Salı, Mart 16, 2021

Yıllarca "Ne Mutlu Türküm Diyene" diye haykırdık ama mutlu olamadık!

Gündemde her sorunumuzu hallettik, ekonomi şahane, teknolojide dünya birincisiyiz, aya gidecez, sonra da mars gidiyoruz ya, biz neyi tartışıyoruz. Andımızı… Andımız artık tarih oldu, sonra Atatürk’ün kabartması cumhurbaşkanlığı nişanından kaldırıldı, Atatürksüz bir nişan hazırlandı…

Soru şu, AKP iktidarının, ve elbette Erdoğan’ın Atatürk ile Cumhuriyet ile sorunu mu var?

Tüm bu olanlardan anlaşılıyor ki, evet, sorunu var…

Tabelalardan TC’nin kaldırılmak istenmesi, Statlardan, hava alanlarından Atatürk adının silinmesi hemen her şey, bu iddiayı güçlendiriyor.

Peki bunu neden birden değil de yavaş yavaş yapıyor…

Mesela Atatürk bir çok devrimi bir çırpıda yapmıştı, Erdoğan karşı devrimi, ki bu tüm yaşanılanların Atatürk’ün ilerici devrimlerine karşı yapılan karşı bir devrim olarak  niteliyor ki, açıkçası ben de böyle olduğunu düşünüyorum!

O zaman akla şu soru geliyor: Erdoğan korkak mı, Atatürk gibi cesur değil mi? Neyden korkuyor da böyle davranıyor?

Çünkü halkın büyük bir bölümünde olan Atatürk sevgisinden ve doğacak tepkiden çekiniyor. 

Kurbağa deneyi gibi , yavaş yavaş suyu ısıtarak, bazı uygulamaları yapıyor tepki gelince de geri adım atıyor.

Taa ki en en en güçlü hale gelene kadar!

“Diyeceksiniz ki, “daha ne kadar güçlenecek?”

Evet şu anda da .çok güçlü ama bunun daha kudretli hali var… 2023’te ki seçimlerden sonra çıkacak sonuç, hem Erdoğan’ın hem de Türkiye’nin kaderini belirleyecek.

Ya Türkiye kazanacak ya Erdoğan!

Erdoğan kazanırsa, çok ama çok güçlenmiş bir Erdoğan gerçek anlamda bir DİKTATÖR haline gelecek, onun önünde kimse duramayacak, istediği her şeyi yapabilecek. Türkiye'yi eyaletlere bölmekten tutun da, Öcalan’ın ev hapsine bırakılması, Kürdistan’ın kurulması, muhaliflerin tek tek yok edilmesi, siyasi partilerin  kapatılması…

Aklınıza gelebilecek, bir dikta rejimde ne olabilirse onlar yaşanacak…

Peki ya Erdoğan kaybederse?

En iyi ihtimalle, Erdoğan çekilecek, çekilmeyip, İstanbul seçimlerinde yaşananlar gibi bir şey olursa, işte o zaman olacakları düşünmek bile istemiyorum!

Neyse, tekrar andımız konunsa geleyim, 2018’de bu konu gündeme geldiğinde, Bursaport.com sitesinde  “Türk müsün, doğru mu, çalışkan mı?” başlıklı bir yazı kalem kalmışım, o yazıyı güncelleyerek anımsatmak istiyorum, 

Şöyle demişim o yazıda; 

Çocukluğumuzda, her sabah okullarda haykırdık...

"Türküm, doğruyum, çalışkanım..."

Ne zamandan beri?

1932'de dönemin Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip kaleme almış. 'Öğrenci Andı' 79 yıl okullarda ders başlamadan önce okutuldu.

Dile kolay tam 79 yıl... 

Atatürk'ün vefatından altı yıl önce...

"Ulu Önder bu işe ne dedi, neden böyle bir şeye ihtiyaç duydu?" diye düşünmeden edemiyorum.

O dönem için belki haklı bir tarafı olabilir.

Yeni kurulmuş bir ülke, ümmet toplumundan millet toplumuna geçiş hızlandırılmak istenmiş olabilir de...

Ya bugün?

Bugünden bakınca, yapılmak istenenin anlamsızlığı ortaya çıkıyor.

Belli ki bir bilinç oluşturmak istenmiş.

Kime?

Halka.

Kim bu halk ya da millet?

Türk milleti.

Türklerin çocuklarına "Türküm" dedirtmek, Türk olduklarını anımsatmanın ehemmiyeti ne ola ki?

Yalancı mı ki Türkler, "doğru" olduklarından endişeleri mi vardı ki "doğruyum" dedirttiler...

Tembel miydi Türkler, "çalışkanım" diye çocuklara belletmeyi düşündüler?

Küçükleri korumayan, büyükleri saymayan, yurdunu sevmeyen bir millet olabilir mi?

"Varlığım, Türk varlığına armağan olsun" ne demek?

Çanakkale'de, Yemen'de, Kurtuluş savaşı sırasında her cephede varlığını feda etmedi mi atalarımız?

Bence andımızın her satırı halka güvensizlik, millete saygısızlık içeriyor.

Türkiye Cumhuriyeti'nde sadece Türkler yokken, varlığın Türk varlığına armağan edilmesini nasıl açıklamak gerek?

Anayasamızın 66. maddesi "Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür" diyor.

Mustafa Kemal Atatürk de "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk halkına Türk Milleti denir" demiş.

O zaman aynı şeyi tersten soralım: Ülkenin Adı Kürdiye olsaydı ve biri çıkıp "ne mutlu Kürdüm diyene, varlığım Kürt varlığına armağan olsun, diye and içirseydi, "Kürdiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Kürttür" denseydi, tepkiniz ne olurdu?

Türksünüz ve her sabah "ne mutlu Lazım, Gürcüyüm, Çerkezim, Boşnakım, Arnavutum diyene, varlığım (......) varlığına armağan olsun", diye and içmek zorunda bırakılsaydınız...

Biraz empati...

79 yıl bu ülkede çocuklar "Andımız"ı okuyarak büyüdü?

Peki neden bu toplum (Türkler) doğru değil, çalışkan hiç değil, neden yoğurttan başka bir icadımız yok?

Kim engelledi?

Neden yaşlılarımıza saygısız, küçüklerimizi tacizden tecavüzden, kadınlarımızı şiddetten koruyamaz olduk, çocuk yaşta çalışmaya mahkum ettik?

Andımızın tüm anlamlı(!) sözlerini ezberlememize rağmen, 79 yıldır neden hiç işe yaramadı?

Bizi kim engelledi, başarılı olmamızı kim istemedi?

Almanya 2. Dünya Savaşı'nda yerlebir olmuştu.

Yıl 1945'ti...

Türkiye savaşa girmemişti...

Yerlebir olan Almanya 15 yılda başka ülkelerden işçi davet etme kararı aldı...

Almanya'ya Türkiye'den ilk işçiler 31 Ekim 1961'te gitmeye başladı...

Yani savaştan 16 yıl sonra.

Gelin hep birlikte basit bir kıyaslama yapalım.

Ak Parti 2002'de ülkenin başına geçti.

Evet ekonomi kötüydü, ülke de ama Almanya gibi yıkılmamıştı. Genç insan gücünü kaybetmemişti...

19 yıl sonra 2021'de Türkiye'nin geldiği duruma bakın hele...

Almanlar yıkılan bir ülkeden ne hale gelmiş!

Andımızı okuyarak büyüyen neslin yönettiği Türkiye ne halde!

Sıfır teknoloji...

Sıfır hayvancılık ve tarım...

Sıfır ekonomik kalkınma...

Süper güç haline gelen Almanya Şansölyesi Merkel'in makamına bakın, bir de çökmüş ekonomiye sahip Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sarayına!

Kurtuluş savaşından çıktığımız halde on yılda kurduğumuz fabrikaların tamamının satıldığını da eklememe bilmem gerek var mı?

And içsen ne olur içmesen ne!

Elde sadece kendini Türk zanneden bir millet var...

Ne doğru, ne çalışkan, ne saygılı, ne de ezileni mazlumu koruyan kimse kalmış ortada?

İnsan bile olmayı becerememiş bir topluma sığ ve basit bir milliyetçilik aşılar, bayrak sevmekle, milli marş ezberlemekle kalkınılamayacağını, çağdaş olunamayacağını öğretemedikten sonra, değil her sabah, günde beş defa bile andımızı okutsanız beyhude...

İçi eğitimle doldurulamamış bir and 96 yıl sonunda size çürümüş bir ahlak, çökmüş bir ekonomi, hacılar, hocalar tarafından beyni yıkanmış kandırılmış bir toplum bırakır.

İnanmıyorsanız, çıkın dışarıya bakın;

1945'te yıkılan Almanya 16 yıl sonunda Türkiye'den işçi alırken, Ak Parti Türkiye'si 19 yıl sonunda Suriyeli cenneti oldu.

Evet  ABD’de benzer bir uygulama var! Örnek alınan ülke ABD... Onlarda da var benzer bir uygulama...  Amerikalı öğrenciler 1892'den beri; "Herkes için özgürlük, adalet ve tek bir millet olmayı sağlayan cumhuriyeti temsil eden ABD bayrağına, sadakat ile bağlı kalacağıma tanrının huzurunda yemin ederim" diye and içiyordu. Günümüzde ise 4 eyalet dışında 46 eyalette öğrenciler bu andı her sabah okumaya devam ediyor.

Biz bugün onca sorunumuz derdimiz varken, andımızı tartışıyor ve Erdoğan’ın istediğini yapıyoruz. 

Çünkü Sn Erdoğan santim santim amacına yaklaşıyor. Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkıp yerine dine dayalı bir sistem kurmak…

Peki TC’nin yıkılmasını başka kim ister, kimin işine yarar?

O zaman haydi hep birlikte haykıralım; 

Türküm, doğruyum, çalışkanım. 

İlkem; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. 

Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir. 

Ey büyük Atatürk! 

Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe, hiç durmadan yürüyeceğime and içerim. 

Varlığım, Türk varlığına armağan olsun. 

Ne mutlu Türküm diyene!

Mutlu musunuz?

@SuatOktySnck 


YAZIMIN VİDESUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN:










Pazartesi, Mart 15, 2021

Ünsal Ünlü Ben Ünsüz(!)

Orhan baba, Orhan Gencebay efsane şarkılarından birinde, "hatasız kul olmaz" diye haykırmıştı... "hatamla sev beni" diye eklemişti...

Ama önemli olan hatayı fark edip, özür dilemek...

Hadi, birini hatasına rağmen sevip sevmemeyi geçtim, özür dileyen kişinin özrünü yok saymak için nasıl bir egoya, kibre sahip olmak veya nasıl bir düşmanlığın yaşanması gerek anlamakta zorluk yaşıyorum.

"Sen Ne Dersin?" YouTube kanalımızın Twitter hesabından bir paylaşım yaparak Ünsal Ünlü'yü eleştirdik...

Daha doğrusu, benim bir hatam yüzünden oğlumun acele edip konuyu paylaşmasıyla yaşandı bu hata!

Biliyorsunuz, gazeteci Levent Gültekin'e saldırı yapıldı.

Ardından da özellikle muhalif kesimden büyük bir tepki geldi Gültekin'e yönelik saldırıya.

Ama bazı gazeteciler, nedense bu durumu görmezden, duymazdan geldi.

Bazı yayınlarında Ünsal Ünlü, Gültekin'i samimi bulmadığını dile getirmişti.

Düzenli izlediğim, dinlediğim gazetecilerin bu konuda tepkilerini merak ettim.

Bu gazeteciler arasında, mesleğini bizim gibi Youtube'dan icra etmeye çalışan Ünsal Ünlü de vardı. Sabah programlarında üst üste iki gün izlediğim Ünlü, özellikle sabah 09.00'da başladığı yayınında Levent Gültekin'e yapılan saldırıdan hiç söz etmedi.

Ünlü, saat 09.00'da yaptığı canlı yayınından yaklaşık bir saat sonra gazeteleri yorumladığı bir başka yayın daha yapıyor.

Bu yayında konu edineceği bazı olaylara geniş şekilde değineceğini de sabah programında anımsatıyor genelde.

Nedense böyle bir anımsatma yapmadı. (ya da ben fark etmedim)

Levent Güntekin'e yapılan saldırıyı yok saydığını düşünerek, oğlum Tarık'la muhabbet ederken laf arasında neden böyle davranmış olabileceğine anlam veremediğimi söyledim.

Tarık benim anlattıklarımdan gaza gelip Twitter'dan Ünsal Ünlü'yü de etiketleyerek kendisine yönelik gereksiz bir eleştiri paylaşmış.

Ünsal Ünlü de haklı olarak buna tepki gösterdi.

Çünkü gazeteleri yorumladığı yayında aslında Levent Gültekin'e yapılan saldırıyı detaylarıyla ele alıp geçmiş olsun dileklerini iletmiş. Yani biz amatörce davranıp, aceleyle atılmış gereksiz bir twit yüzünden Ünlü'ye haksızlık etmişiz.

Ünlü bize tepkisini dile getiren bir mesaj attı, özür dilememizi istedi. Ben de hem Twitter paylaşımının altına, hem de özel mesajla özürlerimi ilettim. Hatta, cep numaramı da yazdım, belki sesli olarak arayıp özürlerimizi duymak ister diye düşündüm.

Aramayınca da konu kapandı sandım...

Ertesi gün gazeteleri yorumladığı programının ilk 10 dakikasında beni ve Sen Ne Dersin? (SND) kanalını yerin dibine soktuğunu öğrendim...

Meğerse özür dilememiz hiç umurunda olmamış Ünsal beyin...

Özelden yaptığımız yazışmayı ifşa etmekle kalmamış, kelime kelime, satır satır, didik didik edip yorumlamış...

Şimdi ben de onun videosunu yorumlamak istiyorum:

Yayının başında Ahmet Hakan'ı "meslek dayanışması adına iki cümle yazması lazımdı" diyerek eleştiriyor ve bizi meslektaşı olarak görmediğini şu sözlerinden anlıyoruz.

"İsmini falan anmayacağım, istedikleri bu biliyorum" diyor ve sonra bakın nasıl devam ediyor: "Sosyal medyadan saldırı"

Ünsal bey, saldırı değil, eleştiri yapıldı, saldırı böyle olmaz, yaptığımız yanlıştı, hataydı ve özür diledik. Bakın tekrar anımsatıyorum: Özür diledik!

Ve devam ediyor: "İsmini hakikaten söylemeye gerek yok!"

Aman söylemeyin, aman bizim beleşe reklamımızı yapmayın Ünsal bey(!)

Ama ne yapıyor, elbette ki... :"Ha isimlerini de söyleyeyim, Sen Ne Dersin?! Çünkü engelleyeceğim!"

Bu ne yaman çelişkidir böyle, az önce "İsmini falan anmayacağım, istedikleri bu biliyorum" diyor, ama sonra kanalımızın ismini anıyor.

Ünsal bey, kanalımızı izlemiyorsunuzdur, belki farklı çakma bir hesapla takip ediyor olabilirsiniz. Ya da birileri bu videoyu size ulaştıracaktır...

Size hakkımızda biraz bilgi vereyim.

Belli ki bizi tanımıyorsunuz, tanımak için bir çaba içinde olduğunuzu da sanmıyorum.

"Ulan kim bu Suat Oktay Şenocak, neyin nesi bu Sen Ne Dersin?" diye aklınızdan geçirmiş olabileceğinizi düşünüyorum.

SND yani Sen Ne Dersin? kanalını oğullarım Ferit, Tarık ve Ediz ile birlikte ben kurdum.

Ben, çoğunluğu spor servisleri olmak üzere uzun yıllar Bursa ve bir dönem İstanbul'da gazeteci, tv programcısı, yazar ve yönetmen olarak çalıştım.

Büyük oğlum Ferit uzun yıllar Olay Tv'de haber spikerliği yaptı. SND'nin koordinatörlüğü ve kurgu editörlüğünü yapıyor.

Ortanca oğlum Tarık Bursa Uludağ Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Oyunculuk Bölümünü bitirdi. Kanalımızın muhabirliğini yürütüyor.

En küçük oğlum Ediz Kastamonu Üniversitesi Grafik Bölümünde okuyor. Kanalın kurgu, kameramanlık ve gerektiğinde muhabirliğini üstleniyor.

Ben de onlara her alanda destek olmaya çalışıyorum. Yani anlayacağınız siz bizi meslektaşınız olarak görmeseniz, yaptığımız işi küçümseseniz bile, biz çağın gerektirdiği koşullarda gazetecilik yapmaya çalışıyoruz.

Hani Ahmet Hakan'ı meslek dayanışması yapmamakla suçluyorsunuz ya haklı olarak...

E biz biz meslekten değil miyiz Ünsal bey!

Dördümüz de Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şubesi üyesiyiz...

Muhalifiz... Bizimle neden dayanışmak istemiyorsunuz?

Yaptığımız işi değersiz görüp küçümsüyorsunuz, siz kendinizi çok muteber bir gazeteci görebilirsiniz, sizin adımızı anmamıza ihtiyacımız olduğunu mu sanıyorsunuz?

SND kanalımızı 26 Ocak 2019'da kurduk... Abone sayısı an itibariyle 98 bin 839... Videolarımızın toplam görüntülenme sayısı 44 milyon...

Ne dersiniz, sizin adımızı anmanıza ihtiyacımız var mı?

Neyse devam edelim...

Sadece kanalımızın değil benim de adımı anıyor.

Ve yalan söylüyor...

"Suat Oktay Şenocak bana mesaj attı" diyor.

Ben ona değil, kendisi SND Twitter hesabı üzerinden mesaj yazdı ve özür dilememizi istedi.

Ben sadece o mesaja yanıt verdim ve şöyle dedim: Ünsal bey merhaba! Sizi yakından izliyor ve aynı frekansta olduğumuzu, ülkenin sorunlarıyla, sıkıntılarıyla cebelleşip benzer kaderi paylaştığımızı vurgulayarak, bir meslektaşınız olarak özür diliyoruz.

Verdiği tepkiye bakar mısınız: "Biz aynı frekasta değiliz."

Evet haklısınız, bir kez daha özür diliyorum Ünsal bey, sizin frekansınız çok yüksek, o kadar yüksek ki... Ohooo... Yani arşı alaya ermişsiniz... Kibriniz ve aşağılayıcı üslubunuzla o kadar uçmuşsunuz ki, bu gidişle Elon Musk'tan önce Mars'a varacaksınız ha gayret!

Sn Ünsal Ünlü mesajımı okumaya devam ediyor ve ne demek istediğimi anlamıyor...

"Yanıldığımız için üzgün değiliz, eğer hiç değinmeseydiniz o konuya, daha çok üzüleceğimizi bilmenizi isteriz" diyorum, "Ne anlatıyorsun abi sen bi söylesene bana" diye tepki veriyor!

Ya arkadaş, size arkadaş dedim ama belki arkadaş olarak da görmek istemeyeceğiniz için geri alıyorum(!) Ünsal bey, bakın, yani direk bana sorduğunuz için tane tane anlatıyorum: Yanıldığımız için üzgün değiliz, çünkü ikinci yayınızda konuya değinmişsiniz. Üzgün olmamamızın nedeni yanılmış olmamız.

Neden?

Eğer Levent Gültekin'e saldırıya Ahmet Hakan gibi kayıtsız kalsaydınız işte o zaman daha çok canımız yanardı.

Mesela Ahmet Hakan'ın konuya sessiz kalması bizim umurumuzda değil.

Neden?

Çünkü o muhalif değil.

Ama sizin bizim gibi muhalif ve malum yaygın medyanın dışında gördüğümüz, tavrınıza değer ve önem verdiğimiz için bunu ifade etmek istedim. Eğer ola ki hiç değinmeseydiniz o konuya, daha çok üzüleceğimizi bilmenizi isteriz.

Bunu idrak edebilmek için üniversite okumaya gerek var mı?

Ama anlamadınız ya da ben anlatamadım, evet evet anlatamadım, hadi bir kez daha sizden özür dileyeyim, dilime yapışmaz ya!

Özel mesajımı okumaya şöyle devam etmiş: Sizin de her yayında dediğiniz gibi, ortak paydamız ülkemiz: Türkiye... Ve sizin gibi, Ruşen gibi Levent gibi... Bizim gibi insanlar ne yazık ki azınlıkta.

Buna ne dese beğenirsiniz: "Kim olduğunu bilmiyorum, Suat Oktay Şenocak, Ruşen dediğine, Levent dediğine göre... Ruşen'i tanıyordur, sormadım, bugün arayıp soracağım bu insanı tanıyor musun, diye..."

Bakın arkadaşlar! Ünsal beyin okuduğu bu mesaj özel, yani açıktan yapılmış bir yorum değil, SND kanalının mesaj alanından kendisinin bana yazdığı mesaja verilmiş özel yanıtımı ifşa ediyor.

Levent Gültekin'i tanıyorum, yüz yüze de, telefonda da konuşmuşluğum var, Ruşen Çakır ile tanışıklığım yok, karşılaşmadım da.

Açıktan Sn Çakır'a "Ruşen" diye hitap etmeyeceğimi bilemeyecek kadar bu işlere uzak biri olmasa gerek Sn Ünlü...

Ama neden bunu yapıyor, aklı sıra beni/bizi aşağılamak, seviyemizi düşük göstermek için!

Peki bu yaptığı etik mi?

Yani özel mesajlaşmayı bu şekilde manipüle etmesi?

"Gazetecilik yapacaksanız ağlanmayın" diye devam ediyor Sn Ünsal Ünlü... Bakın tekrar anımsatıyorum, bu bir özel mesajlaşma. Ünlü, özel yazılmış mesaj üzerinden algı yaratmaya çalışıyor...

Oysa benimki ağlanmak değil, sadece durum saptaması...

Hangi koşullarda çabaladığımızı, her şeye rağmen mücadelemize devam ettiğimizi, değer vermiyorsanız bile emeğimize saygı duyulması gerektiğini bilmenizi istediğim için bu anımsatmayı yaptım...

Verdiği tepki aynen şöyle: "O zaman yapmayın, yapma, mecburiyetiniz var mı?"

Ya, off of...

"Biz, malum sistem içinde refüze edilmiş gazeteciler seslerini duyurmaya, vatandaşa içini dökme fırsatı tanıyan platformlara yaşatılan baskı ve kısıtlamaları eminim siz de tahmin edebiliyorsunuzdur!" şeklinde verdiğim cevaba tepkisi şöyle oldu: "Yok öküzüm ben hiç tahmin edemiyorum!"

Estağfurullah Ünsal bey, ne öküzü ama idrak sorunu yaşadığınız çok açık...

Ben size, biz malum sistem içinde refüze edilmiş gazeteciler seslerini duyurmaya, vatandaşa içini dökme fırsatı tanıyan platformlara yaşatılan baskı ve kısıtlamaları tahmin edemezsiniz demiyorum tahmin edebiliyorsunuzdur diyorum. Tahmin edebiliyorsunuzdur emin misiniz, çünkü şimdiye kadar hiç de tahmin etmiş gibi tepki vermiyorsunuz! Belki kendi etrafınızdaki meslektaşlarınızın durumunu biliyor olabilirsiniz ama biz Anadolu'da mücadele eden meslektaştan saymadığınız refüze edilmiş muhalif gazetecilere o kadar uzak ve yabancısınız ki...

Bu kadar mı saygısız bu kadar mı anlayıştan uzak olur bir insan...

Bizi teşvik etmelerini, "ne kadar önemli bir iş yapıyorsunuz, helal olsun be" denmesini beklemiyoruz ama biraz saygı be, vallahi biraz saygı, emeğe saygı, mücadeleye saygı, saygı saygı saygı...

Elbette bizi kimse zorlamıyor ama bu işi neden yapıyoruz biliyor musunuz?

Çünkü bu işi birileri yapmalı...

Siz oturduğunuz yerden yanlışları haykırın, biz de sokaktan, halkın içinden...

Dayanışma içinde olmamız gerekirken, şu yaşadığımıza bakın hele...

Biz gazeteciyiz. Olay Tv kapandıktan sonra Bursa'da ve hatta İstanbul'da işsiz kalan birçok meslektaşımız oldu. Hiç düşündünüz mü, o insanlar ne yapıyor, nasıl geçimini sağlıyor, diye?

Ben 2000 yılından bu yana mesleki anlamda işsiz kaldım Ünsal kardeş! Eşimle birlikte börekçi dükkanı açtım 2001'de Şubat krizinde battım... 2003 yılında İsveç'e gittim, 2 yıl orada kaldım, mültecilerle birlikte 10 ay yaşadım, onları anlatan "Gölge Adamlar" adlı bir belgesel çektim, belgeselde anlatamadıklarımı kaleme aldığım "Avrupa'da mülteci olmak/karanlıktaki gölge" adlı kitapta topladım. 2005'te yurda döndüm, 2006'da 16mm Sinema Atölyesi'ni, 2007'de de İnSanat Sinema Derneği'ni kurdum, 2010'da "Adı Aşk Bu Eziyetin/Camcı" adlı uzun metraj sinema filmini yazıp/yönettim...

2006'dan bu yana sinema atölyesinde deneyimlerimi sinema meraklılarıyla paylaşıyorum, çok sayıda kısa film ve belgesel çektim. Şimdi oğullarımla birlikte YouTube'da bu işi yapıyoruz. Siz umursayasınız ya da birileri bize acısın diye değil, vatandaşın sesi olalım, sokağın haykırışını duyuralım diye...

Yandaşlar umursamıyor, anladım ki, siz de duymuyor muşsunuz, işte esas bizi yaralayan bu.

Sokaktan o kadar uzaksınız ki... Sokak, halk, vatandaş...

Her sabah çalışma odanızdan yayın yapıyor, gündemin nabzını tuttuğunuzu sanıyorsunuz ama nabız sadece bilgisayar başında değil, sokaktan da tutulur... Küçümsediğiniz bizler yapıyoruz bunu... Hor gördüğünüz İlave Tv Arif, Kendine Muhabir Hasan, Halk Ekranı, Toler Medya, Sarı Mikrofon, Ortaya Karışık, Medyali, Tüylü Mikrofon Ozan, Bavul tv Bilal, Sade Vatandaş, Yol Tv, Yandaş Tv yapıyor bunu...

Siz Ünsal bey siz, bir hata yüzünden, üstelik özür dilememize rağmen bizi hor göremezsiniz...

Bağımsız medya sizden ibaret değil...

CİMER'e, BİMER'e yapılan ihbarlar, her röportajda AKP polisinin baskılarına rağmen devam eden röportajlar sizin için hiçbir anlam ifade etmeyebilir!

Muhabirliğin ne demek olduğunu da unutmuş olabilirsiniz...

Hepsine eyvallah da, çocuklarım ve kendi adıma özür dilememe rağmen nasıl bu kadar duygusuz olabiliyor, bunu nasıl başarıyorsunuz, ismimizi verip reklamımızı da yapmadan(!) bir yayınınızda söz eder misiniz? Söyler misiniz Ahmet Hakan ile aranızdaki fark nedir? Sn Hakan'ın yandaş sizin muhalif olmanız dışında!

Size cep numaramı yazdım, belki arar ve sesli olarak özürlerimi iletirim diye ama o kadar gururlu ve kibir dolusunuz ki, aramayı onurunuza yediremediniz. Acaba numaramı vermek yerine sizin numaranızı isteseydim yazar mıydınız? Hiç sanmıyorum. O nedenle ben numaramı yazmıştım!

Bu arada Sn Ünlü'nün haklı olarak tepki gösterdiği nokta olan "para isteme" konusu için de özür diledim ama... Sn Ünlü'nün her yayının sonunda bunu anımsatması ne anlama geliyor?

Bakın, bir değil, beş değil, 100 değil, her program sonunda bunu anımsatıyor...

Takdiri size bırakıyorum...

Biz SND kanalı olarak katıl butonu aktif olduğunda bir kere yaptık, bir daha anımsatmadık.

Video aralarına serpiştirdiğimiz klasik abone olun, zile tıklayın bildirimleri açın uyarılar dışında ekstradan abone olun diye kimseye sözlü yalvarmadık.

Ben de buradan yalvarmıyorum.

Bilmem anlatabildim mi?

Yaşım 55, eski basketbolcuyum, onurumla, hasiyetimle bu günlere geldim.

Özür dilemeyi erdem saydım, yaptığımız hatanın "aptalca" olduğunu da kabullenip sizden bu nedenle özür diledim...

"Bursa'ya gelirseniz çay-kahve içmeye beklerim" diyerek dost elimi de uzattım, "Bursa'ya geldiğimde sizinle çay-çorba içmek istemiyorum!" dediniz...

Bu son ifade, uzatılan dostluk elini, elinizin tersiyle itmektir...

Öyle ki, hem özel mesajdan, hem paylaşımın altından ve hem de kendi kanalımdan sunulan özrü reddetmektir.

Bizi öteki görmek, düşmanlaştırmaktır.

İktidar cenahından bunu sıklıkla yaşadığımız için kanıksamıştık ama, saygı duyduğumuz, aynı fikirde, amaçta olduğumuzu düşündüğümüz birinden böyle bir tepki almak beni üzdü.

Ha unutmadan, Sn Ünsal Ünlü SND Twitter hesabından bizi engelledi.

Özel olarak yaptığımız yazışma, engellediği için otomatikman silinmiş.

Ama zaten kendi YouTube yayınında olduğu gibi mesajı okudu.

Videomun altına o yayının linkini paylaşıyorum.

İsteyen tamamını izleyebilir.

O bizi engelledi ama biz onu engellemiyoruz, kendisini ilgiyle izlemeye devam edeceğiz.

Yaptığımız bu hata yüzünden o bizi düşmanı bellese de biz ona saygı duymayı sürdüreceğiz.

Videolarını düzenli izlediğim için biliyorum, Ünsal bey Cem Seymen'i sevmez, hiç sevmez, Emin Çapa'yı sevmez, Levent Gültekin'i samimi bulmaz, Muharrem İnce'den haz etmez, zaten Ahmet Hakan'ı (haklı olarak) her yayınında yerin dibine sokar...

Diyeceksiniz ki, bunların yanında sen nesin, kimsin? Ünsal beyin sevgisine ye da nefretine mazhar olmak için ne yaptın?

Haklısınız vallahi, sahi ben kimim ki, çünkü Ünsal çok Ünlü, ben Suat ünsüz(!)

@SuatOktySnck

YAZIMIN VİDEOSUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN:



Pazar, Şubat 28, 2021

3-2 ile muhteşem geri dönüş; Diriliş Bursaspor!

Bursaspor yönetimi Ali Akman krizini profesyonelce davranamadığı için atlatamamıştı. Peş peşe gelen yenilgiler, genç kadronun bundan olumsuz etkilendiğinin kanıtı aslında.

Oysa yönetim, tribün taraftarı gibi düşünmek yerine profesyonelce yaklaşıp Ali Akman'ı kadro dışı bırakacağına elinde tutup, ihtiyaç anında sahaya sürebilir, bu şekilde takım arkadaşlarına özgüven kaybı yaşatmazdı... Ne de olsa Ali Akman sözleşmeli futbolcusuydu ve ondan yararlanmak yerine hem Ali'yi hem de kendini cezalandırmış oldu.

Bu olumsuz gelişmelerin genç kadroyu etkilememesi beklenemezdi. Bu durumdan kurtulmak için olağan üstü bir sonuç gerekliydi. İşte o oğlan üstü inanılmaz sonuç Akhisarspor maçında geldi...

Maça zaten demoralize çıkmış öz güveni kalmamış genç kadro 2-0 da geriye düşünce "karabulutlar fırtınaya mı dönüşecek?" endişesini beraberinde getirdi.

Maçın hakemi Yiğit Arslan en az bir penaltımızı vermezken, Emirhan'ın golüyle skor 2-1 olmuş, Teknik Direktör Mustafa Er kırmızı kartla tribüne yollanmışken, Özer Hurmacı sahneye çıkıyor klasına yakışır bir vuruşla dirilişin fitilini ateşliyordu.

Ve derken, Taha savunmada kaptığı topla öyle bir gol pası atıyor ki, pusuda bekleyen Burak Kapacak savunmanın arkasına sarkarak topla buluşuyor, kaleciyi de çalımlayarak skoru 3-2 yapıp dirilişi perçinliyor...

Timsah uyanıyor...

Yok hayır sadece uyanmıyor, resmen diriliyor, bu bir diriliş...

Özellikle Ali Akman kriziyle özgüvenini yitiren gençler, tarihi bir geri dönüşe imza atarak üzerlerindeki kara bulutları dağıtıyor.

Bu galibiyet o kadar değerli ki, hem moral motivazyon açısından, hem de bundan sonraki maçlar için camianın tüm dinamiklerini harekete geçirebilir, geçirmek zorunda.

Çünkü bu kadro çok zor koşullarda direniyor. Ali Akman'ın hoş olmayan gidişi, zaten kafası karışık olan genç kadronun kafasını allak bullak etmiş, "Ali gitti kendini kurtardı, ona yapılanlar, taraftarın sosyal medyadaki linç girişimi yarın öbür gün bize de yapılır mı?" şeklinde düşünmelerine sebebiyet vermişti.

Fakat Akhisarspor galibiyeti bir anda her şeyi sildi...

Yönetim bu galibiyeti fırsata çevirse bu kadro Süper Lig'e yelken açabilir ama dediğim gibi camianın tüm dinamiklerini harekete geçirse...

Geçmezse diriliş, sadece anlık bir uyanış olarak kalır, gençlerin efsane mücadelesi heba olmuş olur...

@SuatOktySnck

Pazartesi, Aralık 21, 2020

İsa ile Sokrates aynı kişi mi?


Uzun zamandır kafamı kurcalıyor bu soru, İsa ve Sokrates, Sokrates ve İsa…

Acaba aynı kışı olabilir mi?

Yani aynı kişi derken, karakter anlamında, biri gerçek, diğeri o gerçekliğin üzerine kurulmuş, hayali, hayali olduğu kadar da uhrevi bir “gerçeküstü” karakter…

Bu yazımda gündemin dışına çıkıp çok ama çok dışına, biraz da geçmişe, çook ama çok geçmişe gidip, uzun zamandır kafamı kurcalayan bir konuya değinmek istiyorum…

Malum, pandemik koşullar, ekonomik ve siyasi sorunlar, kaotik ortam, her Allah'ın günü ayrı bir tartışma, ayrı bir sinir bozucu olay var, hem ülkemizde he de dünyada…

Oysa şöyle kenara çekilip düşündüğümüzde, yani düşünebilen insanlar için özelikle vurgulamak istiyorum bu kısmı, düşünmek, şöyle elimizi çenemizin altına koyup sorgulamak, yaşadığımız şu günleri, tanık olduğumuz şu dünyayı, şu anı…

Ve “neden?” diye sorduğumuzda, bir türlü anlam veremediğimiz o kadar çok soruyla karşılaşıyoruz ki…

 “Neden, neyi paylaşamıyoruz?” sorusu yanıtsız kalıyor…

10, bilemediniz, 15-20 yıl ömürleri kalmış insanların doymamaları, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamalarına ve geleceğimize etki ederek sadece kendi çıkar ve menfaatlerini düşünmelerine anlam veremiyor insan!

Oysa kimler geldi kimler geçti şu dünyadan, ne imparatorlar, ne krallar, ne filozoflar, sanatçılar, ne köylüler, işçiler, köleler, efendiler yaşadı, ama hiç biri yok artık ve 150-200 yıl sonra bugüne dönüp baktıklarında, bir çoğumuzun adı bile anılmayacak, var mıydık, yok muyduk bilinmeyecek. Sadece iz bırakanlar anımsanacak, tarih kitapları yazacak çok azımızı, iyi ya da kötü…

İyi ya da kötü…

Evet evet, iyi ya da kötü…

Kimimiz iyilerin yanında yer alacak, kimiz de farkında olmadan kötülere hizmet etmiş olacağız ama tarih her seferinde en tepedeki iyiyi ve en berbat, en kötüyü yazacak…

Bütün mesele sen hangi tarafta olduğunun farkında mısın, değil misin?

Tarih bugünü de yazacak, geçen seneyi de yazdı, 10 yıl, 100 yıl, bin ve hatta 2 bin yıl öncesini de.

Geçmişte yaşananların yazıldığı tarihi bilgilerin ne kadarı gerçek ne kadarı uydurma?

Tarih, Sokrates’i yazıyor mesela…

Ama İsa’yı yazmıyor…

Sokrates bir filozof, İsa ise bir peygamber…

Gerçekten böyle mi?

Hıristiyanlar İsa’yı Allah’ın oğlu, hatta direkt tanrı olarak görüyorlar…

Bense ikisinin (yani Sokrates ve İsa’nın) yaşantılarını okuduğumda, inanılmaz benzerlikler taşıdığını gördüm ve kafamda şu soru oluştu: acaba İsa ile Sokrates, Sokrates ile İsa aynı kişi olabilir mi?

Biri gerçekten yaşamış, diğer ise onun başından geçenlerden etkilenen birileri tarafından uydurulmuş, hiç var olmamış bir karakter!

Efsane…

Mesela Hz Muhammed ile ilgili bir takım tarihi kaynaklardan aktarılan bilgiler var ama Hz İsa ile ilgili dini kaynaklar dışında somut hiç bir kaynak yok. Hz Musa ve Hz İbrahim ile ilgili de dini kaynaklar dışında hiç bir bilgi yok…

Ama Sokrates hakkında çok bilgi var. Öyle ki Sokrat, Milattan yani İsa’nın doğumundan, yani miladi takvimin başlamasından tam 469 yıl önce yaşamış ve MÖ’den 399 yılında da ölmüş.

Anlayacağınız Sokrat diye biri ne zaman doğmuş ne zaman ölmüş, biliniyor. Hz Muhammed de öyle…

Doğum tarihi ve ölüm tarihi belli…

Fakat İsa yok! Kesin olarak hangi tarihte doğduğu ve hangi tarihte öldüğüne dair ne antik, ne de arkeolojik hiçbir veri yok, bilinmiyor…

Sadece MÖ’den 4’de doğduğu, MsS’den 30 ya da 33’de öldüğü söyleniyor, o da dini kaynaklarca…

Peki İsa ile Sokrates’in aynı kişi olabileceği fikrine nereden kapıldım?

Çünkü ikisinin yaşadıkları neredeyse aynı…

Mesela Sokrates Antik Yunan’da filozof ve Heykeltıraş Sophroniskos'un ve ebe Fenarete'nin oğludur. Yunan Felsefesi'nin kurucularındandır.

İsa ise babasız olarak Hz Meryem tarafından dünyaya getirildiğini yazar kutsal kitaplar ve mesleği de marangozluktur.

Sokrat, kendi dönemi olan Antik Yunan’da mevcut sistemin yanlışlarını sıklıkla dile getiren, günümüzde olsa meczup, deli diye tanımlanacak biridir. 

Ksanthippi adlı kadınla evlenip 3 de oğlu olmuştur.

Hz İsa ise Mecdelli Meryem’le evli olduğu yönünde bir takım söylentiler var. Ama tıpkı diğer bilgiler gibi bu da hiçbir somut kaynağa dayanmamaktadır. İsa’dan 450 yıl önce yaşamış Sokrat hakkında her türlü kaynak bilgi var ama İsa hakkında kesin bir bilgi olmaması kafa karıştırıcı. Öyle ki Sokrates’in tipi bile kaynaklara girmiş, öğrencileri Platon ve Ksenophon’un çizdiği portreye göre basık burunlu, patlak gözlü, sarkık dudaklı ve göbeklidir.

Peki ya İsa? Sadece asırlar sonra birileri tarafından tasvir edilen resimlerdeki çizimlerle bir figür ortaya çıkıyor, o kadar!

Sokrates, kentin (Antik Yunanlıların) inandığı tanrılara inanmamakla ve gençleri yoldan çıkarmakla suçlanmıştı.

İsa da dönemin Yahudi din adamlarının inançlarına karşı geldiği, toplumu onlara karşı kışkırttığı, mevcut inançları sorguladığı ve düzeni bozduğu için suçlanmıştı.

Sokrates, yalınayak tüm Yunanistan’ı dolaşarak, etrafına topladığı gençlerle birlikte fikirlerini anlatmaya kalkışmış…

İsa da tüm Kenan diyarını (bugünkü İsrail, Filistin, Lübnan’ın bulunduğu bölge) dolaşarak toplumdaki yozlaşmayı, mevcut sistemin yanlışlarını, tıpkı Sokrates gibi etrafına topladığı gençlerle (havarilerle) birlikte anlatmış…

Sokrates’in bu tutumu dönemin Antik Yunan yönetimini rahatsız etmiş ve yakalanıp yargılanmış.

İsa’nın yaptıkları da mevcut Yahudi cemaatinin üst düzey din adamlarını rahatsız etmiş ve dönemim hakim gücü Romalılar tarafından yakalanıp Yahudi cemaati tarafından yargılanmış.

Sokrat kendisini yargılayanlara hiç direnmemiş.

İsa da kendisini yargılayanlara karşı hiç direnmemiş.

Sokrates baldıran zehri ile ölüm cezasına çarptırılmış ve buna hiç itiraz etmeyerek, zehri içip yaşamına son vermiş.

Hz İsa kendisi hakkında verilen çarmıha gerilerek ölüm cezasına direnmemiş, kendi rızasıyla, tıpkı Sokrates gibi ölüme razı olmuş.

Sokrates geriye hiçbir yazılı metin bırakmamış.

Hz İsa’da ardında hiçbir yazılı metin bırakmamış.

Socrates’in başından geçenleri, yaşamı ve düşünceleri ile ilgili bilgileri öğrencileri Aristophanes,  Platon ve Ksenophon yeni nesillere aktardı. Sokrates’in ölümünden on beş yıl sonra dünyaya gelen Aristoteles ‘in dolaylı anlatımlarıyla günümüze ulaşmış oldu.

İsa’nın ölümünden sonra başından geçenleri, tıpkı Sokrates’te olduğu gibi etrafına toplanan gençlerden yani 12 havariden biri olan Petrus aktarmış.

Sokrat’ın ardından Platon ve Aristoteles’in yazılı metinler bırakmalarına rağmen, yaşandığı rivayet edilen İsa olayından 399 yıl sonra yazılı bir kaynak olmaması kafa karıştırıcı bir başka unsur olarak karşımıza çıkıyor.

İşte tüm bunları yan yana koyup ortak noktaları birleştirince, sanki İsa’nın, Sokrates’in yaşadıklarından uydurulmuş hayali bir karakter olduğu izlenimi uyandırıyor bende.

Sizce de Sokrates'i ile İsa aynı kişi olabilir mi?

Ne dersiniz?

Karar sizin…

İsa ve Sokrates, Sokrates ve İsa..

Özellikle dinler konusunda

“Bildiğimiz hiçbir şey bildiğimiz gibi değil…”

Öyle değil mi?

@SuatOktySnck


YAZININ VİDEOSUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN: 

Demek neymiş, gençlere güvenmek gerekirmiş…

Türk futbolunda Bursaspor gerçeği konuşuluyor…

Yani Bursaspor gerçeği derken, altyapı potansiyelinden söz ediyorum.

Daha önceki yazılarımda bu konuya değinmiştim ama bir kez daha anımsatmak istiyorum:

Geçen sezon bu gençlere şans verilseydi şu an Bursaspor ligin tozunu attırıyor olurdu.

Önceki başkan Mesut Mestan’nın beceriksizliği mi, yoksa basiretsizliği mi, ne derseniz deyin, bu gençlerin önü bir yıl gecikmeyle açıldı… 

Gerçi kulüpte para olsa, transfer tahtası açılsa belki yine gençlere güvenilmeyecekti, bu durum belki “eli mahkum” ortaya çıkmış olsa da, “buna da şükür” diyerek, Bursaspor’un altyapı hazinesi, altyapı gücü vizyona çıktı ve izleyenlere parmak ısırtıyor. Muhtemelen bu çocukları ligin ikinci yarısında özgüveni ve uyumları artmış vaziyette, daha üst düzeyde görebilir, hatta şansları yaver giderse Süper Lig’e bile takımı taşıyabilirler. 

Samsunspor maçında hem kaleci Ataberk’in gününde olması hem de hırslarıyla elde ettikleri galibiyetlerini kupada Süper Lig takımı Göztepe’yi deplasmanda inanılmaz bir skorla eleyerek taçlandırdılar. 

Ama takımda savunma zafiyeti sezon başından bu yana ciddi anlamda sırıtıyor. Nitekim 5 gol atmalarına rağmen İzmir’de yedikleri 4 gol ve son İstanbulspor maçında elde edilen 3-3’lik sonuçla kalemizde gördüğümüz 3 gol savunmada işlerin iyi gitmediğini bir kez daha ortaya koydu. Öyle ki yediğimiz ilk gol resmen evlere şenlik. 2. gol ise Samsun maçında devleşen kaleci Ataberk’e yakışmayacak basitlikte bir goldü.

3. gole yapabilecek bir şey yoktu zira top çıkarılmayacak açıdan girdi.

3-0 olunca birçok kişi televizyonlarını kapatıp umudu kesmişti. 

İlk 10 dakikada skor 2-0 olduktan sonra sosyal medyadan aynen şöyle yazdım:

“İstanbulspor iki kez geldi 10 dk'da 2-0 oldu. Buradan maç döner mi? Döner ama bu savunmayla zor. Gençlere ağabeylik yapacak, savunmayı toparlayacak deneyimli takım içi lider eksikliği çok bariz. Fark yer miyiz, toparlar mıyız,  bakalım gençler ne yapacak?” 

Nitekim dediğim gibi oldu, ikinci yarı fark 3’e çıktı ama enteresan şekilde gençlerin umut veren bir mücadelesi vardı. Hakemin görmediği ya da vermediği iki, en az bir penaltısı ve peş peşe attığımız 3 gol, gençlere güvenmek gerektiğini, hepsinin birer cevher olduğunu gösterdi tüm Türkiye’ye…

Maçtan sonra sosyal medya hesabımdan ise şöyle yazdım: 3-0'dan 3-3, bir de en az bir penaltımız verilmedi, müthiş bir performans. Bu takımın savunması güçlense, savunması otursa, ah otursa, izlenmeye doyulmaz... 

Evet; savunmamız güçlense, takıma usta ayak bir ağabey, bir tecrübe eklense -ama takımın ahengini kolej havasını bozmayacak biri olmalı- Süper Lig’e çıkması işten bile değil…

Yoksa, Süper Lig’e çıktıktan sonra gençleri heba edip, tekrar düştükten sonra çıksan ne olur çıkmasan ne… 

Fakat esas marifet Süper Lig’e çıkmak değil, orada kalıcı olmak, bu altyapı potansiyelini kullanıp yeni yetenekleri Türk Futbolu’na kazandırarak başarılar elde etmek olmalı.

İşte burada sisten kurmak çok önemli…

Kuracağınız sistem oturduktan sonra kazanan hep siz olursunuz…

Kazanç ise bazen kupalar, bazen maddi olabilir ama daima geleceği kazanırsınız.

Yetiştirdiğiniz her yetenek en büyük kazancınız olur.

Bu potansiyel Bursa’da hep vardı ama basiretsiz yöneticiler bunu görmedi ya da görmek istemedi…

Mevcut Erkan Kamat yönetimi ise hazıra konduğu potansiyeli, sistemi kurarsa Bursaspor uzun yıllar geleceğini de garanti altına almış olur.

Bunu yapmak zor mu?

Değil…

Ama kolay da değil…

Yapılması gereken, plan program ve aklı kullanmak…

İşte hem kolay, hem de zor olan bu…

Akıl bedava, kullanmak ise marifet ister… 

@SuatOktySnck


Cumartesi, Kasım 14, 2020

Bir başkadır bu dizi…

Uzun zamandır yerli dizi film izlemiyordum...

"Bir Başkadır" dizisini izledim...

Evet bu dizi bir başka, güzel ve bir başka özel, bambaşka...

Yani özel derken, normal kanallarda yayınlanan dizilerin çok çok ötesinde...

Dedim ya Adı "Bir Başkadır" Netflix'te yayınlanıyor. 

Netflix'te daha önce yayınlanan yerli dizilerle karıştırılmamasını önemle istirham ediyorum...

Yönetmenler genelde başka yönetmenlerin işleri hakkında konuşmazlar yazmazlar, hele güzel iş oldu mu, gık demezler...

Sadece yönetmenler de değil oyuncular da öyle...

Mesela oyuncu Nihal Yalçın, ki benim de çok yetenekli bulduğum özel bir oyuncudur kendisi, sosyal medyada diziye ve oyunculuklarını beğenip övgü dolu yorum yazanlara twitter hesabından çemkirmiş...

Sanki kıskanmış mı ne, oysa o karakteri o da canlandırmış olsaydı en az Öykü kadar başarılı olacağından kuşkum yok. Zaten insanların Öykü'yü övmelerinin nedenini ondan böylesine bir performans beklemiyor olmalarından kaynaklandığını düşünüyorum.

Yani anlayacağınız @NiyalApla gereksiz şekilde duyar kasmış(!) 

Neyse ben o bildiğiniz yönetmenlerden değilim, çünkü bende, yani serde gazetecilik de var, özüm gazeteci, sonra yazar ve yönetmen, arada bir bazı bazı oyunculuk...

Güzel işleri alkışlamayı, övmeyi ve önermeyi severim, beğenmediğim işleri de eleştiririm...

"Bir Başkadır" dizi filmi, 8 bölümden oluşuyor ve toplam 385 dakika...

Formatı dizi film ama sizi temin ederim ki, gerçek bir sinema şöleni sunuyor...

Görüntüleriyle, oyunculuğu ile senaryosu ve yönetimiyle, sanırım Türk dizi tarihin en çarpıcı yapımlarından biri...

Diziyi izlemeyi az önce tamamladım ve bu satırları sıcağı sıcağına kaleme aldım ki, bir şey atlamayayım...

Projenin, yani "Bir Başkadır"ın yaratıcısı, yazarı ve yönetmeni Berkun Oya...

Berkun Oya'dan söz etmeden önce "Bir Başkadır" başlığını görünce, adının neden başka bir şey olmadığını sorguladım her bölümü geçerken, başlığı gördüğümde "neden bir başkadır?" diye sordum...

İsmini beğenmemiştim. Sonunda üç nokta da yoktu. Sadece "Bir Başkadır" o kadar yani, sonuna üç nokta konsa, bir yere bağlayacam başlığı ama, yok bir türlü başlığı bir yere oturtamadım, 8. Bölüm tamamlandığında neden "bir başkadır" olduğunu anladım, ya da bana öyle geldi.

Ne anladığımı yazının sonunda anlatacam ama şimdi sıra Berkun Oya'dan söz etmeye geldi.

Berkun, hemşerim, Bursalı...

Aman ha, bu satırları hemşerim olduğu için yazdığımı sanmasın kimse, öyle hak etmeyen kimseyi bol keseden övmem, babamın oğlu olsa hava cıva, övgünün hak edilmesi gerektiğine inanlardanım.

Berkun Oya da bu övgüyü sapına kadar hak ediyor.

Berkun ile hayatımda hiç karşılaşmadım. Tanımam etmem... Ama rahmetli dayısı Nevzat Sevinç'i yakından tanıdım, gazetecilik yaptığım yıllarda Bursaspor'da yöneticilik yapmıştı. Geçtiğimiz yıllarda kanserden kaybettik Nevzat abiyi, Allah rahmet eylesin...

Berkun Oya'yı ilk defa, 2003'te CNN Türk'te Defakto, 2005'te ise NTV'de Infoman adlı programlarda görmüştüm.

Daha sonra adını, ilk ve tek uzun metraj filmi olan "İyi Seneler Londra"yı çektiğinde tekrar duydum ve o filmle Ali Atay'ı sektöre kazandırdı...

O projeden sonra Blue TV için Masum dizisinin senaryosunu yazdı.

Elbette arada birçok dizi için senaryolar kaleme aldı ve son işi de "Bir Başkadır" oldu...

İyi ki de olmuş...

Dediğim gibi, dizi çok iyi, yani iyi derken aslında "iyi" tanımlaması izafi, yani göreceli bir tanım, bana göre iyi...

Peki neden iyi, ya da neden çok çok iyi ve etkili?

Üstte de vurguladım; bir kere standartların üstünde bir çalışma.

Standart derken elbette yerli diziler arasındaki standart...

İçerik anlamında, yoksa teknik ve görsel açısından dünya örneklerinden aşağı kalır tarafı yok.

Peki ne anlatıyor?

Bizi anlatıyor...

Biraz beni, biraz seni, biraz Etiler'i, Nişantaşı'nı, biraz Esenler'i, Sultanbeyli'yi, Cihangir'i, ülkemizde ki varoşların dünyasını, Türkiye gerçeklerinden kopuk insanları, biraz o insanlara yamanmış, toplumun ikinci, üçüncü, hatta dördüncü sınıf insanlar arasındaki etkileşimi...

Diziyi anlatmayacağım, yani spoiler yok, sadece gerçekler var; Türkiye'nin yozlaşmış bireylerin nasıl bir birbirlerinden koptuğunu, koparıldığını, aralarında ne kadar kalın duvarlar olduğunu, değişik ve basit metaforlarla ekrana aktarmış Berkun Oya...

Müzikleriyle sanki 70'li yıllardan kalma bir Yeşilçam filmi izliyormuş hissi uyandırmıyor da değil...

Karakterler çok gerçekçi, belli ki Berkun Oya uzun bir ön çalışma yapmış ekibiyle ve ortaya şahane bir Türkiye portresi çıkmış...

Türkiye portresi demem iddialı bir tanım olabilir, farkındayım ama filmdeki karakterlerle ben hemen her gün karşılaşıyorum.

Portrede elbet eksikler var ama unutmayalım ki bu bir film, yani gerçeklerin kurgulanmış hali...

İstanbul'da Cine5'te çalıştığım yıllarda, şirketimiz Maslak'taydı. Bazen iş çıkışı, şirketin servisiyle eve giderdim ve servisimiz, Maslak'ın arkasına girdiğinde bambaşka bir dünyaya geçmiş olurduk. Önde Maslak'ın görkemli gökdelenleri, hemen arkasında gecekondu mahalleleri...

Gece ile gündüz gibi iki farkı dünya, sırt sırta... Ya da iki farklı paralel evren gibi...

Dedim ya oyunculuklar çok başarılı diye; özellikle Öykü Karayel, Meryem tiplemesiyle tek kelimeyle döktürmüş...

Meryem karakterini izlerken kullandığı şive nedeniyle biraz Ercan Kesal'ın "Bir Zamanlar Anadolu'da" filminde canlandırdığı Muhtar karakterini anımsamadım değil ama sırf bu benzerlik yüzünden kalkıp Öykü'yü ya da Berkun Oya'yı eleştirmek haksızlık olur.

Böyle bir tiplemeyi Öykü mü önerdi, yoksa Berkun'un tercihi mi bilemiyorum ama bence gayet başarılı olmuş...

Tabi Öykü Karayel hak ettiği övgüyü ziyadesiyle alıyor, en az Öykü kadar başarılı Psikiyatr Peri'ye hayat veren Defne Kayalar'ı da vurgulamak isterim. Defne Kayalar'ın performansını es geçmemek lazım. Ve elbet Funda Eryiğit ve Fatih Artman...

Her ne kadar bazen bana Behzat Ç'deki tiplemesini anımsatsa da (muhtemelen kullandığı şiveden dolayı olsa gerek) Fatih, bazı bölümlerde de kendi standartlarının çok üzerine çıkıyor.

Satter Tanrıöven, Bige Önal, Alican Yücesoy, Tülin Özen, Nesrin Cavadzade, Gökhan Yıkılkan, performanslarıyla yapılan işin kalitesine varlıklarıyla kalite katıyorlar.
E peki dizide beni rahatsız edecek hiç mi sıkıntılı kısım yoktu?

Olmaz olur mu?

Ama sorunlu yerler, etkili yerler arasında kaynayıp gidiyor...

Mesela Peri'nin psikiyatr arkadaşı Tülin Özen'in canlandırdığı Gülbin'in spastik kardeşi ki (Öner Erkan canlandırıyor) konunun geneline çok da hizmet etmiyordu. Olmasa da olurmuş, dedim kendi kendime...

Satter Tanrıöven'in canlandırdığı Ali Sadi Hoca'nın ise ne hocası olduğunu anlayamıyoruz. Cami hocası mı, dergah hocası mı, cemaat mi, tarikat mı, ne hocası, belli değil.

Belki yönetmenin bilinçli tercihi de olabilir ama yine de izlerken kafama takılmıştı.

İşte böyle bir başkadır benim memleketim...

Evet, dizinin adının "Bir Başkadır" dendikten sonra arkasından gelecek bu olmalı "Bir Başkadır Benim Memleketim"

Ve belki son bölümün finalinde Ayten Alpman'ın bu şarkısıyla güzel bir bağlantı yapılabilirdi.

En azından ben böyle bir şeyi bekledim, bazı bölümlerin sonunda Ferdi Özbeğen'in görüntüsü ve şarkılarına yer verilmiş, finalde de 70'li, 80'li yıllarda çekilmiş İstanbul görüntüleri aktı...

Pek ala Ayten Alpman'ın "Bir Başkadır Benim Memleketim" şarkısıyla, dizinin adının neden bir başkadır olduğu da anlaşılmış olurdu.


Çünkü diziyi izledikten sonra ben, "farkında değiliz ama bir başkadır benim memleketim" dedim.

Başı açık ya da türbanlısıyla, enteliyle, lezbiyeniyle, hovardasıyla, serserisiyle, sağcısıyla, solcusuyla, Laz'ıyla Kürd'üyle, hacısıyla hocasıyla, dindarı ya da ateistiyle, hamalıyla, işçi ya da memuruyla, gündelikçi kadınıyla Türkiyemiz bir başkadır, öyle başkadır ki... Değerini bilmediğimiz, ayrıştığımız, ayrıştırıldığımız güzel ve bir o kadar da ziyan ettiğimiz Atamızdan emanet vatanımız... 

                         YAZININ VİDEOSUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN: 



@SuatOktySnck 

Perşembe, Kasım 05, 2020

Bursaspor altyapı madeni cevher kaynıyor…

Bursaspor altyapısı, Türkiye’nin tartışmasız en üretken ve en başarılı futbol altyapısına sahip…

Bu sadece bugün için geçerli değil, neredeyse kulüp kurulduğu günden bu yana böyleydi…

Sayısız isim yetişti, Türk futboluna hizmet etti…

Hangi birini saysam, Sedat 3’ler, Semihler, Yalçınlar, Faruk’lar, Ahmet Suphi, Ali Nail, Sercan, Volkan, Ozan, Serdar ve nihayet Burak, Ali Akman ve diğerleri…

Ziraat Türkiye Kupası’nda Karşıyaka ile oynan ve 1-1’in sonunda penaltılarla kazanılan maçta da görüldü ki altyapı arı kovanı gibi sürekli oyuncu yetiştiriyor.

Öyle ki, Teknik Direktör Mustafa Er, gençlerin de gençleriyle kadroyu oluşturmuş.

Belki yenilebilir ve hatta elenebilirdi de takım, ama bireysel yeteneklerden çok Karşıyaka karşısında takım gibi oynamaları beni etkiledi.

Bakın "takım" diyorum, takım gibi oynamak…

Belli ki bu maçta bu kadro ilk defa(resmi bir maçta) bir arada oynuyordu ama hiç sırıtmadı.

Takım olmak işte bu raddede çok önemli…

Sonra, heba edilen geçen sezon aklıma geldi.

Onca paraya onca gereksiz transfer yapmak yerine daha geçen sezon bu gençlere yatırım yapılsaydı, şans verilseydi şimdi uyumu ve özgüvenini yakalayan bu kadro neler yapmazdı varın siz düşünün…

Kendimden bilirim; basketbol oynadığım yıllarda hocamın bana güvendiğini hissettiğim zaman performansım iki katına çıkardı.

İşte bu gençler de öyle; kendisine güvenen ve inanan bir camiayı ve özellikle taraftarı yanlarında hissettikleri an, önlerinde kimse duramaz…

Bursaspor’un 2. Lig takımı Hasan Bora yönetiminde böyle bir başarı kazanmış, o dönemin 1. Ligine 2. Lig şampiyonu olarak çıkma hakkını elde etmiş, ama statü gereği, bir kulübün aynı ligde iki takımı olamayacağı için o kadro dağılmıştı…

Dedim ya Bursaspor’un altyapısı arı kovanı gibi, sürekli yetenek çıkardı…

O madenden çıkan cevherlerle örülen kadro 2009-2010 sezonunda Süper Lig şampiyonluğu kazanmıştı.

Bas bas bağırmamıza, defalarca haykırmamıza rağmen sesimizi duymayan, kendi cevherlerinin kıymetini bilmeyen önceki yönetimlerin iş bilmeyen, beceriksiz yöneticileri, plansız ve programsız çalışmalara kulübü borç batağına sokarak çekip gittiler.

Bursaspor’u da alt liglere mahkum ettiler…

Ama hiçbir şey için geç değil…

Bu kadroya güvenen yönetim ve teknik ekip, belki bu sezon olmayabilir ama önümüzdeki sezon ait olduğu yer olan Süper Lig’e çıkabilir.

Gerçi marifet Süper Lige çıkmak değil, orada kalıcı olmak ve geçmişte yapılan hatalarda ders çıkartarak, altyapıdaki madenden cevherleri işleyerek Türk futboluna kazandırmak.

Bunun hem Bursaspor, hem de Türk futbolu için ne kadar büyük bir nimet olduğunu söylememe bilmem gerek var mı?

Çünkü mal(!) meydanda…

Bu çocukları alkışlayıp destekledikçe, onlar da bu desteğin karşılığını vermeye hazırlar. Karşıyaka maçı bunu gösterdi…

Bu çocukları yetiştiren tüm alt yapı hocalarını kutluyorum.

Erkan Kamat yönetimini de altyapı madeninin kıymetini bilmelerini salık veriyorum.

@SuatOktySnck 

Cuma, Ekim 09, 2020

Bursa BŞ ve Osmangazi Belediyeleri’nin dikkatine!


Bu fırsatı kaçırmayın!

Ne fırsatı?

Bursa’yı farklı kılma, fark yaratma fırsatı…

“Yahu bu pandemi döneminde, onca sorun ve sıkıntı varken, başka işin mi yok kardeşim!” diyenler olabilir, ama olsun ben bir Bursa sevdalısı, bir kentli ve eli kalem tutan, düşünebilen, düşündüğünü yazan ve söyleyen biri olarak, bunu da söylemeyi kendime görev addediyorum!

Biliyorsunuz, Osmangazi Belediyesi’nin yanında, Hotel Almira’nın karşısında, Osmangazi Metro İstasyonu’nun hemen dibine Osmangazi Belediyesi bir meydan yapıyor.  

Pandemi münasebeti ve malum kriz nedeniyle de inşaatı ağır aksak ilerliyor.

Her akşam eve giderken yolumun üzeri olduğu için o inşaatı görüyorum ve üzülüyorum.

Bakın, bu fırsatı Kent Meydanı yapılırken Bursa kaçırdı. Kent Meydanı ile metro istasyonuna pekala alttan bir bağlantı yapılıp ana istasyon Kent Meydanı ile bütünleşik olabilir,  aktarmasız, kesintisiz T2 hattı inşa edilebilirdi…

Olmadı, oldurulamadı.

Belki ekonomik belki de plansız ve hesapsız hareket edildiği için gerçekleşmedi…

Eski belediye başkanlarımızdan Erdem Saker, www.bursa.com sitesinde kaleme aldığı konuyla ilgili yazısında, "Yapılan ihale içinde sistem uygulamaya sokulurken, Osmangazi İstasyonu’nda, İstanbul yolu hattında, Kent Meydanı altından geçecek tünelin ağzı da oluşturuldu. Daha sonraki yıllardaki gelişmeler, gerek yol üzerinde oluşan yeni yerleşimler, gerekse Terminal ve DOSAB oluşumları, Demirtaş’taki büyüme ve artan nüfus, projenin kuzey ayağının da uygulamaya alınması zamanının geldiğini gösteriyordu. Ancak Büyükşehir Belediyesi bu projeyi dikkate almadan, T2 tramvay hattına başlama kararı aldı ve ihale işlemlerini tamamlayarak inşaata başladı. O günlerde belediyenin bu kararı veren yetkililerine, İstanbul yoluna ait HRS hattının uygulama projelerinin belediye arşivinde olduğunu, tramvayın artarak oluşacak yolcu yükünü taşıyamayacağını aktardım, herhalde hafif raylı sistemin maliyetinin yüksek olacağı görüşüyle, önerim dikkate alınmadı" şeklinde, sitemini belirtmiş.

Artık bu saatten sonra dönüşü olmayan yola girilmiş.  

Ama hiç olmazsa görüntüyü kurtarma açısından bir fırsat daha var… Her ne kadar, bir önceki proje gibi işlevsel olmasa da, Osmangazi İstasyonu’nun dibine yapılan Osmangazi Meydanı’ndan istasyona alttan ya da açıktan direkt bir geçiş yapılabilir.

Geç değil, bu müdahale hem parkın işlevini artırmış olacak, hem de istasyonun, sadece istasyon değil, civarının da görünümünü “çağdaş” bir şekle büründürecek…

Bunun için Büyükşehir Belediyesi ile Osmangazi Belediyesi birlikte hareket edebilir, Kent Meydanı’nda yapılamayan Osmangazi Meydanı’nda başarılabilir…

Düşünsenize; Osmangazi Meydanı’ndan hemen direkt alttan Osmangazi İstasyonu’na geçiş olacak, oluşacak canlılığı tasavvur edebiliyor musunuz?

Benzer uygulamayı, ben 2003-2005 yılları arasında yaşadığım İsveç’te, başkenti Stockholm’ün göbeğindeki Sergel (Torget) Meydanı’nda görmüştüm…

Adamlar teee 1950’li yıllarda o meydanı tasarlarken, meydan ile Merkez (tren) istasyonunu bütünleşik yapmışlar.

Bakın bundan tam 70 küsur yıl öncesinden söz ediyorum.

Biz bugün 2020’de bunu yapabilecek imkan ve fırsatlarımız varken yapmıyor, ya da düşünemiyoruz…

Stockholm’ün merkez istasyonu öyle böyle sıradan basit bir istasyon değil, yerin dibinde tam 6 kattan oluşuyor.

Biz o kadar olmasa da (dediğim gibi Kent Meydanı inşa edilirken bu fırsatı kaçırdık) ama Osmangazi Meydanı için benzer bir çalışmayı yaparak, meydan ile istasyonu bütünleşik yapabiliriz.

Yapabilir miyiz?

Evet…

Yapar mıyız?

İşte bundan emin değilim.

Ben bir Bursalı olarak buradan öneriyorum…

Sn Alinur Aktaş, Sn Mustafa Dündar, yapmanız gereken tek şey,

“Gavur(!) bunu nasıl başarmış?” diye bakmak ve bunu Bursa’ya uyarlamak…

Bu kadar…

Hürmetler, saygılar…

BURSA BŞ BELEDİYESİ ESKİ BAŞKANI ERDEM SAKER'İN YAZISINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN: https://www.bursa.com/makale/t2-tramvay-hatti-7392/

@SuatOktySnck 

Cuma, Eylül 04, 2020

Dikkat! Bu yazıyı okurken "tahrikat"lara kapılmayın(!)

Bu ülkenin kurucu önderi tekke ve zaviyelere yuvalanan tarikat ve cemaatlerin ne olduğunu, ne tür belalar açacağını, bundan teeeee 80 kusur yıl önce görmüş ve dinin tarikatlarla cemaatlerin elinden kurtarılması gerektiğini düşünerek bugün yürürlükte olan yasaları çıkarıp Diyaneti kurdurmuş...

İsteseydi dini topyekün yasaklayıp camileri kapattırabilirdi, bu güç ve dirayet onda vardı...

"O" diyerek tanımladığım kişinin Mutafa Kemal Atatürk olduğunu söylememe gerek yok ama, bazılarının tüylerini diken diken etmek için adını anmakta fayda var!

"MUSTAFA KEMAL ATATÜRK"

Evet, tekrar söylüyorum; Atatürk isteseydi dini topyekün yasaklayabilirdi...

Yapmadı...

"Neden yapmadı?" sorusunun karşılığı tek değil, çok...

Ama en önemlisi, halkının dini hassasiyetlerinin farkında olmasıydı...

Halka dini doğru anlatmak için Kur'an'ın tefsirini (Türkçe açıklamasını) yaptırdı...

Atatürk'ten nefret edenler onu en çok, din düşmanı olduğu iddiasıyla suçlayıp nefretlerini bu paradigma üzerine inşa ederler...

Kılık kıyafet ve şapka devrimi, ardından gelen ezanın Türkçe okunması kararı...

1932'den başlayarak 18 yıl boyunca ezan Türkçe okutuldu...

Neden?

Ezanın Türkçe okutulması din düşmanlığı mıdır, yoksa Türkçe konuşan, Türkçe düşünen, Türkçe hayal kuran, Türkçe rüya gören bir halkın anlayacağı dilde dinini öğrenmesi midir?

Bu arada anımsatmak isterim, ezanın Türkçe okunmasının fikir babası en büyük Türkçü olarak kabul edilen, Türk milliyetçisi Ziya Gökalp'tir ve şiirleri Atatürk'ü derinden etkilemiştir...

Mesela Gökalp bir şirinde şöyle der:

Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,

Köylü anlar mânâsını namazdaki duanın

Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur'an okunur, 

Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hudâ'nın... 

Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır Vatanın!

Gökalp bu şiirini 1918'de yazmış...

İşin daha da ilginç tarafıysa Erdoğan'ın hapis cezası almasına neden olan, "Minareler süngü kubbeler miğfer" diye 1997'de Siirt'te okuduğu şiirin Ziya Gökalp'e ait olduğu söylenmiş ama daha sonra, onun şiirine sonradan eklendiği ortaya çıkmıştı. Gerçek böyle olmasına rağmen Erdoğan, okuduğu dizelerin 1912'de yazılmış Gökalp'in şiirinin parçası olduğunu ısrarla ileri sürmeye devam etti.

İşte bu uygulamaları kendilerine kerteriz (referans) alan gericiler, tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla yer altına indi ve hem Atatürk, hem de laiklik ve cumhuriyet düşmanlığının zehrini günümüze kadar yaymayı başardılar.

Ne yazık ki bu zehir gizliden gizliye yayılırken Atatürk'ten sonra devleti yönetenler, panzehir geliştirmeyi başaramadı.  

Ezanın neden Türkçe okutulmak istendiğini, tekke ve zaviyelerin neden kapatıldığını halka anlatmaya gerek duymadılar.

İşte Atatürk'ten sonra gelenlerin en startejik hatası buydu. Ki, bugün hala bunun ceremesini çekiyoruz...

Diyanet zamanla cemaat ve tarikatların kontrolüne girerek, cumhuriyet ve Atatürk düşmanları tarafından ele geçirildi.

Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu hala yürürlükte ama uygulanıyor mu, hayır!

Neden?

Çünkü, tarikat ve cemaatler ve bilakis aşiretler, 1950'li yıllardan sonra (Demokrat Parti'yle birlikte) siyasi partilerin oy potansiyelini oluşturdular...

İktidara yakın cemaat ve tarikatlar siyasileri ayakta tuttu, siyasiler de tarikatlara, cemaatlere göz yumup onların devletin içine kadar sızmasına zemin hazırladı...

Her siyasi iktidar döneminde böyle oldu ama hiçbiri son 19 yıllık Ak Parti iktidarının yaptığını yapmamıştı! 

İşte bakınız Fetullah Gülen cemaati, bakınız 15 Temmuz'da başımıza gelenler.

Eskiden gizlice yapılan zikirler, ayinler alenen yapılır oldu...

"Dindar nesil yetiştireceğiz" söylemi ile tüm cumhuriyet ve Atatürk düşmanları inlerinden başlarını uzatarak kin, nefret ve intikam naralarını kusmaya başladılar.

Sadece tarikat ve cemaatler de değil, devlet destekli vakıflar da cabası.

Ensar Vakfında yaşanan rezalete rağmen bunlara kimse toz kondurmadı...

Gazeteci İsmail Saymaz'ın "Şehvetiye Tarikatı" ve Timur Soykan'ın "Badeci Şeyhin Sır Odası" kitapları rezilliğin, pespayeliğin hangi boyutlarda olduğunu toplumun yüzüne vurdu, vurmasına da...

Ne değişti?

......?!

Oysa 28 Şubat sürecinde Müslüm Gündüz ile Ali Kalkancı olayları çoktan unutulmuştu bile...

Ve Uşşaki tarikatı lideri Fatih Nurullah'ın yaptıkları ortaya çıkana kadar...

Tarikatlar olmuş "tahrikat" yuvası...

Nereden tutarsanız tutun elinizde kalacak, savunulacak bir tarafı yok; öyle ki Diyanet bile istemeye istemeye olanları lanetlemek durumunda kaldı, kalmasına ama birileri durumdan rahatsız olmuş ki, olayla ilgili haberlere yayın yasağı getirdi...

Sanki yayın yasağı gelince, o olay hiç yaşanmamış olacak.

Ensar olayı ilk patlak verdiğinde ne demişti dönemin Aile Bakanı Sema Ramazanoğlu "bir kereden bir şey olmaz..."

Bir kereden ne çok şey olduğunu anlamayanlar yok sanıyorsanız yanılırsınız...

O gün de mevcut iktidar olayı yok sayma çabası içindeydi...

2016'da yaşanan Ensar Vakfı olayından bu yana 4 yıl geçti, peki ne değişti?

Hiç...

Kur'an kurslarından, cemaat ve tarikatlardan onlarca benzer rezil haberler geldi...

Belli ki devlet ve devleti yöneten iktidar tarikat ve cemaatler konusunda dizginleri kaptırmış durumda.

FETÖ faciasına rağmen ders almışa da benzemiyor... Hangi bakanlık, hangi devlet kurumu, hangi cemaat ya da tarikatın kontrolünde açık açık dillendiriliyor...

15 Temmuz gecesi hain FETÖ darbe girişimiyle uçurumdan yuvarlanan Türkiye Cumhuriyeti henüz dibe vurmadı, uçurumdan düşmeye devam ediyor.

Dibe vurduğumuzda, tekrar toparlanır mıyız, yoksa dağılır mıyız, inanın bugünkü tabloya bakınca umutlu konuşamıyorum.

En ufak eleştiriden bile  "tahrik"at(!) olan güruhun tepkilerini gördükçe, bizi Allah bile kurtaramaz diyorum...

Kitabında, "akletmez misiniz" diye uyardığı halde aklını kullanamayıp, hacılardan hocalardan, şeyh ve şıhlardan medet uman, okumayan, tembellik eden, çağın gerektirdiği teknolojiyi üretmeyene Allah niye yardım etsin ki?!

@SuatOktySnck 


YAZIMIN VİDEOSUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN: 


 

Cumartesi, Ağustos 15, 2020

Adam kendini yaktı, yok saydılar...

Ama oldu, adam kendini yaktı.

Neden?

Uludağ’da, Bakacak Mevkisi'nde çay ocağı işletiyor, ucuza çay, çıbık kraker satarak ekmek parasını çıkartmaya çalışıyordu.

Yeşilçam filmlerindekine benzer bazı muktedir ve kötü amaçlı, kalantor tipler, arkasına aldıkları devlet, belediye ve kolluk kuvvetlerinin de güvencesiyle, Fikret Güven’e baskı yapıyor, hayatı zindan ediyorlardı.

Ekmek teknesini elinden almaya kalktılar…

Direndi, sosyal medyadan sesini haykırmaya çalıştı, edebiyle yalvardı, yakardı, gazeteci arkadaşım Bilal Kayaaltı, Bursa’da ona ses olmaya çalıştı ama ne çare, duymak istemeyen duyan sağırlar, görmek istemeyen gören körleri kalbi, mühürlü, vicdanı kurumuşlar, insan görünümlü zalimlikleri bu haykırışları duymaya, görmeye engel oldu.

Adam kendini yaktı…

Kim yaktı?

Adam; Fikret Güven…

Çaycı…

Sakallı, sarıklı cübbeli…

Gören meczup der, ama o öğrenciler, gençler ucuza çay için, çıbık kraker, bisküvi yesin diye “gönülden” hizmet etme derdindeydi, “alın teriyle ekmek parası kazanmaktan başka bir emeli yoktu” diyor tanıyanlar…

Kendini yakan adam Fikret Güven hakkında gelen ilk bilgiler bu yöndeydi…

Ancak, Fikret Güven’e bu çay ocağı açma izni daha önceki dönem Bursa Valisi İzzetin Küçük tarafından izin verildiği bilgisi geldi.

Bursa BŞ Belediyesi’nin yeni yönetimi baskıları artınca Bakacak Mevkisi’nde çay satan Güven pes edip kendini ateşe verdi…

Peki; Fikret Güven o yerde çay satma iznini usulsüzce mi aldı yoksa dini bir cemaat ya da tarikat mensubu olduğu için mi şimdiye kadar göz yumuldu, bilmiyorum ama bilinen bir gerçek var, o da adam kendini yaktı…

Kolay mı kendini yakmak, kolay mı böyle bir karar vermek…

Adam kendini yakıyor, polisler müdahale ediyor, hastaneye götürmek yerine önce karakola ifade almaya, sonra hastaneye götürülüyor….

Şaka değil, aynen böyle oluyor…

Kendini yakan adamı hastane yerine karakola götürülüp ifadesi alındıktan sonra hastaneye gidiliyor…

Şöyle düşünün; bu şahıs, Fikret Güven, Ak Partili değil de CHP’li bir belediyenin kendisine haksızlık yaptığını iddia edip bu eylemi yapsaydı, Türkiye’de gündem olur muydu olmaz mıydı?

Dün (perşembe) bu olay olduktan sonra sosyal medyaya baktığımda Cüneyt Özdemir gündemin tepesindeydi, kendisini yakan adam ile ilgili ise tek tük birkaç paylaşım dışında kimsenin umurunda bile olmamıştı…

Adamın biri kendini yakmış, diyorum, kendini ateşe vermiş, birkaç muhalif gazete dışında hiçbir yaygın medya ya da yandaş gazetede tek satır yok…

Asayiş Şube’den bir polis memuru, yayınlayan Bursa Bavul Haber’in sahibi meslektaşım Bilal Kayaaltı’nı arayarak, haberi sitesinden kaldırmasını rica ediyor.

Kayaaltı hayır dedikten bir saat sonra bu sefer başka, başka yerlerden de arıyorlar ve aynı talepte bulunuyorlar.

Bilal Kayaaltı elbette haberi kaldırmıyor…

Adamın biri kendini yakıyor, birileri yok saymaya, olmamış gibi davranmaya çalışıyor, peki bu durumda muhalefet ne yapıyor?

"Her zamanki gibi eli armut topluyor(!)" diye yazmıştım ama daha sonra öğrendim ki, Bursa CHP Milletvekili Nurhayat Kayışoğlu ile Bursa İl Başkanı İsmet Karaca, (geç de olsa) gözaltında tutulan Fikret Güven'i ziyaret etmiş...

Geç de olsa diyorum, çünkü aylardır sesini duyurmaya çalışan Güven'i, bu tatsız durum yaşanmadan önce duymaları gerekirdi, çünkü muhalefet demek, haksızlığın karşısında durmak demek değil mi?

@SuatOktySnck

Çarşamba, Ağustos 05, 2020

Muharrem İnce ne yapmak, nereye varmak istemektedir(!)

CHP kadar saçma bir parti ve yönetimi olabilir mi?

Evet evet, saçma...

Neden saçma, neden plan ve program yapmaktan uzak ve neden iktidar olamadığını ve neden bu ülkeyi yönetmeye layık olmadığını, 1950’lerden sonra neden bir daha iktidara gelemediğini özetlemeye çalışacağım…

Alsında sokaktaki adam bunu biliyor ama CHP’yi ya da birilerinin dediği gibi cehapeyi “takım tutar gibi” tutanlar bilmiyor, bilmek istemiyorlar.

“Esas takım tutar gibi parti tutanlar biz değil AKP’liler” dediğinizi duyar gibiyim CHP’li dostlar!

Sakin olun, arkanıza yaslanın ya beni dinleyin ya da çıkın gidin…

Evet, Ak Partililer de öyle ama CHP’lilerin onlardan farkı olmadığını anlatmaya çalışıyorum.

Geçtiğimiz günlerde CHP Olağan Genel Kurulu yapıldı ve Kemal Kılıçdaroğlu yapıştığı partinin koltuğunu yine kimselere bırakmadı…

Düşünsenize, rakibi ile girdiği 10 seçimi de kaybetmiş bi siyasetçi bırakıp gitmiyor, delegeleri de, sanki şeyinde boncuk varmış gibi ona “yeter artık bırak git” demiyor.

Kimse bana, son yerel seçimlerde Kılıçdaroğlu’nun başarılı olduğunu anlatmaya kalkmasın. Belediyelerin bir çoğunu Cumhur ittifakı almış, sense İstanbul, Ankara, Mersin’i, Adana’yı kazandığın için kendini başarılı zannediyorsun ama ondan önceki 9 seçimde hezimet yaşadığın gerçeğini değiştirmiyor. Çünkü İstanbul ve Ankara’yı sen kazandığın kadar rakibinin yanlışlarını da unutmamak gerek…

Sen mi kazandın yoksa onlar mı kaybetti?

Benim şöyle bir kriterim var: Çağdaş, sosyal demokrat ve dürüst olduğunu iddia eden biri, Avrupalı emsallerinin yaptığı gibi, kaybettiği ilk seçimden sonra istifa edip kenara çekilebilmeli.

Kılıçdaroğlu, Erdoğan’la girişip de kaybettiği seçimlerin sayısı bir değil, beş değil tam 10 seçim…

Avrupalı meslektaşları tek, bilemedin ikinci yenilgilerinden sonra istifa ederken, pek dürüst olduğu söylenen Kemal beyin maşallahı var(!) ne gitmeyi akından geçirdi ne de yenilgileri kabullenmeyi bildi.

Sonuçta Kemal bey ya da Erdoğan’ın dediği gibi Bay Kemal, yenilgiye doymayan pehlivan misali koltuğu bırakmadı, 2023’te ya da daha erken bir seçimde Ak Parti’nin, erken seçim olursa Erdoğan’ın karşısına dikilecek gibi görünüyor…

Af edersiniz dikilecek dedim ama aslında o dikilmeyecek; muhtemelen Erdoğan’ın karşısına birini daha çıkaracak ve “Gel bakalım Ekrem… Veya gel bakalım Mansur(!)” diyecek, mi acaba?

Kim bilir, belki de tıpkı Ekmelettin’i kakalattığı gibi yine şapkasından bir başka çatı aday çıkartacaktır, belli mi olur, Kılıçdaroğlu bu, ne yapacağı bilinmez…  

İşte CHP’deki saçmalıklar da bu nedenle ortaya çıkıyor.

Mesela son Genel Kurulda Kemal Kılıçdaroğlu , "dostlarla iktidara yürüyeceğiz" dedi ama kendi içlerindeki oy potansiyellerini küstürdüğünü göremedi.

Düşünsenize, “dışarıdan ittifak yapacağın partilere gülücükler, öpücükler veriyorsun ama kendi seçmenine sempatik gelen imsilere burun kıvırıyorsun.

Muharrem İnce’den söz ediyorum…

Şöyle ya da böyle, İnce’nin parti içindeki ağırlığı, sadece parti içinde de değil, sokakta da (24 Haziran gecesi yaşananlara rağmen) hala bir sempatisi olduğunu düşünüyorum.

Her ne kadar 24 Haziran 2018 Genel Seçimleri öncesinde olduğu kadar olmasa da, konuştuğu zaman taraflı tarafsız herkes dinliyor.

Bakın, taraflı tarafsız, diyorum, hemen herkese kendini dinletiyor, diyorum…

Bu özellik Kılıçdaroğlu’nda yok mesela. CHP’liler dışında kimse dinlemiyor, sallamıyor, ciddiye almıyor Kemal Bey’i…

CHP teşkilatı İnce’deki bu potansiyelinden yararlanmak yerine dışladı, yok saydı, harcadı, daha da önemlisi karşılarına rakip olmalarını sağladı.

Evet, bu durumu ön göremeyen, İnce’yi buna zorlayan kendileri.

Sen kendi evladına üvey muamelesi yaparsan, ondan sonra olanlara da şaşırmayacaksın.

Muharrem İnce parti kuracak söylentileri ayyuka çıktı, artık bunun gerçekleşmesine kesin gözüyle bakılıyor.

Anladığım kadarıyla son Genel Kurulda yaşananlar bardağı taşıran son damla olmuş.

Vay efendim, parti kurarak Ak Parti ve Erdoğan’ın ekmeğine yağ sürecekmiş, oyları bölecekmiş de falan filan.

Ya arkadaş, adamı küstürme, harcamaya kalkma… Senin cumhurbaşkanı adayındı, “ne diye yok sayıyorsun da başka yerlerde yeni dostlar arıyorsun?” diye sormazlar mı adama?

Herkes İnce'yi suçluyor ama birileri Kılıçdaroğlu'na, "bu insanları neden pasifize ettiniz, neden dışladınız?" sorusunu yönletir mi acaba?

Her ne kadar İnce “Evet ben parti kuruyorum” diye kendisi açık açık söylemese de ortaya yayılan kokular CHP'nin ne kadar başarısız bir parti olduğunu kanıtlamaya yetiyor aslında.

Kendi içinde birlik olmayı beceremeyen, kendi dinamiklerine bile sahip çıkamayan bir parti ülkeyi nasıl yönetecek?

Sokaktaki adam bunun farkında değil mi sanıyorlar?

Tüm bunlara bakınca, Ak Parti'nin ve tek adama dayalı cumhurbaşkanlığı sisteminin onca yanlışları ve hatalarına rağmen, CHP'nin anketlerde neden aşama kaydedemediğini, neden hala umut olmaktan uzak olduğunu göstermiyor mu?

Evet, bence de İnce parti kurarsa bu en çok AKP ve Erdoğan’a yarayacak da, Kemal Kılıçdaroğlu bunu tahmin edemiyor mu?

Yani tahmin edemiyor mu derken “Muharrem İnce’yi küstürürsem kalkar parti kurar, parti kurarsa bize darbe vurur?” diye hesaplayamıyor mu, “ hesap uzmanıyım ben” derken mangalda kül bırakmayan Bay Kemal?

Ak Parti’den Davutoğlu Kopmuş, Babacan Kopmuş, beraberlerinde birçok isim onlara katılmış ve tüm bunlara rağmen CHP’nin oyu hala %28’lerdeyse ve Muharrem İnce parti kuracak diye endişe ediyorsan değil iktidar senden bir cacık olmaz ey CHP teşkilatı!

Ben eli kalem tutan, gördüğü yanlışları yazılarıyla, sesi ve görüntüsüyle bir şekilde haykırmaya çalışan TC vatandaşı bir muhalif olarak sokaktaki sesi duyuyor, CHP’nin de Kemal Kılıçdaroğlu’nun da halktan, sesin geldiği sokaktan hala çok uzaklarda olduğunu görüyorum.

Sokaktaki sesi duymayan, duymak için çaba sarf etmeyen her kim olursa olsun bu ülkede iktidar olması imkansızdır…

Çünkü başarısızlığı kabullenmek ve başkalarının önünü açmak bir erdemdir.

Bu erdemi gösteremeyen hiç kimse dürüst değildir…

Dürüst olmadığı gibi projenin diğer parçasıdır!

Ha bu arada, kimse Muharrem İnce’nin de şeyinde boncuk aramasın, özellikle son Ayasofya’da namaz kılma muhabbetiyle nezdimde (azalan) sempatisini iyice törpülediğini de anımsatmak ister, saygılar sunarım…

@SuatOktySnck

Yazının videosunu izlemek için tıklayın: