunun altına yorum olarak yazmaya yeltendim önce: "Birleşe birleşe kazanacağız" güzel bir slogan da, birleşebiliyor muyuz Hocam?” diye yazdım ama sonra vazgeçtim.
Çünkü biliyorum ki bu tür eleştirilere pek tepki vermiyor. Yok sayıyor… Benzer durum Ruşen Çakır için de geçerli..
Duyarlar mı, yoksa kulaklarının üstüne mi yatarlar bilmiyorum ama ben de kendi köşemden konuyu irdelemeye ve buradan sormaya karar verdim:
Birleşmek, birlik olabilmek için ne yapıyoruz? Bir çabamız mı var, yoksa sadece kendi eksenimizin etrafında mı dönüyoruz? Yılmaz'a "tu kaka", Levent'e "ıyyy" Muharrem'e "de git", Suat'a "hadi oradan, sen de kimsin?" diyerek nasıl olacak bu birleşme? Kiminle birleşeceğiz?
Ruşen, Ünsal, Oğuz vs vs belki siz birleştiniz de... Biz teee 27 Mart 1994'ten başlayarak bölüne bölüne, parçalana parçalana, birbirimizden tiksinerek gelmedik mi bugünlere? Birbirimizi sevmek zorunda değiliz de hiç olmazsa saygı duymak gerekmez mi?
Bazılarımız salt kötü olabilir mi?
Ya da salt iyi midir bazılarımız?
Yapılanların olumlu tarafını görmezden gelip, sadece kendi doğrularımıza kıymet biçerken "şahsım(!)" ülkenin neredeyse tanrısı oldu. İnanın bana, bu açıdan bakınca "birleşe birleşe kazanacağız" sloganı işe yaramıyor. Çünkü birleşemiyoruz, biz kahrolası egolarımıza gem vuramayıp, birleşemedikçe de...
Ha bu arada; gençlere o kadar da güvenmeyin, benzer söylemler Gezi olaylarından sonra da  dillerdeydi, “gençlik gümbür gümbür geliyor” deniyordu, ya ne oldu?
Youtube’de Erdoğan’ın videosuna atılan yüz binlerce dislike sizi aldatmasın.
Demokrasinin kağıt üzerinde olduğu bir toplumda “dislike”ların hiçbir hükmü yoktur!
Esas sormamız gereken soru şudur:
Ülke nasıl bu duruma geldi?
Erdoğan bu kadar güçlenirken muhalefet ne yaptı?
Halk cahil bırakılırken muhalefetin eli armut mu topluyordu?
Hep suçu vatandaşta arıyoruz da, Erdoğan mutlak tek adam haline gelirken muhalefetin kendini halka anlatmayı beceremediğini, işin ilginci, bunun için somut olarak harekete geçmediğini de unutmayalım…
Sokakta yaptığımız röportajlarda görüyoruz. (Ki anketler de bunu gösteriyor) tüm olanlara rağmen hala Ak Parti ve Erdoğan’a oy vereceğini söyleyenlerin çıkması, muhalefetin bugün bile alternatif olmaktan uzak olduğu, kendini vatandaşa anlatamadığı anlaşılıyor.
Ve elbette muhalefet çizgisinde olanların  "Birleşe birleşe kazanacağız" demelerinin anlamını yitirdiği yüzümüze tokat gibi çarpıyor…
Birleşe birleşe kazanılır kazanılmasına da biz birleşemiyoruz ki.
Neyse biliyorum ki, yine görmezden geleceksin(iz), biliyorum ki bu eleştirim de güme gidecek çünkü tabandan, sokaktan, sokağın nabzını tutan insanlardan uzak durup anlamak için çaba sarf etmediğiniz sürece yarın öbür gün “Erdoğan gidecek, şerdoğan gelecek!” desem tesiri olur mu?
Çünkü bugüne kadar "Birleşemeye birleşemeye, yani bölüne bölüne kaybettik!"
Aha buraya yazıyorum; yarından sonra da durum farklı olmayacak...


ÜNSAL ÜNLÜNÜN SON VİDEOSUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN: 


Cuma, Haziran 26, 2020

Süper Lig “Buz” gibi garantiydi…

“Üzülmez ile bu iş gitmez” demiştik, keşke yanılsaymışız… Söylediğimiz gerçekleşti ve İbrahim Üzülmez ligin bitimine 5 hafta kala, Ankara deplasmanında alınan Keçiören yenilgisiyle Bursa’dan ayrıldı. Taraflar anlaşarak 500 Bin TL karşılığında yollarını ayırırken, çok enteresan bir gelişme oldu ve İbrahim Üzülmez’in ciğerlerindeki Bursa havası karbondiokside dönüşmeden başkentin yolunu tuttu (ya da oradaydı) Ankaragücü’ne imza attı…

Bu transfer biraz aklımı karıştırdı.

Düşünsenize, bir alt ligde başarısız olmuş bir teknik direktör, ayrılır ayrılmaz, Süper Lig’de bir takımla sözleşme imzalıyor.

Bu durum bir bana mı tuhaf geliyor?

Yıldırım nikahıyla gerçekleşen bu izdivaçtan(!) sonra aklıma enteresan düşünceler dizildi peş peşe:

Bursaspor son maçını Ankara’da Keçiören ile oynadı ve 1-0 yenildi…

Bursaspor Teknik Direktörü İbrahim Üzülmez ile yollar ayrıldı. Hemen akabinde Üzülmez Ankara’nın Süper Lig takımı Ankaragücü’ne imza attı…

Abi bu ne hız?

Yoksa…

Yoksa Ankara’dayken Keçiören maçı öncesi…

Yok ya, o kadar şerefsizlik olamaz.

Ne Ankaragücü (kardeş kulüp sonuçta) ne de Üzülmez bu kadar alçalamaz…

Ama ister istemez insanın kafası karışıyor.

Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nde boşta başka teknik adam mı yok da, alt ligde başarısız olduğu için kovulan birine Süper Lig takımını emanet ediyorsun?

Ya kulüp yöneticileri bi şeyden anlamıyor, menajerlerin elinde oyuncak olmuşlar, ya da…

Neyse bunu zamanla öğreniriz ama esas ilginç olan Mesut Mestan başkanlığındaki Bursaspor mevcut yönetiminin amatörlükten kurtulamayan kararları.

Allah’tan taraftar baskısı araya girdi ve özellikle gazeteci büyüğüm usta kalemşör Engin Aksöz’ün sosyal medya paylaşımlarıyla Metin Diyadin tercihinden son anda vazgeçildi…

Fakat daha sonra, bir diğer usta gazeteci dostum Bilal Kayaaltı, Mesut Mestan yönetiminin Diyadin’den vazgeçmesinde Bursa Bş Belediye Başkanı Alinur Aktaş’ın rol oynadığını yazdı.

Kaynak olarak da Metin Diyadin’in gazeteci kardeşi Osman Diyadin’in attığı twiti gösterdi…



Osman Diyadin, twitinde, "Sen teklif yaptığın teknik direktörü Bursa'ya çağır, sonra vazgeçtik, 'Belediye başkanı istemedi, ben ne yapayım' diye haber yolla." diye tepki gösterdi…

Düşünsenize Bursaspor yönetimi kendi başına karar veremiyor, taraftarın tepkisine kulak asmıyor, araya giren Bursa BŞ Belediyesi Başkanı Alinur Aktaş’ın uyarısıyla “Diyadin’den vazgeçiyor.

Mesut Mestan’ın taraftarın tepkisine neden kulak asmadığını bir başka gazeteci arkadaşımız Tarık Çapçı’ya yaptığı açıklamadan öğreniyoruz:

Mestan, “Herkes şöyle olsun böyle olsun, şu gelsin bu gelmesin diyor; ama daha 45 tane karton taraftar satılmış” diye tepki veriyor.

Düşünsenize, Bursaspor Kulübü’nün başkanı taraftara gönül koymuş, taraftar zora giren Süper Lig’e çıkma ihtimalini düşünerek Bursa’yı tanımayan, kentle alakası olmayan, kentin ruhunu bilmeyen birine takımın emanet edilmesini istemezken, Belediye Başkan Alinur Aktaş araya girince hayati bir yanlıştan dönüyor…

Alinur başkana teşekkür mü etsek yoksa kulübe yine siyaset karıştığı için üzülsek mi ne yapsak bilemedim doğrusu…

Neyse, hayırlısı oldu ve daha sezon başında gelmesi gereken İrfan Buz’a takım emanet edildi…

Açıkçası ben İsmail Ertekin, İbrahim Er ve İrfan Buz’dan hangisi olursa bu taraftarın itiraz etmeyeceğini düşünenlerdendim.

Salt taraftar istediği için değil elbette…

Bu üç isim de Bursa’yı, Bursa’nın havasını, kentin beklentilerini bilen isimlerdi…

Keşke bu karar daha önceden alınabilseydi. İrfan Buz hoca potansiyeli olan bir teknik adam.

Yılmaz Vural’ın hem genç, hem de daha kontrollü versiyonu diyebilirim. Potansiyeli fazla ve hem Bursa’nın ona hem de onun Bursa’ya sempatisi fazla…

Bursaspor TV’de yapılan ilk röportajındaki heyecanını ve mutluluğunu görünce içimden “ah” çektim, “ah keşke sezon başında Bursa’ya gelseymiş bu enerjisiyle şu an Süper Lig planlarını yapıyor olacaktık” diye düşündüm…

Buz hocanın işi zor ama imkansız değil, elbette elinde sihirli değnek yok, eğer içindeki enerjisini takıma aktarabilirse, şampiyonluk olmasa bile Süper Lig gelebilir…

@SuatOktySnck

KAYNAK-1: Tarık Çapçı'nın haberi: https://www.bursa.com/neden-metin-diyadin---n431526/

Cumartesi, Haziran 20, 2020

Reis buyurdu: “Millet Bahçesi’ni büyütün!”


Emir büyük yerden, hem de çok büyük…
Millet Bahçesi’ni yurdun dört bir yanına yaymayı kafasına koyan ve bunun için hiçbir masraftan (toplam 741 Milyon TL)  kaçınmayan Sn Erdoğan Bursa’nın Millet Bahçesi’ni ufak bulmuş…
Bursa Bş Belediye Başkanı Sn Alinur Aktaş’ın, Sn Erdoğan ile yaptığı görüşmeden sonra, Aktaş bir basın toplantısıyla görüşmenin detaylarını Bursa medyasına anlattı. Yaklaşık bir buçuk saat sürdüğü açıklanan (ama ben bazı kaynaklarımdan edindiğim bilgiye göre 6 dakika sürdüğü ve Erdoğan’ın ‘git ilgili bakanlar ile görüş işi bitir’ denildiğini öğrendim) görüşmede, 39 milyon harcanan Bursa Millet Bahçesi’ni küçük bulduğunu, daha da genişletmesi gerektiğini söylemiş.
Peki nasıl?
Nasıl olacak, Atatürk Kapalı Yüzme Havuzu ile Atatürk Spor Salonu’nu da yıkarak…
Atatürk Stadı yıkılmıştı…
Ardından (Altepe döneminde) absürt bir meydan yapılmış, Sn Erdoğan o meydanı da beğenmemiş ve Millet Bahçesi yapılması emrini vermişti.
Bir süre, Suriyeli din kardeşlerimizin buluşma ve piknik yapabilme alanı olarak hizmet(!) veren o meydan yıkılıp yerine “Millet Bahçesi” kondurulmuştu.
Şöyle bi bakkal hesabı yapalım: Mevcut Millet Bahçesi için 39 milyon harcanmış. Stadın yıkılması, hafriyatın kaldırılması, ardından ne o absürt yapının yapımı ve daha sonra onun da yıkılması, havuz ve spor salonunun yıkılacak olması, hafriyatın kaldırılması bedava olmayacağına göre, bi 10 milyon TL daha yer mi, eh yani en az 10, en çok 15 milyon TL daha…
Yani anlayacağınız yeni eklenecek bölümlerle birlikte sanırım bi 50-60 milyon Türk Lirası daha harcanır gibi görünüyor…
Evet en az, 50-60 Milyon TL…
Kimin parası bu?
Sn Alinur Aktaş ile Sn Erdoğan cebinden vermeyeceğine göre…
Peki, Sn Erdoğan’ı bu da tatmin eder mi?
Aha buraya yazıyorum, sırada Atatürk Lisesi var, sonra…
Sonra da…
Reşat Oyal Kültür Parkı…
Orayı da mı yıkacak?
Hayır yıkmayacak, oranın adını “Bursa Büyük Millet Bahçesi” yapacak…
Yani mevcut Millet Bahçesi, tıpkı Atatürk Stadı’nı yuttuğu gibi, adları Atatürk olan havuzu, salonu ve liseyi de yutacak ve finalde Kültür Parkı ham yapacak(!)
Aslında havuduyla yutulan okul ve spor tesisleri değil bizim milli servetimiz…
Bursa’nın daha önemli ve acil ihtiyaçları varmış, T2 tramvay hattı yarım kalmış mış…
TOKİ Doğanbey ucube konutları Bursa’nın bağrına hançer gibi saplanmış mış,
Hepsi hikaye…
Bundan sonra Bursalılar olarak hep birlikte bu muhteşem, şahane, inanılmaz hizmetler karşısında zil takıp oynayacaz…
Oh yandan yandan, Reis seviyor hepimizi candan(!) 


Millet Bahçesi ile ilgili hazırladığım videoyu izlemek için tıklayın:



Cumartesi, Mayıs 30, 2020

CHP Bursa’da aynı tas aynı hamam mı?


İsmet Karaca, CHP Bursa İl Başkanı seçildikten sonra gözle görülür bir kıpraşma görüldü…
Kıpraşma dediğime bakmayın, aslında ciddi bir fark vardı önceki yönetimle…
Korona Virüs salgınıyla dünyayı etkisine alan pandemik duruma kadar Karaca ve ekibi Bursa’da ses getiren eylemler yaptı, Allah var…
Fakat, amma ve lakin, ilginç bir haber okudum, Bursaport.com’da…
Son kurultayda Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu'nun listesinde gençlik kontenjanından CHP Parti Meclisi'ne seçilen Gamze Pamuk Ateşli, CHP Bursa İl Yönetiminin kendisini bir örgüt yöneticisi olarak yok saydığını ileri sürerek tepki göstermiş…
Öncelikle şunu anımsatmak isterim; Gamze Pamuk Ateşli hanımı ne tanır, ne de bilirim…
Hayatımda görmüşlüğüm de yok, yanından geçmişliğim de…
Başkan İsmet Karaca’yı ise çok yakından olmasa da tanırım, bilirim…
Gamze Pamuk Ateşli hanımın iddialarını okuyunca şaştım kaldım…
Böylesi bir dönemde birlik ve beraberlik içinde olması gereken ana muhalefet partisinin, kendi içinde ayrışması akıl alır gibi değil…
Gamze hanım, Bursa İl Başkanlığı’nın bir süredir kendisini yok sayan bir politika izlediğini ileri sürüyor, "Bu konuya daha fazla sessiz kalmam olanaksızdır. Çünkü bu haksızlık hatta saygısızlık sadece şahsıma yapılmamaktadır. Bu yok sayma ve umursamama aynı zamanda temsil ettiğim organa karşı uygulanmaktadır. Böyle bir keyfiyeti kabul etmem ve hoş görmem olanaksızdır" diyor.
CHP il teşkilatı, yani İsmet Karaca ve ekibi Gamze hanıma karşı neden böyle bir “yok sayma” politikası izler, maksat nedir, neyi paylaşamazlar, neyi çekemezler?
“Gamze Pamuk Ateşli'den Bursa CHP'ye isyan!” başlıklı haber Bursaport’ta 25 Mayıs’ta yer almış yani bayramda…
Hadi 3 gün bayram, ya sonrası?
Yani diyorum ki, CHP İl Başkanlığı konuyla ilgili neden bir açıklama yapmaz? Gamze Pamuk Ateşli’nin iddia ve şikayetlerini yok saymak, sorunun olmadığı gerçeğini değiştirmez ki!
Belli ki Gamze hanım sorunlarına parti teşkilatı içinde çözüm bulamadığı için, sosyal medya hesaplarından  açıklama yaparak, sesini duyurmaya çalışmış, yaşanan gelişmenin bardağı taşıran son damla olduğunu belirterek, CHP Bursa İl Başkanlığına ateş püskürmüş…
O zaman şu soruyu da sormak kaçınılmaz oluyor: Bursa CHP teşkilatı kendi içinde birlik olamazken nasıl olacak da Bursa’nın sorunlarına çözüm önerileri getirecek?
Bursalılar CHP’ye nasıl güvenecekler?
Elbette, takım tutar gibi parti tutan kemik seçmen için bu bir sorun teşkil etmeyebilir; ama CHP’nin yapısının farklı olduğu, diğer partilere benzemediği iddia edilir ya; çok geniş bir kitlenin de (ülke genelinde)  CHP’nin, özellikle Kemal Kılıçdaroğlu genel başkanlığında girdiği seçimlerdeki perfomansından hiç hoşnut olmadığını unutmamak gerek.
Çünkü çok büyük bir kesim bu ülkede CHP’nin muhalefette başarısız olduğunu görüyor, Ak Parti ve Erdoğan’un bugün bu kadar güçlenmesinde muhalefetin beceriksizliğinin payı olduğunu biliyor.
Alternatifsiz kalındıysa bunun ülkede etkili muhalefet yapılmadığındandır. Bu CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu kadar, il ve ilçe başkanlarının da başarısızlığıdır.
İsmet Karaca başkan seçildikten sonra dikkat çekici eylemler yapsa da, teşkilat içinde kazanın kaynadığı da anlaşılıyor.
Marifet kazanın kaynamasına neden olan etkenleri bulup, ilk seçime güçlü bir teşkilatla hazırlanmak olmalı…
Gamze Pamuk Ateşli olayı, “CHP Bursa’da değişen bir şey yok, her şey aynı tas aynı hamam” düşüncesini akıllara düşürüyor…
Yoksa, şimdiye kadar çoktan bir açıklama yapılmış, kamuoyuna yansıyan bu olay tatlıya bağlanmıştı.
CHP İl Başkanlığı’ndan ses çıkmadığına göre…

Cumartesi, Mayıs 16, 2020

AKP'liler neden silahlanıyor, neye ve kime karşı?

Ülkeyi yöneten onlar. Askeriye onların kontrolünde, emniyet teşkilatı, MİT, medya, sermaye, yasama, yürütme, yargı...
Erdoğana'a kim ne yapabilir?
Peki bu darbe ve suikast söylentileri neden alevlendi, kim ne yapmak neyi yapmak istiyor, amaç ne?

Önce sevda Regio yani Sevda Noyan çıktı tv'de konuştu...

Biliyorsunuz Sevda Regio ya da yeni soyadıyla Sevda Noyan aynı zamanda İtalyan vatandaşıymış.

Sonra Atatürk ve cumhuriyet düşmanı Fatih Tezcan nefretini kustu...

Tüm bunlara paralel ultra yandaş gazeteci Süleyman Özışık, Cübbeli Ahmet Hoca ile konuştu...

Meğer Cübbeli Hoca 15 Temmuz darbe girişimini rüyasında görmüş, geçenlerde yine bir rüya görmüş ve tekrar darba olacak diye Cumhurbaşkanı’nı uyarıyor...

Önce şunun altını çizmekte fayda var: Bu garip 15 Temmuz'dan önce de cemaatlere karşıydı, bugün de karşı, 15 Temmuz’dan önce de darbelere tepkili ve karşıydı, yine karşı...

Ak Partililer, Hoca Efendileri’nin arkasından ağlarken ben ona "ne işin var Sam Amca’nın kucağında, vatanını sevsen memleketinde olurdun, neden ABD'ye sığındığını anlatamadığınız sürece hiç bir zaman Gülen'in samimiyetine inanmayacağım, bu adamın içinde fesat fitne var, Fettoş'a inanılır mı, diyordum etrafımdaki cemaatçilere de bana kızıyorlardı.

Şimdi kalkmışlar “Ak Partili güruh darbe olacak Reis’e suikast yapılacak” diye yaygarayı koparıyorlar!

Kim yapacak darbeyi, sorarım kim yapacak?

Eğer Erdoğan'a bir suikast girişimi olacaksa bunu karşısında biz dururuz. O sandıkla geldi sandıkla gidecek. Demokartik yollarla...
Sn Erdoğan da öyle demiyor muydu?

Eğer Erdoğan'a bir suikast düzenlenecekse bu dışardan ya da muhaliflerden değil, kendi içlerinden olacak ve inanın bu suikast girişimi bir kurgudan başka bir şey olmayacak. Yani yapılacaksa Erdoğan'a bir saldırı muhtemelen bu gerçek olmayan, çakma bir saldırı, yani danışıklı bilinçli, planlı olabilir.

Bunu gündeme getiren de Youtube'de videolarla değerlendirmeler yapan Said Sefa oldu.
Çünkü 15 Temmuz’dan önce ülkenin gidişatı kötüydü ve Erdoğan'ın gidişini ancak olağan üstü bir durumu tersine çevirebilirdi...
Öye de oldu...
Şimdi tekrar film başa sardı ve gidişat 15 Temmuz'dan da kötü, Erdoğan iktidarı finale yaklaştı. Maçı uzatmaya, oradan da penaltılara taşımak istiyor ama belli ki hakem tarafsız değil...

Her şeyiyle ülke bataklığa gömülmüş durumda... Ekonomiden, sokaktaki ahlaksızlığa kadar...
Sadece sokak mı, Gazi Üniversitesi'nin Fen Fakültesi Dekanı’na ne demeli...

Hiç kimsenin kuşkusu olmasın, istifa eden bu dekanın yerine daha da sapığı atanır dert etmeyin. Çünkü bu toplumun içi çürümüş, vicdanlar kurumuş.
İçi çürüyen, vicdanları kuruyan insanların yaşadığı her toplum çökmeye çürümeye mahkumdur...

Ve son söz....
Geçen hafta Soma Maden facşisa’nın 6. Yılı anıldı…
Ne olursunuz, vatandaşa atılan bu tekmeyi unutmayın ama asla unutmayın! Çünkü bu tekme sadece vatandaşa değil, bir toplumun, mazlumun boynuna vurulmuş bir prangadır...


YAZININ VİDEOSUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN:


Salı, Mayıs 12, 2020

Sn Aktaş uyuma, “Erguvan’a sahip çık(!)


Bursa’ya şöyle tepeden, yüksekten bir yerden bakalım, bakalım ne görecez…
Öyle Uludağ’a ya da yamaçlara kadar da değil, Tophane’den ovaya baktığımızda ne görüyoruz?
Beton, gri, beton…
E hani Bursa “Yeşil Bursa’ydı?”
Uludağ’ın kar beyazı, ağaçların yeşili Bursaspor’a forma rengi oldu ama kentte yeşil namına hiçbir şey kalmadı…
Neden kalmadı, ne oldu yeşiline Bursa’nın, diye bu saatten sonra sormanın mana ve ehemmiyeti yok.
Ama bunu çevirmek, yeşile, mora, ala, turuncuya devşirmek mümkün…
Hadi turuncuyu, alı geçtim ama yeşilin yanına erguvan moru ile süslemek pek ala mümkün…
Mesela erguvan  ile…
Bursa’da festivali bile var ama kentte erguvan gören beri gelsin…
Geçen gün, gazeteci kadim dostum Bilal Kayaaltı facebook hesabından Buenos Aires ile ilgili birkaç fotoğraf paylaşmıştı…
İnanılmaz görüntülerle bezeli, jakaranda ağaçların renklendirdiği tangocular ülkesi Arjantin’in başkenti göz kamaştırıyordu. Gepgeniş caddelerinin kenarlarında yüzlerce jakaranda ağacının yarattığı manzara kıskanılacak kadar güzelleştirmişti Buenos Aires’i, sonra dedim ki kendi kendime (ve hatta Bilal’in paylaşımının altına da yazdım) Buenos Aires’in jakaranda’sı varsa bizim de ‘erguvan’ımız var…
Var mı?
Var…
E neden göremiyoruz?
Neden şehrimizi yönetenler, Bursa Valiliği ve elbet Bursalıların seçtiği BŞ Belediye Başkanı Alinur Aktaş, neden bu konunda bir çalışma, bir kampanya başlatmaz ki?
Öyle ya… Erguvan ağacı Bursa’nın meydan ve caddelerini süslese fena mı olur
Mesela, Formara’da Demokrasi Meydanı’na hiç de lazım değilken Diyanet’e beton dikeceğinize orasını erguvanlarla donatsanıza?
Sadece orası da değil, bir çok cadde ve meydan erguvanlarla süslense, süslenip gelin gibi mor duvaklarla bezenip her bahar çiçek açsa…
Günaha mı gireriz?
Buenos Aires’in var da neden bizim yok?!
Sadece Buenos Aires de değil, dünyada çok sayıda çevre düzenlemsiyle güzelleşen şehir var ve bu şehirler turist çekiyor…
Ve bunu yapmak o kadar maliyetli de değil…
Evet Sn Alinur Aktaş, Bursa Valisi bugün var yarın yok, atamayla geldi, belki bunu kendine görev adletmez, ama siz iktidar Partisi’nin bir mensubu, seçilmiş bir belediye başkanı olarak, Bursa ile özdeşleşmiş erguvan ağaçlarıyla Bursa’yı donatmak göreviniz olmalı..
Çünkü erguvan, dünyada festivali ve bayramı düzenlenen tek ağaçtır…
www.bursa.com sitesinde erguvan hakkında şunlar yazılmış:
Bursa’nın köklü geçmişinden bugünlere ulaşan simgelerinden biri olan erguvan ağacı; dayanışma, hoşgörü, sevgi ve kardeşliğin simgesi olarak yüzyıllar boyunca düzenlenen bir şenliğe adını vermiştir.
14. yüzyıldan günümüze kadar asırlarca bir ağaç adına bayram düzenleyen başka bir ulus yok gibidir. Geçmişte düzenlenen şenliklerden birine şahit olduğu anlaşılan Evliya Çelebi Erguvan Şenliği’ni şöyle anlatıyor: “Yılda bir kez Emirsultan’da, ‘Erguvan töreni’ düzenlenir. Her taraftan deniz gibi insan toplanır ki, bu kalabalık töreni anlatmakta kalem yetersizdir. Böyle bir tören ancak Emir Sultan sevgisi ile olur. ”Tanpınar’ın ifadesiyle, “… bizim iklimde gülden sonra bayramı yapılacak bir çiçek varsa, o da erguvandır. O, şehirlerimizin ufkunda her bahar bir Diyanizos rüyası gibi sarhoş ve renkli doğar.
Osmanlı döneminde baharın müjdeleyicisi olarak da bilinen erguvan ağacı etrafında, Bursa’da yaşayan velilerden Emir Sultan hazretlerinin 15. yüzyılda sevenleriyle birlikte sohbet yapması halk tarafından manevi bayram olarak kabul edilmiş ve 500 yıldır sürdürülen ve turistik açıdan da ilgi çeken bu gelenek Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyelerinin katkıları ile devam ettirilmektedir. Düzenlenen törenlerde geleneksel hale gelen Emir Sultan Meydanı’na her yıl erguvan fidanları dikilmektedir. Erguvan fidanlarının Bursa’nın diğer bölgelerine de dikilmesi teşvik edilmelidir. Yerel Gündem 21 tarafından Erguvan Bayramı’nın 465. etkinliği 2009 yılında çeşitli etkinliklerle kutlanmıştır.
Evet, Bursa’yı yönetenler, bu kenti, doğasını, havasını, suyunu seviyorsanız, Bursa’nın öz değeri olan erguvanı ön plana çıkarmanın, ön plana da değil, yaşantımızın içine sokmanın tam da zamanı…
Hazır ahali evdeyken, çok şahane bir çevre düzenleme seferberliği yaparak ortamı erguvanlarla donatabilirsiniz.
Bunları yapın, alkışlayalım, verdiğimiz oylar size helal olsun, diyelim…


Pazar, Nisan 19, 2020

Külli irade, cüzzi irade ve determinizm

Bugün dünyamızın yaşadığı bu Korona Kovid-19 belası bir sonuç mudur, sebep mi?
Ya da ülkemizde yaşanan ekonomik krizler, siyasi gelişmeler bir sebebin sonucu mudur?

Şu anda biz kadermizi mi yaşıyoruz. Sebep olduğumuz çevre kirliliğinden tutun da vahşi kapitalizmin ortaya çıkardığı sonuç mudur tüm bu olanlar?
Ve Determinizm...

Peki nedir bu determinist düşünce?
Determinizm anlayışına göre, tüm olaylar birbirine bağlıdır. Olayların birbirini belli etmesi, birbirinin neden ve sonucu olması düşüncesinin temel ilkesi olarak kabul edilir. Her olay, nedenleriyle açıklanır ve anlaşılır. Olaylar arasındaki sürekli nedensellik bağını bozabilecek hiçbir güç yoktur.

Bir süredir “Devs” adlı bir dizi film izliyorum. 8 bölümlük tek sezonluk bir dizi filmdi. En son dün gece finalini izledim.
Eğer bu konular ilginizi çekiyorsa mutlaka izleyin derim, kuantum mekaniği, determinist yaklaşım ve sebep sonuç ilişkisi üzerine hem kafa karşıtırıcı hem de sorgulatıcı bir iş. Filmin yaratıcısı Ex Machin filmini de yazıp yöneten Alex Garland.
“Devs” hakkında size fazla ayrıntı anlatmayacağım. Zira film hristyanlık ve yahudilik terminoljisi üzerine kurulu, ama bunun propagandasını yapmayan, sadece geçmişi ve geleceği görüntüleyen bir Makine yapan bir kaç bilgisayar yazılımcısı dahinin öyküsüne odaklanıyor. Geliştirlen “devs” adlı yapay zeka sayesinde önce geçmişte yaşanan olayları görüntülü olarak izleyebiliyorlar, sistem geliştirildikçe geleceği de görme imkanı elde ediyorlar. İşte zaten olaylar da ondan sonra karmaşıklaşıyor...
Gerçekte böyle bir şey mümkün değil...
Ya da şimdilik değil, gelecekte neler olacak, kim bilir...
Düşünsenize; yaşadığımız boyut tek bir çizgi olsa ve biz şu anda bu çizgide ilerliyorsak; gelecek yaratıldı mı, yoksa biz “Time Line” yani zaman çizgisinde ilerledikçe mi geleceği oluşturuyoruz?
Ya da oluşmuş bir zaman çigisi içinde mi geleceğe ilerliyoruz.

Şimdi başa sarayım...
Ben bu dizi filmi izledim ve böyle bir video çekmeye karar verdim! Peki neden?
Çünkü Alex Garland  “Devs” adlı bir dizi film çekti ve ben de bu yazıyı kaleme alıp, videosunu yaptım.
Sebep Alex, sonuç; Suat bu makaleyi yazıp videoyu çekti...
Alex'in anne ve babası tanışıp evlenmeseydi, hiç doğmayacaktı ve bu dizi filmi çekmeyecekti...
Benim de annem babam, eski Yugoslavya'dan Türkiye'ye göç etmeseydi, Bursa'da evlenemeyeceklerdi ve ben doğmayacakım. Ben doğmasaydım, eşimle evlenemeyecektim ve çocuklarım da hiç doğmayacaktı...
Ve elbette yotube kanalım Siyah Şapkalı Adam hiç yayınlanmayacaktı, Bursaport'ta bu yazım çıkmayacaktı.
Ya da, internet hiç icad edilmeseydi, web siteleri, potallar, youtube diye bir kanal olmayacaktı ve siz şu an bu yazıyı okumuyor olacaktınız...
Daha da uçuk olmasını isterseniz; Edison ve Tesla hiç doğmasaydı, bugün dünya hala gaz lambalarıyla aydınlatılıyor olacaktı...
Dedim ya sebep ve sonuç...
Yolda yürüyorsunuz, hemen üstünüzden geçen bir kuş pisliyor ve dışkı sizin üstünüze düşüyor. Bir saniye geride olsanız ya da bir saniye önde o dışkı yere düşecek. Aynı durum trafik kazaları için de geçerli değil mi, herşey tam o anda ve bir anda oluyor...
Sebepler sonuçları doğuruyor...
Belki buna kader de demek mümkün. Çünkü tarihte bu konu üzerine bir çük filozof kafa patlatmış. Aristo'dan tutun Sipinoza'ya, Descartes ve Laplac'e kadar...
Ortaya determinizm diye bir felsefi görüş ortaya çıkmış.
Devs dizi filminin çıkış noktası da burası işte.
Bir şey oluyorsa, o şeyin gerçekleşmesi kaçınılmazdır.
Ne yaparsanız yapın, kaderinizden kaçamazsınız!

Devs'in finalinde aslında Devs'in “Devs” olmadığını da öğreniyoruz ama bunun ne olduğunu
merak edip 8 bölümlük diziyi izlemek isteyenlere bırakıyorum...

Evet, herşey olacağına varıyor, sebep ve sonuç öyle ya da böyle yaşanıyor.
Çin’in Wuhan kentinde bir virüs ortaya çıkıyor ve 5 ay sonra tüm dünyaya yayılıyor; gezegende hayat durma noktasına geliyor. Dünya’nın Türkiye ülkesinin parlamentosunda bir karar alınıyor, cezaevlerinde suçlu olarak cezalarını çekmekte olan, hırsızlar, yan kesiciler, ırz düşmanı sapıklar, çeteciler, mafyacılar tek tek serbest bırakılıyor. Tek suçları işlerini yapmak ve yanlışları yazıp söylemek olan gazeteciler ise serbest kalamıyor.
Şimdi şöyle soralım; bugün Ak Parti ve Erdoğan değil de bir başka iktidar ülkeyi yönetseydi, o gazeteciler tutulur muydu içerde? Ya da “düşünce suçu” işledikleri iddiasıyla hapse atılırlar mıydı?
Ak Parti ve Erdoğan’a oy veren milyonların kararı...
Sebep ve sonuç...

İslam inancında da cüzzi irade ve külli irade diye iki ayrı durum vardır ya...
Cüzzi iradeye göre insanlara verilmiş olan ve kaza ve kader sınırları çerçevesinde hareket imkânı tanıyan özgür iradedir. Bu irade kapsamında kaderimizin yolunda tercihler yapmak insnaın kendi elindedir.

Külli irade ise nerede, nasıl ve kim olarak doğacanız, ne zaman öleceğnizi, ana ve babanızı, kardeşlerinizi seçememeniz durumuna deniyor...

Ama işin içine kuantum fiziği girince, seçenekler, alternatifler, onlarca, yüzlerce, binlerce değil, milyonlarca ihtimal söz konusu olabiliyor!

Seçimlerimiz, tercihlerimiz kaderimizi belirliyor...
Yani bazi durumlar elimzideyken bazı durumlar bizi aşıyor ve sadece kaderimize razı gelip, “artık ne olacaksa olsun, herşey olacağına varsın” dieybiliyoruz.

Ne dersiniz, bu yaşananlar kaderimiz mi, yoksa kendi tercihlerimiz mi bizi bu sonuca ulaştırdı?

@SuatOktySnck

YAZIMIN VİDEOSUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN: 


Perşembe, Nisan 16, 2020

Koronavirüs (Kovid-19) testi yaptırdım...


Önce öksürük, sonra da nefes alamama sorunu baş gösterdi...

Aslında bunun neden kaynaklandığını biliyordum ama yine de endişe duydum. Yediğim buzlanmış yoğurt beni bu hale getirmişti. İçten içe, içimi kemiren "acaba" sorusu beynime kazınmaya başlamıştı.

Sorunumu daha iyi anlamak için sağlık ocağında görevli aile hekimimizi ziyaret edip, yüzeysel muayenede ciğerlerimde sorun olmadığını öğrenmiştim.

Çünkü ateşim yoktu, tat ve koku kaybım da bulunmuyor, öksürüğüm de kesilmişti ama nefes almaktaki sorunum devam ediyordu.

Aile doktorumuz Sinan Bey de, "Eğer endişen olursa, test yaptırabilirsin" diye anımsatınca ve nefes almamdaki sıkıntım devam edince, 10 Nisan Cuma sabahı Şehir Hastanesi'ne gidip test yaptırdım...

Önce tomografi, ardındanda süprüntü ile ağız ve burundan numune alındı.

Tomografi sonucu ciğerlerim temiz çıktı.

Kovid-19 test sonucum da 2 gün sonra e-devlet üzerinden negatif olarak tarafıma bildirildi.

Şunu ifade etmek isterim ki, gerçekten çok iyi bir sistem oturtulmuş. Şüphesi olup başvuran herkese test uygulanıyordu.

Daha önce "Hastanemi, AVM mi?" başlığı ile kaleme aldığım yazıda özellikle Şehir Hastanesi özel güvenlik elemanlarını eleştirmiştim. Ama bu sefer güvenlik görevini üstlenen personel çok daha kibar ve anlayışlıydı.

Youtube kanalım için cep telefonumla yaptığım video çekimlerine sorun çıkarsalar da genel anlamda davranışları olumluydu. Özellikle, böylesi stresli ortamda insanlarla uğraşmanın sıkıntısı da hesaba katılınca işlerinin zoruluğunu anlamak zor değil. Ve elbette doktorlar, hemşireler, sağlıkçılar, memurlar, temizlik elemanlarının ne kadar riskli bir iş yaptıklarını, bunun bilinciyle mücadele ettikleri unutmamalı.

Her ne kadar Sağlık Bakanlığı ve tüm personelinin efsanevi mücadelesi iktidar partisi tarafından zaman zaman, yanlış kararlarla sabote edilse de Sağlık Bakanı'ndan, en alttaki çalışanına kadar, hepsini kutlamak gerek.

Tabi ben testten temiz çıkmış olsam da virüsün bulaşma riski devam ediyor. Bu nedenle asla ve asla önlemlerden ödün vermemeliyiz. Zorunlu olmadıkça da dışarı çıkmamalıyız. Çünkü bu virüsün şakaya gelir yani yok!

Eğer bir endişesi ve şüphesi olan, "acaba virüse yakalanmış olabilir miyim?" sorusunu kafasından atamayan olursa gidip, ya Şehir Hastanesi'nde ya da Yüksek İhtisas Hastanesi'nde bu testi "ücretsiz" yaptırabilir.

İşin daha ilginci ise test yaptırıp, negatif sonuç almış olsanız bile aile hekiminiz ve sağlık ocağındaki görevli hemşireler sizi her gün arayıp durumunuzu sorup kontrol ediyorlar.

Bu da Sağlık Bakanlığı'nın işini ne kadar doğru yaptığının en basit göstergelerinden biri...

Buraya kadar herşey doğru ve takdire şayan...

Fakat bunun dışında, özellikle Sağlık Bakanlığı'nın haricinde işler hiç de iyi gitmiyor.

Cumhurbaşkanlığı'nın vaat ettiği maskeler hala vatandaşın büyük bir kesimine ulaşmış değil. Kaldı ki, gelecek maskelerin ne kadar kaliteli olduğu sorusu da kafaları karıştırmaya devam ediyor.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, "Kendimizin tıbbi ekipman ihtiyacı olmasına rağmen İngiltere, İtalya ve İspanya gibi önemli müttefiklerimizin de aralarında bulunduğu 34 ülkeye yardım elimizi uzattık" açıklaması yapmış olması vatandaşın canını sıkmaya devam ediyor.

Düşünsenize, sizin kendi öz vatandaşınıza maske verememişsiniz ama başka ülkele maske yardımında bulunuyorsunuz?

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!

"Önce can, sonra canan" sözünde olduğu gibi davranılması gerekirken, kendi vatandaşını ihmal eden yeryüzünde bir başka ülke var mıdır, açıkçası görülmüş, duyulmuş şey değil!

İster istemez vatandaş da soruyor: Nerde bu devlet? Ne zaman kendi vatandaşına birinci sınıf insan muamelesi yapacak?

Dünya pandemi yüzünden olağanüstü günler geçiriyor. Yarın ne olacak belirsiz. Türkiye'de olanlara bakınca, ülkemizin ne kadar kötü yönetildiğini bir kez daha anladım.
Marifet kriz anlarında liderlik edebilmekte.

İşte bu dönemde güzelim ülkemizin her yurttaşını ayırmadan kucaklayacak bir lideri olmadığını üzülerek gördük...

Böylesi bir krizden bile kendilerine siyasi rant sağlamaya çalışanların varlığı zaten tükenmiş olan umutlarımı tamamen köreltti...

@SuatOktySnck


YAZIYA KONU OLAN VİDEOYU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN:




Salı, Mart 24, 2020

Yeni bir virüs yayılsın adı da “iyilik” olsun!

Düşünsenize öyle bir virüs olsun ki, sadece kötülere, bulaşsın!
Sadece kötülere de değil…
Mesela, siyasetçilere sirayet etsin…
Siyasetçilerle birlikte hukukçulara da bulaşacak bir virüs olmalı bu…
Elbette gazetecileri etkisine alabilmeli, askerleri de…
(Askerleri derken kimse yanlış algılamasın, er ya da erat değili mesleki anlamda asker)
Bunlar da değil sadece, kapitalistlere ve kominstlere bulaşmalı, her türlü gerici yobazlara, paradan başka bir derdi olamayan, bencillere de bulaşmalı…
Ama onları süründürecek ya da öldürecek bir virüs de olmamalı, direkt vicdanlarına yerleşsin, tüm kötüler iyi olsun, yaptıklarından utansınlar, vicdan azabı çekmeye başlasınlar, yedikleri her haram lokma boğazlarına düğümlensin.
Adı da iyilik olsun bu virüsün.
Her virüs kötü olacak değil ya…
Korona da kendisi için değil, insanlar için kötü…
Yoksa bize bulaşmasa, hasta etmese bizi, bize ne, “bana bulaşmayan virüs bin yaşasın” derdik…
Daha önce de değinmiştim bu konuya. Covid-19 da canli bir mikro organizma ve var olmak için mücadele diyor. Yaşayabildeği tek yer insan bedeni… Hayatta kalmak istiyor, direniyor, direnirken de insanı hasta ediyor, sonra da öldürüyor!
Tıpkı insan virüsü gibi değil mi?
Biz de yerleştiğimiz dünya gezegeninde yaşamaya, var olmaya çalışıyor, bunu yaparken de dünyanın doğasını perişan ediyoruz, yani hasta ediyoruz!
Oysa dünyayı kirletip hasta etmeden de var olup gül gibi doğada yaşayabiliriz. Ama ne yapıyoruz, doğayı kirletip dünyayı hasta ediyoruz. Dünya hasta olup ölürse biz de geberip gideceğiz.
Covid-19 da bizi hasta edip öldürecek, biz ölünce o da yok olacak. Varlığını sürdürebilmesi için yeni bedenler, yani yeni dünyalar bulması gerek. Korona için her beden yeni bir gezegen…
Peki ya insan denen virüs için başka beden, yani başka gezegen var mı?
Korona Covid-19 için insandan bol ne var, bunu dert etmesi gerekmiyor.
Oysa biz düşünebiliyor, düşünebildiğimiz halde dünyayı hasta etmeye devam ediyoruz. Dünya ölürse insanlığın da öleceğini kestiremiyoruz.
Küçücük bir mikrop, koskoca süper güçleri dize getirmiş vaziyette. Silahlara harcanan onca milyar dolarlar, balistilk fizeler, nükleer başlıklı roketler, bombalar, mikroskopik bir organizma karşısında çaresiz. İşe yaramıyor.
Kapitalizm çökecek beklide, bu pandemiden sonra belki yepyeni bir dünya düzeni gelecek de zalimlerin egemenliği son bulacak mı?
Korona/Covid-19 mutasyon geçirip acaba iyilik virüsü haline gelir mi?
Elbette mümkün değil. Zira kötülük bir karakter, kişilik meselesi, beslendiği tek kaynak cehalet ve cahiller…
Cehaletin de tek bir tedavi yöntemi var o da eğitim…
Hem ne demişti Ak Parti eski bakanlarından Taner Yıldız, “Eğitim düzeyi artıkça bizim oylarımız düşüyor”
Şimdi normalde bir devlet bu durmda ne yapması lazım, eğitim kalitesini artırması lazım değil mi?
Ama iktidar partisi, sadece mevcut iktidar da değil, 1950’li yıllardan başlayarak, gelmiş geçmiş, neredeyse tüm sağ ve muhafazakar siyasi iktidarlar eğitime yatırım yapmadı. Cehaletten beslendi. Ak Parti de, tıpkı sn Taner Yıldız’ın dediği gibi, varlığını cahillerin ferasetine borçlu. Toplumda cehalet artıkça mevcut iktidarın ömrü de bu kadar uzun oldu ve beklide uzamaya devam edecek.
Cehalet kötülüğü doğuracak, en kötüsü de örgütlü cehaletin daha da yükselip güçlenmesine neden olacak!
Tüm uyarılara rağmen, salgının ne kadar tehlikeli olduğu her alanda ifade edilmesine rağmen insanlar, “inadına” dışarılarda gezip tozmaya devam ediyorsa, cehaletin kutsanması yüzündendir…
Elbette bu sadece Türkiye için geçerli değil, AB üyesi İtalya’da da durum farksız. Korona salgının en çok etkilediği ülkelerden olan İtalya’da bir belediye başkanının nasıl isyan ettiğini görmüşsünüzdür sosyal medyada!
Bizi, şimdilik bizim derdimiz yanışlarımız ilgilendiriyor. Okullar kapalı ve eğitime EBA üzerinden devam edilecek. Peki onlar ders arasında ne yayınlıyorlar?
Normalde eğitici filmler yayınlamalı, el yüz yıkama ve nasıl önlem alınması gerektiği gibi videolar değil mi?
 Ne gezer? Ders aralarında yayınladıkları animsayon film Adnan Menderes’in asılma videosu…
Dedim ya kötülüğü tedavi etmek zor belki iyilik virüsü olsa, vicdana gelirler diyecem ama…
Neyse, nüşümcü, gecenin dördünde müşteri bekleyen bir taksici ve paydos eden bir kokreççi karşıma çıktı…
Siz siz olun, mecbur kalmadıkça dışarı çıkmayın… Çünkü Korona/Covid-19'un şakası yok. Eğer bu savaşı kazanmak istiyorsak uyarıları kulak arkası etmeyelim...

@SuatOktySnck

YAZININ VİDEOSUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN:

Pazartesi, Mart 16, 2020

İnsan virüsü mi daha tehlikeli COVID-19 mu?


Ne oluyoruz?
Kıyamet mi bu?
Bir virüs tüm dünyayı allak bullak etti.
Oysa bu mikroskobik bir canlı, yani mikrop. Varlığını sürdürebilmesi için üremesi ve çoğalması gerekli…
Tıpkı, tıpkı, tıpkı insan gibi?
Evet evet, insan ve diğer canlılar gibi, var olabilmesi, neslini sürdürebilmesi için üremesi ve her türlü zor koşullara uyum sağlaması, genetik olarak kendini adapte etmesi gerekli..
İnsan da öyle değil mi?
Yüz binlerce yıldır dünya denen gezegende yaşamaya devam ediyor; öyle ki, dünyayı sürekli yaşanmaz hale getirip, hem kendi nesline zarar veriyor, hem de çevresine…
Corona virüsü COVID-19 gibi…
Belki COVID-19 da zeki bir varlık ve hayatta kalmak için kendisiyle savaşanlara karşı direniyor ve savaşıyordur.
Bakalım kim kazanacak?
COVID-19 mu, İnsan mı?
Dünyaya bulaşan İnsan denen virüs ile kim savaşıyor peki?
Elbette doğa, yani dünyamızın kendi iç dinamikleri….
İnsanlık kazanırsa dünya kaybedecek, dünya kazanırsa tüm canlılar kurtulacak!
Acaba, COVID-19, doğanın İnsan denen virüsle mücadele etmesi için geliştirdiği bir savunma silahı olabilir mi?
Peki bu durum kıyamet alameti olarak görülenbilir mi?
Sadece bu mu?
Mesela İran’da gökten patlıcan yağmış…

Elbette bu basit bir doğa olayı. Belli ki, patlıcan tarlasından geçen bir hortumun, sürüklediği patlıcanlar bir başka yere savrulmuş…
Ya Umman’da yaşanan karınca istilasına ne demeli?

Bundan daha önce de Afrika’da çekirge istilası yaşanmıştı ve hızla kuzeye doğru ilerliyordu…

Bu yaşadıklarımız kıyamet mi, COVID-19 mu daha tehlikeli insan mı, bilemiyorum ama ortada kafa karıştırıcı bir durum var ve bu durum, bir çok komplo teorisinin ortaya çıkmasına zemin yaratıyor.
Dünya alarmda… Çin'in durumu ortada, İtalya neredeyse kepenk kapamış durumda…

Ve bu durumun Türkiye’ye etkisi de kendini göstermeye başladı.
Önce tiyatro oyunları, sonra futbol karşılaşmaları derken, Diyanet İşleri Başkanlığı ibadetlerini evde yapmaları konusunda fetva ve tavsiye niteliğinde Başkan Ali Erbaş aracılığı ile açıklama yaptı.

İyi de neden camiler tamamen kapalı değil de sadece vatandaşlara tavsiyede bulunuyorlar? Bu olay vatandaşın inisiyatifine bırakılamayacak kadar ciddi bir durum değil mi?
Çünkü vatandaş, camide, cumada ölebilme ihtimalini şehit olmak zannediyor!
Hatta bazıları meleklerin virüslerden koruyacağına, camilerin kapatılmasının kıyamet alameti olduğunu düşünüyor!
Evet, Sağlık bakanlığı çok ciddi önlemler alıyor, Ak Parti iktidarının bu konuda başarılı olduğunu söyleyebiliriz de, Sn Erdoğan nerelerde?
Avrupa ülkelerinde konuyla ilgili bilgi ve paylaşımlarını en üst makam düzeyinde yaparken, bütün yük neden Sağlık Bakanı Sn Fahretin Koca’ya bırakılmış vaziyette?

Sn Erdoğan’ın şimdiye kadar her konuda ahkam kesip konuştuğunu, fikrini paylaştığını biliyoruz. Bu konuda suskun olması beni endişelendiriyor, inşallah sağlığı ve sıhhati yerindedir. Maazallah, başına bir şey gelirse, sonra Bay Kemal ile kim uğraşacak, tövbe haşa, Allah gecinden versin… Onun başına bir şey gelirse ülkemizin hali nice olur(!)

Bakın, Umre’den dönen umreci hacıların düştüğü duruma!
Sen git, ibadet yaptığını zannedip, Suudilere milyonlarca dolar para kazandır, sonra Türkiye’ye dönüşte karantinaya alın, hacı ağabeylere ablalara reva mı bu?
Peki karantinadan kaçmaya çalışanlara ne demeli?
Hepsi bir yana diyanetin umrecileri karantina altına alması için öğrenci yurtlarına yerleştirmesi  ve bu nedenle gecenin ayazında gencecik çocukların apar topar yurtlardan atılması ise tam bir rezilliktir.
Tüm bunlar yetmiyormuş gibi hacı amcaların yurtları ahıra benzetmesi ise ayrı bir trajik durum!
Şöyle ya da böyle…
Kim ne derse desin;
Bir virüs insanlığı hizaya sokabilir… Hatta hizaya soktu bile…
Daha geçen haftaya kadar ne konuşuyor, ne tartışıyorduk, bugün gündem ne?
Yaşadığımız sinema filmi değil, kurgu değil, tamamen gerçek!
Bir kez daha anlaşıldı ki, biz ne plan yaparsak yapalım, dünya, doğa, hayat kendi planını programını yapıyor ve uyguluyor.
Biz dünya denen bu sahnede sadece birer figüranız.
Kozmik yönetmen “kestik” diyene kadar, insan karakterindeki rolümüzü oynamaya devam edeceğiz de; bu film ya da tiyatro oyununda kötü adamlarının ne kadar çok olduğunu, gerçek hayatta iyilerin kaybettiğini de unutmamak gerek…
Peki ya sen, senin bu dünyadaki rolün ne?
İyi insan mısın yoksa kötü mü?

@SuatOktySnck

YAZININ VİDEOSUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN: 

Perşembe, Şubat 27, 2020

Damat Berat, Ünal Hoca'yı nasıl harcadı?

2019-2020 sezonun tartışmasız en iyi futbol oynayan iki takımından biri Trabzonspor, diğeri de Başakşehir...
Başakşehir şampiyon olma fırsatını bence geçen yıl kaybetti ve yarışın sonunu getiremeyince Galatasaray şampiyon oldu.
Bu sezon şampiyon olma ihtimalini, iyi futbol oynuyor olmasına rağmen çok yüksek görmüyorum.
Ama Trabzonspor'un bu olasılığı daha yüksek...
Ya da yüksekti...
Bir takım gelişmeler oldu ki, o gelişmeler Trabzonluların umudunu kırmasa da törpülemiş olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar şampiyonluğun en büyük favorisi olsalar da, Bordo mavililerin işi çok zorlaştı. Özellikle de Ünal Karaman hocanın görevinden ayrılmasından ya da istifa etmek zorunda bırakılmasından sonra şampiyonluk şansı %60'lardan, %40, hatta %30'lara kadar düştü diyebilirim.
Neden?
Bir kaç neden ve etken var!
Üstte de vurguladığım gibi, birinci neden ve etken Ünal hocanın görevinden, başarılı olmasına, takımı kendisi kurmuş olmasına rağmen istifa etmeye zorlanması.
Peki Ünal Karaman'ı kim ve neden istifa etmeye mecbur bıraktı?
Elbette ki, Damat Berat Albayrak!
Fanatik bir Trabzonspor taraftarı olan Berat bey, kendini Trabzon'un üstünde gören, dolaylı yollardan değil, doğrudan, sakınmadan gizlenmeden kulübü yöneten, borçlarını hafifleten, hiç bir kulübe yapılmadığı şekilde yapılandıran, özetle Bordo Mavili kulübe nefes aldıran hamleler yapmış.
"Nasıl yapmış?" diye sormanın mana ve ehemmiyeti yok, nasıl olduğunu, bu kudreti nereden bulduğunu tahmin etmek zor değil, değil mi?
İyi de ne oldu da Ünal Karaman gitti, Hüseyin Çimşir geldi?
Şöyle anlatayım:
16 Aralık 2019 pazartesi akşamı Trabzon'da oynanan ve 2-1 kaybedilen Denizlispor maçından sonra, (ki o maçı, yazıyı hazırlarken bir daha izledim, Trabzosnpor iyi oynamış çok gol kaçırmış ve şanssız şekilde kalesinde gördüğü iki golle yenilmiş) Teknik Direktör Ünal Karaman'ın yanına gelen Damat Albayrak, "nedir bu takımın hali, neden bu kadar kötü?" diye soruyor.
Ünal hoca merttir, serttir, delikanlıdır, milliyetçidir, haddini bilmeyenlere haddini bildirmesini bilir. Kim ve ne olduğunu, makamına mevkisine bakmadan lafını esirgemez.
Esirgememiş de...
Zaten şanssız şekilde 3 puan kaybedilmiş, moral bozukluğu da had safhada, damat beyden gelen soruya, "Ben size ülke ekonomisi neden bu halde, neden kötü, diye soruyor muyum, ki ekonomi zaten kötü! Siz bana neden soruyorsunuz?" diye karşılık verir.
Ünal hocadan gelen tokat gibi cevap karşısında, haddi ve bilgisi olmadığı konularda ahkam kesmemesi gerektiğini idrak edemeyen Sn Damat Berat Albayrak, kendini Trabzon ve Trabzonspor kulübünün sahibi gibi gördüğü için o an kararını vermiş.
Ve Ünal hocanın bileti kesiliyor.
Tabi hemen değil...
Kamuoyuna asıl gerekçe yansımasın diye, sanki kulüp başkanı Ağaoğlu ile sorun yaşıyormuş izlenimi uyandırılmaya çalışılıyor.
Başkan Ahmet Ağaoğlu, durup dururken Ünal hocayı eleştiren, basına şikayet eden açıklamalar yapmaya başlıyor.
E Ünal Karaman aptal değil ya... Yıllarca Trabzon ve Milli Takım forması giymiş, kaptanlık yapmış deneyimli futbol adamı, iki sezondur emek verdiği, kurduğu ve zirveye taşıdığı takımına istifa ederek veda etmek zorunda bırakılıyor.
Tabi Bordo Mavili taraftarlar önce buna karşı çıkıyor, sosyal medyadan Karaman'a arka çıkıyorlar. Fakat, kısa sürede bu destek ilginç bir şekilde sönümleniyor ve konu sessiz sedasız kapanıp Hüseyin Çimşir hazır, kurulu ve bomba gibi takımın boşalan teknik direktörlüğüne kuruluyor!
Hüseyin hoca da uyanık, Ünal hocanın kurduğu yapıyı (sistemi) bozmadan aynen sürdürüyor ve (sanki Ünal hoca hiç gitmemiş gibi) başarılı sonuçlar almaya devam ediyor. 
İyi de madem sistem devam ediyor, iyi futbol oynayarak takım kazanıyor, şampiyonluk şansı neden %40'lara 30'lara düşsün ki?
Damat beyin full desteği de sürdüğüne göre...
Bu destek hala sürüyor mu gerçekten? Yoksa dengeler yerine otururken diğer kulüpler, Trabzonspor'a tanınan ayrıcalıklara uyandılar mı?
Elbette uyandılar. özellikle Fenerbahçe, Trabzon'a uygulanan borç yapılandırmasının kendilerine ve diğer kulüplere de tanınması gerektiği yönünde sesini yükseltince, işin rengi de değişiyor.
Tüm bunların üstüne Fenerbahçe stadında Damat Berat Albayrak aleyhine tezahüratlar da patlak verince, Fenerbahçeli olduğu bilinen Sn Reis, Ak Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bakanlarla özel ve acil bir toplantı yaparak, kabinedeki herkesin bir daha hiç bir takım lehine ya da aleyhine açıklama yapmaması ve destek vermemesi konusunda uyarıda bulunuyor.
Düşünsenize tüm tribünlerden yayılacak bir tezahüratlı protesto eyleminden sonra ne olurdu Sn Erdoğan'ın itibarı? Maazallah...
Ama Sn Erdoğan anında konuya el koyarak, tüm stadlara kötü örnek teşkil edecek olası bir toplu tribün protestolarının önünü de kesmiş oluyor...
Berat Albayrak damat beyefendiler de bu uyarıyla ister istemez çok sevdiği, şampiyon olabilmesi için her şeyi ama her şeyi yapmaya hazır olduğu biricik Trabzonpor'undan uzak kalıyor.
Bu durum elbette takıma kötü etki etmiyor. Neden? Çünkü Ünal Karaman çok iyi bir takım kurmuş, kadro tıkırı tıkır işliyor, şampiyonluğa doğru gidiyor...
..da Başakşehir, Sivasspor ve Alanyaspor'un yanına çok daha dişli bir rakip ekleniyor.
"Galatasaray!"
Ligin ilk yarısında, 10 puan geriye düşmüş Galatasaray, iyi futbol oynamamasına rağmen, Fatih Terim'in de deneyimiyle aradaki farkı kapatıyor, 20 yıl aradan sonra gelen son Fenerbahçe galibiyetiyle de zirvedeki Başakşehşehir ile puan farkını bire indiriyor. Trabzon'la puanları eşitliyor.
Her ne kadar Trabzonspor'un, Elazığı depremi nedeniyle ertelenen Malatyaspor maçı olsa da, Galatasaray deplasmanına gidecek olması ciddi bir dezavantaj!
Eğer Galatasaray iddialı duruma gelmeseydi, Trabzonspor, Başakşehir, Alanya ve Sivas'ı geçer, şampiyonluk şansı %80'lere kadar çıkardı ama Galatasaray gibi bir camianın rakip olması işi çok zorlaştırıyor.
Belki Trabzon, G.Saray'daha iyi futbol oynuyor olabilir ama son iki yılın şampiyonu, Fatih Terim  deneyimi ve taraftar farkı dengeyi bozabilir.
Eğer son haftaya puan puana girilirse, lig sonunda oynanacak erteleme Malatya maçı kader maçı olabilir ve o maçta neler olur neler, varın siz düşünün!
Trabzonspor'un, ortaya koyduğu performansla zaten her hangi bir harici, gayri ahlaki bir desteğe ihtiyacı olmadığını kanıtlamış durumda.
Ve eğer Bordo Mavililer şampiyon olursa, bu Hüseyin Çimşir'den çok Ünal Karaman'ın başarısı olacaktır...
Ve eğer Damat Berat bey araya girmemiş olsaydı ligi açık ara lider götüreceğini de bilmem anımsatmama gerek var mı?
Ve eğer şampiyonluk kaçarsa bilin bakalım suçlusu kim olacak?
Bilmediği, anlamadığı konulara burnunu sokan her kimse işte tam da odur!
Ne demiş Dostoyevski ?
Şeytan uyuyakaldı bir gün. Rüzgar sert esti. Üç tüy düştü şeytandan dünyaya. Biri paraya yapıştı, diğeri mevkiye, öteki de ihtirasa. O günden sonra şeytan hiçbir iş yapmadı.

@SuatOktySnck

                                 YAZININ VİDEOSNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN: 


Cuma, Şubat 21, 2020

Sors'u Türkiye'ye kim davet etti?

Cumhurbaşkanı ve Ak Parti Genel Başkanı Erdoğan’ın başı çektiği geniş bir güruh, Gezi olaylarının arkasında “Faiz Lobisi”nin olduğunu, bu Faiz Lobisi'nin de borsa spekülatörü George Soros’un bulunduğunu İddia ediyor.
Bunu duyan sokaktaki Ak Partili vatandaş da Gezi olaylarına katılan, destekleyen herkesi
Şeytan gibi görmeye başlıyor.
Gezi olayları hakkında karar açıklandıktan sonra gözler, Soros’la bağlantısı olduğu iddia edilen isim (özellikle) Osman Kavala’daydı.
Kavala önce beraat etti, sonra 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin tekrar tutuklandı.
Anlayacağınız, suç uyduruldu.
İşin ilginç yanı, davaya bakan tüm hakimler hakkında da soruşturma açıldı.
Yani nefret çok büyük!
Peki gerçekten de Osman Kavala Soros’çu mu?
Ya da Soros, Kavala aracılığıyla Türkiye’de ayaklanma başlatıp iktidarı devirmeye çalışmış olabilir mi?
Bu arada George Soros için kullanılan “spekülatör” kelimesinin Türkçe karşılığının “vurguncu” olduğunu anımsatmak isterim.
Bu konuyla ilgili, Gezi olaylarından hemen birkaç gün sonra, 28 Haziran 2013’te düzenli yazılar kaleme aldığım www.bursaport.com sitesinde, “Erdoğan, Soros'u tanıyor mu?” başlıklı bir yorum yazmıştım.
Şöyle demiştim o yazımda: Bloomberght.com adlı Sitede yer alan haberi okuyunca, yıllar önce Soros ile ilgili medyamızda çıkan haberler geldi aklıma.
Yıllar önce dediğime bakmayın, yani bundan yaklaşık 7-8 yıl öncesine götürecem sizi şimdi. Yazıyı kaleme aldığımda 7-8 yıl, şimdi 14-15 yıl olduğunu da hemen eklemeliyim.
Soros ile ilgili kaygı dolu ilk yazıyı Türkiye'de Can Dündar yazmıştı.
(o yazıyı aradım ama bulamadım) Dündar o yazıda Soros'un yatırım yaptığı her ülkenin daha sonra iç karışıklık yaşadığı konusunda uyarılarda bulunuyordu.
Bazı kesimler tarafından şeytanın oğlu olarak da adlandırılan ve esas işlevi borsa spekülatörlüğü yani
“vurgunculuk” olan ünlü yatırımcı ve Soros Fon Yönetimi'nin başkanı George Soros'u Türkiye'de yatırım yapması için davet eden kim biliyor musunuz?
Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan.
14 Haziran 2005'te George Soros'u kendi makamında kabul eden Erdoğan, Macar asıllı Amerikalı Yahudi iş adamını yatırım yapması için ülkemize, davet ettiğine dair haber ajanslardan medyaya yansımıştı.
Haberi geçen ajans İHA Ankara temsilciliği: “Başbakan Erdoğan, ünlü yatırımcı Soros'u Kabul etti” Can Dündar, köşesinde Soros'u deşifre(!)
Ettikten sonra da ilk röportajı yapmak zorunda kalan ilk gazeteci de yine kendisi oldu.
Dündar röportajı yapmaya gönül rızasıyla mı gitti, yoksa kerhen mi, bilmiyorum ama iki bölüm halinde yayınlanan röportajda söylenenler bugün yaşananlara ışık tutacak ayrıntılar taşıyordu.
12 Mayıs 2005 tarihinde Can Dündar’ın sorularına açık yürekli(!) yanıtlar veren Soros'un sözlerini
kullanarak 'AKP, İslami bir ülkenin en demokratik partisi' başlığını atmıştı Milliyet Gazetesi.
Bakar mısınız tanımlamaya: 'AKP, İslami bir ülkenin en demokratik partisiymiş…
Kim diyor bunu?
Soros…
Kim?
Bugün Ak Partililer’in
Nefret ettiği isim, borsa vurguncusu…
O tarihte AKP ve Erdoğan’a nasıl da gazını vermiş borsa baronu sinsi kurt Soros değil mi?
"Nerede devrim var kızıl milyarder orada" Başlıklı 13 Mayıs 2005 tarihinde yayınlanan röportajın 2. gününde Can Dündar’ın sorularını aynı dürüstlükle yanıtlamaya devam eden Yahudi asıllı borsa spekülatör yani vurguncusu Soros amca, Can Dündar’ın, "diktatörler sizden korkuyor, çünkü siz gelince onlar devriliyor. Değişimi tetikliyor musunuz, yoksa kokluyor musunuz?” şeklindeki soruya şöyle yanıt veriyor:
“Değişim halktan gelmelidir. Elbette vakıflarımızın demokrasi talebine katkısı olabilir ama halk desteklemedikçe bu hiçbir işe yaramaz. Bu açıklama üzerine Can Dündar, “ama muhaliflere para vererek değişime önayak oluyorsunuz” diyor…
George Soros bu açıklamaya, “hayır. Ben değil, oranın halkı önayak oluyor. Biz onlara destek veriyoruz” diye karşılık veriyor…
Tam da Sn Recep Tayyip Erdoğan'ın şikâyet ettiği konulara taa 2005'te değinmiş Soros amca değil mi?
Diktatörlere karşı ayaklanan halkı destekleyen bir borsa spekülatörü.
2005'te 75 yaşında olan bu adam bugün 90 yaşında!
Peki bu adamı Türkiye’ye kim davet etmiş ve onu makamında kim konuk etmişti?
Elbette dönemin başbakanı Erdoğan…
Bugünün mutlak muktediri, tek adamı, Türkiye’nin halk tarafından seçilmiş ilk cumhurbaşkanı,
Ak Parti genel başkanı, yargıyı, orduyu, emniyet teşkilatını, medyayı, değil elinde, iki dudağının arasında tutan, yandaşları tarafından Reis ve Dünya Lideri namıyla andığı Erdoğan!
O tarihlerde Erdoğan’ı uyaran kimse olmamış mıydı dersiniz? Olmaz olur mu?
İşte onlardan biri: Güngör Uras.
Uras, 22 Haziran 2006'da Milliyet Gazetesi’ndeki köşesinde yer alan "ben Soros'tan korkarım" başlıklı yazısında şöyle bir uyarı yapmıştı: "açık toplum enstitüsü etrafında topladığı entelektüeller, yazarlar, çizerler, üniversiteler ve ülke politikasında şu veya bu görüş yanlılarına destek vermeye başlasa... Aldınız başınıza kocaman bir belayı. Soros'un pozisyon alma hakkı var da benim yok mu? Benim pozisyonum belli. Ben Soros’u sevmiyorum. Türkiye'deki ilişkilerini yanlış ve zararlı olarak değerlendiriyorum. Bunun için Soros'tan korkuyorum. Ama, benim Soros’u sevmemem "ne yazar"? Soros sevenler o kadar çok ki...
Bakınız şu kriz döneminde, AB'den, ekonomiden, enerjiden sorumlu anlı şanlı bakanlarımız.
Soros ile yemek yemek için, Ankara'yı bırakıyor, koşa koşa İstanbul'a geliyor."
Güngör Uras, AKP iktidarını, bakanlarını ve elbette Sn Erdoğan’ı kibarca uyarmış.
Bugün olduğu gibi Erdoğan o gün de kimseyi dinlemediği için, bu uyarı da havada kalmış elbette!
Şimdi gelelim bugüne.
Yani günümüze...
Sn Recep Tayyip Erdoğan "Gezi Parkı" olaylarının arkasında dış güçler olduğundan
Avazı çıktığı kadar şikâyet ederken adres olarak "Faiz Lobisi”ni göstermişti.
Yani uluslararası borsa simsarları, borsa spekülatörlerini.
Bu Faiz Lobisi’nin çıbanbaşı olarak da karşımıza Soros çıkıyor!
Üstte de vurguladığım gibi, Dündar'a verdiği röportajında ne diyordu ak saçlı sinsi
gülüşlü Soros amcamız?
"değişim halktan gelmelidir. Elbette vakıflarımızın demokrasi talebine katkısı olabilir, ama halk desteklemedikçe bu hiçbir işe yaramaz."
Yani, Soros amca demek istiyor ki "bir sıkıntı olacak ve o sıkıntı olursa, biz de o sıkıntılı kısmı kaşıyacaz yaray haline gelecek, yarayı daha da kaşıyıp iltihap olacak ve sonra..."
Sonra ne ola ki?!
Halk ayaklanması…
Olmadı darbe…
Darbe mi?
Nasıl yani?
Darbeyi kim yapacak ki?
Orduuuuu, generaller…
Peki ya askerlerin böyle bir niyeti yoksa!
O zaman niyeti olan subayların önü açılmalı, onlar üst rütbelere taşınmalı, veeee….
15 Temmuz darbe girişimi…
O generallerin paşaların önünü kim açmış, onların rütbelerini kim yükseltmişti?
Kim?
Duyamadım, kim, efendim!
Erdoğan mı, dediniz…
Evet, doğru bildiniz,
Benden bir adet çalarlı kol saati kazandınız(!)
Peki George Soros’u ülkeye yatırım yapması için Erdoğan davet etti, kabul. Gezi parkı olayları ilk
başladığı gece, yani yara kaşınmaya başlamadan, henüz küçük bir sivilceyken, apse yapmadan, daha o gece, Gezi Parkı'nda toplanan 50-60 kişilik gruba sabah ezanına müteakiben saldırı emrini kim verdi?
Kim?
Soros mu?
Acaba, Soros'un adamları İstanbul Valiliği’ne, Emniyet Müdürlüğü'ne sızmış olabilir mi, ne dersiniz?
Ya da İstanbul BŞ Belediyesi’nin dozer ve kepçelerini, ağaçları sökmek için Gezi Parkı'nın önüne
gönderen Soros muydu?
Veya, 19 Haziran 2013 Cumartesi günü, ben de oğlum Tarık ile birlikte bulunduğum Gezi Parkı’ndaki o son gün, akşam ezanına müteakiben başlayan Gezi Parkı ve Taksim müdahalesi emrini de Soros vermiş olabilir mi?
George Soros’un hem İçişleri Bakanlığı’na, hem de İstanbul BŞ Belediyesi’ne ve tabii ki, orada toplanan kalabalıklara etki edebileceğine inanıyor musunuz gerçekten?
Ya da Osman Kavala!?
Soros için şeytanın oğlu dediysem mecazi anlamda dedim, gerçekten tüm bunları yapabilecek kudrete
sahip biri olduğunu düşünmüyorsunuz umarım!
Zira benim gibi, yüz binlerce kişiden oluşan sıradan halkı meydanlara çeken polisin orantısız güç kullanımı ve dönemin başbakanı Erdoğan'ın kendini halkın üstünde görme çabası ve inadından gayri başka bir şey değildi!
Var sayalım, George Soros’un bu işlerde parmağı var...
Eğer, Erdoğan gezi parkında eylem yapan vatandaşların yanına gidip "ben de sizinle ağaçları koruyacağım. Başbakan olarak sizi destekliyorum" deseydi... Ne olurdu?
Gezi olayları bu kadar büyür müydü?
Yoksa her şey tatlıya bağlanıp konu kapanır mıydı?
Bence kapanırdı ve Soros ya da varsa bir destekçi, kuyruğunu kıstırıp kaçar giderdi... 
İyi ama, başbakan Erdoğan o emirleri kendisinin verdiğini itiraf etmemiş miydi?
Yoksa, Erdoğan ve Soros...
Yok canım o kadar da değil…
İyi de, ne peki?
Ortada çok basit ve rahatlıkla tedavi edilecek bir yara varken, yanlış tedavi uygulayarak, George
Soros gibilerine fırsat yaratırsanız ve üstelik bu insanlara ortam hazırlarsanız, "faiz lobisi bizi
yıkmaya çalışıyor!" demeniz ne kadar samimi ve inandırıcı olur?
Daha önce buradan defalarca sormuştum,
Bir daha soruyorum: Hangi AVM, hangi kışla, hangi siyasi kariyer insan hayatından daha değerlidir?
Uğratılan maddi zarar belki bir şekilde telafi edilecek.
Ya sakat kalanların kaybolan uzuvları, ölüp giden canlar?
Ya polisimizin halk nezdinde tükenen itibar ve güveni?
olanlara bakınca söyleyecek tek bir şey kalıyor: Kendi düşen ağlamaz.
Bugün yaşadığımız her türlü kaybın tek bir sorumlusu var.
O da miting meydanlarında tekrarladığı arsız yalanlarla seçmenlerini kışkırtmaya
devam eden Sn Recep Tayyip Erdoğan’dan başkası değildir.
Bunu ben demiyorum. Ne yazık ki, kendi yaptığı ya da yapamadığı icraatları ve söyledikleri; "her şeyi" apaçık kanıtlamaya yetiyor!
Kanıtlamıyor mu, yalan mı?
Siz hala dış güçler yalanına mı inanıyorsunuz?
İyi de yıllar önce ne demişti Sn Erdoğan dış güçler hakkında: “Eğer sizin bünyeniz güçlüyse, sağlamsa, bünyede olan virüs hiçbir zaman sizin vücudunuza zarar veremez"
Peki o zaman vücudun içine virüsü kim soğuktu?
Virüsü bir tanıyalım: Adı Soros.
Kim çağırmıştı?
Kim, söyleyin hadi kim?
“ya taraf olursun ya da bertaraf olursun"
“ya bizdensin ya onlardan” diyerek toplumu ikiye bölen bünyeyi zayıflatan,
virüslere karşı dirençsiz bırakan kim?
Kim?
Efendim, kim,
Duyamıyorum kim dediniz,
Çekinmeyin hadi söyleyin,
Kim?
Kemal Kılıçdaroğlu değil mi?
Tabiii yaaa, ah Kılıçdaroğlu ah,
Başımıza ne geliyorsa hep senin yüzünden.
Neyse, şaka bir yana, siz hala “başımız bitten, kıçımız itten neden kurtulmuyor?” umarım anlamışsınızdır.
Ne demiş atalarımız; “Sen eşek kalmaya razı olduğun sürece, sırtına semer vuran da çok olur…
daha sonra anırmak işe yaramayacak.
Çünkü sırtındaki semerden kurtulmaya çalışmadıkça, Süleyman gider, Recep gelir,
Recep gider Babacan gelir…
Haydi hayırlı işler…

@SuatOktySnck

YAZININ VİDEOSNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN: 






Salı, Şubat 18, 2020

Geziciler mi daha tehlikeli IŞİD mi?

İçimizdeki tehlikenin farkında mısınız?
Haberin başlığı aynen şöyle:
"IŞİD'in infazcı yöneticisi Bursa'da yakalandı!"
Ne?
Kim?
"IŞİD'in infazcısı"
Yani, infazcı derken?
Katil, cani, insanları tavuk gibi gırtlaklayan insanlık düşmanı yaratıklardan biri; Bursa'nın İnegöl ilçesinde yakalanmış.
Nasıl yani...
Bi'dakka...
Van minüt...
IŞİD, Sn Cumhurbaşkanı ve Ak Parti Genel Başkanı Erdoğan'ın DEAŞ, bazı kesimler tarafından da DAİŞ olarak tanımlanan, eli kanlı... Yok yok, eli kanlı tanımlaması da yetmiyor, vicdansızlar yığını, insanlıktan çıkmış, beyni yıkanmış organik vahşi robotlardan kurulu, hastalıklı insan görünümlü yığınlardan oluşan örgütün bir mensubu Bursa'da yakalanmış!
Haber şöyle: IŞİD'in üst düzey yöneticilerinden olduğu belirlenen Suriye uyruklu şüpheli yakalandı. Yakalan şüphelinin, IŞİD adına infaz gerçekleştirdiği ve bu kanlı eylemleri sosyal medya üzerinden yayınladığı öğrenildi.
Haber şöyle devam ediyor:
İl Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekipleri, Suriye'nin Deyrezor kentine bağlı El-Meyadin ve El-Bukemal bölgelerinde IŞİD'in üst düzey yöneticisi olarak görev yapan "Abu Taki Alshamy" kod adlı 50 yaşındaki Y.A.A'nın, İnegöl'de saklandığı bilgisine ulaştı.
Harekete geçen ekipler, Bursa Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla Özel Harekat Şubesi'nin de destekleriyle operasyon düzenledi.
İlçede bir inşaatta gözaltına alınan Y.A.A, sorgulanmak üzere İl Emniyet Müdürlüğüne getirildi. Bir doğal gaz servisinde çalışan Y.A.A'nın, IŞİD'in daha önce yayınlanan videolarında esirlerin tabancayla infaz edilmesi görüntülerinde yer aldığı öğrenildi.
Başlığa bakar mısınız? "IŞİD infazcısı yakalandı"
İyi de adam bir yere kaçmıyormuş ki yakalansın.
Tam 3 yıldır İnegöl'de yaşıyormuş da kimsenin ruhu bile duymamış.
Mide bulandırıcı...
Ürkütücü...
Korkunç...
Endişe verici...
Bu yaratık nasıl oldu da Bursa'ya, Bursa'nın İnegöl ilçesine geldi, yerleşti ve üstelik bir doğal gaz firmasında iş bulabildi?
Off ki ne of!
Yalnız haber de eksik bir şey var ki, bu benim endişemi de artırdı.
"Abu Taki Alshamy" kod adlı Y.A.A TC vatandaşı mı, Suriyeli mi?
Sonra anlaşıldı ki, Türk değil,
Suriyeliymiş. 
Soruşturma genişletilmiş ve 3 kişi daha gözaltına alınmış!
İçimiz rahat etti mi, elbette hayır!
Kafamda hala deli sorular!
Bu yaratığın Türkiye'ye girmesine kim yardımcı oldu?
Nasıl sınırı geçti?
Devlet güvenlik güçleri o sırada ne yapıyordu ve bu adam nasıl bu kadar rahat işe girip normal bir insan gibi yaşamaya başladı?
Evet, emniyet güçleri bu caniyi yakalamış ve enselemiş...
Tekrar anımsatıyorum. Adam kaçak değil, sıradan insanlar gibi normal bir hayata geçmiş, sanki sinek öldürür gibi insan öldüren kendisi değilmiş gibi!
Peki ya başkaları da var mı?
IŞİD'in uyuyan hücreleri de olabilir mi?
Yok diyebilir miyiz?
Bundan nasıl emin olabiliriz?
Suriyeliler arsızca ülkeye doldurulurken, itiraz edenlerin ne kadar haklı oldukları bir kez daha anlaşılmıyor mu?
Gerçek ve mazlum, savaş mağduru mültecilerin arasına bu insanların karışabileceği ve çok dikkatli olunması gerektiği defalarca yazılıp çizildiği halde, nasıl oluyor da caniler aramıza karışabiliyor?
İçimizdeki tehlikenin farkında mısınız?
Bizi yönetenlerin toplumu kimlerle entegre etmeye çalıştıkları, nasıl bir felakete sürükledikleri şimdi daha iyi anlaşılmıyor mu?
Bizim askerimiz Suriye'de şehit olurken...
Bir dakka...
Bir van minüt daha...
Suriye'de yaşamını yitiren Mehmetçiklerimiz gerçekten şehit mi?
İyi de şehitlik kavramı; vatan toprağını savunurken, ecdadını, soyunu sopunu, dinini imanını korur kollarken ölündüğünde olmuyor muydu?
Bizim askerimiz vatan toprağında değil, bir başka ülkenin, üstelik Müslüman olan din kardeşimiz bir ülke askeri tarafından öldürülüyorsa, toprağını, vatanını savunan kim oluyor?
Bizim askerimiz mi, Suriye askeri mi?
Bizim askerimiz şehit sayılıyorsa Suriyeli asker öldüğünde ne oluyor?
Bizim askerimiz Suriye topraklarında hedar edilirken, Suriyeli gençlerin batıda nargile keyfi yapmasının vatandaşın canını sıkması kadar doğal ne olabilir!
Evet, savaş mağduru yaşlı, kadın ve çocuk mültecilere kimsenin lafı yok da...
Aslan gibi(!) Suriyeli gençlerin arasında kaç IŞİD'li olduğunu düşünmeye çalıştıkça ne kadar büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığımızı, başımıza nasıl büyük bir bela açıldığını anlatacak kelime bulamıyorum!
Aha buraya yazıyorum. Hiç kimse güvende değil... Hiç kimse...
Ne iktidara muhalif olanlar, ne de iktidar yandaşları, yani Ak Partililer...
İçimize bu dinamiti sokanlar, dinamit sokulurken izleyen, göz yuman ya da destekleyenler, fitil ateşlendiğinde kaçmaya fırsat bulamayacaklar!
Bu arada, aklıma gelmişken değinmeden geçmek istemiyorum...
Gezi olayları yaşandığında, yani 7 yıl önce ne IŞİD biliniyordu ne DAİŞ, ne de DEAŞ...
Bugün gelinen duruma baktığımızda Gezi Olayları'na katılanların nasıl da düşmanlaştırıldığını üzülerek görüyor insan.
Özellikle de Gezi Parkı'nı hiç görmemiş, gezmemiş oradaki ruhu anlamayanların ahkam kesmesi daha da üzücü... Oysa Gezi direnişine katılanların tek bir isteği vardı. Özgür, rahat, çağdaş ve huzurlu bir ülkede, düşüncelerine, kılık kıyafetine karışılmadan yaşamak!
Gezi Parkı'nda direnenler kimseye saldırmadı, kimseyi yaralayıp sakat bırakmadı, kimsenin hayatına kast etmedi.
Elbette mesele 3-5 ağaç değildi...
Esas mesele iktidarın insanların hayatına müdahale etmeye çalışması ve buna karşı gelen, asıl amacı barışçıl olan yüz binlerce direnen insanın tarihi mücadelesi...
Bu insanlara şiddet kullanarak karşılık veren kimdi?
Yaralanan, ölen, sakat kalan kimdi?
Dönemin Başbakanı Erdoğan, Topçu Kışlası yapacaktı ya...
O yüzden kesilmemiş miydi o ağaçlar?
Sahi ne oldu Topçu Kışlası?
Gezi Parkı'nda direnen insanlar darbeci, hükumeti devirmeye kalkmakla, hainlikle suçlandı!
Oysa sonra anlaşıldı ki, esas darbe yapmak isteyen, iktidarın kuyusunu esas kazmaya çalışanlar, aynı menzilde yürüdükleri, alnı secdeye değen badem bıyıklılarmış...
Ve IŞİD...
Gezi Parkı'na katılanları lanetleyenler ne demişti o dönem IŞİD militanları için? "Öfkeden bir araya gelmiş Sünni gençlerdir"
Gerçekten de "öfkeden bir araya gelmiş Sünni gençlerden" oluşan bir grup muydu?
Peki IŞİD ne istiyordu, istediğini elde etmek için ne yaptı?
Kan, gözyaşı, acı ve ıstırap dışında... On binlerce insanı katletti...
Gezi Olayları'na katıldıkları ya da sözüm ona liderlik ettikleri gerekçesiyle aylarca, yıllarca hapiste yattı insanlar...
"Osman Kavala nihayet beraat etti, bi yere kaçmayacak, yeri ve yurdu belli... Gider istediğin zaman, canın sıkılınca tutuklarsın(!)"
diye yazmıştım ki, yine kendimizi dünyaya güldürdüğümüz bir karar çıktı ve Osman Kavala daha dışarı çıkmadan yeniden tutuklandığı haberi geldi. Üstelik bu sefer 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin..
Şaka değil, gerekçe tam da böyle...
O zaman aklıma gelen şu soruyu sorayım: Geziciler mi daha tehlikeli IŞİD mi?
Geziciler içeride, e bir kaç IŞİD militanı da yakalandı...
IŞİD'in eli kanlı canileri ise aramızda dolaştı ve belkide hala aramızda yaşıyor olabilir...
Yakala yakalayabilirsen...
Allah sonumuzu hayretsin, diyecem ama biliyorum ki, Rabbim bu işe karışmıyor...
Evreni yaradan kudretin verdiği aklı kullanamayanlar önce çürümeye sonra da yok olmaya mahkumdurlar!

@SuatOktySnck

YAZININ VİDEOSNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN: